Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 44 kayıt bulundu.

GLUKOZ (Açlık kan şekeri, AKŞ)

Normal Değer: Kord 45-96 mg/dl Prematüre 20-60 mg/dl 0-7 gün 40-60 mg/dl 7 gün-1 ay 40-80 mg/dl 2 ay-15 yaş 60-100 mg/dl 16-60 yaş 70-110 mg/dl >60 yaş 80-110 mg/dl Kullanımı: Karbonhidrat metabolizmasının değerlendirilmesinde kullanılır. Niçin Testi Yaptıracaksınız? Kan şekerinizin sağlıklı değer aralığı içinde olup olmadığını belirlemek, hiperglisemi , hipoglisemi, diyabet ve prediyabet araştırması yapmak, tanılarını koymak ve takipleri için bu test istenir. Ne Zaman Testi Yaptıracaksınız? Düzenli fizik muayenenin bir bölümü olarak, kan şekerinizin yüksek veya düşük olduğunu düşündüren belirtileriniz varsa, gebelik sırasında, diyabetikseniz hastalığınız sırasında günde birkaç kez kan şekeri düzeylerini izlemek için bu test yapılır. İdrar glukozu: Genellikle idrar tahlilinin bir bölümü olarak bu test istenir. Gerekli Numune Nedir? Bir kol damarınızdan alınan kan numunesi; hastanın kendi kendini kontrolü için deri delinerek alınan bir damla kan, bazen rastgele zamanda alınan idrar numunesi kullanılır. Bazı diyabet hastalarında, 5 dakikada bir kan şekerinizi ölçen ve karın derisi altına yerleştirilen küçük bir tel sensörden ibaret sürekli glukoz ölçen bir cihaz kullanılabilir. Test için Hazırlık Gerekir mi? Genellikle kan şekeri testi yaptırmadan 8 saat öncesine kadar aç kalmanız, hiçbir şey yememeniz, sudan başka bir şey içmemeniz önerilmektedir. Ancak diyabetlilerde, diyabeti en iyi kontrol altına almak için kan şekeri düzeyleri sıklıkla hem açken hem de öğünlerden sonra kontrol edilmektedir www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/glukoz-aclik-kan-sekeri-aks

Elektromiyografi

İskelet kasları hareket ve iskeletin desteklenmesi işinin büyük çoğunluğunu yürütürler. Her kas demetler (fasiküller) halinde organize olmuş kas lifelerinden (kas hücrelerinden) oluşur Her bir kas lifi bir motor aksonun dalı tarafından sinirlendirilir. Normal koşullarda bir sinir aksiyon potansiyeli o motor nöron ve dalları tarafından uyarılan tüm kas liflerinin kasılmasına neden olur. Bir motor sinir ve uyardığı kas liflerinin tümüne birden "motor birim" adı verilir Bu aktivasyon süreci: aksiyon potansiyelinin (ya istemli olarak veya periferal sinirin elektriksel olarak uyarılması yoluyla) başlatılması, oluşan aksiyon potansiyelinin sinir lifi boyunca yayılması, sinir-kas kavşağında nörotransmiterlerin salgılanması ve kasın kasılmasını sağlamak üzere kas hücresi zarının depolarizasyonu basamaklarını içerir. Elektromiyografi, bir kasın ve onu kontrol eden motor sinirlerin elektriksel aktivitesini ölçen tekniğin adıdır. Kaydedilen veri ise "elektromiyogram" olup, EMG veya "myogram" olarak da bilinir. EMG kaydı iki yöntemle yapılır: Kas içerisine iğne şeklindeki elektrotların sokulması veya deri yüzeyine yerleştirilen kaydedici elektrotlarla. Kaydedilen dalgalar, sinir uyarıldığında kasın tepki verebilme yeteneğinin değerlendirilebilmesini sağlar. Klinikte, EMG genellikle güçsüzlük şikayeti olan veya muayenelerde kas gücünde aksaklık gözlenen hastalara uygulanır. Sinirsel bozuklukluklardan kaynaklanan kas güçsüzlükleri ile diğer durumların ayırt edilebilmesini sağlar. EMG, kompleks hareketler sırasında kas aktivitesinin örüntülerini ve zamanlamasını incelemeye de imkan verir. Ham EMG sinyali, kayıt anında kas liflerinin elektriksel aktivitesini yansıtır. Motor birimler asenkron olarak ateşleme yaparlar ve bazen, çok zayıf kasılmalar sırasında EMG sinyaline her bir motor birimin katkısını gözleyebilmek mümkündür. Kas kasılmasının gücü arttıkça ise aksiyon potansiyellerinin yoğunluğu artar ve herhangi bir andaki ham sinyaller binlerce kas lifinin ortak aktivitesini yansıtmaya başlar. İlk deneyde kolun biseps ve triseps kaslarının istemli kasılma sırasındaki EMG aktivitlerini kaydedeceksiniz İstemli kas kasılması sırasında kaydedilen ham EMG sinyalleri, EMG aktivitesinin yoğunluğunu tesbit etmek üzere farklı şekillerde işlenebilir. Burada kullanılan yöntemde EMG dalgalarının negatif bölgeye inen uzantıları ters çevrilip bütün sinyalin integrali alınarak tek tek dikenler yumuşatılrı ve böylece zamanla kas aktivitesindeki değişimin daha net görülebilmesi sağlanır. Çalışmanızın bu bölümünde koaktivasyon sürecini inceleyeceksiniz. Koaktivasyon, bir kas kasılırken, onunla zıt hareket yapan (antagonist) kasların da düşük düzeyde uyarılmasıdır. Bu olayın fizyolojik çnemi tam olarak bilinmemektedir fakat eklemleri stabilize ettiği düşünülmektedir. Ayrıca bir kasa giden motor sinirleri uyararak uyarılmış EMG sinyalleri de kaydedeceksiniz. Abductor pollicis brevis kası, elin palmar yüzeyinde "thenar" kas grubuna dahil olanb ir kastır Bazı deneyler deri üzerine yerleştirilecek elektrotlar aracılığıyla kaslara elektrik şokları verilmesini gerektirmektedir. Kalp pili taşıyanlar veya herhangi bir sinirsel veya kalp rahatsızlığına sahip olanlar bu deneylerde gönüllü olmamalıdırlar. Eğer deneğiniz deney sırasında fazla rahatsızlık hissederse deneyi hemen sonlandırarak laboratuvar eğitmenlerinize danışınız.

http://www.biyologlar.com/elektromiyografi

Kan Basıncı ve tansiyon ölçülmesi ve Kan

Kan Basıncı Tansiyon Kalp döngüsü boyunca atardamarlardaki basınç değişkenlik gösterir. Kalp ventrikülleri kasılarak kanı arter sistemine pompalar ve daha sonra gevşeyerek bir sonraki pompalamada gönderecekleri kan ile dolarlar. Arterlere doğru meydana gelen bu kesintili kan akımı, arter sisteminden kılcal damarlara doğru sürekli bir kan akışı ile dengelenir. Kalp kanı atardamarlara pompaladığında, kalbin bir sonraki kasılmasına kadar yavaşça azalan ani bir basınç artışı meydana gelir. Kan basıncı kalp ventrikülleri kasıldıktan sonra en yüksek seviyesindeyken (sistolik basınç), kanı atardamarlara pompalamadan hemen önceki anda ise en düşük seviyededir (diyastolik basınç). Sistolik ve diyastolik kan basınçlar, atardamar içine, ucunda basınç ölçen bir mekanizma bulunan bir kateter sokularak ölçülebilir. Bu tip doğrudan bir ölçüm oldukça doğru sonuç verse de, girişimseldir, risklidir ve çoğu zaman kolay uygulanabilir değildir. Aslında bu metot 1714 yılında bir atın kan basıncını ölçmek üzere Stephen Hales tarafından kullanılmıştır (Şekil 1). Daha basit kan basıncı hesaplamaları, girişimsel olmayan dolaylı yöntemlerle oldukça gerçeğe yakınb ir doğrulukta elde edilebilmektedir. Geleneksel olarak, sistemik arter kan kan basıncı bir civa kolonuna veya başka bir tür sfigmomanometreye bağlanmış bir kan basıncı manşonu ve stetoskop kullanılarak ölçülebilir (Şekil 2). Manşon hava ile şişirirlerek, brakial arter yoluyla ön kola kan akışı durdurulacak kadar yüksek bir basınca ulaştırılır. Daha sonra manşon içindeki basınç yavaşça azaltılır. Arterdeki sistolik kan basıncı manşonun sıkıştırma basıncını yendiği zaman, basınçtan dolayı kapanmış olan damar sistolde açılır ve bir miktar kan kapalı damarıın açılmasıyla ileri doğru yavaşça akar. Bu akış kapalı bir damardan ileri doğru gerçekleştiği için kanın akışı laminar değil girdaplıdır (türbülan) ve dolayısıyla oluşturduğu ses stetoskop aracılığıyla duyulabilir. Bu keskin ve vurum şeklindeki sesler "Kortokoff sesleri" olarak bilinir. Kortokoff sesleri ilk duyulduğunda manşon basıncı sistolik basınca yakın bir değerdedir. Manşon basıncı daha fazla düşürüldükçe stetoskopta duyulan seslerin şiddeti artar ve sonra birden boğuklaşmaya başlar. Sesin boğuklaştığı noktadaki manşon basıncı ise diyastolik basınca yakın bir değerdedir. Manşon basıncı daha da azaltıldığında sesler tamamen kaybolur ve arterden normal kan akışı tekrar sağlanır. Genellikle sesi kaybolduğu noktayı tesbit etmek daha kolay olduğundan ve boğuklaşma ile sesin kaybolması arasında bir kaç mmHg bir basınç farkı olduğundan, diyastolik basıncı belirlemek için genellikle sesin kaybolduğu basınç değeri esas alınır. Bazı sağlıklı insanlarda, manşon basıncı diyastolik basıncın çok altına düştüğünde dahi sesler duyulmaya devam edebilir ve böyle kişilerde diyastolik basıncı bu yöntemle doğru bir şekilde belirleme imkanı yoktur.      

http://www.biyologlar.com/kan-basinci-ve-tansiyon-olculmesi-ve-kan

RADYASYON KİRLİLİĞİ

Radyasyon bazı maddelerin yaydığı ışınlardan meydana gelir. Radyasyon ışınları alfa, beta, gama gibi ışınlardır. Bu ışınlardan gama bütün vücuda zarar verirken, alfa ışınları derinin dış yüzeyine etki eder. Beta ışınları ise deri ve deri altı dokusuna zarar verir. Duyu organlarımızla radyasyonu algılamamız mümkün değildir. Bunun için radyasyon ölçen özel cihazlar geliştirilmiştir. Ozon tabakası radyasyondan korunmak için çok önemlidir. Teknolojinin gelişmesiyle üretilen elektronik aletler(bilgisayar, televizyon vb.), çevreyi kirletmemiz, nükleer silah denemeleri, röntgen, tomogrofi vb. birçok şey radyasyon yaymaktadır. Çernobil faciasını hepimiz biliriz. Karadeniz Bölgesi bu olaydan en çok etkilenen yer olmuştur. O kadar büyük bir radyoaktif patlama oldu ki etkisi çok uzun süre ve çok geniş alanlarda sürdü. Doğaya iki şekilde radyasyon yayılmaktadır. Doğal Radyasyon: Güneşten ve uzaydan gelen ışınlardan kaynaklanan ve yeryüzünde var olan bazı kayaçlardan yayılan radyasyondur. Yapay Radyasyon: İnsanlar tarafından enerji elde etmek için kullanılan radyoaktif maddelerden ve nükleer silahlardan ortama yayılan radyasyondur. Radyasyonun Etkileri ⇒ Radyasyon insanlarda çeşitli kanserlere ve ölüme neden olmaktadır. ⇒ Radyasyona maruz kalmış kişilerde kalıtsal hastalıklar meydana gelmektedir veya o kişi mutasyona uğrayabilir. Sakat doğumlar olabilir, dokulara zarar gelebilir. ⇒ Toprakta ve havada bulunan radyasyon canlıların yaşamını olumsuz yönde etkilemekte ve ekolojik dengeyi bozmaktadır. O kadar ki bitkilerde anormal derece büyümeler olabilir. Radyasyondan Korunma Yolları ⇒ Enerji üretmek için kullanılan nükleer santrallerde kazalara karşı gerekli önlemler alınmalıdır. ⇒ Nükleer artıklar, gelişigüzel yerlere atılmamalı ve mümkün olduğu kadar çok oranda yok edilmelidir. ⇒ Dünya uluslarının nükleer silah üretmeleri anlaşmalarla engellenmeli ve savaşlarda nükleer silah kullanımı yasaklanmalıdır. ⇒ Nükleer enerjinin, kullanılması ile ilgili kesin kurallar belirlenmeli ve uymayanlar cezalandırılmalıdır. ⇒ Radyasyonlu cihazlarla yapılan teşhis ve tedaviye fazla başvurulmamalıdır.

http://www.biyologlar.com/radyasyon-kirliligi

ANTİBİYOTİK KULLANIMINDA GENEL PRENSİPLER

Antibiyotikler tedavide en çok kullanılan ve kullanımında en çok hata yapılan bir ilaç grubudur. İnsan vücudunun her organında enfeksiyon gelişebileceğinden her daldaki hekimin antibiyotik kullanımını iyi bilmesi gerekir. Antibiyotiklere direnç gelişimi ve tedaviye yeni antibiyotiklerin girmesi gibi nedenlerle de bilgilerin devamlı yenilenmesi zorunludur. Antibiyotik kullanımında dikkat edilmesi gereken kuralları şöyle sıralayabiliriz.1. Antibiyotik kullanma gerekliliğinin saptanmasıHastanın bir bakteriyel enfeksiyonu olmalıdır ya da profilaktik antibiyotik kullanımının gerekli olduğu bir durum olmalıdır ( cerrahi profilaksi, romatizmal ateş profilaksisi, kalp kapak hastasında invazif girişimler öncesi profilaksi gibi). Bakteriyel enfeksiyon olduğunu kanıtlayabilmek için mikroorganizmanın kültürde üretilmesi, değişik boyama yöntemleri ile bakterinin mikroskopik inceleme ile gösterilmesi, antijen ve antikor saptayan serolojik testler kullanılabilir. Klinik bulgular bazı bakteriyel enfeksiyonlar için tipik olmakla birlikte güvenilir değildir. Aynı klinik bulguları başka mikroorganizma enfeksiyonları veya enfeksiyon dışındaki hastalıklar da verebilir.Antibiyotiklerin etken izole edilip, duyarlılık testine göre ya da diğer laboratuvar testleri ile kanıtlanarak kullanılmasına kanıtlanmış bakteriyel enfeksiyon tedavisi denir.Ampirik antibiyotik tedavisi ise olası enfeksiyon etkenleri ve duyarlılık durumuna göre verilen tedavidir. Ampirik tedavi toplum kökenli ciddi enfeksiyonlar ( menenjit, sepsis), nozokomiyal ve nötropenik hastadaki enfeksiyonlarda erken antibiyotik verilmesinin yaşamsal önemi nedeniyle yapılmalıdır.Rutin kültür alınması, invazif girişim gerektirdiğinden önerilmeyen ve olası etkenleri bilinen enfeksiyonlarda( akut otit, akut sinüzit, beyin apsesi, osteomyelit) da ampirik tedavi tercih edilir. 2. Uygun antibiyotiğin seçilmesiBu aşamada mikroorganizma, hasta ve antibiyotikle ilgili faktörler gözden geçirilmelidir.Mikroorganizma ile ilgili faktörler.Hastalık etkeni nedir? İlk yanıtlanması gereken soru budur. Etkenin belirlenmesi için çeşitli yöntemler vardır. Gram boyası bunların en basiti olup, halen enfeksiyon tanısında altın standarttır. Örneğin pnömonide balgamın Gram boyasında PNL ve gram pozitif diplokokların görülmesi, pnömokoksik pnömoni tanısı için çok değerlidir. Akut bakteriyel menenjitte BOS un Gram boya ile incelenmesi yine etkenin erken tanımlanması açısından yararlıdır. Dışkıda PNL bulunması invazif bir ishal etkenini düşündürür. PNL yoksa toksik veya viral bir gastroenterit olabilir.Etkeni belirlemede esas yöntem kültürdür. Antibiyotik başlamadan önce mutlaka yapılmalıdır. Kültür ve başka bir laboratuvar incelemesi yapma olanağı yok ise o zaman genel bilgilerden yararlanılır. Erişkin akut bakteriyel menenjitli bir hastada olası etkenlere ( meningokok, pnömokok) yönelik tedavinin başlanması örnek olarak verilebilir.Mikroorganizma ile ilgili değerlendirilmesi gereken diğer faktörler virulansı ve nozokomiyal ya da toplum kökenli bir mikroorganizma oluşudur. Çünkü nozokomiyal patojenler antibiyotiklere daha dirençlidir. Etken bakterinin antibiyotik duyarlılık durumu nedir? Yanıtlanacak ikinci sorudur.Etken izole edilmişse antibiyotik duyarlılık testi yapılarak uygun antibiyotik belirlenebilir.Bu amaçla aşağıdaki yöntemler kullanılır.Disk difüzyon yöntemi; hızlı üreyen aerob ve fakültatif anaerob bakteriler için önerilen, kolay, pratik, standartlara uygun yapılırsa halen tüm dünyada rutin laboratuvarlar için seçilen bir testtir.Antibiyotiğin inhibisyon etkisini ölçen kalitatif bir testtir.Minimal inhibitör konsantrasyon ( MIC ) ölçümü, Özel durumlarda (yeni antibiyotiklerin etkinlik araştırması, penisiline dirençli pnömokokların belirlenmesi gibi) yapılır Bu test te inhibisyonu ölçer, ancak kantitatif bir testtir.Minimal bakterisidal konsantrasyon (MBC) ise kantitatif ve bakterisidal etkiyi saptayan bir testtir. Rutinde kullanılmaz. Ancak nötropenik hasta gibi özel konakta, menenjit ve endokarditte tedavi başarısızlığında yapılması gerekebilir.Antibiyotik duyarlılık testi yapılamıyorsa etkenin veya olası etkenin duyarlılık durumuna göre antibiyotik başlanabilir. Bu durumda genel bilgilerden, ülkemizde yapılan çalışmalardan ve hastane enfeksiyonları için hastanede saptanan mikroorganizmaların duyarlılık durumunu içeren yerel verilerden yararlanılabilir. Hasta ile ilgili faktörlerYaş Böbrek fonksiyonları yaşla ilgili farklılıklar gösterir. Atılımı böbrekten olan antibiyotiklerin serumdaki yarı ömürleri yenidoğanlarda daha fazladır. Çünkü böbrek fonksiyonları yetersizdir. İlacın dozu buna göre ayarlanmalıdır.Yaşlılarda böbrek fonksiyonları dahil fizyolojik olaylarda gerileme vardır. BUN ve kreatinin değerleri normal olsa bile kreatinin klirensi düşüktür. Antibiyotiklere bağlı böbrek toksisitesi ( aminoglikozid toksisitesi gibi) bu nedenle daha sık görülür.Yaşlılarda izoniazid hepatotoksisitesi daha sıktır. Hipersensitivite reaksiyonları da daha sık görülür.Yeni doğanda hepatik fonksiyonlar yetersizdir. Glukronil transferaz enziminin yetersizliği nedeni ile kloramfenikol kullanılması halinde Gray sendromu adı verilen şok ve kardiyovasküler kollapsla seyreden bir tablo gelişebilir. Yeni doğanda sulfonamid ve seftriakson kullanılması kern ikterus tablosuna yol açar. Çünkü bu antibiyotikler proteine bağlanmakta bilirubinle yarışır. Sonuçta bağlanmamış bilirubin düzeyi artar.Tetrasiklinler gelişmekte olan kemik ve diş dokusunda biriktiği için 8 yaşından küçük çocuklarda kullanılmamalıdır. Kinolonlar kıkırdak toksisitesi ve artropati riski nedeniyle 16 yaşından küçüklerde önemli bir endikasyon olmadıkça kullanılmamalıdır.Çocuklarda mide asiditesi düşüktür. Bu nedenle 3 yaşından küçük çocuklarda ve aklorhidrik hastalarda antibiyotik absorbsionu artar.Genetik ve metabolik bozukluklarGlikoz 6 fosfat dehidrogenaz ( G6PD) eksikliği olanlarda sülfonamidler ve kloramfenikol hemolize yol açar. Bazı hemoglobinopatilerde de sülfonamid kullanımı hemoliz riski nedeniyle sakıncalıdır.Diyabetli hastalarda antibiyotiklerin IM absorbsiyonu azalabilir.İdrarda yalancı şeker pozitıfliği görülebilir.Gebelik ve laktasyon Gebelikte penisilinler ( tikarsilin dışında ), sefalosporinler ve makrolidler kullanılabilecek antibiyotiklerdir. Tetrasiklinler teratojen etkisi yanı sıra gebede karaciğer nekrozu, böbrek yetmezliği ve pankreatitle seyreden ağır bir tabloya yol açabildiğinden kontrendikedir. Emziren anneden çocuğa geçen antibiyotik yan etkilere yol açabilir. Bu durum özellikle yenidoğanda sakıncalı antibiyotiklerin kullanımı ve bebeğin prematüre olması halinde çok önemlidir. İmmünsüpresyonİmmün süpresyonun durumuna göre olası etkenler farklıdır. Normal konakta hastalık oluşturmayan mikroorganizmalar etken olabilir. İmmün süpresif hastada ilaç toksisitesi daha çok görülür. Antibiyotikleri daha yüksek dozda, parenteral yoldan ve uzun süre vermek gerekebilir. Aşırı duyarlılıkKullanılacak antibiyotikle ilgili daha önce bir allerjik reaksiyon olup olmadığı sorgulanmalı ve seçim buna göre yapılmalıdır. Karaciğer ve böbrek fonksiyonları Antibiyotiklerin başlıca atılım yolları böbrek ve karaciğerdir. Antibiyotik kulllanılan  hastada ilacın atılım yolları dikkate alınarak , hastanın karaciğer ve böbrek fonksiyonları  araştırıldıktan sonra antibiyotik seçilmeli ve hasta toksisite açısından yakından izlenmelidir. Karaciğerde metabolize olan ilaçlar ( eritromisin, klindamisin,doksisiklin, nafsilin, seftriakson) böbrek yetmezliğinde doz ayarlamadan kullanılabilir. Bazı  antibiyotikler böbrek yetmezliğinde kreatinin klirensine göre dozları ayarlanarak kullanılabilir ( penisilinler, sefalosporinler, aminoglikozidler, glikopeptidler).Bazıları ise  kontrendikedir( tetrasiklin ).Karaciğer patolojisi olan hastalarda makrolidler, klindamisin,  kloramfenikol, doksisiklin dikkatle kullanılmalıdır. Antibiyotikle ilgili faktörler Antibiyotik seçiminde ilk dikkat edilecek konu seçilen antibiyotiğin kanıtlanmış veya olası bakteri için invitro etkin olmasıdır. Diğer bir konu ise klinik çalışmalarda seçilen antibiyotiğin bu enfeksiyon için etkinliği kanıtlanmış olmalıdır. Antibiyotiğin farmakokinetik özellikleri iyi bilinmelidir. Farmakokinetik ilacın absorbsiyonu, vücut kompartmanlarına dağılımı ve eliminasyonunu içerir. Kısaca invitro ideal koşullarda test ettiğimiz antibiyotiğin invivo koşullarda ne derece etkin olabileceğini tahmin etmemiz için farmakokinetik özelliklerini dikkate almamız gerekir.Diğer önemli bir konu ise antibiyotiklerin farmakodinamik özellikleridir. Etki mekanizması ve toksisite konularını içerir. Antibiyotiklerin bazıları bakteriyostatiktir, başka bir deyişle bakterinin çoğalmasını inhibe ederler ( klindamisin, kloramfenikol gibi). Bazıları ise bakterisidaldir. Bakterileri öldürürler. Bakterisidal etki antibiyotiklerde farklı özellikler gösterir. Konsantrasyona bağlı bakterisidal etki gösteren antibiyotiklerin dozları arttırılınca bakterisidal etkileri artar. Aminoglikozidler ve kinolonlar bu özellikleri nedeniyle günde tek doz kullanılabilirler. Süreye bağlı bakterisidal etki gösteren antibiyotiklerde, MBC üzerindeki düzeyin sürdürülmesi bakterisidal etki için gereklidir. Dozu arttırmanın bir yararı yoktur. Betalaktam antibiyotikler ve glikopeptidler böyledir.Postantibiyotik etki ( PAE) ilaç düzeyi MBC altına düştükten sonra da bir süre etkinliğin korunmasıdır. Kinolon ve aminoglikozidler 1-6 saat süre PAE etki gösterebilirler.İlaç konsantrasyonu arttıkça PAE artar. Karbapenemler de gram negatif bakterilere 2 saat süre PAE göstermektedir.Antibakteriyel ilaçlar mikroorganizma miktarının az olduğu erken dönemlerde daha etkilidir.Betalaktam ilaçlar bakterilerin hızlı üreme evresinde daha etkilidir.Oysa kinolonlar stasyoner evrede de etkilidir. Antibiyotik yan etkileri çok farklı organlarda görülebilir ( böbrek, karaciğer, kemik iliği, santral sinir sistemi gastrointestinal sistem) Bazı antibiyotiklerin birlikte kullanılan ilaçlarla etkileşerek toksisiteleri artar ve emilimleri bozulabilir.Antibiyotiklere direnç sorunuDirenç bir bakterinin antimikrobiyal ilacın öldürme veya üremeyi durdurucu etkisine karşı koyabilme yeteneğidir.Bakteriler antibiyotiklere doğal dirençli olabilirler ya da kazanılmış direnç gelişebilir.Bakterilerin antibiyotiklere direnç geliştirme mekanizmalarıHedef Değişikliği Bu mekanizma ile ilacın bağlandığı reseptör veya bağlanma bölgesinde değişiklikler sonucu direnç gelişmektedir.Hedef değişikliği , beta laktamlar ( Penisilin bağlayan proteinler (PBP) de değişiklik sonucu ilaca afinite azalması S. aureus, S. pneumoniae, N. meningitidis, E. faecium da penisilin direnci görülebilir.), kinolon, glikopeptid, makrolid, tetrasiklin ve rifampisine direnç gelişmesinde önemlidir. Enzimatik inaktivasyon Başta beta laktam ilaçları inaktive eden beta laktamazlar pek çok gram pozitif ve gram negatif bakterilerde direnç gelişiminde önemli rol oynar. Aminoglikozidleri inaktive eden asetilaz, adenilaz ve fosforilaz enzimleri, kloramfenikolü inaktive eden asetil transferaz ve eritromisini inaktive eden esteraz enzimleri de enzimatik dirençte önemli rol oynar.Bakteriyel membran değişiklikleriİç ve dış membran permeabilitesindeki değişikliklere bağlı olarak ya ilacın hücre içine alımındaki azalmadan ya da ilacın hızla dışarı atılmasını sağlayan aktif pompa sistemlerinden kaynaklanan dirençtir.Gram negatif bakterilerin dış membranlarındaki porin kanallarındaki değişiklikler özellikle P. aeruginosa nın beta laktam ilaçlara direnç kazanmasında önemli bir mekanizmadır. Dış zar geçirgenliğinin azalması kinolon ve aminoglikozid direncinde de önemlidir.İç membran ya da sitoplazmik membran geçirgenliğinin azalması aminoglikozidlere direç gelişmesinde önemli bir mekanizmadır.Aktif pompa sisteminden kaynaklanan direnç tetrasiklinler, kinolonlar,makrolidler, kloramfenikol ve beta laktamlara dirençte etkilidir ve pek çok bakteride bulunur. Antibiyotiklerin uygunsuz ve gelişigüzel kullanımı ile gerek toplum kökenli gerekse de hastane kökenli enfeksiyonların tedavisinde önemli sorunlar yaşanmaktadır.Gelişigüzel antibiyotik kullanımının sakıncaları:• Direnç gelişimi• Toksik ve allerjik etkiler• Hastalık tanısının maskelenmesi• Yüksek maliyet• Sonuç alınmada gecikme. Hekime ve ilaca güvensizlik• Süper enfeksiyon ( Dirençli bakterilere bağlı yeni enfeksiyon gelişimi)Antibiyotik tedavisinde başarısızlık. Bu sonuca ulaşmak için hastada klinik düzelme görülmemesi veya hastanın klinik olarak kötüleşmesi gerekir. Bu durumda aşağıdaki durumlar düşünülmelidir.• Hastalık tanısı doğru değildir. ( Hastanın bakteriyel enfeksiyonu yoktur, ya da enfeksiyon dışında bir hastalığı vardır.)• Mikroorganizma doğru tanımlanmamıştır.• Polimikrobiyal ( aerob- anaerob) enfeksiyon vardır.• Bakteri tedavi sırasında direnç geliştirmiştir.• Süper enfeksiyon gelişmiştir.• Antibiyotik enfeksiyon yerine ulaşamamaktadır.• Yetersiz doz, yetersiz süre veya uygun olmayan veriliş yolu kullanılmıştır.Antibiyotik kombinasyonlarıBirden fazla antibiyotiğin birlikte kullanılmasıdır. Antibiyotik kombinasyonları; aditif ( İlaçların etkisi tek başına kullanıldıklarında elde edilen etkilerinin toplamı kadardır.), sinerjik (İlaçların toplam etki üzerinde bir antibakteriyel etkinlik göstermesidir) antagonistik( İlaçların toplamlarından daha düşük bir etkinlik göstermesidir) etki ile sonuçlanabilir.İdeali sinerjik etki sağlamak ve antagonistik etkiden kaçınmaktır. İmmün sistemi normal konakta birçok enfeksiyon tek bir antibiyotikle tedavi edilebilir. Antibiyotik kombinasyonları ancak gerekli olduğu durumlarda yapılmalıdır. Bu durumlar aşağıda belirtilmiştir.• Sinerjik etki sağlamakKlinik olarak sinerjik etkisi kanıtlanmış kombinasyonlar kullanılmalıdır. Beta laktam ve aminoglikozid kombinasyonları, beta laktam ve beta laktamaz inhibitörü kombinasyonları, trimetoprim ve sulfametoksazol kombinasyonları sinerjik kombinasyonlardır.• Ciddi enfeksiyonların başlangıç tedavisi olarak daha geniş bir spektrum elde etmek• Direnç gelişimini önlemek Tüberküloz ilaçları direnç gelişimini önlemek ve sinerjik etkileri nedeni ile kombine kullanılır.• İlaçları daha düşük dozda kombine ederek toksisiteyi azaltmak Cryptococcus neoformans menenjitinde amfoterisin B ve 5-flusitozinin düşük dozlarda kombinasyonu klinik olarak etkinliği kanıtlanmış bir uygulamadır.• Polimikrobiyal enfeksiyonların tedavisiAspirasyon pnömonisi, akciğer ve beyin apseleri, abdominal enfeksiyonlar ve diyabetik ayak enfeksiyonları aerob ve anaerob bakterilerin etken olduğu enfeksiyonlardır. Tek bir antibiyotikle bu spektrum kavranamazsa aerob-anaerob etkili iki ilaç kombine edilir. Antibiyotik kombinasyonları yaparken antagonistik etkiden kaçınılmalıdır.Penisilin tetrasiklin kombinasyonu antagonistiktir. Eritromisin, kloramfenikol, linkomisin ve klindamisin kendi aralarında antagonistiktir. Penisilin ve kloramfenikol kombinasyonu invitro antagonistik iken invivo,örneğin menenjit tedavisinde yüksek dozlarda bu etki görülmez. ANTİBİYOTİKLERİN KLİNİK KULLANIMLARI Bu başlık altında klinik kullanımda olan bazı antibiyotiklerin etki spektrumları, seçildiği enfeksiyon hastalıkları, önemli yan etkileri ve mikroorganizmaların bu antibiyotiklere geliştirdikleri direnç şekilleri ele alınacaktır. BETA LAKTAM ANTİBİYOTİKLER Beta laktam antibiyotiklerin hepsi 4 üyeli β- laktam halkasına sahiptir. Bakterilerin hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki ederler. Bu grupta penisilinler, sefalosporinler, karbapenemler ve monobaktamlar yer almaktadır. PENİSİLİNLER Penisilin grubu aşağıdaki başlıklar altında ele alınacaktır. Doğal penisilinler Penisilin G Penisilin VPenisilinaza dirençli penisilinler (oksasilin, dikloksasilin, nafsilin, metisilin)Aminopenisilinler ( ampisilin, amoksilin)Karboksi penisilinler Karbenisilin TikarsilinGeniş spektrumlu penisilinler Azlosilin Mezlosilin PiperasilinBeta laktam-betalaktamaz inhibitörü kombinasyonları(Ampisilin-sulbaktam, amoksisilin- klavulanik asit, tikarsilin-klavulanik asit, piperasilin-tazobaktam) Doğal penisilinlerEtki spektrumuGram pozitif koklar A grubu streptokoklar,viridans streptokoklar, Streptococcus pneumoniae (dirençli suşlar coğrafi farklılıklar gösterir)Gram negatif koklar Neisseria meningitidisGram pozitif aerob basiller Pasteurella multocida, Bacillus anthracisGram pozitif anaerob bakteriler Clostridium, Fusobacterium, Actinomyces türleriSpiroketler Treponema pallidum, Borrelia türleri Leptospira türleri, Listeria monocytogenesKlinik kullanımı Streptokokların neden olduğu farenjit, erizipel, pnömoni, sepsis, menenjit, endokardit, kemik ve yumuşak doku enfeksiyonları Meningokoksik menenjit, tetanoz, gazlı gangren, aktinomikoz, şarbon, leptospiroz, Listeria enfeksiyonları, sifilizKlinik sunumu Penisilin G, parenteral, IV yolla, 4-6 saatte bir uygulanır. Prokain penisilin G , sadece IM olarak kullanılır. Penisilin V, mide asidinden etkilenmeyen tek penisilin olup oral yoldan kullanılır.Streptokoksik farenjitte ve ağır olmayan infeksiyonlarda verilebilir.Farenjitte 10 günden az kullanımı etkili değildir. Benzatin penisilin G , IM yoldan 3 haftada bir uygulanan bir depo penisilindir. Streptokokal farenjit , romatizmal ateş profilaksisi ve sifilizde kullanılır. Penisilinaza dirençli penisilinlerEtki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklar (MSS) Doğal penisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı MSS un etken olduğu veya şüphelenildiği enfeksiyonlar (endokardit, sepsis, osteomyelit, yumuşak doku infeksiyonları ,menenjit vs) Aminopenisilinler Ampisilin, amoksisilin Etki spektrumu Enterokoklar, Haemophilus influenzae (beta laktamaz yapmayan) Moraxella catarrhalis (beta laktamaz yapmayan) Salmonella typhi, Shigella türleri (duyarlılığı coğrafi farklılık gösterir) E. coli ve Proteus türleri Doğal penisilinlerin etki spektrumu Klinik kullanımı Akut otitis media, akut sinüzit, kronik bronşit alevlenmesi (beta laktamaz yapan suşlar ve penisiline dirençli pnömokoklar etkense uygun değil), enterokok enfeksiyonları ve özellikle  gebelerin üriner infeksiyonlarında kullanılabilir. Karboksi penisilinler ve üreidopenisilinlerKarbenisllin,tikarsilin(karboksi penisilinler)Azlosilin,mezlosilin,piperasilin(üreidopenisilinler) Geçmişte pek çok gram negatif çomağa ve Pseudomonas türlerine etkin olan bu ajanlar hastanelerde gelişen yaygın direnç nedeni ile duyarlı olduğu kanıtlanmadıkça ampirik olarak önerilemez Betalaktam ve betalaktamaz inhibitörü kombinasyonları Ampisilin sulbaktam , amoksisilin klavulanik asit Etki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklarH.influenzae M.catarrhalisStreptokok ve enterokok türleriE. coli, Klebsiella ve Proteus türleriNeisseria türleri ( N. gonorrhoea dahil)Anaeroblar ( Bacteroides fragilis dahil)Aminopenisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı Otitis media ,sinüzit, kronik bronşit alevlenmesi , hayvan ısırmaları, yumuşak doku  enfeksiyonları(diyabetik ayak enfeksiyonları), osteomyelit, septik artrit, abdominal ve pelvik enfeksiyonlar (hafif, hastane dışında gelişen), üriner infeksiyonlar (duyarlı suşlara)ve gonorede kullanılabilir. Klinik sunumu Her iki kombinasyonun da oral ve parenteral formları bulunmaktadır. Tikarsilin klavulanik asit Etki spektrumu Beta laktamaz yapan S. aureus, gram negatif çomaklar,bazı Pseudomonas aeruginosa türleri, anaeroblar (Bacteroides türleri dahil), amino penisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı Polimikrobiyal infeksiyonlar İntraabdominal ve pelvik infeksiyonlar,polimikrobial yumuşak doku infeksiyonları Piperasilin – tazobaktam Etki spektrumu Tikarsilin klavulanik aside benzer,ancak etkinliği daha fazla olup, karbapenemlerle karşılaştırılabilirKlinik kullanımı İntraabdominal ve pelvik infeksiyonlar,ciddi yumuşak doku infeksiyonları, baş boyun  enfeksiyonları , nozokomiyal enfeksiyonlar ve başka polimikrobiyal enfeksiyonlardır. Penisilinlerin yan etkileri • Aşırı duyarlılık ( basit deri reaksiyonu, anafilaksi)• Diğer beta laktam ilaçlarla çarpraz aşırı duyarlılık görülebilir.• Nötropeni, trombositopeni• Renal toksisite• Transaminaz yüksekliği• Gastrointestinal yan etkiler ( bulantı, kusma, pseudomembranöz enterokolit)• Nörotoksisite ( Yüksek doz penisilin G ile konvülzüyon ) SEFALOSPORİNLER Etki spektrumları farklı birinci, ikinci , üçüncü ve dördüncü kuşak sefalosporinler klinik kullanımdadır.Birinci kuşak sefalosporinler ( Sefazolin)Etki spektrumu Streptokoklar, metisiline duyarlı stafilokoklar, E. coli ve Klebsiella türleri Klinik kullanımıMetisiline duyarlı stafilokok enfeksiyonları ve streptokokal enfeksiyonlarda ( deri ve yumuşak doku enfeksiyonları , endokardit, septik artrit, osteomyelit ) ve kolorektal cerrahi dışında cerrahi profilakside kullanılabilir. İkinci kuşak sefalosporinler ( Sefuroksim, sefoksitin)Sefuroksimin oral ( sefuroksim aksetil) ve parenteral formları mevcuttur. Sefoksitin sadece parenteral uygulanır.Etki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklar, streptokoklar, Haemophilus influenzae , Neisseria gonorrhoae ye etkilidir. Gram negatif enterik bakterilere etkinliği birinci kuşak sefalosporinlerden daha yüksektir.Sefoksitin sefamisin grubundan bir sefalosporin olup gram pozitif ve negatif anaerob bakterilere etkindir.Klinik Kullanımı Sefuroksim, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları ( otit, sinüzit, kronik bronşit alevlenmeleri, pnömoni ), üriner enfeksiyonlarda kullanılabilir.Sefoksitin, çok ağır seyirli olmayan intraabdominal ve pelvik enfeksiyonlarda tercih edilebilir. Üçüncü kuşak sefalosporinler Seftriakson, sefotaksim, seftizoksim, sefodizim, anti pseudomonal etkili sefoperazon sulbaktam ve seftazidim parenteral olarak kullanılır. Sefiksim oral kullanılabilen bir sefalosporindir.Etki spektrumuSeftriakson, sefotaksim, seftizoksim, sefodizim etkinliği birbirine benzer. Gram negatif enterik bakterilere, H. influenzae, Streptococcus pneumoniae, Nesseria meningitidis, N. gonorrhoae ye etkilidir. Antistafilokokal etkinliği yeterli değildir.Seftazidim ve sefoperazon- sulbaktam , Pseudomonas aeruginosa ya etkili sefalosporinlerdir.Son yıllarda ,özellikle hastane kökenli enterik bakterilerin çoğu üçüncü kuşak sefalosporinleri inaktive eden geniş spektrumlu beta laktamaz enzimleri sentezlemektedir ve bu nedenle etkinliklerinde önemli azalma görülmektedir.Klinik kullanımı•Gram negatif çomakların neden olduğu enfeksiyonlar ( bakteriyemi, sepsis, üriner enfeksiyon, nozokomiyal pnömoni) , abdominal ve pelvik enfeksiyonlar ( antianaerob bir ilaçla kombine edilmelidir, safra yolları enfeksiyonlarında safraya yüksek oranda geçen sefaperazon ve seftriakson tercih edilmelidir )• Nötropenik ateş ( hastanedeki direnç durumu dikkate alınarak antipseudomonal sefalosporinler, aminoglikozidlerle birlikte veya tek başına kullanılabilir. )• Yeni doğan menenjiti ( sefotaksim tercih edilmeli, Listeria monocytogenes olasılığı için ampisilinle kombine edilmelidir.)• Çocuk ve erişkin yaş grubunda akut bakteriyel menenjit• 50 yaşın üzerinde akut bakteriyel menenjit ampirik tedavisinde ( ampisilinle kombine edilmelidir. )• Gonore ve şankroid ( tek doz seftriakson )• Lyme hastalığı santral sinir sistemik tutulumunda ( seftriakson ) Dördüncü kuşak sefalosporinler (sefepim)Sefepim, üçünçü kuşak sefalosporinlerin çoğunu inaktive eden geniş spektrumlu betalaktamazların çoğuna stabil olduğundan, bu enzimleri sentezleyen gram negatif enterik bakterilerin çoğuna etkindir. Nozokomiyal enfeksiyonlarda, nötropenik ateşte tercih edilir. P. aeruginosa ya etkindir. Anti stafilokokal etkinliği üçüncü kuşak sefalosporinlerden daha iyidir. Anaerob bakteri enfeksiyonları için uygun bir seçim değildir. Sefalosporinlerin yan etkileri• Aşırı duyarlık reaksiyonları Anafilaksi, anjioödem nadirdir. Makülopapüler döküntü, ürtiker ve eozinofili görülebilir. İlaç ateşi sıktır.• Kanama metiltiotetrazol yan zinciri taşıyan (sefoperazon) sefalosporinler K vitamini sentezini inhibe ederek protrombin zamanını uzatırlar. Kanama komplikasyonu K vitamini ile önlenebilir.• Disülfiram benzeri reaksiyon Alkolle birlikte kullanımında taşikardi, terleme, bulantı, kusma, dispne ,hipotansiyon ve kofüzyon görülebilir. Sefoperazon gibi metiltiotetrazol yan zinciri taşıyan sefalosporinlerin kullanımında saptanır.• Trombositopeni, nötropeni , Coombs testi pozitifliği• Renal toksisite• Transaminaz, alkalen fosfotaz yüksekliği ( sefoperazon, seftriakson)• Gastrointestinal yakınmalar• Kolesistit benzeri tablo ( seftriaksona bağlı safra çamuru oluşması ile ilişkili bulunmuştur.)• Yeni doğanda kern ikterus ( seftriakson)• Tromboflebit ve enjeksiyon yerinde ağrı• Süper enfeksiyonlar ( enterokok, pseudomonas ve kandida enfeksiyonları ) MONOBAKTAMLAR Bu gruptaki tek antibiyotik sentetik bir monobaktam olan aztreonamdır.AztreonamEtki spektrumu Dar spektrumlu olup sadece gram negatif bakterilere etkilidir.Beta laktamaz yapımını indüklemediğinden başka bir beta laktamla kombine edilebilir.Klinik kullanımı Aztreonamın duyarlı olduğu gram negatif bakteri enfeksiyonları  ( bakteriyemi, sepsis, pnömoni, üriner enfeksiyon ), intraabdominal ve pelvik enfeksiyonlar ( antianaerobik bir antibiyotikle kombine edilmelidir) .Yan etkileri Aztreonam yan etki oranı düşük, emniyetli bir antibiyotiktir. Başka bir beta laktam ilaca aşırı duyarlılığı olanlarda, çarpraz reaksiyon olasılığı çok düşük olduğundan aztreonam kullanılabilir.   GLİKOPEPTİDLER MAKROLİDLER Eritromisin, makrolidlerin en eski üyesidir.Yeni makrolidlerden ülkemizde klaritromisin, roksitromisin, azitromisin ve diritromisin klinik kullanımdadır.Spiramisin toksoplazmozda tercih edilen bir makroliddir Sadece klaritromisinin parenteral formu bulunmaktadır.Bakteri hücresinde protein sentezini inhibe ederek etki gösterirler. Bakteriyostatik olup yüksek konsantrasyonları bakterisidal etki gösterir.İntraselüler ve solunum salgılarında yüksek konsantrasyonlara ulaşır, kan düzeyleri düşüktür. Makrolidlerin ilk seçim olduğu durumlar• Mycoplasma pneumoniae pnömonisi• Chlamydia pneumonia pnömonisi• Legionella pnömonisi• Boğmaca, difteri• Penisiline allerjik hastalarda; GAS infeksiyonları, romatizmal ateş profilaksisi, yumuşak doku infeksiyonları, sifiliz• Toplum kökenli pnömoniler(riskli olmayan genç hastalarda)• Genital Chlamydia enfeksiyonları• Ureaplasma urealyticum enfeksiyonları,• Campylobacter jejuni enfeksiyonları Azitromisin, günde tek doz kullanılır.Gastrointestinal yan etkileri eritromisinden daha azdır.Kısa süreli tedavileri elverişlidir. Atipik Mycobacterium türlerine ve Toxoplasma  gondii ye etkilidir. Klaritromisin, günde iki kez kullanılır, yan etkileri azdır Farenjit, akut maksiller sinüzit, kronik bronşit alevlenmeleri, toplum kökenli pnömoniler, Mycobacterium avium kompleksi (MAC) ve Helicobacter pylori enfeksiyonlarında (FDA onaylı) tercih edilebilir.Yan etkileriEritromisinin gastrointestinal yan etkileri oldukça fazladır.Bulantı, karın ağrısı ve ishal görülebilir. Yeni makrolidlerde bu yan etki daha azdır.Emniyetli bir antibiyotik olup gebede ve çocuklarda kullanılır. Kolestatik hepatit ve ototoksisite diğer yan etkileridir. LİNKOZAMİDLER Linkozamid grubunda linkomisin ve klindamisin yer alır. Klindamisin absorbsiyonu daha iyi ve antibakteriyel etkinliği daha güçlü olması nedeniyle tercih edilir. Bakteri hücresinde protein sentezini inhibe eder. Makrofaj ve PNL içinde yüksek konsantrasyonlara ulaşır. BOS a geçmez. Oral ve parenteral preparatları mevcuttur.Antibakteriyel spektrumu ve klinik kullanımı Gram pozitif ve negatif anaerob bakterilere, Propionobacterium türlerine, streptokok ve stafilokoklara etkilidir. Başlıca anaerob enfeksiyonlarda, intraabdominal, pelvik enfeksiyonlarda gram negatif enterik bakterilere etkili antibiyotiklerle kombine olarak kullanılabilir. Stafilokokal ve streptokokal enfeksiyonlarda alternatif ilaçtır. Aspirasyon pnömonisi ve akciğer apsesinde anaerob etkinliği nedeniyle seçilebilir. Diyabetik ayak enfeksiyonları ve osteomyelitlerinde kombine tedavide kullanılabilir. Aknede topik preparatları etkin bulunmuştur.Klindamisin ayrıca antiparaziter bir ilaçtır. Bu alanda en önemli kullanımı toksoplazmoz ve babezyozdur.Yan etkileriEn önemli yan etkileri bulantı , kusma, ishal gibi gastrointestinal yan etkileridir. Pseudomembranöz enterokolitin en önemli nedenlerinden biridir.Diğer yan etkileri, hepatotoksisite ve kemik iliği inhibisyonudur. AMİNOGLİKOZİDLER Bu gruptan ülkemizde bulunanlar; streptomisin, kanamisin, neomisin, streptomisin, gentamisin, tobramisin, netilmisin, amikasin ve izepamisindir. Aminoglikozidler bakterilerin protein sentezini inhibe ederek etkili olan bakterisidal antibiyotiklerdir.Beta laktam ilaçlarla kombinasyonu sinerjiktir.Ancak aynı solusyon içinde verildiğinde inaktive olabilirler. BOS a geçmezler, bu nedenle menenjitte intratekal veya intraventriküler verildiğinde etkili olabilirler. Asit ortamda inhibe olduğundan apse ve itihaplı bronş sekresyonlarında aktivitesi azalır. Klinik kullanımı Neomisin, barsak bakterilerinin inhibisyonu gereken hepatik koma ve abdominal cerrahi öncesi barsak temizliği amacı ile oral olarak kullanılan bir aminoglikoziddir.Kanamisin dirençli tüberküloz olgularında tercih edilir.Streptomisin brusellozda tetrasiklinle birlikte, tüberkülozda, enterokok ve viridans streptokoklara bağlı endokarditte penisilin veya vankomisinle kombine olarak kullanılır. Veba ve tularemide ilk seçenektir.Diğer aminoglikozidler, daha çok gram negatif enterik bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlarda ,genellikle kombinasyon tedavisi olarak kullanılırlar. Bu enfeksiyonların başında nozokomiyal enfeksiyonlar ( pnömoni, sepsis, üriner enfeksiyonlar, osteomyelit, septik artrit) gelmektedir.Nötropenik ateşte antipseudomonal beta laktam bir ilaçla kombinasyonu önerilir. Abdominal , pelvik enfeksiyonlarda, diyabetik ayak enfeksiyonlarında anaerob etkili bir antibiyotikle kombine edilmelidir.Aminglikozidlerin günde tek doz kullanımları.Aminoglikozidler konsantrasyona bağlı bakterisidal etki ( doz arttıkça öldürme gücü artar) ve post antibiyotik etki ( PAE)( doz arttıkça PAE artar)leri nedeniyle günde tek doz kullanım için uygundur. Günlük doz bir seferde uygulanır. Bu durumda toksik etkilerin artmadığı saptanmıştır. Yan etkileriEn önemli yan etkileri nefrotoksisite ( doza bağlı; doz arttıkça toksisite artar) ve ototoksisite ( işitme kaybı, vestibüler toksisite) dir.Nefrotoksisite genellikle ilacı kesince düzelmesine karşın ototoksisite irreverzibldir. Netilmisin en az toksiktir. TETRASİKLİNLER Tetrasiklinler protein sentezi inhibitörü bakteriyostatik antibiyotiklerdir. Ülkemizde sadece oral formları bulunmaktadır. Doksisiklin uzun etkili bir tetrasiklin türevi olup günde iki kez kullanılma avantajına sahiptir. Klortetrasiklin ve oksitetrasiklin türevleri altı saatte bir kullanılırlarKlinik kullanımıBrusellozda streptomisin ve rifampisinle kombine olarak, Chlamydial pelvik inflamatuar hastalıkta, kolera, leptospiroz, Lyme hastalığı, psittakoz, trahom, veba, Rickettsia enfeksiyonları ve nongonokoksik üretritte ilk seçenek olarak kullanılır.Mycoplasma pnömonisi, sifiliz , gonore, şarbon, tularemi, akne ve kronik bronşit alevlenmelerinde alternatif ilaçtır.Yan etkileriTetrasiklin çocuklarda dişlerde lekelenme ve iskelet gelişiminde duraklamaya yol açtığından 8 yaş altında kullanılmaması önerilmektedir. Gebede akut karaciğer yetmezliğine yol açabilir.Ayrıca deri döküntüleri, fotosensitivite ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.Gastrointestinal yan etkileri, özofagusta ülserasyonlar görülebilir. Doksisiklin böbrek hastalarında doz ayarlanmadan kullanılabilir. Tetrasiklinlerin absorbsiyonu süt ürünleri , demir, kalsiyum ve magnezyum içeren antiasitlerle ve simetidinle azalır. TRİMETOPRİM SÜLFAMETOKSAZOL ( TMP-SMZ) TMP- SMZ, bakteri nukleik asit sentezi için gerekli folik asit sentezini iki farklı basamakta inhibe eden kombine bir antibiyotiktir. Oral ve parenteral formları bulunmaktadır. Klinik kullanımı Toplum kökenli üriner sistem enfeksiyonlarda etken mikroorganizmalar başta E. coli olmak üzere gram negatif bakterilerdir. Ülkemizde bu bakterilerde TMP-SMZ a önemli oranda direnç olduğundan duyarlı olduğu kanıtlanmadıkça seçilmemelidir. Aynı nedenle prostatit tedavisinde yerini kinolonlara bırakmıştır.Akut sinüzit, otit ve kronik bronşit alevlenmelerinde alternatif bir antibiyotiktir.Salmonella ve Shigella enfeksiyonlarının ampirik tedavisinde ülkemizdeki direnç sorunu nedeniyle kullanılmamalıdır. Tifo tedavisinde alternatif olarak, kolera tedavisinde ampirik olarak seçilebilir.Ayrıca Pneumocystis carinii pnömonisi, Nocardia enfeksiyonları ve Toxoplasma gondii enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılır. Organ transplantasyonu yapılan ve HIV enfeksiyonu olan hastalarda yukarıda belirtilen enfeksiyonların profilaksisi amacıyla tercih edilir. Brusellozda kombine tedavide yer alabilir.Yan etkileriKern ikterus riski nedeniyle gebelikte, iki aydan küçük bebeklerde ve süt veren annelerde kullanılmamalıdır. Gastrointestinal semptomlar, deri döküntüleri ( Steven Johnson sendromu ) kemik iliği süpresyonu, karaciğer ve böbrek toksisitesi başlıca yan etkileridir. KLORAMFENİKOL ve FFENİKOLLER Bakterilerin protein sentezini inhibe ederek etki gösterir. Oral ve parenteral formları klinik kullanımdadır.Klinik kullanımıKloramfenikol lipofilik olduğundan BOS a iyi geçer. Bakteriyel menenjit etkenlerine bakterisidal etki gösterir. Beta laktam allerjisi olan hastalarda menenjit tedavisinde kullanılabilir.Tifo tedavisinde yerini kinolonlara bırakmıştır.Tifoda alternatif olarak kullanılabilir. Anaerob etkinliği nedeniyle abdominal enfeksiyonlarda ve beyin apsesinde penisilinle kombine olarak kullanılabilir. Ayrıca epidemik tifüs, Q ateşi, veba , tularemi, listeria ve melioidoz tedavisinde kullanılabilir. Göz tabakalarına ve aköz hümöre geçişi iyi olduğundan göz enfeksiyonlarında lokal olarak kullanılabilir. Kloramfenikol günümüzde ancak alternatif tedavilerde kullanılabilecek bir antibiyotiktir.Yan etkileriEn önemli yan etkileri doza bağlı olarak gelişen anemi, lökopeni ve trombositopeni ve dozla ilişkisiz idiosenkrazik bir reaksiyon olan aplastik anemi gibi hematolojik yan etkileridir. Yeni doğanda kloramfenikolü detoksifiye eden glukronil transferaz enzimi yetersiz olduğundan gri bebek sendromu ( kardiyovasküler kollaps) gelişebilir. Gastrointestinal semptomlara yol açabilir. Tifo tedavisinde parçalanan bakterilerden açığa çıkan endotoksinin dolaşım yetmezliğine yol açmasıyla Herxheimer reaksiyonu adı verilen tablo nadiren gelişebilir. Diğer bildirilen yan etkiler başağrısı, konfüzyon, optik nörit ve periferik nörit gibi nörotoksik bulgulardır. KİNOLONLAR Bu grubun ilk üyesi olan ve birinci kuşak kinolon olarak adlandırılan nalidiksik asit üriner enfeksiyonlar ve bakteriyel ishallerde kullanılmış dar spektrumlu bir antibiyotiktir.İkinci kuşak kinolonlar daha geniş spektrumlu olup gram negatif çomaklar dışında, stafilokoklara, Haemophilus ve Moraxella türlerine, atipik pnömoni etkenlerine ( Mycoplasma, Legionella, Chylamydia türleri ), genital enfeksiyon etkenlerine ( Mycoplasma, Ureoplasma, Chylamidia , Neisseria türleri) , Mycobacterium tuberculosis ve Brucella gibi pek çok bakteriye etkindir.Bu grupta en çok klinik deneyim olan kinolonlar; siprofloksasin ve ofloksasindir.Bu gruptan diğer kinolonlar ise pefloksasin, enoksasin ve norfloksasin dir. Pefloksasin ve ofloksasin BOS a geçişi en iyi olan kinolonlardır. Siprofloksasin P. aeruginosa ya en etkin kinolondur.M. tuberculosis e en etkili kinolon ofloksasindir.İkinci kuşak kinolonların streptokoklara ve anaerob bakterilere etkinliği azdır. Üçüncü kuşak kinolonlar ın spektrumu streptokoklar ( S. pneumoniae dahil) lehine genişlemiş olup bu grup kinolonlar toplum kökenli solunum sistemi enfeksiyonlarında kullanılabilirler. Bu gruptan ülkemizde bir ofloksasin türevi olan levofloksasin bulunmaktadır. Dördüncü kuşak kinolonlar ( bazı kaynaklarda üçüncü kuşak kinolonların ikinci grubu) ise üçüncü kuşak kinolonların etki spektrumuna ek olarak anaerob bakterilere olan etkinlikleri nedeniyle dikkati çekmektedirler. Bu gruptan ülkemizde moksifloksasin bulunmaktadır. Günümüzde pek çok yeni kinolon ile ilgili araştırmalar devam etmektedir. Klinik kullanıma sunulan pek çok kinolonun ise yan etkileri nedeniyle imali durdurulmuştur. ( Grepafloksasin, trovafloksasin, temafloksasin vb.)Klinik kullanımıGastrointestinal enfeksiyonlar : Tifo,paratifo gibi salmonella enfeksiyonlarında, , invazif bakteriyel gastroenteritlerde, kolerada seçilecek antibiyotikler ikinci kuşak kinolonlardır. Ayrıca anaerob antibiyotiklerle kombine edilerek abdominal ve pelvik enfeksiyonlarda kullanılabilirler.Üriner sistem enfeksiyonları: Basit sistitler, komplike üriner sistem enfeksiyonları ve akut prostatitlerin tedavisinde ve profilaksisinde seçilecek antibiyotiklerdir.Genital enfeksiyonlar: Gonokoksik ve nongonokoksik üretritlerde uygun alternatif ilaçlardır.Solunum sistemi enfeksiyonları:Toplum kökenli pnömonilerde ve kronik bronşit akut alevlenmelerinde pnömokoklara etkili olan levofloksasin ve moksifloksasin kullanılabilir. Nozokomiyal pnömonilerde siprofloksasin özellikle Pseudomonas türlerine en etkili olması nedeniyle tercih edilir.Kemik ve eklem enfeksiyonları:Kronik osteomyelitin uzun süreli tedavisinde kinolonlar iyi bir oral tedavi seçeneğidir. Kemik dokusuna geçişlerinin iyi olması da seçilmeleri için önemli bir nedendir. Diğer klinik kullanım alanları tüberküloz, bruselloz ve meningokoksik menenjit profilaksisidir. Diyabetik ayak ve dekübit yara enfeksiyonlarında anaeroblara etkili ilaçlarla kombine edilerek kullanılabilir.Yan etkileriEn sık gastrointestinal yan etkiler görülür. Baş ağrısı , baş dönmesi, konfüzyon gibi nörolojik bulgulara yol açabilir. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçlarla birlikte konvülziyon gelişebilir. Hayvan deneylerinde artropatiye yol açması nedeniyle 16 yaşından küçüklerde önemli bir endikasyonu olmadıkça kullanımı kontrendikedir. Tendinit ve tendon rüptürü de nadir yan etkileri arasındadır. Allerjik yan etkiler ve fotosensitiviteye yol açabilir. Kinolonların emilimi antiasitler, sükralfat ve diğer metal içeren ilaçlarla azalır. Bu nedenle ilaçların en az iki saatlik aralıkla alınması önerilir. Teofilin ve kafeinle birlikte kinolonlar alınırsa belirtilen ilaçların kan düzeyi artarak toksisite bulguları ortaya çıkabilir.Ofloksasin ve levofloksasin belirtilen etkileşimin en az görüldüğü kinolonlardır.  

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-kullaniminda-genel-prensipler

Çevre Ölçüm ve Analizleri (Emisyon Ölçümü) | TÜRKAK

Emisyon (Baca Gazı) Ölçümü Ağır Metal ölçüm ve analizleri (Sb, As, Ba, Be, Cd, Cr, Co, Cu, Pb, Mn, Hg, Ni, Ag, Tl, Zn) HCl (klor) ölçüm ve analizi HF (flor) ölçüm ve analizi Bacagazı (emisyon) ölçümü (CO, CO₂, O₂, SO₂, NOx, NO, NO₂) Bacada partikül madde (toz) ölçümü Uçucu organik bileşikler (VOC) ve buhar tayini Amonyak Ölçüm ve Analizi (NH₃) Formaldehit Ölçüm ve Analizi (CH₂O) Sülfürik Asit Ölçüm ve Analizi (H₂SO₄) Siyanür Ölçüm ve Analizi (CN) Bacada islilik analizi Bacada hız tayini Gaz sıcaklığı tayini Bacagazı nem yüzdesi belirlenmesi Baca yüksekliklerinin ( abak) belirlenmesi Kütlesel debi hesaplanması Karbon ( Ayak İzi ) Hesaplanması Kazan verimi ölçümü Kazan kayıpları ölçümü Filtre performans ölçümleri Bacada Sürekli Toz Ölçüm Cihazlarının Kalibrasyon Eğrisi Ölçümleri Bacada Sürekli Yanma Gazı Ölçüm Cihazlarının Kontrol Ölçümleri Trafik ve İş Makinelerinden Kaynaklanan Emisyon Ölçümleri Emisyon ölçüm raporu (1) Bakanlık, 14 üncü maddede ve 23 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde belirtilen emisyon ölçüm raporunun içeriğini tespit eder (Ek-11). Emisyon ölçüm raporundaki bilgilerde işletmenin endüstriyel ve ticari sırları varsa işletme sahibinin/işletmecinin talebi üzerine bu bilgiler umuma ifşa edilemez. (2) Bilimsel araştırmalarda kullanılmak üzere ve bilim kuruluşları tarafından talep edilmesi halinde, işletmeye ait endüstriyel ve ticari sırları dışında kalan bilgiler ve emisyon ölçüm sonuçları, işletmenin sahibi/işleticisi tarafından emisyon ölçüm raporunda yer alan bilgilerin kullanılmasında kesin bir yasaklama getirilmediği takdirde, bilgiyi talep eden kurum/kuruluş tarafından, işletmenin sahibi veya işleticisinden yazılı onay alınmak kaydıyla işletmenin ismi belirtilmeksizin, yetkili merci tarafından görevlendirilen personel denetiminde bilgilerin arşivlendiği bina dışına çıkarılmadan ve kopyalanarak çoğaltılmaksızın incelemeye açılabilir. Emisyon Ölçüm Raporu Formatı 1) İşletmenin faaliyetinin Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmelik Madde 4 kapsamında yeri, 2) İşletmenin, işletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisin faaliyetinin açık bir şekilde anlatımı, a) İşletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisin genel yerleşim içindeki fotoğrafları ve/veya uydu fotoğrafları, b) Her bir tesis alanındaki birimlerin arazi yerleşim planları ile birimlerin içerisindeki ünitelerin yerleşim planları (plan üzerinde emisyon kaynakları gösterilecek), 3) İşletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisten kaynaklanan emisyonların bu Yönetmelik Ek-1, Ek-2, Ek-3 ve Ek-5’e göre değerlendirilmesi, 4) İşletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisten kaynaklanan emisyon parametreleri, kirletici emisyonların nereden kaynaklandığı ve bunların kaynaklara göre dağılımı, 5) İşletmede üretimde birim ürün başına kullanılacak elektrik enerjisi miktarı, kullanılan yakıt türleri (linyit, taşkömürü, petrolkoku, biyokütle, fuel-oil, doğal gaz vb.), 6) Kullanılan yakıtların yıllık tüketimleri, yakıtın özellikleri, (alt ısıl değerleri, kükürt, kül, uçucu madde, nem yüzdeleri ve ilgili diğer bilgiler), 7) İşletmede bulunan üretim proseslerinin toplam ısıl gücü, üretim prosesinde kullanılan yakıt cinsi ve miktarı, 8) İşletmede bulunan yakma kazanlarının (gaz türbinleri, içten yanmalı motorlar; gaz, dizel ve çift yakıtlı motorlar) sayı ve özellikleri, yakma tekniği, birim zamanda beslenen yakıt miktarı, kazan, türbin ve motor verimleri, toplam ve her bir kazan, türbin ve motora göre hesaplanmış kW veya MW cinsinden yakıt ısıl gücü (maksimum kazan kapasitesi raporda belirtilecektir) hakkında teknik bilgiler, 9) İşletmede bulunan her bir tesis için Yönetmelik Ek-4 kapsamında gerekli bilgiler ve değerlendirilmesi, a) Ölçüm yapılan noktalar ve bacanın atmosfere çıkış noktasının ayrıntılı olarak görülebileceği şekilde fotoğraflarının, b) Abak kullanılması halinde hesaplamaların abak üzerinde gösterilmesi, 10) Emisyon oluşumunu azaltmak için her tesis için alınan tedbirler ile ilgili detaylı bilgiler, 11) Ölçüm sonuçları ve değerlendirilmesi, 12) Ölçüm cihaz çıktıları veya çıktı alınamayan cihazlar için cihazın bu özelliğini gösteren belgeler, 13) Ölçüm yapan kurum kuruluşların akreditasyon belgesi veya Bakanlıkça ölçüm yapmaya yetkili olduğuna dair belgeler, 14) Valilik tespit raporu,” İzne Tabi Tesislerde Baca Yüksekliği ve Hızının Tespiti a) Baca Gazı Hızı: 1) Yakma tesislerinden kaynaklanan baca gazı hızları; Atık gazlar serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınabilecek biçimde dikey çıkışla atmosfere verilmelidir. Bu amaçla; baca kullanılmalı, anma ısıl gücü 500 kW’ın üzerindeki tesisler için, gazların bacadan çıkış hızları en az 4 m/s olmalıdır. Tesisin üretimi ve dizaynı gereği; baca çapının daraltılamadığı ve cebri çekişin uygulanamadığı hallerde baca gazı hızı en az 3 m/s olmalıdır. 300 kW  anma ısıl gücü 500 kW olan tesislerde baca gazı hızı en az 2 m/s olmalıdır. Anma ısıl gücü 300 kW’ın altında olan tesislerde baca gazı hızı 2 m/s’nin altında olabilir. 2) Üretim Şeklinden Kaynaklanan Baca Gazları Hızı; Prosesten kaynaklanan atık gazlar serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınabilecek biçimde dikey çıkışla atmosfere verilmelidir. Bu amaçla baca kullanılmalı, gazların bacadan çıkış hızları, cebri çekişin uygulanabildiği tesislerde en az 4 m/s, tesisin üretim şekli ve üretim prosesi gereği; baca çapının daraltılamadığı ve cebri çekişin uygulanamadığı ve bu durumun bilim kuruluşundan alınacak bir raporla onaylandığı hallerde baca gazı hızı en az 2 m/s olmalıdır. 3) Prosesten kaynaklanan atık gazlar serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınabilecek biçimde dikey çıkışla atmosfere verilmelidir. Bu amaçla kullanılan bacaların atmosfere açıldığı noktaların atmosfer koşullarından etkilenmemesi (Yağmur, kar vb. dış etkenlerin işletme koşullarını etkilememesi) için bacalara şapka konulmasının teknik bir zorunluluk olması durumunda, bacaya monte edilecek şapkanın bacanın bitiminden bir (1) baca çapı kadar yükseklikte olması ve atık gazların serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınması sağlanmalıdır. b) Baca Yüksekliği; 1) Küçük Ölçekli Tesislerde Asgari Baca Yüksekliği; Anma ısıl gücü 500 kW’ın altında olan tesislerde bacanın çatı üzerinden itibaren asgari yüksekliği aşağıdaki gibi belirlenir. 1.1. Eğik Çatı; Baca yüksekliği, çatının en yüksek noktasından en az 0,5 m daha yüksek olmalıdır. Anma ısıl gücü 500 kW’ın altında olan tesislerde baca çatının tepe noktasına çok yakın değilse, çatı tabanından en az 1 m yüksekliğinde olmalıdır. 1.2. Düz Çatı; Baca yüksekliği, çatının en yüksek noktasından itibaren en az 1,5 m olmalıdır. Ancak, tesisin anma ısıl gücü 50 kW’ın altındaysa bu yükseklik bir metre olabilir. 2) Orta Ölçekli Tesislerde Asgari Baca Yüksekliği; Anma ısıl gücü 500 kW ile 1,2 MW arasında bulunan tesislerde bacanın çatı üzerinden itibaren asgari yüksekliği aşağıdaki gibi belirlenir. 2.1.Eğik Çatı; Düz veya eğim açısı 200’nin altında olan eğik çatılarda baca yüksekliği, çatı eğimini 200 kabul ederek hesaplanan eğik çatının en yüksek noktasından itibaren en az 1,5 m’den daha fazla olarak tespit edilir. 2.2.Düz Çatı Bacanın yüksekliği çatının en yüksek noktasından itibaren en az 2 m olmalıdır. 3) Büyük Ölçekli Tesislerde Asgari Baca Yüksekliği Anma ısıl gücü 1,2 MW ve üzerinde olan tesislerde baca yüksekliği aşağıda verilen esaslara göre ve Abak kullanılarak belirlenir. Abaktan hacimsel debi değerinin (R), Q/S (kg/saat) değerini kesmediği ve abaktan baca yüksekliğinin belirlenemediği durumlarda, tesis etki alanında engebeli arazi veya mevcut ya da yapımı öngörülen bina ve yükseltiler bulunmuyorsa (J’ değeri sıfır olarak belirlenmişse) fiili baca yüksekliğinin tabandan en az 10 m ve çatı üstünden yüksekliği ise en az 3 m olması yeterlidir. J’ değeri sıfırdan farklı ise H’ 10 alınır ve Abak kullanılarak baca yüksekliği belirlenir. Çatı eğimi 200’ün altında ise baca yüksekliği hesabı çatı yüksekliği 200’lik eğim kabul edilerek yapılır. Baca yüksekliğinin belirlenmesinde Abak kullanımı esastır. Baca yüksekliği hesabında Environmental Computing & Consulting Inc. Tarafından Alman Hava Yönetmeliği (TALUFT) ile VDI 3781 standardı doğrultusunda geliştirilen PK 3781 programı referans bilgi olarak kullanılabilir. Benzer tür emisyon yayan ve yaklaşık aynı yükseklikteki bacalar arasındaki yatay mesafe, baca yüksekliğinin 1,4 katından az ise ve emisyonların birbiri üzerine binmemesi için farklı yüksekliklerde baca kullanılması zorunlu görülmüyorsa; yeni tesislerde tek baca kullanılır. Bu paragrafta yukarıda belirlenen baca yüksekliği kullanılması halinde bu Yönetmelik Ek-2 de belirtilen Toplam Kirlenme Değeri (TKD) ve Ek-2 de öngörülen hava kalitesi sınır değerini aşıyorsa ilk önce emisyon değerinin düşürülmesine çalışılır. Bu ekonomik veya teknolojik olarak mümkün değilse, baca yükseltilerek hava kalitesi sınır değerinin aşılması önlenir. Aşağıdaki gibi belirlenen, engebelere göre düzeltilmiş baca yüksekliği 15 nci maddede yer alan ek düzenlemeler kapsamına girmiyorsa 250 m’yi aşmayacaktır. 15 nci maddede yer alan ek düzenlemeler kapsamına giriyor ise; baca yüksekliğinin 200 m’den yüksek çıkması durumunda, teknolojik seviyeye uygun emisyon azaltıcı tedbirlere başvurulur. 3.1. Abak kullanılarak baca yüksekliğinin belirlenmesi; 3.1.1. Baca yükseklikleri aşağıda verilen Abak kullanılarak belirlenecektir. Burada verilen değerler: H' [m] : Abak kullanılarak belirlenen baca yüksekliği, d [m] : Baca iç çapı veya baca kesiti alanı eşdeğer çapı, t [oC] : Baca girişindeki atık gazın sıcaklığı, R [Nm3/h] : Nemsiz durumdaki atık baca gazının normal şartlardaki hacimsel debisi, Q [kg /h] : Emisyon kaynağından çıkan hava kirletici maddelerin kütlesel debisi, S : Baca yüksekliği belirlenmesinde kullanılan faktörü(Tablo 4.1, Tablo 4.2’deki S değerleri kullanılacaktır.) t, R ve Q/S için, kullanılan yakıt ve hammadde türlerine ve işletme şartlarına göre hava kirliliği yönünden en elverişsiz değerler kullanılacaktır. Azot oksit emisyonu durumunda azot oksitin azot dioksite dönüşüm oranı % 60 alınacaktır. Yani azot monoksit kütlesel debisi 0,92 ile çarpılacak ve azotdioksitin kütlesel debisi Q olarak Abakta kullanılacaktır. Özel durumlarda Tablo 4.1, Tablo 4.2’de verilen S değerleri Bakanlık tarafından azaltılabilir. Ancak tabloda verilen değerlerin % 70’inden daha düşük değerler kullanılamaz. 3.1.2. Engebeli arazide ve yüksek binaların bulunduğu bölgelerde baca yüksekliğinin belirlenmesi; Tesisin bir vadi içinde olması veya emisyonunun yayılımının engebeler ve yükseklikler nedeniyle engellenmesi baca yüksekliğinin belirlenmesinde göz önünde bulundurulmalıdır. Bu durumda abaktan elde edilen baca yüksekliklerinde düzeltmeler yapılır. Eğer tesisin bulunduğu alan, engebeli arazi veya mevcut ya da yapımı öngörülen bina ve yükseltilerce çevrelenmişse, Tablo 4.1, Tablo 4.2’ye göre belirlenen baca yüksekliği H', J miktarında artırılır. Jdeğeri aşağıdaki diyagramdan bulunur. Burada: H [m] düzeltilmiş baca yüksekliği (H=H+ J) J' [m] :10 H' yarıçapındaki engebeli arazinin tesis temininden ortalama yüksekliği veya imar planına göre tespit edilmiş azami bina yüksekliklerinin 10 H' yarı çapındaki bölge içindeki tesis zeminine göre yükseklik ortalaması. Tablo 4.1 Yeni tesisler için S – Değerleri EMİSYONLAR S – DEĞERLERİ Havada Asılı Toz 0,08 Hidrojen klorür ( Cl olarak gösterilmiştir. ) 0,1 Klor 0,09 Hidrojen florür ve gaz biçiminde inorganik flor bileşikleri (F olarak gösterilmiştir.) 0,0018 Karbon monoksit 7,5 Kükürt dioksit 0,14 Hidrojen Sülfür 0,003 Azot dioksit 0,1 Tablo 1.1 deki maddeler: Sınıf I 0,02 Sınıf II 0,1 Sınıf III 0,2 Kurşun : 0,005 Kadmiyum : 0,0005 Civa : 0,005 Talyum : 0,005 Tablo 1.2 deki maddeler: Sınıf I 0,05 Sınıf II 0,2 Sınıf III 1,0 Tablo 1.3 deki maddeler: Sınıf I 0,0001 Sınıf II 0,001 Sınıf III 0,01 Tablo 4.1’de yer alan değerler yeni tesisler için geçerlidir. Tablo 4.2 Mevcut tesisler için S – Değerleri EMİSYONLAR S – DEĞERLERİ Havada Asılı Toz 0,2 Hidrojen klorür ( Cl olarak gösterilmiştir. ) 0,1 Klor 0,15 Hidrojen florür ve gaz biçiminde inorganik flor bileşikleri (F olarak gösterilmiştir.) 0,003 Karbon monoksit 15 Kükürt dioksit 0,2 Hidrojen Sülfür 0,005 Azot dioksit 0,15 Tablo 1.1 deki maddeler: Sınıf I 0,02 Sınıf II 0,1 Sınıf III 0,2 Kurşun : 0,005 Kadmiyum : 0,0005 Civa : 0,005 Talyum : 0,005 Tablo 1.2 deki maddeler: Sınıf I 0,05 Sınıf II 0,2 Sınıf III 1,0 Tablo 1.3 deki maddeler: Sınıf I 0,0001 Sınıf II 0,001 Sınıf III 0,01 Tablo 4.2’de yer alan değerler mevcut tesisler için geçerlidir. 4) Isıl gücü olmayan tesislerde asgari baca yüksekliği çatının en yüksek noktasından itibaren dağılımı engellemeyecek şekilde en az 1.5 m olacaktır. 5) Üretim prosesi bacası olmayan, ortam tozsuzlaştırma/gazlaştırma ve malzeme geri kazanım amaçlı olarak iç ortam havasını toz tutma/gaz arıtma sisteminden filtre ederek atmosfere veren bacaların, dikey çıkışlı olmasına, bacanın ait olduğu bina yüksekliği ve atmosfere verilen emisyonların dağılım koşulları dikkate alınarak, yetkili mercii tarafından karar verilir. (stokholler, silolar, nakil hatları, pnömatik sevk sistemlerine ait bacalar ) Bu bacalarda Ek-4.b.4 uygulanmaz. Bu bacalar hakkında emisyon ölçüm raporunda ve Valilik tespit raporunda ayrıntılı bilgi verilmesi gerekmektedir. Hava emisyonu tespiti ve sınırlaması MADDE 23 – (1) Emisyon tespiti ve sınırlamasında aşağıdaki şartlara uyulur. a) İşletmeyi oluşturan tesislerin çevreye zararlı etkilerinin tespiti amacıyla yetkili merci, çevre iznine tabi veya çevre iznine tabi olmayan bir işletmenin işleticisine, yetkili merci tarafından belirlenmiş uzman bir kurum/kuruluş veya kişiye tesisinden çıkan emisyonu ölçtürmesini ve/veya bu emisyonun hava kirlenmesine katkı değerini hesaplatmasını ve/veya hava kirliliği seviyesinin ölçümünü yaptırmasını ister; böylece bir emisyon ve imisyon ölçüm raporu hazırlanır ve bedeli 27 nci maddede belirtildiği şekliyle karşılanır. b) Hava kirliliğinin önemli boyutlarda olduğu kritik bölgelerde, çevre iznine tabi olan/olmayan işletmelerden kaynaklanan emisyonların miktarı ile zamana ve yere göre dağılımını gösteren hava kirlenmesine katkı değerini içeren bir emisyon ölçüm raporu yetkili merci tarafından istenebilir. Bu raporun her yıl yenilenmesi istenebilir. c) Emisyonların ölçümünde Ek-2’de belirtilen, tesis etrafında yapılması gerekli görülen hava kirliliği ölçümlerini düzenleyen 6/6/2008 tarihli ve 26898 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliğindeki esaslar dikkate alınır. Tesis etki alanında hava kirliliğinin ölçümünde ise Ek-2’de yer alan esaslar dikkate alınır. ç) Tesis etki alanında hava kirliliğinin tespitine yönelik yapılacak ölçümlerle ilgili koordinasyonu Valilik sağlar, bu ölçümler için yapılacak harcamalar 27 nci maddede belirtildiği şekilde karşılanır. d) Yetkili merci hava kirliliğinin önemli boyutlarda olduğu kritik bölgelerde ve/veya kirlilik yükü büyük olan yeni tesisler için bu Yönetmeliğin Ek-2’si kapsamında hava kalitesi ölçümlerinin yapılmasını isteyebilir.” Ek-3 Emisyonun Tespiti Emisyonun tespitinde: a) Emisyonun Ölçüm Yerleri: Tesislerde emisyon ölçüm yerleri Türk Standartlarına, EPA, DIN veya CEN normlarına uygun, teknik yönden hatasız ve tehlike yaratmayacak biçimde ölçüm yapmaya uygun, kolayca ulaşılabilir ve ölçüm için gerekli bağlantıları yapmaya imkan verecek şekilde işletme/tesis yetkililerince hazırlatılır. b) Ölçüm Programı: Emisyon ölçümleri, ölçüm sonuçlarının birbirleri ile karşılaştırılmasını mümkün kılacak şekilde yapılmalıdır. Ölçüm cihazları ve metotları Türk Standartlarına, DIN, EPA veya CEN normlarına uygun olarak belirlenir. Genelde sürekli rejimde çalışan tesislerde emisyon ölçümleri, izne esas olan en büyük yükte (tesis en büyük yükte çalışırken) en az üç ardışık zamanda yapılmalıdır. Buna ilave olarak emisyon değerlendirmesinde önemli olan temizleme, rejenerasyon, kurum atma, uzun işletmeye alma ve benzeri gibi şartlarda en az bir ölçme yapılmalıdır. İzokinetik şartların sağlandığı noktalarda ölçüm yapılmalıdır. Genelde değişen işletme şartlarında çalışan tesislerde emisyon ölçümleri yeter sayıda fakat en az ve en fazla emisyonun meydana geldiği altı işletme şartındaki çalışmaları da içeren yeterli sayıda yapılmalıdır. Numune alma noktaları ölçüm yapılması esnasında kolayca ulaşılabilir olmalıdır. Toz ölçümlerinin izokinetik şartlarda yapılması zorunludur. Emisyon ölçüm süreleri kısa olmalıdır. Baca gazı, atık gaz ve atık hava kanalı kesitlerinin ölçülmesinin gerekli olduğu ve ölçmelerin zor olduğu durumlarda ölçme süresi 2 (iki) saati geçmemelidir. c) Değerlendirme ve Rapor: Rapor, emisyon ölçüm değerlerinin ve ölçüm sonuçlarının değerlendirilmesi için gerekli ayrıntılı ölçüm verileri ile birlikte ölçüm metotlarını ve işletme şartlarını ihtiva etmelidir. Raporda ayrıca yakıt, ham madde ve yardımcı maddeler, ürün ve yardımcı ürünler ile atık gaz temizleme tesisinin işletme şartları hakkında bilgiler bulunmalıdır. Üç ardışık zamanda ölçülen emisyon değerlerinin hiç biri Yönetmelikte verilen sınır değerleri aşmamalıdır. d) Emisyonun Sürekli İzlenmesi: 1) Genel Emisyonun sınır değerlerini aşıp aşmadığı kaydedicili cihazlarla sürekli ölçülerek kontrol edilir. Bu ölçümler ayrıca toz tutucu, gaz yıkayıcı ve son yakıcı gibi atık gaz temizleme tesislerinin etkinliklerinin belirlenmesi ile hammadde ve proseslerden kaynaklanan emisyonların tespiti için de gereklidir. Sürekli ölçümler çerçevesinde, sonuçların değerlendirilmesi, 1 (bir) yıl içindeki işletim saatleri açısından aşağıdakilerin karşılandığını gösteriyorsa, 1.1. Hiç bir takvim ayındaki emisyon ölçümlerinin ortalaması emisyon sınır değerlerini geçmiyorsa, 1.2. Kükürt dioksit ve toz için: 48 saatlik tüm ortalama değerlerin %97'si, emisyon sınır değerlerinin %110'unu geçmiyorsa, 1.3. Azot oksitler için: 48 saatlik tüm ortalama değerlerin %95'i, emisyon sınır değerlerinin %110'unu geçmiyorsa, emisyon sınır değerlerine uyulduğu kabul edilir. 2) Toz Emisyonların Sürekli Ölçümü: Isıl kapasitesi 100 GJ/saat (27778 kW) ve üstünde olan katı yakıt ve fuel-oil ile çalışan yakma sistemleri ile 10 kg/saat ve üstünde toz emisyon yayan (bu emisyona yanıcı partiküller de dahildir.) tesisler toz emisyonu konsantrasyonunu sürekli ölçen yazıcılı bir ölçüm cihazı ile donatılmalıdır. Tesisten kaynaklanan kütlesel debinin belirlenebilmesi için hacimsel debinin de sürekli ölçülmesi gereklidir. Ek-1’in (g) bendinde belirtilen toz emisyonuna neden olan tesisler ve 1 inci sınıfa dahil olup da 2 kg/saat’in üzerinde 2 inci sınıfa dahil olup da 5 kg/saat’in üzerinde toz emisyonu yayan tesislerde baca gazında toz emisyonu sürekli ölçüm cihazları ile ölçülmelidir. Bir tesisin işletme şartlarının değişmesi, atık gaz temizleme tesislerindeki arızalar ve benzeri nedenlerden kaynaklanan emisyonun belirlenen sınır değerlerini kısa süreler için bile aşmamasını sağlamak amacı ile 1. paragraf da verilen yakma sistemi ısıl kapasiteleri ve 2. paragraf da verilen emisyon kütle debileri altında da sürekli toz emisyon ölçümleri yapılması yetkili merci tarafından istenebilir. Ölçüm değerleri en az 5 (beş) yıl muhafaza edilir. Birden fazla yakma sisteminin bir bacaya bağlanması durumunda baca başına düşen toplam ısıl kapasite kullanılacaktır. 3) Gaz Emisyonlarının Sürekli Ölçümü: Bir tesisten, aşağıda verilen maddelerin herhangi birisi karşısında belirtilen miktarın üzerinde emisyon yayılıyorsa, bu sınırları aşan maddeler, yazıcılı ölçüm aletleri ile sürekli olarak ölçülmeli veya otomatik bilgisayar sistemi ile kontrol edilmeli ve ölçüm sonuçları kaydedilmelidir. Tesisten kaynaklanan kütlesel debinin belirlenebilmesi için hacimsel debinin de sürekli ölçülmesi gereklidir. Kükürt dioksit 60 kg/saat Klor 1 kg/saat Organik bileşikler (Karbon olarak verilmiştir.) 10 kg/saat Azot oksit (NO olarak verilmiştir.) 20 kg/saat İnorganik gaz biçimindeki klorür bileşikleri (C1- olarak verilmiştir.) 2 kg/saat Hidrojen sülfür 1 kg/saat İnorganik gaz biçiminde florür bileşikleri (F- olarak verilmiştir.) 2 kg/saat Karbon monoksit ( Yakma Tesisleri İçin ) 5 kg/saat Karbon monoksit ( Diğer Tesisler İçin ) 50 kg/saat Ölçüm değerleri en az 5 yıl muhafaza edilir. 4) Yanma Kontrolü için Sürekli Ölçüm: Isıl kapasitesi 36 GJ/saat (10 MW) ve üstünde olan sıvı ve katı yakıtlı yakma sistemleri yanma kontrolü için yazıcılı bir baca gazı analiz cihazı (CO2 veya O2 ve CO) ile donatılmalıdır. Ölçüm değerleri en az 5 yıl muhafaza edilir. Birden fazla yakma sisteminin bir bacaya bağlanması durumunda baca başına düşen toplam ısıl kapasite kullanılacaktır. e) Kabul Ölçümleri: Bir tesisin kabulünde, tesisin işletmeye alınmasından en erken üç ay, en geç oniki ay sonra Bakanlıkça belirlenecek bir kurum veya kuruluş tarafından öngörülen emisyon sınırlarının bu tesiste aşılıp aşılmadığının tespit edilmesi yetkili merci tarafından istenecektir. f) Ölçümlerin Güvenirliliği: Bu maddenin (d) bendinin 2, 3 ve 4 nolu alt bentlerinde belirtilen ölçümler için uygun ölçüm cihazlarının özellikleri ile, bunların uygunluk testleri, bakım, montaj ve kalibrasyonları hakkındaki esaslar, Bakanlıkça güvenilirliği kabul edilen, TSE tarafından standartlaştırılmış metotlara uygun olmalıdır. İlgili standartlar henüz TSE tarafından hazırlanmamış ise Bakanlık tarafından kabul edilen DIN, EPA normlarına uygun metot standartları tatbik edilir. 5) Ek-5’de yer alan tesislerde sürekli ölçüm cihazı takılmasının gerekmesi halinde tesisten kaynaklanan kütlesel debinin belirlenebilmesi için hacimsel debinin de sürekli ölçülmesi gerekir. Tanımlar a) Az Atıklı Teknolojiler: Sanayi tesislerinden kaynaklanan atıkların üretim prosesinin son aşamasında arıtılmasına dayalı teknolojik seviye yerine tercih edilen ve temiz üretim tekniklerini temel alan, kirletmeyen, temiz ve az atıklı teknolojileri, b) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, ç) Biyokütle: Ahşap koruyucuları tatbik edilmiş veya kaplama işlemine bağlı olarak halojenli organik birleşikler ihtiva eden ve bu tür atıkları içeren özellikle inşaat ve yıkımdan kaynaklanan ahşap atıklar hariç olmak üzere, ihtiva ettiği enerjiyi kazanmak için yakıt olarak kullanılabilen tarım veya ormancılıktan sağlanan bitkisel bir maddenin kendisini, tamamı ya da bir kısmından elde edilen tarım ve ormancılık kaynaklı bitkisel atıkları, gıda işleme sanayiinden kaynaklanan bitkisel atıkları, ham kağıt hamuru üretiminden kaynaklanan bitkisel atıkları, şişe mantarını ve ahşap atıklarını, d) Deneme izni: İş Yeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına ilişkin mevzuat kapsamında verilen izini, e) ış Hava: Çalışma mekanları hariç, troposferde bulunan dış ortamlardaki havayı, f) Dizel Motorları: Kendiliğinden sıkıştırmalı ateşlemeli motorları, g) Emisyonlar: Yakıt ve benzerlerinin yakılmasıyla; sentez, ayrışma, buharlaşma ve benzeri işlemlerle; maddelerin yığılması, ayrılması, taşınması ve diğer mekanik işlemler sonucu bir tesisten atmosfere yayılan hava kirleticileri, ğ) Emisyon Envanteri: Sınırları belirlenmiş herhangi bir bölgede, hava kirletici kaynaklardan belli bir zaman aralığında atmosfere verilen kirleticilerin listesi, miktarı ve bunların toplam kirlilik içindeki paylarını gösteren bilgileri, h) Emisyon Faktörü: Herhangi bir faaliyetten veya ekipmandan kaynaklanan belirli bir kirleticinin birim hammadde, birim yakıt, birim hacim, birim zaman, birim alan için ortalama emisyon miktarını, “ı) Emisyon Ölçüm Raporu: Çevre izin veya lisans başvuru dosyasının bu Yönetmelik kapsamında hazırlanan hava emisyonları bölümüne esas raporu,” (30 Mart 2010 tarih 27537 sayılı RG.) i) Emisyon Kaynağı: Atmosfere emisyon veren baca veya baca dışı kaynakları, “j) Emisyon Ölçüm Raporu Geçerlilik Süresi: İlk ölçüm tarihi esas alınarak, Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmelik kapsamında yer alan işletmeler için emisyon ölçüm raporu geçerlilik süresi üç yılı,” (30 Mart 2010 tarih 27537 sayılı RG.) k) Gaz Motorları: Otto çevrimi, kıvılcım ateşlemeli ateşleme sistemine sahip motorları, l) Hava Kalitesi: İnsan ve çevresi üzerine etki eden çevre havasında, hava kirliliğinin göstergesi olan kirleticilerin artan miktarıyla azalan kalitelerini, m İçten Yanmalı Motorlar: Gaz motorları ve dizel motorlarını, o) İşletme Sahası İçi: Üzerinde doldurma, ayırma, eleme, taşıma, kırma, öğütme işlemlerinin yapıldığı, madde depolanan, boşaltılan, tesisler arasındaki alanı, ö) İş Termin Planı: Tesis sahibi tarafından hazırlanacak ve bu Yönetmelikte belirtilen yükümlülükleri ve sınır değerleri sağlayacak proses ve baca gazı arıtım tesislerinin gerçekleştirilmesi sürecinde yer alan proje, ihale, inşaat ve işletmeye alma gibi işlerin zamanlamasını gösteren planı, “p) Çevre İzni: Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmelikte düzenlenen izni,”(30 Mart 2010 tarih 27537 sayılı RG.) r) Kısa Vadeli Değer (KVD): Maksimum günlük ortalama değerler veya istatistik olarak bütün ölçüm sonuçları sayısal değerlerinin büyüklüğüne göre dizildiğinde, ölçüm sonuçlarının % 95 ine tekabül eden değeri, çöken tozlar için farklı olarak aşılmaması gereken maksimum aylık ortalama değerleri, s) Kısa Vadeli Sınır Değer (KVS): Maksimum günlük ortalama değerleri veya sayısal değerlerinin büyüklüğüne göre dizildiğinde, istatistik olarak bütün ölçüm sonuçlarının % 95 ine tekabül eden değer olan ve Ek-2 Tablo 2.2 de verilen değeri aşmaması gereken değeri, ş) Kirletici: Doğrudan veya dolaylı olarak insanlar tarafından dış havaya bırakılan ve insan sağlığı üzerinde ve/veya bütün olarak çevre üzerinde muhtemel zararlı etkileri olan her türlü maddeyi, t) Kritik Bölge: Bir yıl boyunca yapılan hava kalitesi ölçüm sonuçlarına göre kısa vadeli sınır değerlerin en az on beş gün aşıldığı yerleri, u) Kritik Meteorolojik Şartlar: Atmosferde alt sınırı yerden yedi yüz metre veya daha az yüksekte olan enversiyon tabakasında hava sıcaklığının en az 2°C/100 arttığı ve yerden 10 m. yükseklikte ölçülen rüzgar hızının on iki saatlik ortalamada 1,5 m/s den az olduğu kritik meteorolojik durumu, ü) Mevcut Tesis: Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından önce kurulmuş veya Çevresel Etki Değerlendirmesi mevzuatına göre kurulması uygun bulunan tesisleri, v) Piyasaya arz edilen sıvı yakıtlar: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından düzenlenen/düzenlenecek mevzuatla üretimi, yurtdışı ve yurtiçi kaynaklardan temini ve piyasaya arzına izin verilen sıvı yakıtlar ile kalorifer yakıtını, y) Teknolojik Seviye: Sürekli işletilmesinde başarısı tecrübeyle sabit, kıyaslanabilir metotlar, düzenekler ve işletme şekilleriyle kontrolleri yapılabilen; emisyon sınırlama tedbirlerini pratikleştiren ve kullanışlı hale getiren, ileri ve ülke şartlarında uygulanabilir teknolojik metotlar, düzenekler, işletme biçimleri ve temizleme metotlarının geldiği seviyeyi, aa) Uzun Vadeli Değer (UVD): Yapılan bütün ölçüm sonuçlarının aritmetik ortalaması olan değeri, bb) Uzun Vadeli Sınır Değer (UVS): Yapılan bütün ölçüm sonuçlarının aritmetik ortalaması olan, Ek-2 Tablo 2.2 de verilen değeri aşmaması gereken değeri, cc) Üretim Prosesi: Yakıtın ham madde ile birlikte muamele gördüğü veya yakıttan elde edilen enerjinin hammaddeyi veya ürünü kurutma, kavurma ve ben zeri işlemlerde kullanıldığı ve bacasından proses kaynaklı baca gazı emisyonlarının ve yanma gazlarının birlikte çıktığı veya sadece proses kaynaklı baca gazı emisyonlarının çıktığı tesisleri, çç) Üretmek: Ürün elde etmek, işlemek, üretim amacıyla tüketmek ve diğer kullanımları, ithalat ve diğer amaçlı nakliyatları, dd) Yakma Tesisi: Yakıtın yakılması sonucunda, yakıt içeriğinde bulunan kimyasal enerjinin ısı enerjisine dönüştürülerek yararlanıldığı, buhar kazanı ve kızgın yağ kazanı, termik santral kazanı, gaz türbini, gaz motoru gibi sıcak su, buhar ve benzeri üreterek enerji sağlayan tesisleri, ee) Yeni Tesis: Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından sonra kurulacak olan tesisleri, ff) Yetkili Merci: Çevre ve Orman Bakanlığı ve Valiliği ifade eder.

http://www.biyologlar.com/cevre-olcum-ve-analizleri-emisyon-olcumu-turkak

Nükleer Silahlardan Korunma ve İlk Yardım

Nükleer silahlar, yüzlerce kilo ağırlığında konvasiyonel patlayıcı içerir. Patlamalar tek bir büyük patlama veya küçük patlamalar şeklinde olabilir. Nükleer silahlar, aynı anda bir çok etki yapan, çok geniş alana yayılabilen ve radyolojik etkilere sahip silahlardır. Nükleer silahların etkileri çarpma, termal radyasyon, yüksek ısı, elektromanyetik dalga etkileri ve radyoaktif serpintidir. Çarpma etkisi insanları, yıkılan binaların enkazı altında bırakarak ya da fırlatarak ciddi yaralanmalara neden olur. Yüksek basınç nedeniyle de özellikle, hava içeren iç organlarda hasar oluşturur. Isı etkisi ise deri yanıklarına ve körlüğe neden olur. Nükleer silahlarla ortaya çıkan en büyük tehlike patlama ve yangınların çeşidiyle bağlantılı olmaksızın ortaya çıkan iyonize radyasyondur. Korunma, İlkyardım ve Acil Yardım Nükleer silahlarla olan patlama ve yangınlara diğer konvansiyonel patlama ve kazalardaki gibi müdahale edilir. Nükleer silahların bu etkilerine karşı uygulanan ilkyardım, diğer sebeplerle oluşan yaralanmalar ve yanıklarda olduğu gibidir. 1. İlk iş olarak çalışma alanları belirlenmeli, patlamanın veya kazanın olduğu “sıcak alan”a dikkatle yaklaşılmalıdır. Sadece özel eğitimli kişiler sıcak alana girebilir, diğer görevliler ve araçlar bu alana en az 50 metre uzaklıkta ve yüksek bir alanda veya kalkan rolü yapacak bir duvarın arkasında, temiz çalışma alanında olmalıdır. 2. 112, Acil Servis ve güvenlik için polis, askeri yetkililere haber verilmelidir. 3. Profesyoneller, özel koruyucu elbise giymeli ve maruz kalınan radyasyon dozunu ölçen dozimetreler takmalıdır. Özel koruyucu elbiseler yoksa mevcut giysiler güçlendirilmelidir. Bu amaçla, varsa ikinci bir herhangi giysi giyilebilir. Herhangi bir bez parçası maske olarak kullanılmalı, ceketler, yakalar iliklenmeli, pantolon paçaları çorapların içine yerleştirilmeli, baş herhangi bir kumaş parçası ile sarılmalı, saçlar gizlenmeli, gözler herhangi bir gözlükle korunmalıdır. Gebeler bölgeye girmemelidir. Radyasyon toz, duman ve sıvı ile bulaşmış olabileceğinden, kirli bölgede sigara içilmemeli, yemek yenilmemeli –içilmemelidir. 4. Yaralılar, travma olasılığına karşı dikkatlice ve uygun transport teknikleriyle sıcak alandan uzaklaştırılmalıdır. Yaralının boynunda, belinde, kol veya bacaklarında kırık olabileceği düşünülerek dikkatlice tesbit edilmelidir. Yaralının boynunun korunması çok önemlidir. Boyunda bulunan omur kemiklerinin arasından sinir ve dalları geçer. Yaralı bir kişide eğer boyun kemiklerinde kırık ya da çatlak varsa, taşınma sırasında boyun korunmaz ve kontrolsüz hareketlerle sarsılırsa bu kırık ya da çatlak daha büyük bir kırık haline gelir. Böylece bu kırık, keskin bir bıçak halini alıp sinir dalını tamamen veya kısmen keser. Bu da yaralının çok basit bir kazadan sonra bile yanlış taşınma nedeniyle sakat kalmasına yol açabilir. Bu amaçla boyunluk kullanılabilir. Elinizin altında boyunluk yoksa, boynun korunmasını bir havlu, ceket, battaniye, kazak ile de yapabilirsiniz. Yaralının boynunun etrafına bu sayılanlardan birini dolayarak boynu koruma altına alabilirsiniz. 5. Çalışan görevlilerin kendini koruması için sıcak alanda kalış süresini kısa tutması, 2-3 dakikayı geçirmemesi gerekir. 6. Sıcak alandan çıkar çıkmaz, hasta süratle değerlendirilip hayatı tehdit eden yaralanmalar belirlenmeli ve temel yaşam desteği uygulanmalıdır. 7. Hava yolu açık, solunum yeterli, kanama kontrol altında ise dekontaminasyonun ilk aşaması uygulanmalıdır: Dekontaminasyon, radyoaktif materyalin tehlike oluşturmasını engellemek üzere uzaklaştırılması, temas yerindeki miktarının azaltılması işlemidir. Bu amaçla hasta giysileri çıkarılmalı ve özel radyasyon geçirmeyen kaplara konmalıdır. Kaplar sıkıca kapatılıp radyasyon uyarısı ile işaretlenmeli ve kirli alanda bırakılmalıdır. Bu şekilde dekontaminasyonun %95’i tamamlanır. İkinci dekontaminasyon aşamasında hastanın yüzü ve elleri yıkanır. Böylece dekontaminasyonun %98’i tamamlanır. Üçüncü aşama ise saç ve saçlı derinin yıkanmasıdır. 8. Hasta Acil Servise götürülür. Görev biter bitmez ambulans personeli kendilerini dekontamine etmelidir. 9. Hastane acil servisine girmeden kirli çalışma alanında başlanan dakontaminasyon işlemi giysileri çıkarılmış hastanın vücut yüzeyleri ve saçları su ve sabunla yıkanarak tamamlanmalıdır Uz. Dr. Ülkümen Rodoplu Acil Tıp Derneği Genel Bşk.

http://www.biyologlar.com/nukleer-silahlardan-korunma-ve-ilk-yardim

TIBBİ BİTKİLERİN ETKİLERİ VE KULLANIMLARI

ADAÇAYI (SALVİA OFFİCİNALİS) Taşıdığı uçucu yağdan dolayı antibakteriyel,antifungal ve antiviral etkilidir.Antiseptik etkisinden de dolayı dişeti, boğaz ve damak iltihaplanmalarına karşı etkilidir.Çayı dişeti ve ağıziçi rahatsızlıklarında da gargara şeklinde kullanılır. Östrojenik özelliğinden dolayı hormon düzenleyici olarak (ağrılı düzensiz adet şikayetlerinde) menopozda, terleme ve ateş basmasında kullanılır.Ayrıca kuvvet verici ve uyarıcı özelliklerinden dolayı hastalıktan yeni kalkmış olanlard a, sinir sisteminin işlevlerinde kişiye yardımcı olur. Kusmaları ve ishalleri önler, idrar ve gaz söktürücüdür.Ter kesicidir.Şeker düşürücü etkisi vardır.Dıştan tedavilerde , demlenmiş adaçayı yaraları sağaltır,derinin iyileşmesini hızlandırır. Apselere çıbanlarayara bere kesiklere burkulma ve şişmelerde bir parça pamuk ile sürülür. ÇAY HAZIRLANIŞI ve DOZAJ : Bir tatlı kaşığı drog bir çay fincanı kaynar su içinde ağzı kapatılarak 5-10 dakika bekletildikten sonra süzülür.Adaçayı her içilişte taze hazırlanır.Günde 2 veya 3 defa aç karnına içilir.Günde 3 defadan fazla içilmemelidir. ALIÇ (CRATAEGUS MONOGYNA) Diğer adı Yemişendir. İlk defa ilaç olarak 1305 yılında, Fransa kraliçesinin damla hastalığının tedavisinde, alıç şurubunun kullanımından bahsedilmektedir.Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında doktorlar, alıç ağacı meyvelerinin aynı zamanda kardiotonik(kalp güçlendirici) olduğunu keşfettiler.Bugün standart alıç ekstresinin batı Avrupa da kalp hastalığı tedavisinde kullanımı onaylanmıştır.Bitki, kalbe birçok şekilde yarar sağlar.Vazodilatör (damar genişletici) olarak çalışır.Kalbe kan ve oksijen akışını arttırır. Ayrıca tansiyonu düşürerek kalbin bütün vücuda kan pompalaması için gereken çaba miktarını azaltır.Kalp kaslarını güçlendirir.Ayrıca diüretiktir, vücudun fazla tuz ve suyu atmasına yardım eder.Hafif kalp yetmezliğinde, miyokard(kalp kasının tabakası) yetmezliğinde kullanılır. Alıç, angina ya da göğüs ağrılarının tedavisinde de başarılı bir şekilde kullanılır.Mükemmel bir geriatiktir(yaşlılık dönemi).Yaşlılıkta hasta kalbi dinlendirmek için kullanılır.Kalbin daha iyi kasılmasını etkiler.Ateroskleroz hastalığında alıç, kandaki kolesterolü düşürür. Spazm azaltıcı sinir sistemi yatıştırıcı etkileri vardır.Kalp hareketlerini düzenleyici olarak kullanılır. ANASON (PİMPİNELLA ANİSUM) 30-70 cm yüksekliğinde tüylü beyaz çiçekli,bir yıllık otsu bir bitkidir. Ülkemizde Antalya,Balıkesir,Aydın,Burdur,İzmir,Muğla,Eskişehir ve Isparta da yetiştirilir.Türkiye de 17 çeşit bulunmaktadır. Gaz söktürücü, spazm giderici, antiseptik, mide barsak şikayetlerinde hazımsızlıkta rahatlatıcı solunum yolları enfeksiyonlarında ve öksürüklerde balgam söktürücü, iştah açıcı emziren annelerde süt arttırıcıdır. Anasondaki fitoöstrojenler, vücutta ki östrojen üretiminin düşmesinin neden olduğu menopoz şikayetlerini rahatlatmaya yardımcı olur. ALOE VERA (ALOA BARBADENSİS) Sarı sabır ve sabırlık diye de geçer bazı kaynaklarda. Afrika da doğal olarak yetişir.Türkiyede de Antalya kale(Demre) civarında yabanil olarak bulunur. Kuvvetli müshil özelliği vardır. Kozmetolojide cilt bakım ürünlerinde nemlendirici ve yumuşatıcı olarak etkilidir.Yara, ekzama, uyuz ve yanıklarda iyileştirici olarak merhem ve krem olarak kullanılır. İsveçte yapılanbir çift kör plasebo kontrollü çalışmada aloa vera kremi (yüzde %5 gücünde) uyuz hastalarında günde 2 kez, 16 hafta boyunca kullanıldığında %83 ünün semptomlarında iyileşme olduğu görülmüştür.Bu oldukça iyi bir gelişmedir.Çünkü geleneksel tedavi steroid temelli olduğu için yalnızca kısa süreli kullanılabilir. Dermatolojik Cerrahi ve Onkoloji dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, aloe veranın yüz dermabrasionu (yara izlerini yok etmek cildin üst katmanının uzaklaştırılması) geçiren hastaların iyileşme sürecini belirgin şekilde hızlandırdığını göstermiştir. Güneş yanıkları ve diğer yanıklar için mükemmeldir. ARNİKA (Arnica Montana) Yaygın bir bitki türü değildir.Koruma altına alınmıştır.Avrupa da ve Güney Rusya da yetişir.Ülkemizde yetişmez. Antibakteriyel,antibiyotik,analjezik,iltihap giderici ve mantar öldürücü etkilere sahiptir.Bağışıklık sistemi uyarıcı etkileri vardır.Dahilen sadece homeopatik preparat halinde kullanılabilir.Gargara halinde bademcik iltihabında çok etkilidir.Tentürü haricen kompres şaklinde burkulma, incinme,çarpma ve morlukların tedavisinde,güneş yanıkların,yüzeyelyanıklara ve eritemlere karşı kullanılır.Tentürü romatizma ve nevraljiye karşı da kullanılır.1/5 oranında seyreltilerek kullanıldığında ciltte kızarıklık yapmaz. ASLAN PENÇESİ (Alchemilla arvensis) İçeriğindeki tanenden dolayı damar daraltıcıdır.Bu yüzden kanamaları durdurur ve kan pıhtılaşması sağlar.Yara iyileştiricidir.Bazı ilaçların bileşimine girerek, jinekolojide kanamalara karşı, vajinal tahrişlerde kullanılır.Böbrek ve mesane taşını düşürücü olarak etki eder.Diyareye karşı etkilidir. AT KESTANESİ (Aesculus hippocastanum) Damar daraltıcı, kılcal damarların çalamasını önleyici etkisi vardır.Bileşimindeki P vitamini etkisiyle, damar çeperlerinin etkisini kuvvetlendirerek etkisini gösterir.Varisli damarları rahatlatır.Antiinflamatuar etkiye sahiptir.Bacaklardaki ağrı ve yorgunluklarda, kaşıntı ve şişkinliklerde kullanılır. AT KUYRUĞU (Equisetum arvense) Diüretik etkilidir.Halk arasında tüberkülozda yardımcı olarak kullanılır.İltihap giderici, mikrop öldürücü etkiye sahip olup, iç kanamaları durdurur.Saç dökülmeleri ve çabuk kırılan tırnaklarda iyileştirici etki göstermektedir. Dahilen : Romatizma ve ödemlerin boşaltılması, idrar yolları ve idrar torbasının yıkanmsında kullanılır. Haricen : Zor iyileşen yaralarda infüzyonları, saç dökülmesine karşı hazırlanan şampuan ve losyonların bileşiminde ise ekstreleri yer almaktadır. BİBERİYE (Rosmarinus officinalis) Dahilen kabız etkili, gaz giderici, hazım sistemi uyarıcısı, safra arttırıcı, terletici ve idrar söktürücü olarak kullanılır.Safra ve incebarsak üzerinde spazm çözücü etkisi vardır.Merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır.İyi bir uyarıcı olarak hastalıktan yeni kalkmış, nekahat dönemindekilere önerilir.Antioksidan özellik taşır.Haricen kan dolaşımını hızlandırmakta, adale ve romatizmal ağrılarda ise ağrı kesici olarak cerahtli yaralarda kullanımaktadır.Çayı saça sürülüp, friksiyon yapıldığında, saç dökülmesini önleyici ve saçı canlandırıcı etkiye sahiptir.Ayrıca doğal ayak bakım ürünlerinde uçucu yağ ve yaprak ekstreleri halinde kullanılmaktadır. CİVAN PERÇEMİ : Antiinflamatuar ve spazm giderici özell,iklere sahiptir.Damar daraltıcı olarak etki eder.Damar hastalıklarında ve safra, idrar söktürücü olarak kullanılır.Kan dindirici, kan toplanmasını gidericidir.Bu özellikleriyle hemoroitte, yara ve burun kanamalarında(haricen)kullanılır.Yara, kesik,çatlaklarda kesik şişlik, mayasılda kompres yapılarak kullanılır.Mide ve bğırsak rahatsızlıklarında menopoz ve aybaşı rahatsızlıklarında kullanılır.Safra salgısı yetersizliğinde ve romatizmada kullanılır.İdrar söktürücü ce tansiyon düşürücü özellikleri vardır. CÜCE PALMİYE (Serenoa Repens) Amerikan yerlileri uzun süre meyvelerini idrar yolları enfeksiyonlarında kullanmıştır.Diüretik ve idrar yolları enfeksiyonlarına karşı kullanılır.Balayı sistiti tedavisinde ve ürogenital mukoza enfeksiyonlarında kullanılır.BPH olarak bilinen prostat büyümesinin birinci ve ikinci kademelerinde semotom gidericidir.Ancak prostat büyüklüğünü küçültmez.Bunun yanında aşırı prostat hücresi çoğalmasına neden olan DHT hormonunu baskılar.Erkeklerde saç dökülmesinin nedenlerinden biri de yüksek DHT dir. ÇARKIFELEK (Passiflora incarnata) Diğer adı, Saat çiçeğidir. Merkezi sinir sistemi üzerinde sakinleştirici etkisi vardır.Ayrıca ağrı kesici, spazm çözücü, uykusuzluğa karşıdır.Sinir ağrılarında, sinirsel taşikardide(kalp atım sayısının artması) ve sinirsel tansiyonda, spamodik astıma karşı ve huzursuzluk durumlarında kullanılır. ÇEMENOTU (Trigonella foenum-graecum) Kolesterol seviyesinin yükselmesini engeller.Sulu ekstresi rahim ve ince bağırsak uyarıcısıdır ve kalbin üzerinde pozitif kronotropik etkiye sahiptir.İnüline bağlı olmayan diyabette şeker düşürücü etki gösterir.Balgam söktürücü, bağırsak yumuşatıcısüt salgılanmasını arttırıcı, besleyici ve lezzet düzeltici, mukoza tahrişlerine bağlı ağrıyı azaltır.İltihap giderici ve mikrop öldürücüdür. ÇEVRİNCE (Medicago sativa) Diğer Adı Kaba Yoncadır. Kolesterol ve şeker düşürücüdür.Östrojenik etki gösterir.Atardamar sertliğini önler.İyi bir vitamin ve mineral kaynağıdır.Kabızlığa karşı kullanılır.Mesane iltihaplanması ve sistit için yararlıdır.İyi bir besin kaynağı da olan Çevrince, romatizmada görülen iltihaplanma ya da şişmeyi önler. ÇOBAN ÜZÜMÜ (Vaccinum myrtillus) Antiinflamatuar etkili kuvvet vericidir.Yaprakları diyabetiklerde, retina rahatsızlıklarında, meyveleri kalp damar rahatsızlıklarında kullanılır.Diyabetiklerde, kapiler damarları ve kolajen dokuyu güçlendirmede rol oynar.Gece körlüğü olarak adlandırılan göz rahatsızlığında, göz yorgunluğunda, dolaşım bozukluğu, varis ve diyabetin sebep olduğu damar hasarlarının önlenmesinde kullanılır.Katarakt ilerlemesini önler. Ağız yaralarına karşı detoksiyonu gargara yapılarak kullanılır.Göz iltihaplarında göz banyosu olarak, deri hastalıkları ve yaralara karşı da dıştan kompres olarak uygulanır. ÇUHA (PRİMULA OFFİCİNALİS): Sedatif(sakinleştirici), spazm çözücü, uyku getirici, idrar söktürücü, balgam söktürücü olarak kullanılır.Ayrıca öksürük bronşit, soğuk algılandığı, sinirsel rahatsızlıklarda özellikle de sıkıntı ve endişe durumlarında kullanılır. DEVEDİKENİ(Silybum marianum) : Karaciğer için çok iyi bir koruyucudur.Silimari karaciğer zehirlenmelerinde ve mantar zehirlenmelerinde çok etkilidir.Karaciğer rejenerasyon kabiliyetini arttırır.Safra arttırıcıdır.İyi bir kan temizleyicidir.Ayrıca kimyasal madde zehirlenmelerinde(kimyasal madde zehirlenmelerinde (kloroform ve halotan, karbontetraklorür vb..)karaciğer sirozunda, safra rahatsızlıklarında, kronik veya iltihabi veya özellikle virütik sarılıkta kullanılır. DULAVRAT OTU (Arctium lappa) : Geçmiş yüzyıllarda yılan ısırıkları tedavisinde de kullanılmış olan bitkinin, vücutta iyi bir kan temizleyici olduğu ve toksin atıcı özelliği olduğuna inanılırdı.Günümüzde mikroplara ve mantarlara karşı etkileriyle tanınıyor.Ayrıca dahilen kullanılarak idrar söktürücü, hazmı kolaylaştırıcı ve ter arttırıcı özellikleri vardır.Romatizmada, lumbago ve siyatik ağrıları ve şişkinliklerinde yardımcı olarak kullanılır.Böbrek ve mesane taşlarına karşı etkilidir.Hemeroitleri yatıştırır.Egzema, akne pamukçuk gibi cilt hastalıklarının tedavisinde dahilen ve haricen kullanılır.Bitkinin yaprakları da bazı deri hastalıklarında, bazı böcek sokmalarında, sıyrıklarda lokal olarak yumuşatıcı ve tahrişlerin neden olduğu acıyı giderici olarak kullanılır. EBEGÜMECİ (Malva neglecta, Malva sylvestris) : Çiçek ve yapraklar soğukalgınlığı rahatsızlıklarında, ağız mukozası iltihaplarında iyileştirici, öksürükte göğüs yumuşatıcı etki yapar.Ağız ve boğaz iltihaplarında ve tahriş edici öksürüklerde göğüs yumuşatıcı olarak öksürük ve bronşiyal çayların bileşimine girer.Haricen, cilt üzerindeki çıban ve yaraların ağrılarını dindirmek için kullanılır.Bazı ülkelerde çiçekler yapraktan daha çok kullanılmaktadır. Genç bitkiler ise sebze olarak kullanılır. EKİNEZYA : Kuzey Amerika yerlileri ypraklarını taşla ezerek, usarelerini cilt yaralarında kullanmışlardır.Ayrıca yılan ve böcek sokmalarında, malerya sifilis gibi hastalıklarda kullanılmıştır.Bitki kökünü de boğaz ve diş ağrıları için doğrudan ağız içine uygulamışlardır. Bitki üzerine çalışmalar 1930 yılında başlamış, son 50 yılda 350 de fazla bilimsel araştırma yapılmıştır.1972 de farelerde antitümör aktivitesi 1978 de uçuk ve grip virüslerine antiviral etkisi üzerine yapılan çalışmalarda pozitif neticeler alınmıştır. Bağışıklık sistemini düzenleyici, bağışıklık sistemi uyarıcı antiinflamatuar, enfeksiyonlara karşı etkileriyle soğuk algınlığı,grip sık sık tekrarlayan enfeksiyonlarda , mantar enfeksiyonlarında, bronşit, sinüzit, uçuk, aft vb. gibi durumlarda üriner sistem enfeksiyonlarında, yanık ve yaralanmalarda ayrıca profilaktik(koruyucu) olarak ta kemoterapide destekleyici olarak kullanılır. Ekinezyanın soğuk algınlığı, grip nezle,uçuk KBB enfeksiyonlarında önleyici olarak ilk semptomlar hissedildiğinde kullanılmaya başlanması, 10-14 gün devam edilmesi ve 8 haftadan fazla kullanılmaması tavsiye edilir. Soğuk algınlığında C Vitamini+Ekinezya tabletleri beraber verilir. GİNKGO (Ginkgo Biloba) : Yapılan çalışmalar Ginkgonun beyne ve diğer yaşamsal organlara kan akışınıda geliştirdiğini, böylece beynin zirvede çalışması için gerekli oksijen ve besinleri sağladığını göstermiştir. Yaşlanırken genellikle beyne ve diğer organlara giden arterlerde plak birikimleri nedeniyle dolaşım bozulur. Ginkgo arterlerin ve toplar damarların genişlemesine ya da gevşemesine yardım ederek kanın bütün vücutta akmasına yardımcı olur. Ginkgo iyi bir bellek destekleyicisidir.Ginkgonun belleği geliştirdiği ve bunama işaretlerini iyileştirdiği gösterilmiştir.Son zamanlarda Ginkgo, Newyork Enstitüsü Tıp araştırmalarında Alzheimer hastalığı ya da felcin neden olduğu demans hastalıklarında test edildi. Çalışmada 327 hastaya 120 mg Ginkgo ekstresi ya da plasebo günlük olarak verildi.Çalışma tamamlandığında 137 haasta arasında Ginkgo alanların %30 u mantıklılık yeteneğini ve belleği ölçen testlerde plasebo alanlardan daha iyi sonuçlar gösterdiler. Yaşla ilgili sorunlar ortaya çıkmadan uzun süre önce ginkgo alarak hastalığı ilk planda önleyebilmek mümkündür. Ginkgo hemeroidlerin tedavisinde de başarıyla kullanılmıştır. GİNSENG (ASYA) -Panax Ginseng İmmünomodülatör(bağışıklık sistemi düzenleyici), uyum sağlayıcı, vücut güçlendirici, kalbin gücünü arttırıcı,kanserden koruyucu,antioksidan, şeker düşürücü,virüslere karşı etki gösterir. Vücut direncini arttırmada, konsantrasyon eksikliğinde, çalışma gücünün arttırılmasında ve kolesterol düşürmede kullanılır. Yaşlılık için iyi bir bitkidir. GİNSENG (AMERİKA)-Panax quingefolius Amerikan yerlileri eskiden bu bitkinin kökünü bulantı ve kusmayı iyileştirmek için kullanılırdı.Vücut fonksiyonlarını normalleştirir.hafif uyarıcıdır.Zihinsel ve fiziksel performansı arttırır, kolesterolü düşürür. Vücudun strese adaptasyonuna yardımcı olur.Kanserden koruyucudur. GİNSENG (SİBİRYA) Bağışıklık sistemini düzenleyici, halsizlikte vücudun strese dayanmasına yardım edici, kuvvet verici, nezle ve enfeksiyonlarda zihinsel gücü destekleyici etkilere sahiptir.Şeker düşürücü etkisi vardır. Kolesterol ve tansiyon düşürücüetkisi dolayısıyla klap hastalıklarında koruyucudur.Geriatride de kullanılır.Rusya da özellikle sporcuların performanslarını arttırmak için kullandıkları bir bitkidir.Radyasyon etkilerinden korumada önerilir. GÜNEŞ DAMLASI (Oenothera Biennis) Özellikle kadınlar tarafında adet öncesi sendromunda görülen, adet sancıları, şişkinlik göğüslerde duyarlı, huzursuzluk, gerginlik, depresif ruh hali, alınganlık, bitkinlik akne artışı ve başağrısı gibi rahatsızlıklarda kullalınılır. Menopoz sıkıntılarında kullanılır. Antiinflamatuar etkiye ve prostaglandin sentezini uyarıcı etkilere sahiptir.Romatoid artrit tedavisinde kullanılır. Kolesterol düşürücüdür.Atopik dermatitte, cilt ve tırnak sağlığında, egzamada kullanılır.Mastaljide(meme ağrısı) konsantrasyon güçlüğünde, demans rahatsızlığında kullanılır. HATMİ :(Althaea Officinialis) Özellikle kuru öksürüklerde öksürük refleksini ortadan kaldırır.Ayrıca ağız-boğaz ve mide bağırssak mukozası tahrişlerinde iyileştirici etkisi vardır.Hatmi kökünden alınan ekstreler kronik bronşitte, bronşiyal astımda kullanılır. HAYIT (Vitex Agnus-Castus) Yüzyıllardır bu bitki bir hormon dengeleyici olarak ün yapmıştır.Prolaktin hormonu salgısına engel olur.Adet düzensizliklerinde etkilidir.Prolaktin konsantrasyonunu zaltan drog adet siklusunu normale çevirir.Adet öncesi sendromlarda, adet kanamalarındaki spazmlarda, menapozla ilgili bazı şikayetlerde , süt veren kadınlarda süt eksikliğinde adet döenmlerinde endokrin düzensizliklerinden kaynaklanan sinir ve cilt problemlerinde ve akne tedavisinde kullanılır. Hayıt tedavisi östrojen ve antiöstrojen preparatları ile olan klasik tedaviden önce denenmelidir. HİDRASTİS (Hydrastis Canadensis) İçeriğindeki alkaloitlerden dolayı, doğal antibiyotik özelliklere sahiptir.Üst solunum yolları rahtsızlıklarında ve sindirim sistemi rahatsızlıklarında kullanılır.Midevidir, hazımsızlık ve gastrit, peptit ülser, kolitte kullanılır.Uterus ve bağırsak uyarıcı olarak bağırsak uterus ve mide kanamalarında kullanılır.Ağrılı ve fazla adet kanamalarında, adet düzensizliklerinde ve iştahsızlıklta etkilidir. Bağırsak yumuşatıcı ve hemeroide karşı özellikler taşır.Kan damarlarını daraltıcı ve kanamayı durdurucu etkileriyle toplar damar ve lenfatik kanal yetersizliklerinin hastalık belirtilerinin tedavisinde kullanılır.Alerjik kaynaklı veya mevsimsel tahrişlerin yol açtığı göz yaşarmalarında etkilidir. Haricen iyi bir antiseptik olarak tahriş olmuş dişetleri ve ağız hastalıklarında acıları gargara yapılarak rahatlatır.Haricen konjoktivitte de kullanılır. Çayının cilde sürülmesi ile egzema, kaşıntı mantar gibi cilt hastalıklarında kullanılır. HİNDİBA (Cichorium) Karaciğer ve safra kesei şikayetlerinde, sarılığa karaciğer büyümesine karşı kullanılabilir.Safra arttırır.Gut ve romatizmada kullanılır.Diüretik etkilidir.bağırsakları yumuşatır.Sindirim sistemi şikayetlerinde, iştahsızlıkta kullanılır.Terleticidir.Hakiki kahveye ilave edilirse kahvenin aşırı uyarıcı etkilerini azaltır. IHLAMUR (Tilia Cordata) Çiçekler, taşıdıkları uçucu yağ ve musilajın etkisiyle grip, soğuk algınlığı ve öksürüklerde göğüs yumuşatıcı, spazm çözücü, balgam söktürücü, gıcık kesici, terletici olarak kullanılır. İdrar söktürür, böbrekleri ve mesaneyi temizler.Kum döker.Yatıştırıcı ve uyku verici etkisi vardır. Dış uygulamada tahriş olmuş ciltlerde etkilidir. ISIRGAN OTU (Urtica Diocia urens) Yaprak veya kök dahilen kan temizleyici, idrar arttırıcı, iştah açıcı olarak kullanılır.Taze bitki romatizma ağrılarını gidermek için ağrıyan yerlere sürülerek tahriş yapılır ve kan toplanması sağlanır.Bitkiden elde edilen bazı fraksiyonlar kanın damar içinde pıhtılaşmasını önleyen bir etkiye sahiptir. Toprak üstü kısımlar dahilen idrar yolları iltihaplarında diüretik, haricen de romatizmada kullanılır. Kökler prostat önleyici olarak kullanıllır. Bitki ishal kesici bedeni güçlendiricidir. Yapraklar demleme şeklinde haricen saça uygulandığında kepek önleyici ve saça canlılık verici olarak etki eder. KARAYILAN KÖKÜ (Cimicufuga Racemosa) İçerdiği formononetin östrojene benzer etki gösterdiğinden drog, hormonal etkiye sahiptir.Menopoz dönemindeki sıkıntıların (sıkıntı basması, vajinal kuruluk, meme ağrısı, uykusuzluk, sinirsel şikayetler) giderilmesinde kullanılır.Ağrılı ve gecikmiş adet dönemlerinde , rahim ve yumurtalık kramplarını gidermede etkilidir. Ayrıca kadınlarda seks hormonunun dengesinin sağlanmasında da etkilidir.Hormonal regülatör görevi görür. Romatoid artrit ve adale romatizması vakalarında da kullanılır.Antiromatizmaldir. Öksürük kesici ve sakinleştirici etkisi vardır. Vücutta kalsiyum emilimini arttırarak osteoporozun önlenmesinde yardımcıdır. KARNIYARIK OTU (Plantago Psyllium) Barsak peristaltik hareketlerini düzenleyicidir.Barsakları yumuşatıcıdır bu yüzden kabızlıkta kullanılır.Kalorinin kontrol edildiği zayıflama diyetlerindde kullanılır. Lipit ve kolesterol seviyesini düşürür.Kanda yararlı HDL düzeylerini yükseltebilir.Kanamalı ve tahriş olmuş hemeroitlerde kullanılır.Ülser ve kolitte tedaviye yardımcıdır.Diyarenin kısa süreli semptomatik tedavisinde kullanılır.Kalp hastalıklarını önlemeye yardım edebilir. KEDİ OTU (Valeriana Officinialis) Sakinleştirici, orta derecede uyku verici, spazm çözücü adale gevşetici, gaz söktürücü, tansiyon düşürücü, yatıştırıcıdır. Uykusuzluk, huzursuzluk, sinirsel tansiyonda, migren,kramp, barsak koliklerinde, romatizmal ağrılarda, adet gecikmelerinde kullanılır. Uykusuzluğun akut tedavisinde bitki uygun bir ajan değildir.Ancak uyku düzensizliklerinde birkaç hafta kullanımdan sonra bağımlılık yapmadan ve yan etki getirmeden doğal uyku sağlar. KEDİ PENÇESİ (Uncaria Tomentolessa) Bağoşıklık sistemi destekleyicisi, virüslere karşı ve iltihap giderici olarak kullanılır.Tansiyon düşürücü etki gösterir.Astım, diyabet ve üriner sistem iltihaplarında kullanılır.Sulu ekstreleri kanserde, hücre büyümesini engeller. Toplardamar ve beyinde pıhtılaşmayı önler.Seratonin salınımını arttırır.Doğum kontrolünde kullanılır. Folklorik tıpta, romatizma şikayetleri, diyare,gastrit,astım, menstrüal düzensizlik, yara ve kanser tedavisinde yararlanılmaktadır. KEKİK (Thymus Vulgaris) İçerdiği Timol sayesinde antibakteriyel, balgam söktürücü ve spazm çözücü etkiye sahiptir.Bu etkilerinden dolayı öksürük, nezle, anjin, bronşit gibi solunum sistemi rahatsızlıklarında son derece etkilidir. Hastalıklara karşı direnme gücünü arttırır.Uyarıcı ve güçlendirir.İştah açıcıdır.Sinir sistemi güçsüzlüklerinde, dolaşım sistemi bozukluklarında etkilidir. Tansiyonu geçici olarak düzeltir.Mide ve sindirim sisteminin dostudur.Mide kramplarına iyi gelir, gaz söktürücüdür.Kurt düşürücüdür. Dış kullanımlarda yaralar, apseler, yanıklar gibi mikroplardan arındırılması gereken hastalıklarda etkilidir.Ayrıca eziklere, berelere, burkulmalara, şişliklere romatizmalara karşı kullanılır. KETEN (Linum Usitatissimum) Keten tohumu musilajının bardakta su alarak bağırsakta şişmesi dolayısıyla dahilen dahilen kullanımında müsil olarak etki eder. Bunun dışında dahilen sindirim sistemi tahrişlerinde, gastrit ve barsak iltihabının kısa süreli semptomatik tedavisinde, mukoza tahrişlerinde, kronik öksürük ve bronşitte kullanılır. Meme kanseri ve diğer östrojene bağlı kanserlerde rönemli rol oynar.Haricen lapa halinde ağrılı cilt iltihaplarında kullanılır. KIRMIZI KANTARON (Centaurium Erytraea) Aromatik güçlendirici, sindirimi kolaylaştırıcı, ateş düşürücü, iştah açıcı etkilere sahiptir.Ateş düşürücü etkisi zayıftır.Bu yüzden özellikle iştah açıcı ve hazmı kolaylaştırıcı olarak kullanılmaktadır. KUŞBURNU (Rosa Canina) C vitamini eksikliğinde, kuvvet verici ve kabız etkide kullanılır.Marmelat olarak ta kullanılan kuşburnu meyvesi, profilaktik(koruyucu) amaçlı olarak çok yaygın kullanılır. MAYDANOZ (Petroselium crispum, sativum) Kuvvetli idrar ve safra söktürücüdür.Apiol ve mirisitisinde dolayı spazm çözücü ve uterus(rahim) düzenleyicidir.Kadınların düzensiz adet görmelerine ve sancılarına karşı kullanılır.Adet söktürür.Prostat büyümesine bağlı üriner fonksiyon bozuklukları, romatizma ve gut hastalıklarında etkilidir. İdrar yolları antiseptiğidir ve idrar yolları taşlarına karşı da kullanılır.Sindirim yetmezliği, gaz şişkinliği gibi sindirim bozukluklarında, anoreksiya(iştahsızlık) hastalarında sindirim uyarıcısı olarak kullanıldığı gibi aynı zamanda bir besin kaynağı olarakda kulanılır. Bitki çayı ile yapılacak bir kür karaciğeri arındırır.Çiğ olarak yendiğinde güçlü bir C vitamini kaynağıdır.Haricen kullanımı, saç diplerine uygulandığında saç dökülmelerini yavaşlatır. MELİSA (Melissa Officinialis) Yatıştırıcı, midevi, terletici, tansiyon düşürücü, spazm giderici, gz söktürücüdür.Antidepresandır.Virüslere ve tümör oluşumuna karşı kullanılır.Dıştan bakteri ve mantarlara karşı antiseptik özelliklerinden yararlanılarak kullanılır.Sinirsel kaynaklı mide ve bağırsak ağrılarını keser.Uçuk tedavisinde, uyku problemlerinde ve migrende kullanılır. Kadınların adet düzensizliklerinde ve adet ağrılarında kullanılır.Psikosomatik(psikolojik kaynaklı) kalp rahatsızlıklarında, güçlendirici olarak kullanılır. MEYAN (Gleyeyrrhiza) Gastrit, mide ve duodenum ülserlerinde spazm çözücü ve iltihap gidericidir.Üst solunum yolları rahatsızlıklarında ve bronşit için balgam sökücü, öksürük kesici, göğüs yumuşatıcı ses kısıklığı ve boğaz gıcıklarında, virüslere karşı ve bakteri öldürücü etkilidir. İlaç, şekerleme ve bazı gıda ürünlerine tatlı lezzeti dolayısıyla lezzet zenginleştirici olarak kullanılır. NANE (Mentha Piperita) Yapraklar taşıdığı uçucu yağdaki mentolden dolayı antibakteriyel, spazm çözücü gaz söktürücü özellik taşır.Spazm çözücü etki özellikle mide-barsak sistemi üzerinde belirgindir.Mide bulantısına karşı ve diğer mide şikayetleri, akut ve kronik gastrit ve mide-barsak mukoza iltihaplarında etkilidir. Uçucu yağ mide-barsak kaslarına spazm çözücü etki gösterir.Bronşları yumuşatıcı sekresyon inceltici etki de gösterir. Ciltte ve mukozaya sürüldüğünde hafif lokal anestezik etkisi nedeniyle serinlik ferahlık hissi uyandırır.Dahilen mide spazmlarında midebulantısını engellemek için, ayrıca soğuk algınlığında üst solunum yolları antiseptiği olarak kullanılır. Baş ağrıları, migren, sinirlilik ve uykusuzlukta etkilidir. Antiseptik uçucu yağı diş ve dişeti ağrılarının giderilmesinde etkilidir. ÖKSE OTU (Viscum album) Yüksek tansiyona karşı tansiyon düşürücü sitostatik, bağışıklık sistemini uyarıcı, idrar arttırıcı etkileri vardır. Sara hastalığında, tümoral rahatsızlıklarda, dejeneratif iltihabi eklem rahatsızlıklarında, hepatitte, spazmlarda, kalp rahatsızlıklarında ve yaşlılık hastalıklarında kullanılır. Nadiren sedatif etkisi de vardır. ÖLMEZ ÇİÇEK (Helichrysum Arenarium) İdrar ve safra arttırıcı, kum ve taş düşürücüdür. REZENE (Foeniculum) Meyveler midevi, gaz söktürücü,glaktojen(süt arttırıcı) ve yatıştırıcı etkilidir.Yemeklerden sonra içilen çayı sindirimi kolaylaştırıcı etki eder.Kökleri iyi bir diüretik yani idrar arttırıcı özellik taşır.Yaprakları yara iyi edicidir. Rezene akciğer ve solunum yolları üzerinde olumlu sonuçlar verir.İçindeki uçucu yağ, spazm giderici, balgam söktürücü, iltihap giderici etki yapar. ROMAN PAPATYASI (Anthemis nobilis) Tıbbi papatyada olduğu gibidir.Ayrıca saç şampuanlarında kullanılır.Biraz limon suyu katarak saça sürüldüğünde saçın rengini açar.Dmelemesi ılıtılıp, gözlere kompres olarak uygulanırsa şişkinliği giderir. SARI KANTARON (Hypericum Perfoaratum) Antidepresan etkilidir.Ilımlı depresyonu tedavide başarısı nedeniyle doğanın ürettiği Prozak olarak kullanılmaktadır. Almanya'da sarı kantaron(ingilizce St.John's Worth) depresyon için verilen bir numaralı ilaçtır ve bütün Avrupa'da geniş çaplı kullanılmaktadır. Yıllar boyunca bu bitki hafif sakinleştirici ve uykusuzluk için bir tedavi olarak kullanılagelmiştir. Avrupa'da sarı kantaron üzerine yürütülmüş sayısız klinik çalışma vardır. British medical Journal'de yayınlanan bir makale, sarı kantaron üzerine yapılan 23 klinik denemeyi incelemiş ve daha düşük dozlarda birçok reçeteli antidepresan kadar iyi çalıştığını ve ağız kuruması, kabızlık ve baş dönmesi gibi hoş olmayan yan etkilerinin daha az olduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca bir kas gevşeticidir.Özellikle menopozdaki bitkinlik, menstrüal krampların tedavisinde, endişe ve sıkıntı verici, diüretik etkilidir. Antiinflamatuar , antiülserojonik(mide ülserine karşı) 12 parmak bağırsağı kanamasını durdurur ve analjeziktir(ağrı kesici) Haricen cilt hastalıklarında, yara ve yanık iyileştirmeye yardımcıdır. SARIMSAK (Allium sativum) Antibakteriyel, antiviral, antimikotik(mantarların üremesini önleyici).kan lipitlerini düşürücü, kanama ve pıhtılaşma süresini uzatıcı, tansiyon düşürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici, kalp-damar sağlığını destekleyici, kan şekerini düşürücü, ateroskleroz için koruyucu, ekspektoran olarak ve dolaşım bozukluklarında kullanılır.Kanserden korunmada ve bağırsak florasını düzenleyici olarakta kullanılır. Kanserden korunmada ve bağırsak florasını düzenleyici olarakta kullanılır. Solucan düşürücü etkisi vardır. Haricen yara iyileştirici ve saç dökülmelerinin tedavisinde kullanılır. SİNAMEKİ (Cassia Acutifolia) Kalın bağırsak üzerinde etkilidirç ve kuvvetli bir müshildir. Kabızlığa karşı kullanılır. SOĞAN (Allium Cepa) İştah açıcı, antibakteriyel, lipid, kolesterol ve tansiyon düşürücüdür.Kalp kuvvetlendiricidir.Kansere karşı koruyucu, kan şekerini düşürücü etkileri vardır.Bağırsak hareketlerini arttırır ve idrar söktürür.Sindirime yardımcıdır.Nezle belirtilerini iyileştirir.Dıştan kullanımda yara iyileştirici özelliği vardır.Mantar ve siğillere iyi gelir. SPİRİLUNA (Spiriluna Platensis) İyi bir zehirlerden arındırıcı ajandır.Bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesinde yardımcı olur.Özellikle vejetaryenler için B12, demir eksikliğine bağlı kansızlık ve protein eksikliğnde faydalıdır.Güçlü bir besin kaynağıdır.Aşırı tatlı ve yemek yeme isteğini önlemesiyle kilo verme rejimindeki kişiler için faydalıdır. Zayıflamaya yardımcı olur.Hipoglisemik hastalarda, yemek aralarında kullanıldığında içerdiği proteinler sayesinde, kanda şeker seviyesini düzenlemeye, protein desteği sağlamaya yardım eder. Kolesterol düşürücü etkisi vardır. ŞERBETÇİ OTU (Humulus Lupulus) İştah açıcı İdrar arttırıcı terletici ateş düşürücü yatıştırıcı, uyutucu sinirsel tansiyonu düşürücü olarak kullanılır Ayrıca bira imalatında da kullanılır. TIBBİ NERGİS (Calendula Officinialis) Sulu ekstresi iltihap giderici, etanollü ekstresi antibakteriyel, sulu alkollü tentürüde griplere ve virüslere karşı etkilidir. Bazı deri hastalıklarında, küçük yaraların tedavisinde yumuşatıcı olarak, sıyrıklarda çatlaklarda, böcek sokmalarında, pişiklerde, yüzeysel yanıkların tedavisinde, bacak ülserlerinde, hemeroitte ağızdaki yaralarda ve ekzemada analjezik etkilidir. Bir çeşit gözde iltihaplanma olarak oluşan Konjoktivit te göz losyonu olarak kullanılır.Mantarlara karşı etkilidir. Cilt üzerinde nemlendirici, yumuşatıcı olarak,krem, cilt temizleyici, süt, sabun ve güneş sonrası bakım ürünlerinde kullanılır. TIBBİ PAPATYA (Matricaria Chamomilla) Ateş düşürücü, yumuşatıcı, spazm giderici ve antibakteriyel etkilidir.İdrar, gaz ve safra söktürücüdür.Sinirsel ve romatizmal ağrılarda ve baş ağrılarında kullanılır.Dahilen mide-bağırsak sistemi iltihaplı hastalıklarında kullanılır.Haricen ağız boşluğu ve boğaz iltihaplarına karşı gargara halinde, deri ve mukoza iltihaplarında pansuman halinde yara iyi edici, anal ve genital sistemin iltihaplı hastalıklarında kullanılır. YARA OTU (Plantago Lanceolata-P.major) Damar daraltıcı, kan dindirici ve antibakteriyel etkilidir.Damar daraltıcı, kan durdurucu özelliği nedeniyle ishal, kesik ve hemoroitlerde kullanılır. İdrar söktürücü, iltihap gidericidir.Musilaj ve tanenden dolayı üst solunum yolları tahrişlerini önler, ağız ve boğaz mukozası iltihaplarını tedavi , eder.Öksürük kesici, balgam söktürücü ve göğüs yumuşatıcıdır.Bölgesel olarak yatıştırıcı ve kaşıntı giderici olarak cilt hastalıklarında kullanılır.Yara iyileştirici özelliği vardır. YEŞİL ÇAY (Avena Sativa) Kolon, yemek borusu, pankreas, mide ve göğüs kanserlerine karşı koruyucu etkisi vardır.LDL ve HDL kolesterol seviyelerini düzenleyici etki gösterir.Kan basıncını düşürücü ve kalp hastalıklarına karşı koruyucudur. Zararlı bakterilerin oluşturduğu dişetlerinin iltihabını önlemeye yardımcı olur, dişlerin üzerinde plak oluşumunu önler, diş çürümlerini önlemeye yardımcı olur. YULAF (Avena Sativa) İyi bir sinir sistemi toniğidir.Antidepresan, sedatif etkisinden dolayı, sinirsel zayıflıklarda, akut ve kronik sıkıntı ve endişeyi giderici olarak, stres ve uykusuzluğa karşı kullanılmaktadır. Bağ dokusu ve mesane zayıflığında kanda ürik asit seviyesini düşürücü etkisinden dolayı romatizmada kullanılır. Kalp kuvvetlendirici olarak solunum sistemi rahatsızlıklarında anemide, hipertiroitte nevralji ve seksüel bozukluklarda ve kadınlarda süt artırıcı olarak kullanılır. Avrupada yulaf samanından hazırlanan banyoda romatizma,artrit ve karaciğer bozukluklarında kullanılır. ZENCEFİL (Zingiber Officinale) Mide dostu, uyarıcı, terletici ve kızartıcı etkilere sahiptir.Taşıt tutmalarında bulantı ve kusmalara karşı kullanılır.Gastrit, sindirim rahatsızlıkları ve iştahsızlıkta, güçlendirici, gaz söktürücü, hazmettirici olarak etkilidir.Türkürük ve mide salgılarını uyarır. Bağırsak kaslarının hareketlerini uyararak aktive eder.Safra arttırır.Kalbin kasılma gücünü arttırır. Doğal bir kan incelticidir.Halk tıbbında balgam söktürücü, hazmettirici damar ve doku büzücü olarakkullanılır. ZERDEÇAL (Curcuma Longa) Romatizmalı bölgedeki kızarıklıkları giderici, safra arttırıcı etkilidir.Safra kesesi rahatsızlıklarında etkilidir. Ayrıca baharat ve renk verici olarak da kullanılır.Damar tıkanıklıklarını önlemede kullanılır.

http://www.biyologlar.com/tibbi-bitkilerin-etkileri-ve-kullanimlari

Sularda Bulanıklığın belirlenmesi

Işık girişinin engellendiği sular bulanık olarak tanımlanır. Özellikle içme suyu temini için yapılan arıtmada, bulanıklık büyük öneme sahiptir. Bu parametre estetik yönden olduğu kadar, ince kolloidal parçaçıklarda adsorplanmış patojen organizmaların bulunmasından dolayı, sağlık bakımından da önemlidir. Bulanıklığın (türbitide) ölçümünde standart yöntem, Jackson Candle türbidimetresi ile ölçümdür. Bulanık su, özel yapılı, düz dipli ölçüm tüpüne doldurulur. Alt kısımda mum veya elektirikli bir ışık kaynağı bulunur. Işık görünmeyene kadar tüpe su doldurulur ve tüpteki su yüksekliği cm olarak ölçülür ve sonra standart bulanıklık birimi ile kıyaslanır (1 mg/l Si2O=1 bulanıklık birimi). Son zamanlarda bu yöntem ışığın dağılımı veya geçirimini ölçen modern elektronik donanımlı gereçler ile daha mükemmel duruma getirilmiştir, ancak bunlarda da eski yöntemde olduğu gibi ve diğer ışık ölçümü yöntemlerinde de olduğu şekilde standartda karşı ayarlama gerekmektedir.

http://www.biyologlar.com/sularda-bulanikligin-belirlenmesi

TRANSGENİK BİTKİLER (GDO) 'İN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ

Transgenik bitkiler ya da diğer bir ifadeyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)'ın insan sağlığı üzerine olası etkilerini allerjik, antibiyotik dayanıklılık, yabancı DNA'nın yenmesi, karnabahar mozaik virüsü ve gıda kalitesi açısından incelemek mümkündür. Transgenik Bitkilerin Olası Allerji Etkileri. Belirli gıdalara karşı allerjisi bulunan bireyler, herhangi bir ürünü satın aldıklarında bunun içeriğini inceleyerek allerjik reaksiyona sebep olan maddelerin bulunup bulunmadığını kontrol etmektedirler. Belirgin bir allerjisi bulunmayan kişilerin bile transgenik bitkilerdeki yeni proteinler nedeniyle allerji olma riskleri bulunmaktadır. Dünya'da yaygın olarak ticari üretimi yapılan bazı bitki türlerine ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen Bar geni transfer edilerek transgenik bitkiler elde edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkide bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Ancak şu ana kadar ticari üretimine izin verilen transgenik bitkilerin, transgenik olmayan bitkilerden ileri gelebilecek allerji risklerinden daha fazla risk taşıdığına dair kanıtlar elde edilememiştir. Bugüne kadar yapılan çalışmalardan sadece iki potansiyel problem tam açıklanamamış ve bu iki transgenik bitkinin de insan gıdası olarak kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar soya fasulyesi ve Starlink Mısır'dır. Pioneer firması tarafından soya bitkisine Brezilya Nut(Brezilya fındığı)'ından alınan bir gen aktarılmıştır. Buradaki amaç, Brezilya fındığında bol olmasına karşın, soya fasulyesinde az bulunan methionin amino asidi oranını fazlalaştırarak, soya fasulyesinin besin kalitesinin arttırılmasıdır. Ancak Breziya fındığına allerjenlik oldukça yaygın olduğundan, bu allerjenlik etkisi transgenik soyada da gözlenmiştir(Nordlee ve ark.,1996). Soya fasulyesine aktarılan genin aynı zamanda allerjenik reaksiyonları da tetiklediği düşünülmektedir. İlgili firma bu soya fasulyesini hayvan yemi olarak pazarlamayı arzuladıysa da daha sonra bunun hasat, taşıma ve depolama esnasında denetlenmesinin zor olduğu anlaşıldığından, bu transgenik soya fasulyesinin ticari üretim için onay alınmamış ve piyasaya sürülmemiştir. Aventis firması tarafından geliştirilen Starlink transgenik mısır çeşidinin insan gıdası olarak da tüketimi hedeflenmiştir. Ancak bu mısır çeşidi insanlar için allerjik olabileceği endişesi ile sadece hayvan yemi olarak kullanılmak üzere onaylanmıştır. 2001 yılındaki araştırma sonuçlarından elde edilen bulgular, olasılıkla bu transgenik mısırın da allerjen olmadığını göstermesine karşın, uzmanlar arasında tam bir görüş birliğinin oluşmaması nedeniyle bu konudaki tartışmalar halen devam etmektedir. Tartışmaların bazı önemli noktaları şunlardır; a)Aventis şirketi tarafından yapılan denemelerde, mısır tanesine aktarılan proteinin daha sonra ısıtma ve ıslatılma işlemleri ile parçalandığı belirtilmektedir. Böylece ticari olarak pazarlanan gıdaların pişirilmesi veya nemlendirme proseslerinden geçirilmesi sonucunda yabancı protein parçalanmış olacaktır. Ancak uzmanlar kurulu bu işlemlerden sonra bile transgenik proteinin mevcut olabileceğini ve allerjik reaksiyon yapabileceğini düşünmektedirler. Ayrıca, ıslatılma ve ısıtılma işlemleri sonucunda transgenik protein molekülünün biçiminin değişmesi durumunda, mevcut test yöntemleri ile bunun belirlenmesinin mümkün olamayabileceği vurgulanmaktadır. b)A:B:D:'lerindeki Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi, Starlink mısır çeşidinin ürünlerini yiyen kişilerde allerjik reaksiyonların meydana geldiğine dair kanıt bulamamıştır. Ancak bu kuruldaki bilim adamları Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi'nin yaptığı testlerin yeterli hassasiyette olmadığını da belirtmişlerdir. c)A.B.D.'de Starlink mısır ürünlerinin olası allerjik etkilerinin görüldüğünü belirleyen ve doktorlar tarafından verilen sağlık raporları bulunmamaktadır. Allerji testleri, gerek test tüpü reaksiyonları ve gerekse canlılar üzerindeki tepkileri ölçen komplike bir işlemdir. Araştırıcılar değişik deney hayvanlarını (fare, domuz) allerji testleri için kullanmaktadırlar. Ancak bu sonuçlar her zaman doğru çıkmamaktadır. Örneğin Brezilya Nut'ına allerjenliğin saptanması öncelikle fareler üzerinde incelenmiş ve bunun allerjen olmadığı belirlenmiştir. Ancak daha sonra bazı kişilerde bunun allerjen etkilerinin bulunduğu saptanmıştır(Melo ve ark.,1994, Nordlee ve ark.,1999). Günümüzde bazı kişilerde buğday, yumurta ve kivi gibi yaygın yiyeceklere karşı allerjiler oluştuğu dikkate alındığında, bu kişilerde transgenik ürünlere karşı allerjilerin oluşması olasıdır. Ancak günümüzde yapılan araştırmalarda transgenik bitkilerden yapılan gıdaların transgenik olmayan bitkilerden yapılan gıdalardakine oranla daha fazla allerjik risk taşıdığına dair kanıtlar da mevcut değildir. Yatay gen geçişi ve antibiyotik dayanıklılık Transgenik bitkilerin geliştirilmesinde bazı antibiyotik dayanıklılık markırlarının (göstergelerinin) kullanılması nedeniyle, transgenik gıdaların antibiyotik tedavisi gören kişilerde herhangi bir etkisinin olması endişesi doğmuştur. Çünkü doktorların önerdiği antibiyotiklerin yanlış kullanılması sonucunda etkinliklerinin kaybolduğuna dair raporlar bulunmasından dolayı, kamuoyu bu tehlikenin transgenik gıdalarla ortaya çıkabileceği endişesini taşımaktadır. Transgenik bitkilerin geliştirilmesi sırasında belirli antibiyotiklere dayanıklılığı kodlayan DNA parçaları seleksiyon amacıyla kullanılmaktadır. Bu DNA parçalarının laboratuvar aşaması dışında başka bir amacı olmamasına karşın, transgenik bitkilerde sürekli olarak bulunmaktadır. Bu durumda transgenik gıdalar kullanıldığında, varolan antibiyotik problemlerine bir etkisi olacak mıdır sorusu akla gelmektedir. Endişelerden biri de, bir organizmadan diğerine ebeveyn-döl ilişkisine bağlı gen geçişi dışında bir DNA geçişidir. Buna yatay gen geçmesi denmektedir. Ağız, mide ve bağırsaklarda bulunan mikroorganizmalara transgenik gıdalardan bir antibiyotik dayanıklılık geninin geçmesi olasılığı, tedavi amacıyla kullanılan antibiyotiklerin mikroorganizmalara karşı etkisiz kalmasını sonuçlandırabilecektir. DNA'nın yatay geçişi bazen doğal koşullarda da meydana gelebilmektedir. Agrobacterium tumafaciens'in plazmidleri bitkilerde taç uru olarak bilinen hastalığı oluşturarak DNA'nın yatay geçişini gerçekleştirmektedir. DNA'nın yatay transferi laboratuvar koşullarında düşük frekanslarda meydana gelmektedir. Ancak böyle bir yatay geçişin insan bağırsaklarındaki bakterilere geçip geçmeyeceği akla gelmektedir. Bazı koşulların varlığı böyle bir geçişin pek mümkün olamayacağını düşündürmektedir. Çünkü midedeki asidik ortam DNA'yı parçalamaktadır. İnsan midesinin kimyasal içeriğinin benzeri olan hidrofonik asit ve ağız salyası karışımında DNA otuz saniyede parçalanmıştır(Mercer ve ark.,1999). Ayrıca, bazı organizmalar ancak özel koşullarda DNA'yı içerisine alırken, birçok canlıda organizmaya giren yabancı DNA'yı parçalayan mekanizmalar da bulunmaktadır. New Castle Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, transgenik soya yiyen kişilerin bağırsaklarındaki mikroorganizmalara antibiyotik dayanıklılık geninin geçtiği rapor edilmiştir. Ancak bu çalışma diğer bilim adamları tarafından da incelenmiş ve bağırsak sisteminde herhangi bir hasar bulunmayan kişilerin dışkılarında transgenik DNA saptanmamıştır. Fakat bağırsak operasyonu geçiren ve bağırsakları kısaltılmış olan kişilerde transgenk DNA'ya rastlanmış ve mikroorganizmaların çok az bir kısmında transgenik DNA bulunmuştur. Bu durum transgenik DNA'nın yatay geçişinin bazı özel koşullarda insan bağırsaklarında da mümkün olabileceğini göstermektedir. Antibiyotik dayanıklılık genlerinin bazıları antibiyotiği inaktif hale getiren veya parçalayan bir enzim oluşturarak işlevini yerine getirmektedir. Böyle bir dayanıklılık geninin fonksiyonu devam edecek olursa, yenen transgenik bitkilerde bu dayanıklılık enziminin çok az bir miktarı da bulunabilecektir Ancak ısıl işlemler sonucunda enzimler inaktif hale gelmektedir. Fakat taze olarak yenen veya ısıl işlem geçirmeden tüketilen transgenik gıdalarla az miktardaki enzim de alınmış olabilecektir. Calgen firmasının transgenik olarak geliştirdiği ve insanlarda enfeksiyonlara karşı kullanılan antibiyotiklerden Gentamisin A ve B, Neomisin ve Kanamisin'e dayanıklılık genlerini içeren Flavr Savr domatesinin onaylanma aşamasında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 1993 yılında bu durumla karşı karşıya kalmıştır. İnsan midesinin simulasyonlarını kullanan FDA testlerinde transgenik gıdalardaki enzimlerin mide asitleri tarafından parçalandığı bildirilmiştir. Ciba-Geigy firmasının geliştirdiği transgenik Bt-176 mısır çeşidi de insanlarda kullanılan antibiyotiklere dayanıklılık sağlayan bir geni içermektedir. Penisilin grubundan olan Ampisilin insanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak Bt-176'daki antibiyotik dayanıklılık geni sadece prokaryotik (bakteriler) canlılarda aktif olacak şekilde tasarlanmıştır. Yani antibiyotik dayanıklılık geni ökaryotik (hayvan, bitki, insan gibi) canlılarda yani insanlarda ve mısır gibi bitkilerde aktif olamamaktadır. Ampisilin antibiyotiğini inaktif hale getiren enzim mısır bitkisinde üretilmediğinden dolayı, Bt-176 transgenik mısır çeşidi Kanada ve U.S.A.'de 1995 yılında üretime alınması onaylanmıştır. FDA transgenik bitki geliştirilme sürecinde laboratuvar aşamasında seleksiyon amacıyla, insanlarda kullanılmayan antibiyotik türlerinin kullanımını önermektedir. Böylece yatay gen transferi gerçekleşse bile antibiyotik tedavisinde olumsuz bir etkisi gözlenmeyecektir. Araştırıcılar, yeşil floresans protein ve mannoz gibi maddeleri antibiyotik dayanıklılık genleri yerine kullanmaya başlamışlardır(Joersbo ve ark.,1988). Ayrıca, transgenik bitkilerin ticari kullanıma çıkmadan önce antibiyotik dayanıklılık genlerini kaldıran yöntemler üzerinde çalışılmaktadır(Zuo ve ark.,2001). Yabancı DNA'nın Yenmesi Araştırıcılar transgenik bitki oluşturduklarında aslında bu bitkide bulunmayan bir DNA parçasını bitkiye ilave etmiş olmaktadırlar. Çoğunlukla da aktarılan DNA parçası virüs ya da bakteri gibi farklı türlerden gelmektedir. Bu durum acaba bu yabancı DNA parçası yendiği zaman bir zarar oluşturabilir mi? sorusunu akla getirmektedir. Aslında yediğimiz her yemekte bir miktar DNA da yemekteyiz. Ayrıca yediğimiz sebze, tahıl ve etlerde bulunan bakteri ve virüsleri de yani bunların DNA'larını da yemekteyiz. Ancak bu yabancı DNA'ların çoğunluğu midede daha küçük moleküllere parçalanmaktadır. Yine parçalanmayan az bir miktar DNA kan dolaşımında absorbe edilmekte veya dışkı ile atılmaktadır. Almanya'da yapılan bir çalışmada tamamen parçalanmamış DNA parçalarının bağırsak ve farenin vücudundaki durumu incelenmiştir(Schubbert ve ark.,1997). Yenen DNA'nın 100 ile 1700 bazlık kısa parçaları yemekten sonraki sekiz saatte % 5 oranında kalın ve ince bağırsaklarda ve dışkıda saptanmıştır. Yine DNA'nın %0.05 kadar küçük miktarları sekiz saatte kan dolaşımında bulunmuştur. Parçaların büyüklüğü 700 baz çiftine kadar ulaşmıştır. Aynı zamanda yabancı DNA parçaları karaciğer ve dalakta da saptanmıştır. Denemede kullanılan DNA'lar üç farklı türden alınmıştır. Bunlar bakterilere etkili olan M13 virüsünden bir sekans, deniz anasının yeşil renk oluşturan GRP geni ve bitkilerde fotosentezle ilişkili olan Rubisko genidir. Bu üç yabancı DNA'nın küçük miktarları yendikten sonra farenin iç organlarında belirlenmiştir. Aynı şekilde gebe farelerdeki DNA parçaları izlendiğinde, yabancı DNA parçalarının kan dolaşımı yoluyla plesantadan fetüse geçtiği saptanmıştır. Hatta bu DNA parçalarının kromozomlara girebilecekleri spekülasyonuna yol açacak kadar fare kromozomlarının yakınlarında belirlenmişlerdir(Doerfler ,2000). Farelerdeki bu çalışmaya benzer olarak tavuklarla yapılan araştırmalarda, yabancı DNA'ların hızla parçalandığı gösterilmiştir. İngiltere'de yapılan çalışmalarda, tavuklar transgenik mısırla beslenmiş ve yabancı DNA parçaları kursak ve midede az miktarda saptanmış, fakat yabancı DNA'ların parçalanması nedeniyle bağırsak sisteminde saptanamamıştır(Chambers ve ark.,2002). Bir başka çalışmada da transgenik mısırdan elde edilen DNA parçaları koyunun salya ve mide sıvısına konmuş ve 24 saat sonra salyada DNA bulunurken, mide sıvısında DNA tamamen parçalanmıştır(Duggan ve ark.,2000). Bir organizmanın dokularında bulunan yabancı DNA parçalarına ne olmaktadır? Vücudun normal savunma sistemi yabancı DNA'ları parçalamaktadır. Aynı zamanda bazı DNA parçaları konukçunun DNA'sına girerse, genlerin aktivitesini kontrol eden mekanizmalar tarafından etkisiz hale getirilebilecektir. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda transgenik bitkilerden gelen DNA'nın transgenik olmayan bitkilerden aldığımız DNA'lardan daha tehlikeli olduğunu gösteren kanıtlar henüz bulunmamıştır. Karnabahar Mozaik Virüsü (CaMV) Transgenik bitki teknolojisinde bitkiye sokulan genin aktivitesini yönlendirmek için ek bir DNA parçası daha ilave edilmektedir. Her bir genin belirli koşullarda çalışmasını sağlayan bu gen parçasına promotor denmekte ve transgenik bitki elde edilmesinde en yaygın olarak kullanılan promotor, karnabahar mozaik virüsünün 35 S promotorudur. Bu promotor kanola, lahana, brokkoli ve karnabahar gibi bazı sebzelerde karnabahar mozaik hastalığına neden olan virüsten elde edilmektedir. Diğer promotorlar da transgenik teknolojide kullanılmakta fakat CaMV promotoru oldukça farklı durumlarda transgenik proteinin bol miktarda oluşumuna neden olduğundan genellikle tercih edilmektedir. Acaba büyük avantajları bulunan CaMV promotoru bizim hücrelerimize girerek ve genlerimizi çalıştırarak zararlı olabilir mi? endişesini ortaya çıkarmıştır. Şimdi böyle bir olasılığın meydana gelme durumunu inceleyelim. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesi için normal hazım sistemindeki parçalanma olaylarından kaçmış olması gerekmektedir. Ancak bu konuda belirli kanıtları gösteren denemeler de mevcut değildir. Fakat, Kohl ve ark.(1999) tarafından çeltik bitkilerinde yapılan çalışmalarda CaMV promotorunun kendisini DNA'ya sokabildiği bir kanıt olarak ileri sürülmektedir. Transgenik bitkilerin karşıtları da bunun insanlar için bir tehdit olduğunu ifade etmektedirler. Çeltikte çalışan araştırıcılar CaMV promotorunun insan ve hayvan dokularındaki durumunu incelememişlerdir. İnsan kromozomları birçok farklı virüsün oluşturduğu DNA sekans parçalarını içermektedir. İnsan kromozomlarında böyle sekansların çokluğu enteresan bir durum olup, onların aktive edilmeleri halinde ne olacağı konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılmaktadır. Fakat Turner ve ark.(2001) tarafından yapılan çalışmada, bu sekansların çoğunun binlerce yıldır oluşan içsel değişimler nedeniyle fonksiyonel olmadıkları gösterilmiştir. Bu sekanslar CaMV promotorunun girmesiyle aktive olabilseler bile olasılıkla hiçbir etkileri olamayacaktır (Royal Society,2002). Karnabahar mozaik virüsü promotorunun insan sağlığını tehdit edebileceğine dair çok az kanıt mevcuttur. Fakat karnabahar mozaik hastalığı ile bulaşmış sebzeleri yediğimizden dolayı, insanlar yüzlerce yıldır az miktarlarda da olsa CaMV'nü yemektedirler. CaMV ile şiddetli bulaşık sebzeler arzu edilmemesine rağmen, virüsün yenmesinde ileri gelen bir sağlık problemi hakkında bugüne kadar herhangi bir rapor bulunmamaktadır . Gıda Kalitesi İnsan gıdası olarak kullanılan bitkilerin besleme kalitelerinin arttırılması amacıyla yeni transgenik bitkilerin geliştirilmesi, önümüzdeki yıllarda yoğun bir araştırma alanını oluşturacaktır. Ancak şimdiye kadar yapılan besin kalitesini iyileştirme çalışmaları herbisit ve zararlılara dayanıklılık çalışmalarının gerisinde kalmıştır. Yine de birkaç örnek çalışmada, transgenik bitkilerden elde edilen gıdaların besin içerikleri transgenik olamayanlarla karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Burada akla gelen soru transgenik hale getirilen bitkilerin gıda kalitelerinde önemli değişmeler meydana gelip gelmediğidir. Soya fasulyesinin izoflovan içeriği bu konuda yapılan örnek bir çalışmayı göstermektedir. Soyadaki bazı izoflovanların kireçlenme, akciğer kanseri ve kalp hastalıklarını önlemede yardımcı olduğuna inanılmaktadır. İzoflovanlar insan vücudunda fitoestrojenlere çevrilerek etkili olmaktadırlar. Bu amaçla soya sosu besinlerdeki izoflovan içeriğinin arttırılması amacıyla birçok gıdaya ilave edilmektedir. Sağlıklı beslenmek için soya ürünlerini tüketen kişilerin transgenik soyayı yediklerinde aynı miktarlardaki izoflovanları alıp alamayacakları sorusu önem taşımaktadır. Lappe ve ark.(1999) herbisit tolerant (Roundup Ready) soya çalışmalarında, bunların transgenik olmayanlardan % 12-14 oranında daha az izoflovan içerdiğini rapor etmişlerdir. Bu sonuç gerçekse, transgenik soyanın transgenik olmayanından daha az sağlıklı olduğu ortaya çıkacaktır. Bu çalışmanın sonuçlarına karşın, Monsanto firmasının araştırıcıları tarafından yayınlanan raporlarda transgenik soyanın transgenik olmayanlarla aynı miktarlarda izoflovan içerdiği açıklanmıştır(Padgette ve ark.,1996, Taylor ve ark.,1999). Denemelerin gerçekleştirildiği çevre koşulları, lokasyondan lokasyona ve yıldan yıla değiştiğinden dolayı soyanın farklı izoflovan içeriklerine sahip olması doğaldır. Ancak bu değişim, transgeniklere sokulan genlere mi yoksa büyüme dönemindeki agronomik işlemlere mi bağlanacaktır. Monsanto şirketi tarafından 1992 ve 1993 yıllarında yapılan iki denemenin sonuçları karşılaştırıldığında, izoflovan içeriklerinde yıllar arasında önemli farklılıkların bulunduğu gözlenmiştir. Lappe ve ark.(1999) tarafından yapılan çalışmalarda transgenik soya ve transgenik olmayan soyanın izoflovan içerikleri incelenmiş fakat bu bitkiler yan yana aynı tarlada yetiştirilmemişlerdir. Tohumlar farklı çiftçiler tarafından yetiştirilmiş olup, lokasyon ve agronomik işlemler bakımından bir homojenlik söz konusu olmamıştır. Şimdiye kadar yapılan çalışmalardan soyadaki izoflovan içeriğinin bazı faktörlere bağlı olarak değiştiği anlaşılmaktadır. Değişimin büyüklüğünün fazla olmadığı ve izoflovanların doğal değişkenlikleri ile mukayese yapıldığında, aşırı olmayan orta derecedeki bir farklılığın bulunduğu görülmektedir. Ancak transgenik soyanın izoflovan içerikleri dışındaki hayvansal besleme değerleri, transgenik olmayan soyalarla mukayese edildiğinde aralarında bir farklılığın bulunmadığı saptanmıştır. Fareler, tavuklar, balıklar ve sığırlar üzerinde yapılan denemelerde, hayvanların aynı miktarda yem yediklerinde aynı ağırlıkları kazandıkları belirlenmiştir(Hammond ve ark.,1996). Sonuç Transgenik bitkilerden ileri gelebilecek insan sağlığına olası risklerin incelenmesi sonucunda, şu ana kadar yapılan çalışmalarda bu bitkilerin ekilmesinin ve tüketilmesinin yasaklanmasına yol açabilecek deneysel bulguların mevcut olmadığı gözlenmektedir. Transgenik bitkileri ülkemiz açısından ele aldığımızda, mısır ülkemizde Ege ve Çukurova bölgesinde ikinci ürün olarak ekildiğinde, mısır sap ve koçan kurduna karşı 4-5 defa ilaçlanmaktadır. Bu alanlarda böceklere dayanıklı transgenik Bt mısır üretildiğinde gerek ilaçlama masrafları ve gerekse ilaçlamadan ileri gelecek çevresel zararlar daha az olabilecektir. Günümüzde Dünya genelinde transgenik bitkilerin ekimi 67 milyon hektara yaklaşmaktadır. Bu üretimin büyük bir kısmını böceklere dayanıklı transgenik mısır ve pamuk ile herbisitlere dayanıklı soya oluşturmaktadır. Üretimin büyük çok bir bölümü de ABD, Kanada, Arjantin, Çin ve Brezilya gibi ülkelerde gerçekleştirilmektedir. Ülkemizin önemli oranda mısır ve soya yemine gereksinimi bulunmakta ve bu gereksinim Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerden sağlanmaktadır. Bu ülkelerin büyük oranda transgenik mısır ve soya ekilişlerinin bulunması ithal edilen yemlerin transgenik bitkilerden yapılmış olabileceğini akla getirmektedir. Ancak daha önce açıklanan araştırma sonuçlarından bunların herhangi bir risk içerdiklerini de söylemek pek mümkün değildir. Her ülke transgeniklerin ticari üretimi ve kullanımı için belirli yasal düzenlemeler getirmiştir. Ülkemizde de transgeniklerin belirli kurallar altında alan denemelerine müsaade edilmekte, ancak ticari üretimine izin verilmemektedir.. Bugüne kadar transgenik bitki üretiminden ileri geleceği varsayılan zararların hiçbirinin gerçekleşmemiş olması, bunların gerek Dünya'da ve gerekse ülkemizde yetiştirilebilme olasılıklarının bulunduğunu ortaya koymaktadır. Literatür Listesi Chambers,P.A., P.S.Duggan, J.Heritage, and J.M.Forbes,2000. The fate of antibiotic resistance marker genes in transgenic plant feed material fed to chickens, Journal of Antimicrobial Chemotherapy. 49 : 161-164. Doerfler,W.,2000. Foreign DNA in mammalian systems. Wiley-VCH : Weinheim, Germany. Duggan,P.S., R.A.Chambers, J.Heritage, and J.M.Forbes,2000. Survival free DNA encoding antibiotic resistance from transgenic maize and the transformation activity of DNA in ovine salvia, ovine rumen fluid and silage effluent. FEMS Microbiology Letter, 191 : 71-77. Hammond,B.G., J.L.Vicini, G.F.Hartnell, M.W.Naylor, C.D.Knight, E.H.Robinso , R.L.Fuchs, and S.R.Padgette,1996. The feeding value of soybeans fed to rats, chickens, catfish and dairy cattle is not altered by genetic incorporation of glyphosate tolerance, Journal of Nutrition, 126 : 717-727. Joersbo,M., I.Donaldson, J.Kreiberg, S.G.Peterson, J.Brunstedt, and F.T.Okkels,1998. Analysis of mannose selection used for transformation of sugar beet. Molecular Breeding 4 : 111-117. Kohl,A., S.Griffiths, N.Palacios, R.M.Thyman, P.Vain, D.A.Laurie, and P.Christou,1999. Molecular characterization of transforming plasmid rearrangement in transgenic rice reveals a recombination hotspot in the CaMV promotor and confirms the predominance of microhomolgy mediated recombination. The Plant Journal !7(6) : 591-601. Lappe,M.A., E.B.Bailey, C.Childress, and K.D.R.Setchell,1999. Alterations in clinically important Phytoestrogens in genetically modified herbicide tolerant soybeans. Journal of Medicinal Food, Vol.No.4. Melo,V.M.M., J.Xavier-Fiho, M.S.Lima, and A.Provvost-Dannon,1994, Allergenicity and tolerance to proteins from Brazil-nut (Berthdietia excelsa H.B.K.) Food and Agricultural Immunology 6(2) : 185-195. Mercer,K.K., K.P.Scott, W.A.Bruce-Johnson, L.A.Glover, and H.J.Flint,1999. Fate of free DNA and transformation of the oral bacterium. Streptococcus gardeni D.L.1.by plasmid DNA in human saliva. Applied and Environmental Microbiology 65(1) : 6-10. Nordlee,J.A., S.L.Taylor, J.A.Townsend, L.A.Thomas, and R.K.Bush,1996. Identification of a Brazil-nut allergen in transgenic soybeans. New England Journal of Medicine. 334 : 688-692. Royal Society.2002. Gentically modified plants for food use and human health-an update. London Turner,G., M.Barbulescu, M.Su, M.I.Jensen-Seaman, K.K.Kidd and J.Lenz.2001. Insertional polymorphsims of full-length endogenous retroviruses in humans. Current Biology 11,1531-1535. Zuo,J., Q.W.Nu, S.G.Moller, and N.H.Chua,2001. Chemical-regulated site-specific DNA excision transgenic plants. Nature Biotechnology 19 : 157-161. Pof.Dr.Muzaffer TOSUN E.Ü.Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, Bornova-İzmir

http://www.biyologlar.com/transgenik-bitkiler-gdo-in-insan-sagligina-etkileri

TRANSGENİK BİTKİLERDEKİ RİSKLER VE ENDİŞELER

Dünya’da en yaygın olarak ticari üretime geçmiş olan bazı transgenik bitkilere ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen bar geni transfer edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkiyi bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Transgenik bitkilerden ileri gelebileceği düşünülen endişeler ; insan sağlığına, çevre sağlığına ve mevcut tarım sistemine etkiler olarak belirtilebilir. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda, transgenik bitkilerden ileri gelebilecek zarar risklerinin transgenik olmayanlardan ortaya çıkabilecek risklerden daha yüksek oranda bulunmadığını göstermektedir. Giriş Transgenik bitkilerden ileri gelebilecek riskleri üç ana grup altında toplamak mümkündür. Bunlar ; 1. İnsan sağlığına etkileri, 2. Çevreye etkileri, 3. Mevcut tarım sistemine etkileri olup, sırasıyla olası etkilerin neler olabileceklerini daha yakından inceleyebiliriz. 1.İnsan sağlığına etkileri 1.1.Transgenik Bitkilerin Allerji Etkileri. Belirli gıdalara karşı allerjisi bulunan bireyler, herhangi bir ürünü satın aldıklarında bunun içeriğini inceleyerek allerjik reaksiyona sebep olan maddelerin bulunup bulunmadığını kontrol etmektedirler. Belirgin bir allerjisi bulunmayan kişilerin bile transgenik bitkilerdeki yeni proteinler nedeniyle allerji olma riskleri bulunmaktadır. Dünya’da en yaygın olarak ticari üretime geçmiş olan transgenik bitkilere ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen bar geni transfer edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkiyi bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Ancak şu ana kadar ticari üretimine izin verilen transgenik bitkilerin, transgenik olmayan bitkilerden ileri gelebilecek allerji risklerinden daha fazla risk taşıdığına dair kanıtlar elde edilememiştir. Şu ana kadar yapılan çalışmalardan sadece iki potansiyel problem tam açıklanamamış ve bu iki transgenik bitki de insan gıdası olarak kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar soya fasulyesi ve Starlink Mısır’dır. Pioneer firması tarafından soya bitkisine Brezilya Nut’ından alınan bir gen aktarılmıştır. Buradaki amaç, Brezilya Nut’ında bol olan ve soya fasulyesinde az bulunan methionin amino asidinin oranını fazlalaştırarak, soya fasulyesinin besinsel kalitesinin arttırılmasıdır. Ancak Breziya Nut’ına allerjenlik oldukça yaygın olduğundan, bu allerjenlik etkisi transgenik soyada da gözlenmiştir(Nordlee ve ark.,1996). Soya fasulyesine aktarılan genin aynı zamanda allerjenik reaksiyonları da tetiklediği anlaşılmaktadır. Firma bu soya fasulyesini hayvan yemi olarak pazarlamayı düşündü ise de daha sonra bunun hasat, taşıma ve depolama esnasında denetlenmesinin zor olduğu anlaşıldığından, bu transgenik soya fasulyesi ticari üretim için onay almayarak, piyasaya sürülmemiştir. Aventis firması tarafından geliştirilen Starlink transgenik mısır çeşidinin insan gıdası olarak ta tüketimi hedeflenmiştir. Ancak bu mısır çeşidinin insanlar için allerjik olabileceği endişesi ile sadece hayvan yemi olarak kullanılmak üzere onaylanmıştır. 2001 yılındaki araştırma sonuçlarından elde edilen bulgular, muhtemelen bu transgenik mısırın da allerjen olmadığını göstermesine karşın, uzmanlar arasında tam bir görüş birliğinin oluşmaması nedeniyle bu konudaki tartışmalar halen devam etmektedir. Tartışmaların bazı önemli noktaları şunlardır; a)Aventis şirketi tarafından yapılan denemelerde, mısır tanesindeki aktarılan proteinin ısıtma ve ıslatılma işlemleri ile parçalandığı belirtilmektedir. Böylece ticari olarak pazarlanan gıdaların pişirilmesi veya nemlendirme proseslerinden geçirilmesi sonucunda yabancı protein parçalanmış olacaktır. Ancak uzmanlar kurulu bu işlemlerden sonra bile transgenik proteinin mevcut olabileceğini ve allerjik reaksiyon yapabileceğini düşünmektedirler. Ayrıca, ıslatılma ve ısıtılma işlemleri sonucunda transgenik protein molekülünün biçiminin değişmesi durumunda, mevcut test yöntemleri ile bunun belirlenmesinin mümkün olamayabileceği vurgulanmaktadır. b)A:B:D:’lerindeki Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi, Starlink mısır çeşidinin ürünlerini yiyen kişilerde allerjik reaksiyonların meydana geldiğine dair kanıt bulamamıştır. Ancak bu kuruldaki bilim adamları Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi’nin yaptığı testlerin yeterli hassasiyette olmadığını da belirtmişlerdir. c)A.B.D.’de Starlink mısır ürünlerinin olası allerjik etkilerinin görüldüğünü gösteren doktorlar tarafından verilen sağlık raporları bulunmamaktadır. Allerji testleri, gerek test tüpü reaksiyonları ve gerekse canlılar üzerindeki tepkileri ölçen komplike bir işlemdir. Araştırıcılar değişik deney hayvanlarını (fare, domuz) allerji testleri için kullanmaktadırlar. Ancak bu sonuçlar her zaman doğru çıkmamaktadır. Örneğin Brezilya Nut’ına allerjenliğin saptanması öncelikle fareler üzerinde incelenmiş ve bunun allerjen olmadığı belirlenmiştir. Ancak daha sonra bazı kişilerde bunun allerjen etkileri bulunduğu saptanmıştır(Melo ve ark.,1994, Nordlee ve ark.,1999). Günümüzde bazı kişilerde buğday, yumurta ve kivi gibi yaygın yiyeceklere karşı allerjiler oluştuğu dikkate alındığında, bu kişilerde transgenik ürünlere karşı allerjilerin oluşması olasıdır. Ancak günümüzde yapılan araştırmalarda transgenik bitkilerden yapılan gıdaların transgenik olmayan bitkilerden yapılan gıdalarınkinden daha fazla allerjik risk taşıdığına dair kanıtlar da mevcut değildir. 1.2.Yatay gen geçişi ve antibiyotik dayanıklılık Transgenik bitkilerin geliştirilmesinde bazı antibiyotik dayanıklılık markırlarının kullanılması nedeniyle, transgenik gıdaların antibiyotik tedavisi gören kişilerde herhangi bir etkisinin olması endişesini doğurmuştur. Çünkü doktorların önerdiği antibiyotiklerin yanlış kullanılması sonucunda etkinliklerinin kaybolduğuna dair raporlar bulunmasından dolayı, kamuoyu bu tehlikenin transgenik gıdalarla ortaya çıkabileceği endişesini taşımaktadır. Transgenik bitkilerin geliştirilmesi sırasında belirli antibiyotiklere dayanıklılığı kodlayan DNA parçaları seleksiyon amacıyla kullanılmaktadır. Bu DNA parçalarının laboratuvar aşaması dışında başka bir amacı olmamasına karşın, transgenik bitkilerde sürekli olarak bulunmaktadır. Bu durumda transgenik gıdalar kullanıldığında, varolan antibiyotik problemlerine bir etkisi olacak mıdır? Sorusu akla gelmektedir. Endişelerden biri de, bir organizmadan diğerine ebeveyn-döl ilişkisine bağlı gen geçişi dışında bir DNA geçişidir. Buna yatay gen geçmesi denmektedir. Ağız, mide ve bağırsaklarda bulunan mikroorganizmalara transgenik gıdalardan bir antibiyotik dayanıklılık geninin geçmesi olasılığı, tedavi amacıyla kullanılan antibiyotiklerin mikroorganizmalara karşı etkisiz kalmasını sonuçlandırabilecektir. DNA’nın yatay geçişi bazen doğal koşullarda da meydana gelebilmektedir. Agrobacterium tumafaciens’in plazmidleri bitkilerde taç uru olarak bilinen hastalığı oluşturarak DNA’nın yatay geçişini gerçekleştirmektedir. DNA’nın yatay transferi laboratuvar koşullarında düşük frekanslarda meydana gelmektedir. Ancak böyle bir yatay geçişin insan bağırsaklarındaki bakterilere geçip geçmeyeceği akla gelmektedir. Bazı koşulların varlığı böyle bir geçişin pek mümkün olamayacağını düşündürmektedir. Çünkü midedeki asidik ortam DNA’yı parçalamaktadır. İnsan midesinin kimyasal içeriğinin benzeri olan hidrofonik asit ve ağız salyası karışımında DNA otuz saniyede parçalanmıştır(Mercer ve ark.,1999). Ayrıca, bazı organizmalar ancak özel koşullarda DNA’yı içerisine alırken, birçok canlıda organizmaya giren yabancı DNA’yı parçalayan mekanizmalar da bulunmaktadır. New Castle Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, transgenik soya yiyen kişilerin bağırsaklarında, antibiyotik dayanıklılık geninin bağırsaklardaki mikroorganizmalara geçtiği rapor edilmiştir. Ancak bu çalışma diğer bilim adamları tarafından incelenmiş ve bağırsak sisteminde herhangi bir hasar bulunmayan kişilerin dışkılarında transgenik DNA saptanmamıştır. Fakat bağırsak operasyonu geçiren ve bağırsakları kısaltılmış olan kişilerde transgenk DNA’ya rastlanmış ve mikroorganizmaların çok az bir kısmında transgenik DNA ‘ya da rastlanmıştır. Bu durum transgenik DNA’nın yatay geçişinin bazı özel koşullarda insan bağırsaklarında da mümkün olabileceğini göstermektedir. Antibiyotik dayanıklılık genlerinin bazıları antibiyotiği inaktif hale getiren veya parçalayan bir enzim oluşturarak işlevini yerine getirmektedir. Böyle bir dayanıklılık geninin fonksiyonu devam edecek olursa, yenen transgenik bitkilerde bu dayanıklılık enziminin çok az bir miktarı da bulunabilecektir Ancak ısıl işlemler sonucunda enzimler inaktif hale gelmektedir. Fakat taze olarak yenen veya ısıl işlem geçirmeden tüketilen transgenik gıdalarla az miktardaki enzim de alınmış olabilecektir. İnsanlarda enfeksiyonlara karşı kullanılan antibiyotiklerden Gentamisin A ve B, Neomisin ve Kanamisin’e dayanıklılık genlerini içeren Calgen firmasının transgenik olarak geliştirdiği Flavr Savr domatesinin onaylanma aşamasında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 1993 yılında bu durumla karşı karşıya kalmıştır. İnsan midesinin simulasyonlarını kullanan FDA testlerinde transgenik gıdalardaki enzimlerin mide asitleri tarafından parçalandığı rapor edilmiştir. Ciba-Geigy firmasının geliştirdiği transgenik Bt-176 mısır çeşidi de insanlarda kullanılan antibiyotiklere dayanıklılık sağlayan bir geni içermektedir. Penisilin grubundan olan Ampisilin insanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak Bt-176’daki antibiyotik dayanıklılık geni sadece prokaryotik (bakteriler) canlılarda aktif olacak şekilde dizayn edilmiştir. Yani antibiyotik dayanıklılık geni ökaryotik canlılarda yani insan ve mısır gibi bitkilerde aktif olamamaktadır. Ampisilin antibiyotiğini inaktif hale getiren enzim mısır bitkisinde üretilmediğinden dolayı, Bt-176 transgenik mısır çeşidi Kanada ve U.S.A.’de 1995 yılında üretime alınması onaylanmıştır. FDA transgenik bitki geliştirilme sürecinde laboratuvar aşamasında seleksiyon amacıyla, insanlarda kullanılmayan antibiyotik türlerinin kullanımını önermektedir. Böylece yatay gen transferi gerçekleşse bile antibiyotik tedavisinde olumsuz bir etkisi gözlenmeyecektir. Araştırıcılar, yeşil floresans protein ve mannoz gibi maddeleri antibiyotik dayanıklılık genleri yerine kullanmaya başlamışlardır(Joersbo ve ark.,1988). Ayrıca, transgenik bitkilerin ticari kullanıma çıkmadan önce antibiyotik dayanıklılık genlerini kaldıran yöntemler üzerinde çalışılmaktadır(Zuo ve ark.,2001). Pof.Dr.Muzaffer TOSUN E.Ü.Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, Bornova-İzmir KAYNAK: ibreliler.com

http://www.biyologlar.com/transgenik-bitkilerdeki-riskler-ve-endiseler

Elektromiyografi Deneyi

İskelet kasları hareket ve iskeletin desteklenmesi işinin büyük çoğunluğunu yürütürler. Her kas demetler (fasiküller) halinde organize olmuş kas lifelerinden (kas hücrelerinden) oluşur (Şekil-1). Her bir kas lifi bir motor aksonun dalı tarafından sinirlendirilir. Normal koşullarda bir sinir aksiyon potansiyeli o motor nöron ve dalları tarafından uyarılan tüm kas liflerinin kasılmasına neden olur. Bir motor sinir ve uyardığı kas liflerinin tümüne birden "motor birim" adı verilir (Şekil-2). Bu aktivasyon süreci: aksiyon potansiyelinin (ya istemli olarak veya periferal sinirin elektriksel olarak uyarılması yoluyla) başlatılması, oluşan aksiyon potansiyelinin sinir lifi boyunca yayılması, sinir-kas kavşağında nörotransmiterlerin salgılanması ve kasın kasılmasını sağlamak üzere kas hücresi zarının depolarizasyonu basamaklarını içerir. Elektromiyografi, bir kasın ve onu kontrol eden motor sinirlerin elektriksel aktivitesini ölçen tekniğin adıdır. Kaydedilen veri ise "elektromiyogram" olup, EMG veya "myogram" olarak da bilinir. EMG kaydı iki yöntemle yapılır: Kas içerisine iğne şeklindeki elektrotların sokulması veya deri yüzeyine yerleştirilen kaydedici elektrotlarla. Kaydedilen dalgalar, sinir uyarıldığında kasın tepki verebilme yeteneğinin değerlendirilebilmesini sağlar. Klinikte, EMG genellikle güçsüzlük şikayeti olan veya muayenelerde kas gücünde aksaklık gözlenen hastalara uygulanır. Sinirsel bozuklukluklardan kaynaklanan kas güçsüzlükleri ile diğer durumların ayırt edilebilmesini sağlar. EMG, kompleks hareketler sırasında kas aktivitesinin örüntülerini ve zamanlamasını incelemeye de imkan verir. Ham EMG sinyali, kayıt anında kas liflerinin elektriksel aktivitesini yansıtır. Motor birimler asenkron olarak ateşleme yaparlar ve bazen, çok zayıf kasılmalar sırasında EMG sinyaline her bir motor birimin katkısını gözleyebilmek mümkündür. Kas kasılmasının gücü arttıkça ise aksiyon potansiyellerinin yoğunluğu artar ve herhangi bir andaki ham sinyaller binlerce kas lifinin ortak aktivitesini yansıtmaya başlar. İlk deneyde kolun biseps ve triseps kaslarının istemli kasılma sırasındaki EMG aktivitlerini kaydedeceksiniz. İstemli kas kasılması sırasında kaydedilen ham EMG sinyalleri, EMG aktivitesinin yoğunluğunu tesbit etmek üzere farklı şekillerde işlenebilir. Burada kullanılan yöntemde EMG dalgalarının negatif bölgeye inen uzantıları ters çevrilip bütün sinyalin integrali alınarak tek tek dikenler yumuşatılrı ve böylece zamanla kas aktivitesindeki değişimin daha net görülebilmesi sağlanır. Çalışmanızın bu bölümünde koaktivasyon sürecini inceleyeceksiniz. Koaktivasyon, bir kas kasılırken, onunla zıt hareket yapan (antagonist) kasların da düşük düzeyde uyarılmasıdır. Bu olayın fizyolojik çnemi tam olarak bilinmemektedir fakat eklemleri stabilize ettiği düşünülmektedir. Ayrıca bir kasa giden motor sinirleri uyararak uyarılmış EMG sinyalleri de kaydedeceksiniz. Abductor pollicis brevis kası, elin palmar yüzeyinde "thenar" kas grubuna dahil olanb ir kastır (Şekil 4). Abductor pollicis brevis kasına giden motor sinirin (median sinir) dirsek ve bilek bölgelerinden uyarılması kolaydır. Bu deneyde düz metal disk elektrotlar gönüllü arkadaşınızın derisi üzerine yerleştirilecektir. Deneyde deri üzerinden sinire kısa elektriksel uyarımlar verilerek neticede meydana gelecek olan kas kasılmaları kaydedilecektir. Cevabın hızı, sinirin iletim hızına bağlıdır. Genellikle normal sinir iletim hızı saniyede 50-60 metre civarındadır. Bununla beraber sinir ileti hızı bireyler arasında ve sinriden sinire değişkenlik gösterebilir. Sinir ve kas bozuklukları kasın anormal şekillerde tepki vermesine neden olabilir. Sinir ve kaslardaki elektriksel aktivitenin ölçülmesi kas dokusunda (muskular distrofi gibi) veya sinirlerde (amiyotrodik lateral skleroz veya LouGehrig hastalığı gibi) bozuklukların varlığını, yerini ve şiddetini tesbit etmekte kullanılmaktadır. Sinri hasarı durumlarında sinir hasarının yeri genellikle tesbit edilebilmektedir. Klinikte, EMG ve sinri ileti hızı çalışmaları genellikle birlikte yürütülür. Dışarıdan sinir uyarımı uygulandığında, gönüllü kişi hafif bir "cimciklenme" hissi ve kas sarsısı deneyimler. Hissedilen duygu, kişinin ayağını halıya sürttükten sonra metal bir nesneye dokunduğunda meydana gelen statik elektrik boşalımındakine benzer. Deneylerimizde verilen elektriksel uyaranlar çok kısa sürelidir (milisaniyeden daha kısa). Verilen uyaraın enerjisi herhangi bir hasar veya yaralanmaya oluşturmayacak akdar küçüktür. Bu küçük akımların bilinen hiç bir riski yoktur. Deriye herhangi bir şey sokulmaz, dolayısıyla enfeksiyon riski de yoktur.

http://www.biyologlar.com/elektromiyografi-deneyi

Biyokimya Labaratuvarında Kullanılan Malzemeler

1. Tüpler - Deney tüpleri - Santrifuj tüpleri - Folin-wu tüpü 2. Beher ( beherglas ) 3. Erlen ( erlenmayer ) 4. Kadeh 5. Ölçü silindirleri ( mezür ) 6. Huniler 7. Kapsüller 8. Baget 9. Balon 10. Ölçü balonları ( balon joje ) 11. Piset 12. Pipet - Volümetrik pipet ( büllü pipet ) - Dereceli ( taksimatlı ) pipet - Mikropipetler - Otomatik pipetler 13. Büret 14. Bek 15. İspirto lambası 16. Havan 17. Maşa 18. Süpor ( port-tüp ) 19. Fırça 20. Spatül 21. Amyant tel 22. Üçgen tel 23. Sac ayağı 24. Statif 25. Reaktif şişeleri 26. Damlalıklı şişeler 27. Petri kabı 28. Saat camı 29. Terazi 30. Distile su cihazı 31. Deiyonize su cihazı 32. Manyetik karıştırıcı 33. Benmari 34. Desikatör 35. Dağıtıcılar 36. Çeker ocak 37. Vorteks 38. Fırınlar 39. Etüv 40. Shaker 1. 1. TÜPLER Deney tüpleri: Kimyasal reaksiyonların gerçekleştirildiği veya çözeltilerin konulduğu uzun,içi boş,silindirik cam malzemelerdir. Ateşe dayanıklı olanlar pyrex camdan yapılmıştır. Isıtma veya kaynatma deneylerinde tüp hiçbir zaman ¼’den fazla doldurulmamalıdır. Çünkü sıvı, kaynama sırasında taşabilir. Isıtmak için tahta bir maşa kullanmak en uygun yoldur. Maşa yoksa tüp ağzına yakın bir yerden, baş parmak üstte, işaret ve orta parmak altta olacak şekilde yaklaşık 450’lik bir açıyla tutulmalıdır. Tüp ile yapılan ısıtma deneylerinde tüpün ağzı deneyi yapan kişiye veya bir başkasına yönelik olmamalıdır. Çünkü kaza ile taşan veya fışkıran sıvılar zarar verici olabilir. Tüp dipten ısıtıldığında kolaylıkla dışarı sıçrayabileceğinden, alev sıvının üst kısımlarına yakın tutulmalıdır. Isıtma sırasında tüpün çatlamaması için hafifçe sallanmalı veya parmaklar arasında yuvarlar gibi devamlı çevrilmelidir. Santrifüj tüpleri: Karışımdaki farklı fazları birbirinden ayırmak için kullanılan, basınca dayanıklı camdan yapılmış, konik, silindirik, dereceli ve kapaklı veya kapaksız tüplerdir. Folin-wu tüpü: Kanda kantitatif şeker ölçümü için kullanılır. Dip kısmı, oksidasyonu önlemek amacıyla balon gibi bombelidir. Dar bir boyundan sonra yukarı doğru genişleyen özel tüplerdir. Üzerinde 12,5 ml ve 25 ml’lik hacimleri gösteren kalibrasyon çizgileri bulunur. 2. 2. BEHER ( beherglas ) Çeşitli hacimlerdeki sıvıların konabildiği, içindeki sıvıyı kolayca boşaltmaya olanak sağlayacak şekilde üst kenarında çıkıntısı bulunan, geniş ağızlı, silindirik, ısıya dayanıklı, altları düz cam kaplardır. Hacimleri 5 ml’den 5000 ml’ye kadar değişir. 3. 3. ERLEN ( erlenmayer ) Dar bir boyun ve alta doğru genişleyen bir yapıya sahip, konik cam kaplardır. Mümkün olduğu kadar fazla buharlaşması istenen solüsyonların kaynatılmasında, rahatça karıştırmaya imkan veren yapısı nedeniyle titrasyonlarda ve başka genel amaçlar için kullanılırlar. 4. 4. KADEH Ağızları geniş, dipleri dar cam kaplardır. Genellikle idrar koymak için kullanılırlar. 5. 5. ÖLÇÜ SİLİNDİRLERİ ( MEZÜR ) Silindir biçiminde, çeşitli çap, boy ve hacimde, üzerinde hacim göstergesi çizgiler bulunan cam kaplardır. Kapaklı veya kapaksız olabilirler. Bunlar, büyük bir hassasiyetle çalışmayı gerektirmeyen ölçüm işlemlerinde kullanılırlar. 6. 6. HUNİLER Sıvıların süzülmesinde ve dar boyunlu kaplara aktarılmasında kullanılırlar. Plastik, cam ve porselenden yapılmış olanları vardır. İyi bir süzme için en uygun huniler 580 açılı hunilerdir. Süzme işleminde süzgeç kağıtları kullanılır. Filtre kağıdı dörde katlanarak bir kare elde edilir. Sonra karenin serbest uçlarından çeyrek daire şeklinde kesilir. Süzgeç kağıdı bir tarafa bir kat, diğer tarafa üç kat olacak şekilde ayrılır ve huni içine yerleştirilir. İyi bir süzme yapmak için süzgeç kağıdı huninin kenarlarını aşmamalı ve konan sıvı da hiçbir zaman süzgeç kağıdının seviyesini geçmemelidir. 7. 7. KAPSÜLLER Çeşitli büyüklükte, ağızları daha geniş, dip kısımları dar, cam veya porselenden yapılmış kaplardır. 8. 8. BAGET Karıştırma, sıvı aktarma gibi işlerde kullanılan içi dolu cam çubuklardır. Çeşitli boy ve çapta olurlar. 9. 9. BALON Alt kısmı geniş ve şişkin, üst kısmı ince bir boyun şeklindedir. Altı düz veya yuvarlak olabilir. Çeşitli hacimlerde olabilirler. 100 ml ve 1000 ml’lik hacimlerdekiler sık, 2-5 L’likler seyrek olarak kullanılır. Solüsyonların hazırlanmasında kullanılırlar. Isıtılmaları gerektiğinde bir amyant üzerine konularak kullanılabilirler. 10. 10. ÖLÇÜ BALONLARI ( BALON JOJE ) Belli hacimde, alt kısımları yuvarlak ve şişkin, üst kısımları silindirik, ince uzun boyunlu kapaklı cam kaplardır. Boyun kısmında bir kalibrasyon çizgisi bulunur. Bu çizgiye kadar aldıkları sıvı miktarı üzerlerinde yazılıdır. Çeşitli hacimlerde bulunurlar. ( 25 ml, 50 ml, 100 ml, .....). Hassas solüsyonlar ve ayıraç hazırlanmasında, bir maddeyi belli bir oranda seyreltmek gibi işlemlerde kullanılırlar. 11. 11. PİSET Distile su kullanımı için gerekli kaplardır. Cam veya plastik olabilir. Plastik olanlar sıkmakla su verir, böylece çok az miktardaki su eksiği tamamlanır. Cam olanlarda ise, bir cam balona iki delikli bir lastik tıpa geçirilmiştir ve bu deliklerden içeri iki tane cam boru sokulmuştur. Cam boruların dışarıda kalan kısımları özel bir şekilde kıvrılmıştır. Bu boruların biri balonun dibine kadar iner, diğeri ise hemen mantarın altında son bulur. Pisetler üç şekilde kullanılırlar: a) Fazla miktarda su gerekli olduğu zaman piset kavranır ve lastik tıpanın fırlamaması için baş parmak ile bastırılarak kısa ucuna doğru eğilir. b) Daha az su ihtiyacı kısa uçtan üfleyerek sağlanır. Su aşağıya eğik uçtan çıkar. c) Çok az miktarda su ihtiyacında ise önce kısa uçtan üflenerek bir miktar su aşağıya eğik uçtan dışarıya atılır. Aşağıya eğik uçta kalan bir miktar su çok dikkatlice ve hafifçe üfleyerek küçük damlacıklar halinde istenilen kaba aktarılır. 12. 12. PİPETLER Bir solüsyondan belli hacimde sıvı almaya yarayan özel cam borulardır. Volümetrik ( büllü ) pipet : Bunların ortalarında şişkin bir kısım bulunur. Uç kısımları ise ince ve uzundur. Bül, her ünite hacme tekabül eden yüzey sahasını ve pipetin içini örten su ıslaklığından kaynaklanan hata payını azaltır. İnce kısımlarından birinin üzerinde bir çizgi bulunur. Bu çizgi ile pipetin sıvı çekilen ucu arasındaki bölümün aldığı sıvı miktarı bülün üzerinde yazılıdır. Bazı büllü pipetlerde alt uçta da çizgi bulunur. O zaman bülün üzerinde yazılı rakam iki çizgi arasındaki sıvının miktarıdır. Büllü pipetlerin 1 ml, 2 ml, 5 ml, 10 ml ve 25 ml’ likleri çok kullanılır. Bir büllü pipet kaç ml lik ise o kadar sıvı almak mümkündür; daha az veya daha çok sıvı almak mümkün değildir. Bu pipetler büyük bir hassasiyetle çalışmak istenildiğinde kullanılır. Dereceli ( taksimatlı ) pipet : Bu tür pipetlerin düz ve dar bir boşlukları vardır. Bu pipetlerin taksimatları suya göre yapılır ve doğrulukları maksimum kalibrasyon işaretine göre garanti edilmiştir. Kısmi ( aradaki ) kalibrasyon çizgilerinin doğruluğu pipetin iç cidarının bütünlüğüne bağlıdır. Çünkü ara taksimatları total hacmi içeren pipetin uzunluğunun istenilen aralıklarla bölünmesi ile elde edilir. Çeşitli hacimlerde olurlar. Bir pipetin hacmini anlamak için üst kısmına bakarız. Üst kısmında hacim ml olarak belirtilmiştir. Bazı pipetlerin üst kısmında 0 yazar, o zaman kaçlık olduğunu anlamak için alt kısmına bakarız ve kendisinden sonra gelen yuvarlak sayıya tamamlarız. Biyokimyada daha çok 1 ml, 2 ml, 5 ml, 10 ml ve 25 ml lik pipetler kullanılır. Bu pipetler çok hassasiyet gerektirmeyen hallerde kullanılırlar. Mikropipetler : Çok küçük hacimleri aktarmak için kullanılan hassas pipetlerdir. Hacimleri 0,01 – 0,1 ml arasında değişir. Bunların derecelenmesi genellikle civa ile yapılır. Üzerlerinde işaretli miktarda sıvı içerirler. Otomatik pipetler : Mikro ve makro olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Her biri ayarlanabilir veya sabit hacimli olabilir. Sıvı, kolaylıkla değiştirilebilen uca bir piston yardımı ile çekilip boşaltılabilir. Hassas deneylerde tercih edilirler. Bir deneyin seri halde kolayca yapılmasını sağlarlar. Pipetlerin Kullanılması 1. 1. Önce pipet üst ucuna yakın kısmından sağ elin baş parmağı ve son üç parmağı arasında tutulmalıdır. İşaret parmağı ise sıvıyı çekince akmaması için üst ucu tıkamaya hazır olacak şekilde serbest olmalıdır. 2. 2. Pipetin uç kısmı alınacak sıvı içine daldırılır. Pipetin ucu yeteri kadar sıvı içine daldırılmalıdır ve pipete sıvıyı çekerken hava girmemesine dikkat edilmelidir. 3. 3. Hafif bir emme ile sıvı pipetin üst ucundaki işaret çizgisine kadar çekilir. Çizgiyi geçince, pipetin ucu işaret parmağı ile kapatılır. Pipet sıvı içinden çekilir. Alt ucu süzgeç kağıdı ile kurulanır ve pipetin ucunda kalan sıvılar silinir. 4. 4. Üst ucu tıkayan işaret parmağının baskısı hafifletilerek fazla sıvının işaret çizgisi veya üst çizgiye kadar gelmesi sağlanır. Burada dikkat edilecek nokta sıvının oluşturduğu içbükey hattın en dibindeki noktanın kalibrasyon çizgisi ile çakışmasını sağlamaktır. 5. 5. Sıvının boşaltılacağı kabın kenarına pipetin ucu temas ettirilir. Pipetteki sıvı işaret parmağının basıncı hafifçe kaldırılarak yavaş bir şekilde boşaltılmalıdır. Bu sırada işaret parmağı tamamen kaldırılmamalıdır. Sıvı yavaşça akmalı, boşalmasını sağlamak için üfleyerek akışı arttırılmamalıdır. 6. 6. Üst kısmında halka şeklinde çepeçevre bir işaret taşıyan pipetlerde son kalan sıvı üflenerek boşaltılır. Bu işareti taşımayan pipetlerde asla üfleme yapılmaz. Sadece pipetin ucu sıvının boşaltıldığı kaba hafifçe değdirilerek iyice boşalması sağlanır. 13. 13. BÜRETLER Titrasyon için kullanılırlar. Büretler de bir çeşit pipettirler, fakat bunların boşaltma ucunda sıvının akışını kolayca kontrol edebilmek için bir kapama musluğu vardır. Çeşitli büyüklükte büretler vardır. Kapasitesi 2 ml veya daha az olanlarına mikrobüret denir. Bunların taksimatları 0,01 ml veya daha küçüktür. Büretler yağdan tamamıyla temiz olmalıdır. Sıvının büretin içini ıslatmasından kaynaklanan hataları bertaraf etmek için sıvının akış hızı yavaş olmalıdır. Büretler içine konan çözeltiler genellikle ‘’ normal ‘’ çözeltilerdir. Büret önce ‘ 0 ‘ çizgisini aşacak şekilde bir huni yardımıyla doldurulur. Alttaki musluk sağa sola çevrilerek içindeki sıvı bir miktar akıtılarak büretin hiçbir kısmında hava kabarcığı kalmaması sağlanır. Alt kısımlarda musluk civarında kalan hava kabarcıklarını uzaklaştırabilmek için bazen büreti birkaç kez doldurup boşaltmak gerekebilir. Hava kabarcığı kalmayınca şunlar yapılır: a) a) Büret yeniden üst çizgisini aşacak şekilde doldurulur. b) b) Huni çıkarılır. Çıkarılmazsa, ayarlanacak olan üst sınır düzeyi huniden akan sıvı ile değişip bozulur ve titrasyon hatalı olur. c) c) Alt musluk açılarak sıvı yüzeyinin konveksliği ‘ 0 ‘ çizgisine teğet olacak şekilde ayarlanır. Böylece büret titrasyona hazır hale getirilmiş olur. Titrasyon daima oturarak yapılmalıdır. Sağ elini kullananlar, sol elin baş parmağı ile musluğu önden, sol elin işaret ve orta parmakları ile de arkadan tutmalıdır. Titrasyon sırasında musluk, sıvının damla damla akması için hafifçe açılırken, titrasyon kabı sağ el ile boyun kısmından serbestçe tutularak düzenli bir şekilde çalkalanır. 14. 14. BEK Hava gazı, doğal gaz veya bütan gazı ile çalışan, alev sağlayan aletlerdir. Alt taraflarında bulunan metal disk sağa sola çevrilerek alevin çok veya az havalı yanması sağlanabilir. Bazen bekler içten yanar, bu durumda bek söndürülüp havasını ayarlayan disk tamamen kapalı duruma getirildikten sonra yeniden yakılır ve gaz gelişi istenilen şekilde ayarlanır. Bekler ısıtma gerektiren deneylerde kullanılır. 15. 15. İSPİRTO LAMBASI Geniş gövdeli bir şişeye ispirto doldurulur. İspirtonun içine bir fitil daldırılır ve şişenin kapağındaki yarıktan fitilin ucu çıkarılır. Üst kısmını kapatabilecek ayrı bir kapağı da vardır. İspirto lambası ısıtma deneylerinde kullanılır. kullanmak için fitilin ucu yakılır ve iş bittiğinde kapağı kapatılarak söndürülür. 16. 16. HAVAN Katı maddeleri küçültüp toz haline getirmeye yaradığı gibi, katı bir maddeyi bir sıvı içinde ezerek dağıtmaya, böylece çözünmesini kolaylaştırmaya yarar. Cilasız porselen, cam, çelik gibi çeşitli maddelerden yapılır. Dövülecek maddeye uygun havan kullanmak gerekir. Örneğin; boyalar için cam havan uygundur, çünkü kolaylıkla yıkanabilirler. Taş gibi sert maddeler için ise çelik havanlar uygundur. Havanlar kullanıldıktan sonra hemen yıkanmalıdır. 17. 17. MAŞA Isıtılacak bir kabı emniyet ile tutmaya yarar. Metal veya tahtadan yapılırlar. 18. 18. SÜPOR ( port-tüp ) Deney tüpleri, büretler, balon ve benzeri gereçleri dik konumda veya belirli bir seviyede tutmak için kullanılan ve tahta, metal veya plastikten yapılmış araçlardır. Değişik ebatlarda olabilirler. 19. 19. FIRÇA Tüp ve diğer cam malzemelerin mekanik temizliği için kullanılırlar. Bir çalışma yapılırken kullanılan malzemeler hemen akan su altında yıkanmalı ve fırça ile mekanik temizliği yapılmalıdır. 20. 20. SPATÜL Toz veya küçük parçalar halindeki maddeleri almak için kullanılır. Metal veya porselenden yapılmışlardır. Kimyasal madde içine sokulacak spatülün çok temiz olması gereklidir. 21. 21. AMYANT TEL Ani ısıtma ve ani ısıtmadan doğabilecek patlamaların önüne geçmek için bek alevi ile ısıtılacak malzeme arasındaki direkt ilişkiyi kesen malzemelerdir. Yani ısıtma deneyi yaparken cam malzemenin ısıdan etkilenmesini önlemek amacıyla kullanılır. 22. 22. ÜÇGEN TEL Çok küçük kapların ısıtılması için sac ayağının üzerine konulan malzemelerdir. Cam malzemenin ısıdan etkilenmesini önlemek amacıyla kullanılır. 23. 23. SAC AYAĞI Isıtma deneylerinde ispirto lambası veya bek alevi üzerine konur. Üzerine amyant tel veya üçgen tel yerleştirilir. Cam malzeme bunun üzerine konarak içindeki madde ısıtılır. 24. 24. STATİF Büret ve diğer cam malzemelerin tutturulması için metalden yapılmış, ayak ve çubuk kısmından ibaret aletlerdir. 25. 25. REAKTİF ŞİŞELERİ Hazırlanan reaktiflerin saklanmasında kullanılırlar. Reaktiflerin büyük bir çoğunluğu ışıktan etkilenir ve bozulur. Bu yüzden ışık geçirmeyen renkli şişelerde saklanmaları gerekir. Reaktif şişelerinin hacimleri 25 ml’den 1000 ml’ye kadar değişir. 26. 26. DAMLALIKLI ŞİŞELER Bunlar genel olarak 50 ml’liktirler. Renksiz veya koyu renkli camdan yapılmışlardır. Kapakları olukludur. Şişe eğildiği zaman içindeki solüsyonun damla damla akmasını sağlar. Boya solüsyonları ve indikatörler için kullanılabilirler. 27. 27. PETRİ KABI Az miktardaki katı maddeleri veya katı kültür vasatlarını saklamak için kullanılan kapaklı cam kaplardır. 28. 28. SAAT CAMI Az miktardaki katı maddelerin ısıtma ve kurutma işlemlerinde kullanılan konkav yapılı cam malzemelerdir. 29. 29. TERAZİ Özellikle çözelti hazırlanması sırasında katı maddelerin tartılması ve biyolojik doku örneklerinin ağırlıklarının belirlenmesi için kullanılan, hassasiyeti oldukça yüksek aletlerdir. Kaba ölçümler için düşük hassasiyetli ( adi terazi ) teraziler, ince ölçümler için hassas teraziler kullanılır. 30. 30. DİSTİLE SU CİHAZI Biyokimyada yapılan tüm deneyler saf su ile yapılmalıdır. Çünkü, çeşme suyunun içeriği, yapılan deneylerin sonuçlarını etkiler. Çeşme suyu bir hortumla distile su cihazının içine girer. Rezistanslar ile ısınır ve buharlaşır. Su buharı borulardan geçerken soğur ve yoğunlaşır. Aletin ucundaki hortum aracılığı ile yoğunlaşan su dışarı alınır. Bu şekilde elde edilen su damıtılmıştır ve içindeki birçok maddeden arınmıştır. 31. 31. DEİYONİZE SU CİHAZI Bu cihaz da saf su temininde kullanılır. Uzun kolonları vardır. Bu kolonlar içine iyon değiştirici reçineler konmuştur. Su, kolonlardan geçerken içindeki iyonlar reçineler tarafından tutulur. Sonuçta elde edilen su iyonlarından arınmıştır. 32. 32. MANYETİK KARIŞTIRICI Hazırlanan bir solüsyonda bulunan maddelerin iyice erimesi ve karışmasını sağlamak için kullanılır. Sıcaklık ve devir sayısı ayarlanabilir. Solüsyonun içine iyi karışmayı sağlamak için bakla ( stir bar ) atılır ve manyetik karıştırıcının üzerine konur. Alet çalıştırılır ve kısa sürede madde tamamen karışmış olur. 33. 33. BENMARİ ( çalkantılı su banyosu ) Bazı analizlerde, hazırlanan deneyler belli bir süre, belli bir sıcaklıktaki suda inkübasyona bırakılmalıdır. Bu amaçla benmari kullanılır. cihaz dakikada 0-200 arası salınım yapabilir. Tank içindeki suyun sıcaklığı 0-1000C arasında kontrol edilebilir. Cihaz iki üniteden oluşmuştur. Birinci ünite, çalkalama işlemini yapan mekanik sistemi de bünyesinde bulunduran tank; ikinci ünite ise, tankın içindeki suyu sabit sıcaklıkta tutan kontrol ünitesidir. 34. 34. DESİKATÖR Bunlar; bir kapak, bir de alt kısmına sülfürik asit, anhidr kalsiyum klorid gibi kurutucu madde konan geniş cam kaplardır. İyice kapanmasını sağlamak için kapak yüzeyi tıraşlıdır. Hava geçişini önlemek için kapak kenarları vazelinlenir. Reaktifleri ve diğer maddeleri rutubetten korumak için kullanılırlar. Bazı desikatörlerin kapağında havayı boşaltmaya yarayan musluklu bir cam boru vardır. Bu tip desikatörlere ‘’ vakumlu desikatör ‘’ denir. 35. 35. DAĞITICILAR Belli miktardaki sıvının çok sayıda tüplere eşit hacimlerde dağıtımını sağlayan aletlerdir. 1mL – 20 ml arası hacimlerde sıvı dağıtımını yapabilirler. Deneylerin seri halde kolayca yapılmasını sağlar. 36. 36. ÇEKER OCAK Tüm laboratuarlarda çeker ocak olmalıdır. Çeker ocak bir takım zararlı olabilecek buharların uzaklaştırılmasında ve laboratuarların havalandırılmasında kullanılır. 37. 37. VORTEKS Sabit bir mil üzerinde dönen tek bir döner başlığa sahip olan bu aletler, deney tüpü içindeki reaktiflerin karışarak homojen hale gelmesini sağlarlar. Tüp, döner başlığa hafifçe üstten bastırıldığında başlık otomatik olarak çalışır. Dönüş hızı, istenilen hıza ayarlanmak sureti ile tüp içeriği karıştırılmış olur. 38. 38. FIRIN Laboratuarda fırınlar; kuru kimyasallar, ekstreler, cam kaplar ve elektroforez tabakaları için kullanılırlar. Günlük sıcaklık kontrolleri yapılmalıdır. 39. 39. ETÜV Yıkanmış malzemelerin kurutulmasında, hazırlanan deneylerin belli bir süre belli bir sıcaklıkta inkübasyona bırakılmasında, bakteriyolojide sterilizasyon işleminde kullanılır. Üzerinde sıcaklık ve zaman ayarı yapabilecek düğmeler vardır. 40. 40. SHAKER Hazırlanan deney tüplerinin bir süre için belli bir hızda çalkalanmasını sağlar. İnkübasyon sırasında çalkalama istenen deneylerde kullanılır. Çalkalama sıklığı ayarlanabilir. 41. 41. SAHLİ HEMOMETRESİ Kanda hemoglobin tayini için çeşitli metotlar ortaya atılmıştır. Oksihemoglobin ve demir tayinine dayanan fotoelektrik kolorimetreler ve asit hematin renk tayinine dayanan Sahli ve Haden Hauser aletleri en sık kullanılanlarıdır. Sahli hemoglobinometreler kanda hemoglobin miktarını saptamak amacı ile kullanılan en basit yöntemdir. Eritrositlerin dilüe asit ile hemoliz edilmesi ile oluşan rengin standart renk ile karşılaştırılmasına dayanan kolorimetrik bir yöntemdir. 42. 42. TERMOMETRE Kinetik ölçümler ve diğer sıcaklığa hassas ölçümlerde, su banyosunda termometre kullanımının önemi büyüktür. Isıtma banyolarında cam-likit termometre, termistör ve elektronik termometreler kullanılmaktadır. Sıcaklığı ölçmek için kullanılırlar. Termometrelerin doğru ölçüm yapıp yapmadıkları 6 ay veya bir yıllık aralarla kontrol edilmelidir. 43. 43. pH-METRE Solüsyonların pH’larını ölçmede kullanılır. Bütün cihazlarda, bazen ayrı ayrı, bazen de tek bir bölmeye yerleştirilmiş referans ve cam elektrotlar bulunur. Referans elektrotta meydana gelen sabit elektrik potansiyeline karşı, H+ konsantrasyonu ve pH değişmelerine hassas bir ucu bulunan cam elektrotta meydana gelen potansiyel değişiklikleri ölçülür. Bu elektrot çabuk kuruduğu için sürekli olarak distile su içinde tutulmalıdır. Elektrodun kalibrasyonu, pH’sı bilinen standart solüsyonlarla yapılır. Yumuşak bir bezle sildikten sonra pH’sı ölçülecek olan sıvıya daldırılır. Skalada okunan rakam o solüsyonun pH’sıdır. Distile su ile iyice yıkandıktan sonra elektrot su dolu kabın içinde olacak şekilde statifine ( sabitleştirici ) yerleştirilir. 44. 44. SANTRİFÜJ Bir solüsyondaki katı maddeleri sıvı kısmından kabaca ayırmakta kullanılır. çözeltideki maddelerin yoğunluklarına göre ayrımını sağlar. Santrifüje tüpleri yerleştirirken hepsinin eşit ağırlıkta olmalarına ve alete tam karşılıklı yerleştirilmelerine dikkat etmek gerekir. Dakikadaki dönme hızı ve süresi ayarlanır. Santrifüjler klinik laboratuarlarda genellikle kanın pıhtılaşmasını sağlayarak serum veya plazmayı ayırma amacıyla kullanılır. bu amaçla 1000 G’de 10 dakika çevirme ideal bir ayrılmayı sağlar. Santrifüj tüplerine silikon jel konması pıhtı ve serum arasında çözünmeyen bir bariyer oluşmasını sağlar. Santrifüjün dönüş hızını belirleyen birimler RCF-G ( relative centrifugal force = rölatif santrifugal güç ) ve rpm ( revolution per minute = dakikadaki devir sayısı )’ dır. Santrifüj tipleri: - klinik santrifüjler - hematokrit santrifüjler - - yüksek hızlı santrifüjler - - ultrasantrifüjler - - soğutmalı santrifüjler 45. 45. SPEKTROFOTOMETRE Bir çözelti içindeki madde miktarını, çözeltiden geçen veya çözeltinin tuttuğu (absorblanan ) ışık miktarından faydalanarak ölçme işlemini yapan cihazlara spektrofotometre adı verilir. Bu tür cihazlarla bir çözeltinin ışığı absorblama ( absorbans, optik dansite ) ve geçirme ( transmittans ) miktarı okunabilir. Genel olarak bir spektrofotometre şu kısımlardan ibarettir: a) a) ışık kaynağı b) b) dalga boyu ayarlayıcısı c) c) küvet ( fotosel ) d) d) dedektör e) e) okuyucu Işık kaynağından gelen ışık, tek bir yarıktan geçirilerek monokromatik ışın demeti olarak dalga boyu ayarlayıcısına ulaşır. Dalga boyu ayarlayıcısı ile ışığın dalga boyu istenilen dalga boyuna ayarlanıp, tek bir yarıktan geçirilerek küvete gönderilir. Küvetten geçen ışığın bir kısmı çözelti tarafından tutulurken, geri kalan kısmı dedektöre gelir. Dedektör küvetten geçen ışığın şiddetini ölçen kısımdır. Buradaki fotosel veya fototüp üzerine düşen ışık elektrik akımına dönüştürülür. Bu elektrik akımı okuyucuda değerlendirilir. Okuyucudan alınan değer ya absorbans, ya da transmittanstır. Madde konsantrasyonu ile absorbans arasında A = abc ( Lambert Beer kanunu ) şeklinde bir ilişki vardır. ( A: absorbans, a: molar absorbtivite katsayısı, b: ışık yolu uzunluğu, c: konsantrasyon ). Absorbans ile transmittans (T) arasında ise A = 2- log % T şeklinde bir ilişki vardır. Işık kaynağı olarak genellikle tungsten ampulleri kullanılır. Küvetler değişik şekilli, 1 cm çapında, cam, silika veya plastikten yapılmış olabilirler. 46. 46. ELEKTROFOREZ Yüklü taneciklerin veya moleküllerin elektrik akımının etkisi ile birbirinden ayrılması için kullanılan cihazlardır. Elektriksel alanda (+) yüklü tanecikler ( katyonlar ), (-) kutba ( katoda ); (-) yüklü tanecikler ( anyonlar ), (+) kutba ( anoda ) doğru hareket ederler. Ortamda moleküllerin hareket hızları, molekülün yükü, şekli, büyüklüğü, elektrik alanının kuvveti ve destek ortamının özelliğine bağlıdır. Yüklü moleküllerin hareket ettiği destek ortamının özelliğine göre değişik elektroforez çeşitlerinden bahsedilebilir. Bunlardan bazıları: a) a) kağıt elektroforezi b) b) nişasta jel elektroforezi c) c) selüloz asetat elektroforezi d) d) agaroz jel elektroforezi e) e) poliakrilamid jel elektroforezi 47. 47. OTO ANALİZÖRLER Günlük testleri daha hızlı ve daha hassas bir şekilde ölçmeye yarayan otomatik aletlerdir. Genel olarak bu aletler bilgisayar kontrollüdür. Bu tür aletlerde gerek biyolojik numunelerin gerekse kullanılan reaktiflerin otomatik pipetlerle pipetlenmesi söz konusudur. Böylece pipetlemeden kaynaklanabilecek hatalar ortadan kaldırılmış olur. Alet otomatik olarak reaktif ve numuneden mikrolitre (mL) seviyesinde alarak reaksiyon küvetine koyar. Küvette reaksiyon yürütülür ve oluşan ürün aletin kendi üzerindeki okuyucu yardımıyla değerlendirilir. Standarda göre hesaplanarak doğrudan sonuç verilir. Bu tür cihazlarla saatte 300-400 test çalışmak mümkündür.

http://www.biyologlar.com/biyokimya-labaratuvarinda-kullanilan-malzemeler

Hücre Yüzeyinde Etki Gösteren Hormonlar

1 - Hipotalamik Hormonlar Hipotalamustan salgılanan düzenleyici faktörler büyüklük ve kimyasal yapı bakımından birbirlerinden farklıdır. Bu hormonların hepsinde de karboksil ucu bloke edilmiştir. Hepsi hipotalamusta sentezlendikten sonra hipotalamo-hipofizer portal dolaşımla hipofize gelirler. Bu hormonların yarı ömürleri birkaç saniye kadardır. Bu gruptaki hormonlar kontrol ettikleri hipofizer hormonlarla birlikte aşağıda incelenmiştir. 2 - Hipofiz Hormonları - Arka Hipofiz Hormonları Vazopressin ve oksitosin hipotalamusun supraoptik ve paraventriküler çekirdeklerinin nöronlarında sentezlendikten sonra, bu nöronların aksonları boyunca arka hipofize taşınırlar. 1 Vazopressin Vazopressin halkasal bir nonapepdittir ve molekül ağırlığı 1084’dür (İnsan). Pepditte bir disülfit köprüsü ve karboksil ucunda amid grubu ile bloke edilmiş bir glisin bulunur. Biyolojik aktivite için disülfit köprüsü ve amid grubu mutlaka gereklidir. Vazopressinin başlıca görevi böbreklerden süzülen suyun tutulmasıdır. Bu antidiüretik etki sonucu idrar konsantre hale gelir. Bu nedenle hormona antidiüretik hormon da denilmektedir. Vazopressin ayrıca damarlardaki düz kaslara etki ederek damarların büzülmesine neden olur. Vazopressin böbreğin distal tubüllerine etki ederek tubüllerin suya geçirgenliğini artırır. Distal tubuller böbreğin hiperozmolar bölgesinde bulunduklarından su buradan geri emilir. Vazopressin halkasal tubül hücrelerinin plazma zarında bulunan ve birbirine benzeyen en az iki resptöre bağlanarak adenilat siklazı aktive etmektedir. Böylece hücrede cAMP düzeyi artar ve protein kinaz A aktive olur. Bunun aktivasyonu hücrede bir seri fosforilasyonlara neden olur. Buna bağlı olarak mikrotubül ve mikroflament yapılarında değişiklik oluşur. Sonuçta da henüz tam olarak bilinmeyen mekanizmalarla tubulün luminal zarına suyu iten moleküller yerleştirilmiş olur. Vazopressin salgısını kontrol eden en önemli faktör kanın ozmolalitesidir. Ozmolalitedeki artış salgıyı artırırken, ozmolalitedeki azalma salgıyı inhibe eder. Hipotalamusun vazopressin üretememesi sonucu diabetes insipidus oluşur. Nadiren kalıtsaldır. Çoğunlukla hipotalamustaki bir tümör veya kitleden, cerrahi girişimlerden, kafa travmasından veya enfeksiyonlardan sonra ortaya çıkar. Her durumda da hipotalamusun arka hipofize vazopressin salgılama yeteneği ortadan kalkmıştır. Diabetes insipidus’ta idrar konsantre edilemediği için idrar miktarı çok artar. Su kaybı plazma ozmolalitesinin artmasına neden olur. Dehitratasyon kontrol altına alınmazsa ölümcül olabilir. 2 Oksitosin Oksitosin’de halkasal bir nonapepdittir ve bir disülfit bağı taşır. Başılca görevi doğum ve laktasyon sırasında düz kasların kasılmasını uyarmaktır. Hamilelikte uterustaki oksitosin reseptörlerinin sayısı 100-200 kat artar. Bu nedenle hormon düzeylerindeki çok hafif artışlar dahi önemli fizyolojik etki ile sonuçlanır. Doğum sırasında oksitosin salınması uterusun kasılmasını artırarak fötusun çıkmasını sağlar. Oksitosin sıklıkla doğumu hızlandırmak amacıyla verilir. Doğumdan sonra oksitosin sütün gelmesi için de önemlidir. Bebeğin-yavrunun emmesi oksitosin salınımını uyarır. - Orta Lop Hipofiz Hormonları 1 Melanosit Stimüle Edici Hormon Melanosit uyarıcı hormon (Melanocyte-stimulating hormone, MSH) hayvanlarda melanin yapımını uyararak pigmentasyonu artırır. Öncül madde pro-opiomelanokortin’dir. Bu oncülden a ve b olmak üzere iki türlü MSH üretilmektedir. a-MSH bütün türlerde aynı olup 13 amino asitten oluşmuştur. b-MSH ise farklı sayıda amino asit talır. Bu hormon hayvanlarda hipofiz ara lobda üretilir. İnsanlarda hipofizin bu kısmı eksiktir. İnsanlarda pigmentasyonu ACTH’nin kontrol ettiği düşünülmektedir. - Ön Hipofiz Hormonları Ön hipfizden 6 hormon salgılanmaktadır. Bunların hepsi de pepdit ve protein yapılıdır. Bunlar hipotalamik hormonların kontrolü altında olup hipotalamik faktörler ön hipofiz hormonlarından dördünün salınımını uyarır, ikisinin salınımını da inhibe eder. Ayrıca ön hipofiz hormonları periferik dokulardaki hedef hücrelerden salınan faktörlerle inhibe edilirler. 1 Büyüme Hormonu (Growth Hormon, GH) Somatotropin adı da verilen büyüme hormonu (growth hormone) (GH) küçük bir protein molekülüdür. Taşıdığı amino asit sayısı bakımından türlere göre farklılıklar gösterir. Insan büyüme hormonu 188, sığır büyüme hormonu 369, koyun büyüme hormonu ise 191 amino asitten kurulmuştur. İnsan ve maymunlarda tek bir polipepdit zincirinden ibaret olduğu halde sığır ve koyunlarda iki zincirli bir yapı gösterir. İki disülfit bağı bulundurur. Bu hormon büyüme yeteneğine sahip olan bütün vücut dokularının büyümesini temin eder. Bunu dolaylı yoldan yapar. GH, somatomedin C (İnsülin benezri büyüme faktörü, insülin-like growth factor, IGF-I) salınımını uyarır. Somatomedin C ise uzun kemiklerin ve yumşak dokuların büyümesini sağlar. Büyüme hormonu en azından birkaç amino asidin, belki de bütün amino asitlerin hücre zarından stoplazmaya geçişlerini direkt etkiyle artırır. Bu etki hücre içerisindeki amino asit konsantrasyonlarını yükseltir. Büyüme hormonu ribozomlar üzerinde direkt bir etki ile de protein sentezini artırmaktadır. Aynı zamanda çekirdekteki trankripsiyon işleminin stimilasyonuna ve böylece oluşan RNA miktarında artışa neden olmaktadır. Sonuçta protein metabolizması üzerine anabolik etkileri vardır. Hücre zarında amino asit geçişinin bu şekilde kontrolü insülin tarafından glikoz geçişinin düzenlenmesi mekanizmasına çok benzemektedir. GH’nun karbohidratlar üzerine etkisi insulin etkisinin zıddıdır. GH uygulanmasından sonra görülen hiperglisemi glikozun çevre dokularda kullanılmasının azalması ve glukoneogenezis ile hepatik üretimin artmasının birlikte sonucudur. Büyüme hormonu büyümenin hızlandırılabilmesi için karbonhidratlara ve insüline ihtiyacı vardır. Büyüme hormonu pankreası çıkartılmış hayvanlarda büyümeye sebep olmaz. Büyüme hormonu hücre glukoz metabolizması üzerinde üç büyük etkiye sahiptir. 1 - Enerji elde etmek amacı ile glukozun daha az kullanılması. 2 - Hücredeki glikojen depolanmasının artması ve 3 - Hücreler tarafından gerçekleştirilen glukoz alımının azalmasıdır. Büyüme hormonu langerhans adacıklarının beta hücrelerinin sürekli uyarılarak fazla miktarda insülin salgılanmasına sebep olur. Büyüme hormonuna bağlı olarak insülin salgılanmasının çok aşırı derecede stimüle edilmesi beta hücrelerinin iflas etmelerine sebep olabilir ve diabetes mellitus tablosu ortaya çıkabilir. Büyüme hormonu yağ dokularında bulunan serbest yağ asitlerinin harekete geçirir ve vücut hücreler için gerekli olan enerjinin büyük kısmının bu yağlardan karşılanmasını sağlar. Karbonhidratlar az miktarda sarf olunca da, proteinler kullanılarak karbonhidrat elde edilmesi olayı yani glikoneogenezis sınırlanmaktadır. Bu olay protein kullanımını azaltan diğer bir faktördür. In vitiro olarak GH adipoz doku ile inkube edildiği zaman serbest yağ asitleri ve gliserolün bırakılmasını artırır. İnvivo GH’un uygulanmasından sonra çok hızlı olarak (30-60 dakika içinde) dolaşımda serbest yağ asitleri ve karaciğerde yağ asitlerinin oksidasyonun artmasına neden olmaktadır. İnsulin noksanlığında (Örneğin diabetes mellitus), ketogenezisde bir artış olur. Bu etkiler ve karbohidratlar üzerine olan etkiler muhtemelen IGF-I ile ayarlanamaz. Triacilgliserol depolarından yağ asitlerinin mobilizasyonu, kaslarda glikolizisin inhibisyonuna yardımcı olmaktadır. Uzun süre GH uygulanması diabetes mellitus ile sonuçlanabilmektedir. Fazla miktarda büyüme hormonunun tesiri ile yağların mobilizasyonu büyük miktarlar şeklinde gerçekleşmekte ve buna bağlı olarak da karaciğerde aşırı miktarda asetoasetik asit teşekkül ederek ketozise yol açabilmektedir. GH veya benzer etkili IGF-I, pozitif Ca, Mg ve PO4 dengesini artırır ve Na, K, Cl retensiyonuna sebep olur. GH laktojenik reseptörlere bağlanır, böylece prolaktinin birçok özelliğine sahiptir, örneğin, meme bezlerinin uyarılması, laktogenezis gibi. GH sentez ve salgısı önemli olarak, hipotalamustan salgılanan GH-releasing hormon (GH-RH) tarafından kontrol edilir. Bu hormon karboksil ucundan amitlenmiş 44 amino asitlik bir proteindir. GH-RH, hipofizin somatotrof hücrelerdeki reseptörlerine bağlanıp adenilat siklazı aktive ederek cAMP düzeylerini yükseltir ve GH salınmını uyarır. GH sentezi için tiroid hormonu ve kortizol de gerekir. GH serbest bırakılışının negatif kontrolü somatostatin tarafından sağlanır. Somatostatinin halkasal bir pepdit olup biyolojik aktivitesi için yapıda yer alan disülfit köprüsü gerekli değildir. Somatostatin aynı zamanda glukagon, insülin, TSH, FSH, ACTH ve gut hormonların salınmasını inhibe eder. Fakat prolaktine etki etmez. Somatostatin Ca mobilizasyonunu inhibe ederek GH’ü inhibe ediyor görülmektedir. Somatostatin ayrıca, barsaktan gastrin ve organizmanın değişik yerlerinden yaklaşık 13 değişik hormonun salgılanmasın inibe eder. Puberteden önce GH eksikliği orantılı boy kısalığına neden olan panhipoptiütarizm bütün ön lob hormonlarının normalden az salgılanmaları durumudur. Bu duruma hipofizer cücelik denir. Kongenital olabildiği gibi sonradan da olabilir. Büyüme hormonundaki yetersizliklere bağlı olarak cücelik gelişebilir. Aşırı miktarda büyüme hormonu salgılanmasına bağlı olarak da devlik gelişir. Nadiren bazı hastalarda yüksek GH seviyesine karşın hipofizer cüceliğe benzer bir durum ortaya çıkar. Bu duruma Laron cüceliği denir. Akromegali de büyüme hormonuna bağlı olarak gelişen klinik bir durumdur. GH fazlalığı hemen her zaman hipofiz bezinin iyi huylu ve büyük tümörlerine bağlı olarak ortaya çıkar. 2 Prolaktin Luteotrop hormon, laktotrop hormon olarak da adlandırılmış olan prolaktinin esas fonksiyonu dişilerde süt yapımını uyarmaktır. Bunun olabilmesi için olgun meme dokusunun gelişmiş olması gerekir. Süt yapımında prolaktin, östrojenler, insülün ve kortizol ile birlikte etki eder. Prolaktin süt proteinleri olan kazein ve laktoalbumin mRNA’larının yapımın artırır. Prolaktin progesteron oluşumu için Corpus luteumu stimüle eder. Prolaktin düzeyleri erişkin yaşam boyunca korunur. Ancak süt vermeyen insanlardaki rolü bilinmemektedir. Erkeklerde herhangi bir fonksiyonu yoktur. Prolaktin ön hipofiz hormonları içerisinde salgılanması inhibüsyonla kontrol edilen tek hormondur. Hipotalamusla hipofiz arasındaki suprasellülar bölgedeki bir tümör gelişimi hipotalamo-hipofizer portal dolaşımın kesilmesi, prolaktin dışındaki tüm ön hipofiz hormonlarının salgılarının kesilmesine neden olur. Prolaktin salgısı ise artar. Bunun sebebi ön hipofiz hormonlarının salgılanmasını uyaran ve aynı şekilde prolaktin salgılanmasını baskılayan hipotalamik faktörlerin hipofize ulaşamamasıdır. Prolaktin salgısı prolaktin inhibe edici faktör veya dopamin tarafından kontrol edilir. Dopamin beynin pek çok yerinde nörotransmiter olarak etki eden bir katekolamindir. Dopamin, hücre yüzeyindeki spesifik reseptörüne bağlanıp adenilat siklazı aktive ederek hipofizin laktotrof hücrelerini inhibe eder. Ek olarak dopamin, fosfatidilinozitol döngüsünü de inhibe etmektedir. Ayrıca kısa bir negatif feed-back mekanizması da vardır. Prolaktin median eminensteki hücrelere doğrudan bağlanarak dopamin salgısını artırır ve sonuçta prolaktin salgısı inhibe edilir. T-RH (Thyrotropin-Releasing Factor) başta olmak üzere çeşitli faktörler prolaktin salgısını artırır. Hamilelik sırasında prolaktin salgılayan hücrelerin sayısı ve hücrelerin uyarıcılarla-inhibütörlere duyarlılıkları artar. Östrojenler prolaktin reseptörlerini artırır. Böylece prolaktin salgısı ve duyarlılık artar. Hiperprolaktinemi genel olarak antipsikotik bir ilaç olan fenotiazin gibi dopamin antagonisti ilaçların kullanılmasından sonra ortaya çıkar. Diğer bir neden de hipofizin prolaktin üreten iyi huylu tümörü olan prolaktinoma’dır. 3 Tirotropin Troidi uyarıcı hormon (thyroid-stimulating hormone) (TSH) adı da verilen tirotropin hipofiz bezi tarafından üretilen üç glikoproteinden birisidir. Tiroid bezinden tiroid hormonlarının salgılanmasını uyarır. TSH ayrıca tiroid bezinin büyümesini de uyarmaktadır. Bu hormon hedef hücre yüzeyindeki reseptörüne bağlanarak adenilat siklazı uyarır ve hücre içi cAMP artışı üzerinden etkisini gösterir. TSH’ın yaklaşık % 15’i karbohidrattır. Iki altbirimden oluşur. a ve b olarak adlandırılan altbirimler birbirlerine nonkovalent etkileşimlerle bağlıdır. Bu alt birimlerin tek başlarına biyolojik aktiviteleri yoktur. a-altbirimi glikoprotein yapısındaki tüm hipofiz hormonlarında ve koryonik gonadotropinde ortaktır. Dolayısı ile TSH’nın spesifik etkisi b-altbiriminden gelmektedir. TSH salgısı tirotropin salgılatıcı faktör (Thyrotropin-Releasing Factor) T-RH tarafından uyarılırken, somatostatin ve tiroid hormonları tarafından inhibe edilir. T-RH bir tripepdittir. Amino ucunda glutamik asidin piro halkası ile karboksil ucunda amid grubu ile bloke edilmiştir. T-RH hem TSH hem de prolaktin salgısını uyarır. Somatostatin TSH salgısını engellemektedir. Ancak TSH salınımının en kuvvetli inhibütörü tiroid hormonlarıdır. Eğer plazma tiroksin veya triiyodotironin düzeyleri yüksekse , T-RH düzeyi yüksek olsa bile hipofiz TSH salgılamayacaktır. Bu durum, tiroid fonksiyonundaki küçük değişiklikleri saptamak için uygulanan T-RH stimülasyon testinin temelini oluşturur. Tiroid ile ilgili sorunların çoğu hipofiz bezinin değil de tiroidin kendi hastalıklarından kaynaklanır. Yüksek TSH düzeyleri genellikle tiroid bezinin hormon üretememesi sonucu feed-back inhibüsyonun kalkması sonucu olur ve bu duruma primer hipotroidizm adı verilir. TSH düzeyinin yükselmesi tiroid hastalığının en hassas ve kesin göstergelerinden birisidir. Nadiren hipofiz tümörleri TSH üretir ve hipertiroidizme neden olur. Hipertiroidizme neden olan tiroid bezinin hiperfonksiyonu, TSH salgısının azalmasına yol açar. Tiroid hormonlarının fazlası hipofiz bezinde feed-back ile TSH üretimini durdurur. 2.3.4 Gonadotropinler Üç gonadotropinden ikisi hipofiz, biri plasenta tarafından üretilir. Hipofiz hormonları Luteotropin yada diğer adı ile luteinleştirici hormon (Luteinizing hormone, LH) ve follikül uyarıcı hormon (Follicle-stimulating hormone, FSH) dur. Plasental hormon ise insan koryonik gonadotropini (human chorionic gonadotropin, hCG) dir. Bu hormonların temel görevi dişilerde yumurtalıklarda normal yumurta gelişimini uyarmak ile implantasyonu ve fötüsün büyümesini sağlamaktır. Gonadotropinlerin yapısı TSH’ya benzer ve bunlar da glikoproteinlerdir. İki altbirimleri vardır. a-Altbirimi üç hormonda ve TSH’da aynıdır. Farklı b-altbirimi hormonlara spesifik etkilerini sağlar. Bu hormonları ölçen testlerde esas ölçülen b altbirimleridir. Örneğin gebelik testi hCG’nin b altbirimine özgü bir testtir. Gonadotropinler yumurtalık ve testikül hücrelerindeki spesifik reseptörlere bağlanırlar. LH ve FSH için farklı reseptörler vardır. Bunlar cAMP’yi artırarak etki gösterir. Biyolojik olarak FSH testislerde spermatozoitlerin ve yumurtalıklarda folliküllerin büyümesini uyarır. LH ise steroid hormonların yapımı üzerine etkili bir hormondur. Testislerdeki leydig hücrelerinde testosteron yapımını ve yumurtalıklardaki corpus luteum’da progesteron yapımını uyarır. Plasental hCG de LH gibi corpus luteum’u uyarır. LH ve FSH salgısının düzenlemesinde en etkili hormon, amino ve karboksil uçları bloke edilmiş bir dekapepdit olan Gn-RH dır. GnRH hipofizin gonadotrof hücrelerindeki spesifik reseptörlerine bağlanır ve fosfatidilinozitol döngüsünü uyarır. Sonuçta hücre içi kalsiyum artar ve protein kinaz C aktive olur. Bu olay gonadotropinlerin, özellikle de LH’nın salgılanmasına yol açar. Steroidler feed-back etki ile gonadotropin salgısını baskılar. Erkeklerde testosteron, kadınlarda ise östradiol ve progesteron LH salgısını durdurur. Östradiol ve progesteron birlikte verildiğinde, tek başlarına olduklarından daha etkilidirler. Bu sinerjetik etki, bu hormonların oral kontraseptiflerin yapısında beraber bulunmalarının biyokimyasal temelini oluşturur. Hipofizer gonadotropinler puberteden önce az üretilirse normal büyüme ve cinsel gelişim eksikliği ortaya çıkar. Erkeklerde erişkin erkek karekterleri ve kas yapısı ile fallik veya testiküler büyüme ve spermatogenez oluşmaz. Dişilerde meme gelişmesi ve mensturasyon olmaz. Adrenal androjenlerin kontrol ettiği normal kıllanma ortaya çıkar. Puberte sonrasında gonadotropin yetmezliği libido eksikliğine, erkeklerde impotense ve kadınlarda amenoreye neden olur. HCG kadınlarda gebelik sonrasında kanda ve idrarda süratle artar. Bu olaya dayanılarak gvenli gebelik testi yapılır.

http://www.biyologlar.com/hucre-yuzeyinde-etki-gosteren-hormonlar

CRISPR Genetik Aracı Musküler Distrofili Farelerin İyileştirilmesine Yardımcı Oldu

CRISPR Genetik Aracı Musküler Distrofili Farelerin İyileştirilmesine Yardımcı Oldu

CRISPR olarak bilinen yeni genetik düzenleme yöntemi bir ilke daha imza attı: bilim insanları bu yöntemi kullanarak fareler üzerinde ciddi bir kas hastalığını iyileştirmeyi başardılar. Science dergisinde yayınlanan üç farklı makaleye göre, bilim insanları CRISPR yöntemini kullanarak farelerde Duchenne musküler distrofi (DMD) hastalığına neden olan genin hatalı bölümünü kesip çıkarmayı başardılar ve böylece farelerin vazgeçilmez bir kas proteinini üretmesini sağladılar. Bu deneylerle CRISPR ilk defa tüm vücuda ulaştırılmış ve genetik bir hastalığı olan yetişkin bir canlı tedavi edilmiştir.DMD özellikle erkek çocukları etkileyen ve distrofin proteinini kodlayan gendeki bir hatadan dolayı ortaya çıkan bir hastalıktır. Distrofin kas liflerini koruyan ve güçlendiren vazgeçilmez bir proteindir. Distrofin eksikliğinde iskelet ve kalp kasları zamanla zarar görür ve ölür. DMD hastaları, hastalık ilerledikçe önce tekerlekli sandalyeye, hastalığın ileri aşamalarında ise solunum cihazına ihtiyaç duyar ve 25 yaş civarında da hayatını kaybeder. Bu nadir hastalık genellikle distrofin genini oluşturan 79 eksonda (DNA’nın protein kodlayan bölümü) meydana gelen eksiklikler veya başka kusurlar sonucu ortaya çıkar.Bilim insanları bu hastalık için henüz bir tedavi yöntemi bulamamıştır. Hastalığın ilerlemesini durdurmak amacıyla yeteri miktarda kas yapıcı kök hücrenin doğru dokuya aktarılmasının zannedilenden daha zor olduğu ortaya çıkmıştır. Bozuk bir genin doğru bir örneğini hücrelerin içine aktarmak için virüslerin kullanıldığı alışılagelmiş gen terapisi yöntemi, çok büyük olmasından dolayı bütün distrofin genini yerine koymak için kullanılamaz. Bazı gen terapistleri DMD hastalarına küçük bir distrofin geni aktarmayı umuyorlar. Bu küçük gen (veya mikro gen) daha kısa olmasına rağmen yine de işlevsel bir distrofin proteini üretecek ve hastalığın şiddetini azaltacaktır. Bazı ilaç firmaları, hücrelerin DNA okuma mekanizmalarının distrofin genindeki hatalı eksonları atlamasını, ve bu vazgeçilmez proteinin daha kısa bir versiyonunu üretmesini sağlayan bileşimler üretmişlerdir. Ancak ekson-atlayıcı adındaki bu ilaçlar yan etkileri yüzünden ve klinik çalışmalarda kas performansını yalnızca az miktarda iyileştirdiklerinden sağlık bakanlıklarının desteğini henüz alamamıştır.Şimdi ise CRISPR genetik aleti sahneye çıkmıştır. Science dergisinin “2015 yılının buluşu” olarak adlandırdığı teknoloji RNA dizisi’nin cas9 adındaki bir enzimi genomun belirli bir yerine yönlendirmesine dayanır. Cas9 enzimi gittiği yerde DNA’yı makas gibi keser. Hücreler kesilmiş DNA’yı, ya kesilmiş uçları tekrar birleştirerek ya da şablon olarak verilen yeni bir DNA parçasını kullanarak ve yeni bir dizi oluşturarak onarır. Bilim insanları CRISPR tekniğini daha önce hayvanlardan ve insanlardan alınan hücrelerdeki bazı genetik bozuklukları onarmak için ve yetişkin bir farede karaciğer hastalığını tedavi etmek için kullanmışlardır. Ve gecen yıl, bilim insanları, CRISPR’ın hatalı distrofin genini, fare embriyolarında onarabileceğini ispatlamışlardır.Ancak CRISPR’ı DMD hastalığı olan insanları tedavi etmek için kullanmak pek de mantıklı görünmemektedir çünkü yetişkin kas hücreleri genellikle bölünmez ve dolayısıyla gen ekleme veya onarımı için gerekli olan DNA onarım mekanizmaları da çalışmamaktadır. Ancak CRISPR hatalı bir eksonu kesip çıkarmak için kullanılabilir. Böylece hücrenin gen okuma mekanizması kısaltılmış bir distrofin proteini üretir ki bu da ekson atlama veya mikro gen yöntemlerine benzer.Bu üç araştırma ekibi de tam olarak DMD’li genç farelerde bunu yapmışlardır. Dallas’taki Teksas Üniversitesi Southwestern Tıp Merkezinden Eric Olson’un ekibinde çalışan doktora öğrencisi Chengzu Long ve çalışma arkadaşları, zararsız adeno ilintili virüs’ü kullanarak CRISPR’ın rehber RNA’sını ve Cas9 enzimini kodlayan DNA’yı farelerin kas hücrelerine aktarmış ve hatalı eksonu kesip çikarmalarını sağlamışlardır. Kaslarına veya dolaşım sistemlerine CRISPR taşıyan virüs enjekte edilmiş olan farelerin kalp ve iskelet kas hücreleri kısa da olsa distrofin proteini üretmiştir. Ayrıca işlem görmüş fareler, işlem görmemiş farelere göre kas gücünü ölçen testlerde de daha yüksek performans göstermiştir. Her ikisi de Harvard ve Cambridge, Massachusetts Broad Enstitüsü’nden CRISPR öncüsü Feng Zhang ile birlikte çalışan Kuzey Karolayna’daki Duke Üniversitesi’nde Biyomedikal Mühendis Charles Gersbach’ın öncülüğündeki ekip ve Harvard kök hücre araştırmacısı Amy Wagers de buna benzer bulgular elde etmişlerdir. CRISPR’ın doğru bir şekilde çalışıyor olması da güven vericidir; araştırmacılardan hiç biri fazla miktarda hedef dışı etkiye, yani genomun istenmeyen yerlerinde meydana gelebilecek ve zararlı olabilecek kesiklere rastlamamışlardır.Wagers ekibi ayrıca distrofin geninin yetişkin kas dokusunu yenileyen kas kök hücrelerinde de distrofin geninin onarılabildiğini göstermişlerdir. Wagers’e göre “Bu çok önemli bir olgudur çünkü yetişkin kas hücreleri zamanla aşındığı için CRISPR’ın tedavi edici etkisi ortadan kalkabilir”Bu işlem kesin bir tedavi değildir: CRISPR’ın enjekte edildiği fareler kas testlerinde normal fareler kadar iyi sonuç vermemişlerdir. Ancak Gersbach’a göre “bu daha ilk adım ve bu tekniğin iyileştirilmesi için yapılabilecek sayısız düzenleme var”. Olson’a göre de DMD hastalarının %80’i hatalı bir eksonun genlerinden çıkarılmasından yarar görebilir. Fakat klinik çalışmalar ancak yıllar sonra başlayabilecek gibi görünüyor. Olson’un ekibinin şimdiki planı CRIPSR’ın insanlarda görülen distrofin genindeki farklı mutasyonları tamir etmede aynı performansı gösterip göstermeyeceğini sorgulamak. Bir sonraki adım ise bu yaklaşımın fareden daha büyük hayvanlarda da güvenli ve etkili olup olmadığını araştırmak.Elde edilen bu sonuçlar, diğer kas hastalıkları üzerine çalışan bilim insanlarını da cesaretlendirmiş gibi görünüyor. Kolumbus’taki Nationwide Çocuk Hastanesi’nden Jerry Mendell “Bu üç ekibin yaptığı çalışmalar toplu olarak bu yaklaşımın klinik çalışmalara aktarılması açısından çok umut verici görünüyor” diyor. Kanada’daki Toronto Hasta Çocuklar Hastanesi’nden Ronald Cohn da ekliyor: “Hepimizin kafasındaki soru CRISPR genetik düzenleme yönteminin yaşayan bir canlının iskelet kaslarında çalışıp çalışmayacağıydı. Bu yeni çalışmalar ileriye yönelik son derece heyecan verici birer adım teşkil ediyor.”Kaynak :Sciencemaghttp://www.gercekbilim.com

http://www.biyologlar.com/crispr-genetik-araci-muskuler-distrofili-farelerin-iyilestirilmesine-yardimci-oldu

İnsanlarda gen akışı

Gen akışı, insanlarda da gözlemlenmiştir. Örneğin, ABD’de gen akışı, yakın geçmişte bir araya getirilen beyaz Avrupa popülasyonu ile siyah Batı Afrika popülasyonu arasında gözlemlenmiştir. Sıtmanınyaygın olduğu Batı Afrika’da, Duffy antijeni (İng: duffy antigen) hastalığa karşı direnç sağlar ve bu alel, bu nedenle tüm Batı Afrika nüfusunda mevcut bulunur. Bunun aksine Avrupalılar, sıtma buralarda hemen hemen görülmediği için, Fya ya da Fyb alellerinden birine sahiptirler. Batı Afrikalı ve Avrupalı grupların frekanslarını ölçen bilim insanları, her gruptaki alel frekansların, bireylerin göç etmesi nedeniyle birbirleriyle karıştığını tespit etmişlerdir. Aynı zamanda, bilim insanları, Avrupalı ve Batı Afrikalı gruplar arasındaki gen akışının, güneye göre kuzey ABD’de daha fazla olduğunu da keşfettiler. Türler arasında gen akışı Gen akışı, hibritleşme ya da bakteri veya virüsten konağa gen transferi yoluyla, türler arasında da oluşabilir. Türler arasında genetik malzemenin devinimi olarak da tanımlanan gen transferi (İng: gene transfer), yatay gen transferi, antijen kayması (İng: antigenic shift) ve tekrar sıralamayı (İng: reassortment) içerdiği gibi bazen önemli bir genetik varyasyon kaynağıdır. Virüsler, diğer türlere gen aktarabilirler. Bakteriler, diğer ölü bakterilerin genlerini bünyelerinde barındırabilirler, yaşayan bakterilerle gen alış verişinde bulunabilirler ve çeşitli türler arasında plazmid alış verişi de yapabilirler. ”DNA dizilerinin analizi ve birbirleriyle karşılaştırılmaları, yakın bir geçmişte, filogenetik ’üst âlem’ sınırlarının ötesinde de dahil olmak üzere, türler arasında birçok genin yatay gen transferi ile aktarıldığını göstermiştir. Bu anlamda, bir türün filogenetik tarihi, sadece tek bir genin evrimsel ağacının belirlenmesiyle oluşturulamaz”. Biyolog Johann Peter Gogarten bu konuda, “filogenetik bir ağacın özgün örneğinin, son genom araştırmaların ortaya çıkardığı verilere uymadığını” öne sürer. Gogarten’e göre, biyologlar bunun yerine, her bir genomun farklı tarihsel gelişimlerinin kombine edilerek dikkate alındığı bir mozaik örneği ile yoğun bir alış verişin ve yatay gen transferinin ortak etkilerini göz önüne getiren sarmaşık bir ağ modelini kullanmalıdır. Yatay gen transferi olunca genleri tekil filogenetik belirteç (İng: phylogenetic marker) olarak kullanarak organizmaların filogenisini belirlemek zordur. Ortak bir atadan yeni kladların oluşması modeli ile ender yatay gen transferi olayları birleşince, günümüzde mevcut 3 üst alem arasında paylaşılan genlerin hepsine sahip olan tek bir son ortak ata (İng: last common ancestor] olamayacağı sonucu çıkmaktadır. Çağdaş moleküllerin her birinin kendine ait bir geçmişi vardır ve her bir molekül atasal bir molekülden kaynaklanmaktadır. Ancak bu moleküler atalar muhtemelen farklı zamanlarda farklı organizmlarda bulunmaktaydılar.

http://www.biyologlar.com/insanlarda-gen-akisi

BİYOKİMYA LABORATUVARINDA KULLANILAN CAM MALZEMELER

1. Tüpler - Deney tüpleri 41. Sahli hemometresi - Santrifuj tüpleri 42. Termometre - Folin-wu tüpü 43. pH-metre 2. Beher ( beherglas ) 44. Santrifuj 3. Erlen ( erlenmayer ) 45. Spektrofotometre 4. Kadeh 46. Elektroforez 5. Ölçü silindirleri ( mezür ) 47. Otoanalizörler 6. Huniler 7. Kapsüller 8. Baget 9. Balon 10. Ölçü balonları ( balon joje ) 11. Piset 12. Pipet - Volümetrik pipet ( büllü pipet ) - Dereceli ( taksimatlı ) pipet - Mikropipetler - Otomatik pipetler 13. Büret 14. Bek 15. İspirto lambası 16. Havan 17. Maşa 18. Süpor ( port-tüp ) 19. Fırça 20. Spatül 21. Amyant tel 22. Üçgen tel 23. Sac ayağı 24. Statif 25. Reaktif şişeleri 26. Damlalıklı şişeler 27. Petri kabı 28. Saat camı 29. Terazi 30. Distile su cihazı 31. Deiyonize su cihazı 32. Manyetik karıştırıcı 33. Benmari 34. Desikatör 35. Dağıtıcılar 36. Çeker ocak 37. Vorteks 38. Fırınlar 39. Etüv 40. Shaker 1. TÜPLER Deney tüpleri: Kimyasal reaksiyonların gerçekleştirildiği veya çözeltilerin konulduğu uzun,içi boş,silindirik cam malzemelerdir. Ateşe dayanıklı olanlar pyrex camdan yapılmıştır. Isıtma veya kaynatma deneylerinde tüp hiçbir zaman ¼’den fazla doldurulmamalıdır. Çünkü sıvı, kaynama sırasında taşabilir. Isıtmak için tahta bir maşa kullanmak en uygun yoldur. Maşa yoksa tüp ağzına yakın bir yerden, baş parmak üstte, işaret ve orta parmak altta olacak şekilde yaklaşık 450’lik bir açıyla tutulmalıdır. Tüp ile yapılan ısıtma deneylerinde tüpün ağzı deneyi yapan kişiye veya bir başkasına yönelik olmamalıdır. Çünkü kaza ile taşan veya fışkıran sıvılar zarar verici olabilir. Tüp dipten ısıtıldığında kolaylıkla dışarı sıçrayabileceğinden, alev sıvının üst kısımlarına yakın tutulmalıdır. Isıtma sırasında tüpün çatlamaması için hafifçe sallanmalı veya parmaklar arasında yuvarlar gibi devamlı çevrilmelidir. Santrifüj tüpleri: Karışımdaki farklı fazları birbirinden ayırmak için kullanılan, basınca dayanıklı camdan yapılmış, konik, silindirik, dereceli ve kapaklı veya kapaksız tüplerdir. Folin-wu tüpü: Kanda kantitatif şeker ölçümü için kullanılır. Dip kısmı, oksidasyonu önlemek amacıyla balon gibi bombelidir. Dar bir boyundan sonra yukarı doğru genişleyen özel tüplerdir. Üzerinde 12,5 ml ve 25 ml’lik hacimleri gösteren kalibrasyon çizgileri bulunur. 2. BEHER ( beherglas ) Çeşitli hacimlerdeki sıvıların konabildiği, içindeki sıvıyı kolayca boşaltmaya olanak sağlayacak şekilde üst kenarında çıkıntısı bulunan, geniş ağızlı, silindirik, ısıya dayanıklı, altları düz cam kaplardır. Hacimleri 5 ml’den 5000 ml’ye kadar değişir. 3. ERLEN ( erlenmayer ) Dar bir boyun ve alta doğru genişleyen bir yapıya sahip, konik cam kaplardır. Mümkün olduğu kadar fazla buharlaşması istenen solüsyonların kaynatılmasında, rahatça karıştırmaya imkan veren yapısı nedeniyle titrasyonlarda ve başka genel amaçlar için kullanılırlar. 4.KADEH Ağızları geniş, dipleri dar cam kaplardır. Genellikle idrar koymak için kullanılırlar. 5.ÖLÇÜ SİLİNDİRLERİ ( MEZÜR ) Silindir biçiminde, çeşitli çap, boy ve hacimde, üzerinde hacim göstergesi çizgiler bulunan cam kaplardır. Kapaklı veya kapaksız olabilirler. Bunlar, büyük bir hassasiyetle çalışmayı gerektirmeyen ölçüm işlemlerinde kullanılırlar. 6.HUNİLER Sıvıların süzülmesinde ve dar boyunlu kaplara aktarılmasında kullanılırlar. Plastik, cam ve porselenden yapılmış olanları vardır. İyi bir süzme için en uygun huniler 580 açılı hunilerdir. Süzme işleminde süzgeç kağıtları kullanılır. Filtre kağıdı dörde katlanarak bir kare elde edilir. Sonra karenin serbest uçlarından çeyrek daire şeklinde kesilir. Süzgeç kağıdı bir tarafa bir kat, diğer tarafa üç kat olacak şekilde ayrılır ve huni içine yerleştirilir. İyi bir süzme yapmak için süzgeç kağıdı huninin kenarlarını aşmamalı ve konan sıvı da hiçbir zaman süzgeç kağıdının seviyesini geçmemelidir. 7. KAPSÜLLER Çeşitli büyüklükte, ağızları daha geniş, dip kısımları dar, cam veya porselenden yapılmış kaplardır. 8. BAGET Karıştırma, sıvı aktarma gibi işlerde kullanılan içi dolu cam çubuklardır. Çeşitli boy ve çapta olurlar. 9. BALON Alt kısmı geniş ve şişkin, üst kısmı ince bir boyun şeklindedir. Altı düz veya yuvarlak olabilir. Çeşitli hacimlerde olabilirler. 100 ml ve 1000 ml’lik hacimlerdekiler sık, 2-5 L’likler seyrek olarak kullanılır. Solüsyonların hazırlanmasında kullanılırlar. Isıtılmaları gerektiğinde bir amyant üzerine konularak kullanılabilirler. 10. ÖLÇÜ BALONLARI ( BALON JOJE ) Belli hacimde, alt kısımları yuvarlak ve şişkin, üst kısımları silindirik, ince uzun boyunlu kapaklı cam kaplardır. Boyun kısmında bir kalibrasyon çizgisi bulunur. Bu çizgiye kadar aldıkları sıvı miktarı üzerlerinde yazılıdır. Çeşitli hacimlerde bulunurlar. ( 25 ml, 50 ml, 100 ml, .....). Hassas solüsyonlar ve ayıraç hazırlanmasında, bir maddeyi belli bir oranda seyreltmek gibi işlemlerde kullanılırlar. 11. PİSET Distile su kullanımı için gerekli kaplardır. Cam veya plastik olabilir. Plastik olanlar sıkmakla su verir, böylece çok az miktardaki su eksiği tamamlanır. Cam olanlarda ise, bir cam balona iki delikli bir lastik tıpa geçirilmiştir ve bu deliklerden içeri iki tane cam boru sokulmuştur. Cam boruların dışarıda kalan kısımları özel bir şekilde kıvrılmıştır. Bu boruların biri balonun dibine kadar iner, diğeri ise hemen mantarın altında son bulur. Pisetler üç şekilde kullanılırlar: a) Fazla miktarda su gerekli olduğu zaman piset kavranır ve lastik tıpanın fırlamaması için baş parmak ile bastırılarak kısa ucuna doğru eğilir. b) Daha az su ihtiyacı kısa uçtan üfleyerek sağlanır. Su aşağıya eğik uçtan çıkar. c) Çok az miktarda su ihtiyacında ise önce kısa uçtan üflenerek bir miktar su aşağıya eğik uçtan dışarıya atılır. Aşağıya eğik uçta kalan bir miktar su çok dikkatlice ve hafifçe üfleyerek küçük damlacıklar halinde istenilen kaba aktarılır. 12. PİPETLER Bir solüsyondan belli hacimde sıvı almaya yarayan özel cam borulardır. Volümetrik ( büllü ) pipet : Bunların ortalarında şişkin bir kısım bulunur. Uç kısımları ise ince ve uzundur. Bül, her ünite hacme tekabül eden yüzey sahasını ve pipetin içini örten su ıslaklığından kaynaklanan hata payını azaltır. İnce kısımlarından birinin üzerinde bir çizgi bulunur. Bu çizgi ile pipetin sıvı çekilen ucu arasındaki bölümün aldığı sıvı miktarı bülün üzerinde yazılıdır. Bazı büllü pipetlerde alt uçta da çizgi bulunur. O zaman bülün üzerinde yazılı rakam iki çizgi arasındaki sıvının miktarıdır. Büllü pipetlerin 1 ml, 2 ml, 5 ml, 10 ml ve 25 ml’ likleri çok kullanılır. Bir büllü pipet kaç ml lik ise o kadar sıvı almak mümkündür; daha az veya daha çok sıvı almak mümkün değildir. Bu pipetler büyük bir hassasiyetle çalışmak istenildiğinde kullanılır. Dereceli ( taksimatlı ) pipet : Bu tür pipetlerin düz ve dar bir boşlukları vardır. Bu pipetlerin taksimatları suya göre yapılır ve doğrulukları maksimum kalibrasyon işaretine göre garanti edilmiştir. Kısmi ( aradaki ) kalibrasyon çizgilerinin doğruluğu pipetin iç cidarının bütünlüğüne bağlıdır. Çünkü ara taksimatları total hacmi içeren pipetin uzunluğunun istenilen aralıklarla bölünmesi ile elde edilir. Çeşitli hacimlerde olurlar. Bir pipetin hacmini anlamak için üst kısmına bakarız. Üst kısmında hacim ml olarak belirtilmiştir. Bazı pipetlerin üst kısmında 0 yazar, o zaman kaçlık olduğunu anlamak için alt kısmına bakarız ve kendisinden sonra gelen yuvarlak sayıya tamamlarız. Biyokimyada daha çok 1 ml, 2 ml, 5 ml, 10 ml ve 25 ml lik pipetler kullanılır. Bu pipetler çok hassasiyet gerektirmeyen hallerde kullanılırlar. Mikropipetler : Çok küçük hacimleri aktarmak için kullanılan hassas pipetlerdir. Hacimleri 0,01 – 0,1 ml arasında değişir. Bunların derecelenmesi genellikle civa ile yapılır. Üzerlerinde işaretli miktarda sıvı içerirler. Otomatik pipetler : Mikro ve makro olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Her biri ayarlanabilir veya sabit hacimli olabilir. Sıvı, kolaylıkla değiştirilebilen uca bir piston yardımı ile çekilip boşaltılabilir. Hassas deneylerde tercih edilirler. Bir deneyin seri halde kolayca yapılmasını sağlarlar. Pipetlerin Kullanılması 1. Önce pipet üst ucuna yakın kısmından sağ elin baş parmağı ve son üç parmağı arasında tutulmalıdır. İşaret parmağı ise sıvıyı çekince akmaması için üst ucu tıkamaya hazır olacak şekilde serbest olmalıdır. 2. Pipetin uç kısmı alınacak sıvı içine daldırılır. Pipetin ucu yeteri kadar sıvı içine daldırılmalıdır ve pipete sıvıyı çekerken hava girmemesine dikkat edilmelidir. 3. Hafif bir emme ile sıvı pipetin üst ucundaki işaret çizgisine kadar çekilir. Çizgiyi geçince, pipetin ucu işaret parmağı ile kapatılır. Pipet sıvı içinden çekilir. Alt ucu süzgeç kağıdı ile kurulanır ve pipetin ucunda kalan sıvılar silinir. 4. Üst ucu tıkayan işaret parmağının baskısı hafifletilerek fazla sıvının işaret çizgisi veya üst çizgiye kadar gelmesi sağlanır. Burada dikkat edilecek nokta sıvının oluşturduğu içbükey hattın en dibindeki noktanın kalibrasyon çizgisi ile çakışmasını sağlamaktır. 5. Sıvının boşaltılacağı kabın kenarına pipetin ucu temas ettirilir. Pipetteki sıvı işaret parmağının basıncı hafifçe kaldırılarak yavaş bir şekilde boşaltılmalıdır. Bu sırada işaret parmağı tamamen kaldırılmamalıdır. Sıvı yavaşça akmalı, boşalmasını sağlamak için üfleyerek akışı arttırılmamalıdır. 6. Üst kısmında halka şeklinde çepeçevre bir işaret taşıyan pipetlerde son kalan sıvı üflenerek boşaltılır. Bu işareti taşımayan pipetlerde asla üfleme yapılmaz. Sadece pipetin ucu sıvının boşaltıldığı kaba hafifçe değdirilerek iyice boşalması sağlanır. 13. BÜRETLER Titrasyon için kullanılırlar. Büretler de bir çeşit pipettirler, fakat bunların boşaltma ucunda sıvının akışını kolayca kontrol edebilmek için bir kapama musluğu vardır. Çeşitli büyüklükte büretler vardır. Kapasitesi 2 ml veya daha az olanlarına mikrobüret denir. Bunların taksimatları 0,01 ml veya daha küçüktür. Büretler yağdan tamamıyla temiz olmalıdır. Sıvının büretin içini ıslatmasından kaynaklanan hataları bertaraf etmek için sıvının akış hızı yavaş olmalıdır. Büretler içine konan çözeltiler genellikle ‘’ normal ‘’ çözeltilerdir. Büret önce ‘ 0 ‘ çizgisini aşacak şekilde bir huni yardımıyla doldurulur. Alttaki musluk sağa sola çevrilerek içindeki sıvı bir miktar akıtılarak büretin hiçbir kısmında hava kabarcığı kalmaması sağlanır. Alt kısımlarda musluk civarında kalan hava kabarcıklarını uzaklaştırabilmek için bazen büreti birkaç kez doldurup boşaltmak gerekebilir. Hava kabarcığı kalmayınca şunlar yapılır: a) Büret yeniden üst çizgisini aşacak şekilde doldurulur. b) Huni çıkarılır. Çıkarılmazsa, ayarlanacak olan üst sınır düzeyi huniden akan sıvı ile değişip bozulur ve titrasyon hatalı olur. c) Alt musluk açılarak sıvı yüzeyinin konveksliği ‘ 0 ‘ çizgisine teğet olacak şekilde ayarlanır. Böylece büret titrasyona hazır hale getirilmiş olur. Titrasyon daima oturarak yapılmalıdır. Sağ elini kullananlar, sol elin baş parmağı ile musluğu önden, sol elin işaret ve orta parmakları ile de arkadan tutmalıdır. Titrasyon sırasında musluk, sıvının damla damla akması için hafifçe açılırken, titrasyon kabı sağ el ile boyun kısmından serbestçe tutularak düzenli bir şekilde çalkalanır. 14. BEK Hava gazı, doğal gaz veya bütan gazı ile çalışan, alev sağlayan aletlerdir. Alt taraflarında bulunan metal disk sağa sola çevrilerek alevin çok veya az havalı yanması sağlanabilir. Bazen bekler içten yanar, bu durumda bek söndürülüp havasını ayarlayan disk tamamen kapalı duruma getirildikten sonra yeniden yakılır ve gaz gelişi istenilen şekilde ayarlanır. Bekler ısıtma gerektiren deneylerde kullanılır. 15. İSPİRTO LAMBASI Geniş gövdeli bir şişeye ispirto doldurulur. İspirtonun içine bir fitil daldırılır ve şişenin kapağındaki yarıktan fitilin ucu çıkarılır. Üst kısmını kapatabilecek ayrı bir kapağı da vardır. İspirto lambası ısıtma deneylerinde kullanılır. kullanmak için fitilin ucu yakılır ve iş bittiğinde kapağı kapatılarak söndürülür. 16. HAVAN Katı maddeleri küçültüp toz haline getirmeye yaradığı gibi, katı bir maddeyi bir sıvı içinde ezerek dağıtmaya, böylece çözünmesini kolaylaştırmaya yarar. Cilasız porselen, cam, çelik gibi çeşitli maddelerden yapılır. Dövülecek maddeye uygun havan kullanmak gerekir. Örneğin; boyalar için cam havan uygundur, çünkü kolaylıkla yıkanabilirler. Taş gibi sert maddeler için ise çelik havanlar uygundur. Havanlar kullanıldıktan sonra hemen yıkanmalıdır. 17. MAŞA Isıtılacak bir kabı emniyet ile tutmaya yarar. Metal veya tahtadan yapılırlar. 18. SÜPOR ( port-tüp ) Deney tüpleri, büretler, balon ve benzeri gereçleri dik konumda veya belirli bir seviyede tutmak için kullanılan ve tahta, metal veya plastikten yapılmış araçlardır. Değişik ebatlarda olabilirler. 19. FIRÇA Tüp ve diğer cam malzemelerin mekanik temizliği için kullanılırlar. Bir çalışma yapılırken kullanılan malzemeler hemen akan su altında yıkanmalı ve fırça ile mekanik temizliği yapılmalıdır. 20. SPATÜL Toz veya küçük parçalar halindeki maddeleri almak için kullanılır. Metal veya porselenden yapılmışlardır. Kimyasal madde içine sokulacak spatülün çok temiz olması gereklidir. 21. AMYANT TEL Ani ısıtma ve ani ısıtmadan doğabilecek patlamaların önüne geçmek için bek alevi ile ısıtılacak malzeme arasındaki direkt ilişkiyi kesen malzemelerdir. Yani ısıtma deneyi yaparken cam malzemenin ısıdan etkilenmesini önlemek amacıyla kullanılır. 22. ÜÇGEN TEL Çok küçük kapların ısıtılması için sac ayağının üzerine konulan malzemelerdir. Cam malzemenin ısıdan etkilenmesini önlemek amacıyla kullanılır. 23. SAC AYAĞI Isıtma deneylerinde ispirto lambası veya bek alevi üzerine konur. Üzerine amyant tel veya üçgen tel yerleştirilir. Cam malzeme bunun üzerine konarak içindeki madde ısıtılır. 24. STATİF Büret ve diğer cam malzemelerin tutturulması için metalden yapılmış, ayak ve çubuk kısmından ibaret aletlerdir. 25. REAKTİF ŞİŞELERİ Hazırlanan reaktiflerin saklanmasında kullanılırlar. Reaktiflerin büyük bir çoğunluğu ışıktan etkilenir ve bozulur. Bu yüzden ışık geçirmeyen renkli şişelerde saklanmaları gerekir. Reaktif şişelerinin hacimleri 25 ml’den 1000 ml’ye kadar değişir. 26. DAMLALIKLI ŞİŞELER Bunlar genel olarak 50 ml’liktirler. Renksiz veya koyu renkli camdan yapılmışlardır. Kapakları olukludur. Şişe eğildiği zaman içindeki solüsyonun damla damla akmasını sağlar. Boya solüsyonları ve indikatörler için kullanılabilirler. 27. PETRİ KABI Az miktardaki katı maddeleri veya katı kültür vasatlarını saklamak için kullanılan kapaklı cam kaplardır. 28. SAAT CAMI Az miktardaki katı maddelerin ısıtma ve kurutma işlemlerinde kullanılan konkav yapılı cam malzemelerdir. 29. TERAZİ Özellikle çözelti hazırlanması sırasında katı maddelerin tartılması ve biyolojik doku örneklerinin ağırlıklarının belirlenmesi için kullanılan, hassasiyeti oldukça yüksek aletlerdir. Kaba ölçümler için düşük hassasiyetli ( adi terazi ) teraziler, ince ölçümler için hassas teraziler kullanılır. 30. DİSTİLE SU CİHAZI Biyokimyada yapılan tüm deneyler saf su ile yapılmalıdır. Çünkü, çeşme suyunun içeriği, yapılan deneylerin sonuçlarını etkiler. Çeşme suyu bir hortumla distile su cihazının içine girer. Rezistanslar ile ısınır ve buharlaşır. Su buharı borulardan geçerken soğur ve yoğunlaşır. Aletin ucundaki hortum aracılığı ile yoğunlaşan su dışarı alınır. Bu şekilde elde edilen su damıtılmıştır ve içindeki birçok maddeden arınmıştır. 31. DEİYONİZE SU CİHAZI Bu cihaz da saf su temininde kullanılır. Uzun kolonları vardır. Bu kolonlar içine iyon değiştirici reçineler konmuştur. Su, kolonlardan geçerken içindeki iyonlar reçineler tarafından tutulur. Sonuçta elde edilen su iyonlarından arınmıştır. 32. MANYETİK KARIŞTIRICI Hazırlanan bir solüsyonda bulunan maddelerin iyice erimesi ve karışmasını sağlamak için kullanılır. Sıcaklık ve devir sayısı ayarlanabilir. Solüsyonun içine iyi karışmayı sağlamak için bakla ( stir bar ) atılır ve manyetik karıştırıcının üzerine konur. Alet çalıştırılır ve kısa sürede madde tamamen karışmış olur. 33. BENMARİ ( çalkantılı su banyosu ) Bazı analizlerde, hazırlanan deneyler belli bir süre, belli bir sıcaklıktaki suda inkübasyona bırakılmalıdır. Bu amaçla benmari kullanılır. cihaz dakikada 0-200 arası salınım yapabilir. Tank içindeki suyun sıcaklığı 0-1000C arasında kontrol edilebilir. Cihaz iki üniteden oluşmuştur. Birinci ünite, çalkalama işlemini yapan mekanik sistemi de bünyesinde bulunduran tank; ikinci ünite ise, tankın içindeki suyu sabit sıcaklıkta tutan kontrol ünitesidir. 34. DESİKATÖR Bunlar; bir kapak, bir de alt kısmına sülfürik asit, anhidr kalsiyum klorid gibi kurutucu madde konan geniş cam kaplardır. İyice kapanmasını sağlamak için kapak yüzeyi tıraşlıdır. Hava geçişini önlemek için kapak kenarları vazelinlenir. Reaktifleri ve diğer maddeleri rutubetten korumak için kullanılırlar. Bazı desikatörlerin kapağında havayı boşaltmaya yarayan musluklu bir cam boru vardır. Bu tip desikatörlere ‘’ vakumlu desikatör ‘’ denir. 35. DAĞITICILAR Belli miktardaki sıvının çok sayıda tüplere eşit hacimlerde dağıtımını sağlayan aletlerdir. 1mL – 20 ml arası hacimlerde sıvı dağıtımını yapabilirler. Deneylerin seri halde kolayca yapılmasını sağlar. 36. ÇEKER OCAK Tüm laboratuarlarda çeker ocak olmalıdır. Çeker ocak bir takım zararlı olabilecek buharların uzaklaştırılmasında ve laboratuarların havalandırılmasında kullanılır. 37. VORTEKS Sabit bir mil üzerinde dönen tek bir döner başlığa sahip olan bu aletler, deney tüpü içindeki reaktiflerin karışarak homojen hale gelmesini sağlarlar. Tüp, döner başlığa hafifçe üstten bastırıldığında başlık otomatik olarak çalışır. Dönüş hızı, istenilen hıza ayarlanmak sureti ile tüp içeriği karıştırılmış olur. 38. FIRIN Laboratuarda fırınlar; kuru kimyasallar, ekstreler, cam kaplar ve elektroforez tabakaları için kullanılırlar. Günlük sıcaklık kontrolleri yapılmalıdır. 39. ETÜV Yıkanmış malzemelerin kurutulmasında, hazırlanan deneylerin belli bir süre belli bir sıcaklıkta inkübasyona bırakılmasında, bakteriyolojide sterilizasyon işleminde kullanılır. Üzerinde sıcaklık ve zaman ayarı yapabilecek düğmeler vardır. 40. SHAKER Hazırlanan deney tüplerinin bir süre için belli bir hızda çalkalanmasını sağlar. İnkübasyon sırasında çalkalama istenen deneylerde kullanılır. Çalkalama sıklığı ayarlanabilir. 41. SAHLİ HEMOMETRESİ Kanda hemoglobin tayini için çeşitli metotlar ortaya atılmıştır. Oksihemoglobin ve demir tayinine dayanan fotoelektrik kolorimetreler ve asit hematin renk tayinine dayanan Sahli ve Haden Hauser aletleri en sık kullanılanlarıdır. Sahli hemoglobinometreler kanda hemoglobin miktarını saptamak amacı ile kullanılan en basit yöntemdir. Eritrositlerin dilüe asit ile hemoliz edilmesi ile oluşan rengin standart renk ile karşılaştırılmasına dayanan kolorimetrik bir yöntemdir. 42. TERMOMETRE Kinetik ölçümler ve diğer sıcaklığa hassas ölçümlerde, su banyosunda termometre kullanımının önemi büyüktür. Isıtma banyolarında cam-likit termometre, termistör ve elektronik termometreler kullanılmaktadır. Sıcaklığı ölçmek için kullanılırlar. Termometrelerin doğru ölçüm yapıp yapmadıkları 6 ay veya bir yıllık aralarla kontrol edilmelidir. 43. pH-METRE Solüsyonların pH’larını ölçmede kullanılır. Bütün cihazlarda, bazen ayrı ayrı, bazen de tek bir bölmeye yerleştirilmiş referans ve cam elektrotlar bulunur. Referans elektrotta meydana gelen sabit elektrik potansiyeline karşı, H+ konsantrasyonu ve pH değişmelerine hassas bir ucu bulunan cam elektrotta meydana gelen potansiyel değişiklikleri ölçülür. Bu elektrot çabuk kuruduğu için sürekli olarak distile su içinde tutulmalıdır. Elektrodun kalibrasyonu, pH’sı bilinen standart solüsyonlarla yapılır. Yumuşak bir bezle sildikten sonra pH’sı ölçülecek olan sıvıya daldırılır. Skalada okunan rakam o solüsyonun pH’sıdır. Distile su ile iyice yıkandıktan sonra elektrot su dolu kabın içinde olacak şekilde statifine ( sabitleştirici ) yerleştirilir. 44. SANTRİFÜJ Bir solüsyondaki katı maddeleri sıvı kısmından kabaca ayırmakta kullanılır. çözeltideki maddelerin yoğunluklarına göre ayrımını sağlar. Santrifüje tüpleri yerleştirirken hepsinin eşit ağırlıkta olmalarına ve alete tam karşılıklı yerleştirilmelerine dikkat etmek gerekir. Dakikadaki dönme hızı ve süresi ayarlanır. Santrifüjler klinik laboratuarlarda genellikle kanın pıhtılaşmasını sağlayarak serum veya plazmayı ayırma amacıyla kullanılır. bu amaçla 1000 G’de 10 dakika çevirme ideal bir ayrılmayı sağlar. Santrifüj tüplerine silikon jel konması pıhtı ve serum arasında çözünmeyen bir bariyer oluşmasını sağlar. Santrifüjün dönüş hızını belirleyen birimler RCF-G ( relative centrifugal force = rölatif santrifugal güç ) ve rpm ( revolution per minute = dakikadaki devir sayısı )’ dır. Santrifüj tipleri: - klinik santrifüjler - hematokrit santrifüjler - - yüksek hızlı santrifüjler - - ultrasantrifüjler - - soğutmalı santrifüjler 45. SPEKTROFOTOMETRE Bir çözelti içindeki madde miktarını, çözeltiden geçen veya çözeltinin tuttuğu (absorblanan ) ışık miktarından faydalanarak ölçme işlemini yapan cihazlara spektrofotometre adı verilir. Bu tür cihazlarla bir çözeltinin ışığı absorblama ( absorbans, optik dansite ) ve geçirme ( transmittans ) miktarı okunabilir. Genel olarak bir spektrofotometre şu kısımlardan ibarettir: a) ışık kaynağı b) dalga boyu ayarlayıcısı c) küvet ( fotosel ) d) dedektör e) okuyucu Işık kaynağından gelen ışık, tek bir yarıktan geçirilerek monokromatik ışın demeti olarak dalga boyu ayarlayıcısına ulaşır. Dalga boyu ayarlayıcısı ile ışığın dalga boyu istenilen dalga boyuna ayarlanıp, tek bir yarıktan geçirilerek küvete gönderilir. Küvetten geçen ışığın bir kısmı çözelti tarafından tutulurken, geri kalan kısmı dedektöre gelir. Dedektör küvetten geçen ışığın şiddetini ölçen kısımdır. Buradaki fotosel veya fototüp üzerine düşen ışık elektrik akımına dönüştürülür. Bu elektrik akımı okuyucuda değerlendirilir. Okuyucudan alınan değer ya absorbans, ya da transmittanstır. Madde konsantrasyonu ile absorbans arasında A = abc ( Lambert Beer kanunu ) şeklinde bir ilişki vardır. ( A: absorbans, a: molar absorbtivite katsayısı, b: ışık yolu uzunluğu, c: konsantrasyon ). Absorbans ile transmittans (T) arasında ise A = 2- log % T şeklinde bir ilişki vardır. Işık kaynağı olarak genellikle tungsten ampulleri kullanılır. Küvetler değişik şekilli, 1 cm çapında, cam, silika veya plastikten yapılmış olabilirler. 46. ELEKTROFOREZ Yüklü taneciklerin veya moleküllerin elektrik akımının etkisi ile birbirinden ayrılması için kullanılan cihazlardır. Elektriksel alanda (+) yüklü tanecikler ( katyonlar ), (-) kutba ( katoda ); (-) yüklü tanecikler ( anyonlar ), (+) kutba ( anoda ) doğru hareket ederler. Ortamda moleküllerin hareket hızları, molekülün yükü, şekli, büyüklüğü, elektrik alanının kuvveti ve destek ortamının özelliğine bağlıdır. Yüklü moleküllerin hareket ettiği destek ortamının özelliğine göre değişik elektroforez çeşitlerinden bahsedilebilir. Bunlardan bazıları: a) kağıt elektroforezi b) nişasta jel elektroforezi c) selüloz asetat elektroforezi d) agaroz jel elektroforezi e) poliakrilamid jel elektroforezi 47. OTOANALİZÖRLER Günlük testleri daha hızlı ve daha hassas bir şekilde ölçmeye yarayan otomatik aletlerdir. Genel olarak bu aletler bilgisayar kontrollüdür. Bu tür aletlerde gerek biyolojik numunelerin gerekse kullanılan reaktiflerin otomatik pipetlerle pipetlenmesi söz konusudur. Böylece pipetlemeden kaynaklanabilecek hatalar ortadan kaldırılmış olur. Alet otomatik olarak reaktif ve numuneden mikrolitre (mL) seviyesinde alarak reaksiyon küvetine koyar. Küvette reaksiyon yürütülür ve oluşan ürün aletin kendi üzerindeki okuyucu yardımıyla değerlendirilir. Standarda göre hesaplanarak doğrudan sonuç verilir. Bu tür cihazlarla saatte 300-400 test çalışmak mümkündür.  

http://www.biyologlar.com/biyokimya-laboratuvarinda-kullanilan-cam-malzemeler

Demir Bağlama Kapasitesi Nedir?

Demir Bağlama Kapasitesi Nedir?

Toplam demir bağlama kapasitesi kısa adı ile TDBK serumdaki demir bağlayan bölgelerin ne dereceye kadar,demirle doyurulabildiğini ölçen bir tahlildir.Doktorlar bu tahlili kansızlık yani anemi ve demir eksikliği anemisinden şüphelenildiği durumlarda isterler. Serum demir düzeyinin değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Hipokromik anemiler de TDBK değeri yükselir. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/demir-baglama-kapasitesi-nedir

HIV ( AİDS ) Erken Tanısı ve P 24 Antijeni Testleri

HIV ( AİDS ) Erken Tanısı ve P 24 Antijeni Testleri

HIV P 24 Antijeni şüpheli cinsel ilişkiden sonra en erken sonuç almak için kullanılan bir testdir. Cinsel ilişki sonrası eğer HIV virusu bulaşmış ise  hastanın kanında HIV p24 antijeni 2 ile 6 hafta içinde saptanabilmektedir.Bu süre zarfında henüz vücutta HIV virusuna karşı antikor oluşmadığından erken tanıda  P 24 antijeni saptanması tanıda önemlidir.    Cinsel ilişki sonrası  bulaşma  durumlarında HIV  virüsu önce vücutta bir çoğalma dönemi geçirmekte ve bulaşmadan 2 hafta kadar sonra kanda HIV p24 antijeni saptanabilmektedir Bu dönemde HIV antikorları henüz ölçülebilir düzeye ulaşmadığı için, HIV p24 antijeni bakılması, erken tanı olanağı sağlamaktadır.   HIV antikorları 3. haftadan sonra ortaya çıkmakla birlikte, kullanılan ELISA testleriyle ölçülebilir sonuç vermeleri ancak 1.5-3 ay sonra olabilmektedir. Bu nedenle, şüpheli ilişkiden sonra, erken dönemde sonuç alabilmek için HIV p24 antijeni bakılması daha uygun olacak ve tanıyı daha erken koyabilme imkanı sağlayacaktır.   Piyasada hem HIV p24 antijenini, hem de HIV 1+2 antikorlarını birlikte ölçen HIV testleri bulunmaktadır. Bu testler şüpheli ilişkiden itibaren, HIV enfeksiyonuna yakalanma korkusunu yaşayanların hastalığa yakalanıp yakalanmadıklarını ortaya çıkarmada önemli rol oynamaktadırlar.Bu nedenle P 24  antijenini de araştıran testler erken tanıda çok daha güvenilir sonuç vermektedirler. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/hiv-aids-erken-tanisi-ve-p-24-antijeni-testleri

Yüksek lisans yapmanın şartları nelerdir?

Üniversitelere ait enstütüler belli dönemlerde YÖK aracılığıyla yüksek lisans alımı için kontenjan ilanı vermektedir. Türkiye’de yüksek lisans yapabilmeniz için sadece dört yıllık fakülte mezunu olmanız yeterli değildir. Yüksek lisansa müracaat edebilmeniz üniversite tarafından belirlenen kriterlere sahip olmanız gereklidir. Bu kriterler üniversiteden üniversiteye göre değişiklik gösterebilir. Genellikle “ÜDS / KPDS” dil sınavlarından hatırıo sayılır bir puan almanız şarttır. Genellikle diyorum; çünkü bazı üniversiteler kendi kararlarıyla “dil şartını” kaldırmıştır. Özellikle büyük üniversitelerin neredeyse tamamında dil şartı aranmaktadır. Dil sınavından iyi bir puan almak da yeterli değildir. ALES denilen sözel / sayısal yetenekleri ölçen sınavdan en az 65 puan almak ( üniversitesine göre bu taban puan değişebilyor) üçüncü bir şarttır. Lisans mezuniyet puanınız (diploma notunuz veya transkrip ) yine üniversitenin belirlediği seviyede veya üstünde olmalıdır. Kısaca işin özeti aşağıdaki kriterler olmalıdır. Dört yıllık fakülte mezunu olmak Diploma notunun iyi olmassı ALES’ten en az 65 veya üst daha puan almak ÜDS veya KPDS’den iyi bir puan almak Yukarıdaki şartlardan birini taşımayan kişiler yüksek lisans proğramı ilanlarına başvuramazlar. Yukarıdaki şartların tamamını yeri getirseniz bile son olarak mülakat yapılarak öğrenci alınmaktadır. Bazı üniversiteler dil olmayabilir. Yani dil şartını kaldırmıştır. Ayrıca görüşme (sözlü mülakat) yapmayan üniversiteler de bulunmaktadır. Hadi size kolay gelsin başarılar dileriz...

http://www.biyologlar.com/yuksek-lisans-yapmanin-sartlari-nelerdir

HIV Testi Nedir? HIV Testi Erken Tanıda Ne Zaman Yapılır?

HIV Testi Nedir? HIV Testi Erken Tanıda Ne Zaman Yapılır?

HIV testi, sık olarak merak edilen bir testdir.Şüpheli ve korunmasız cinsel ilişki sonrası, AİDS korkusu ve HIV enfeksiyonuna yakalanma endişesi ile başta erkekler olmak üzere çiftlerin önemli bir kısmı HIV testi yaptırmak ister.HIV testi konusunda sitemize bir çok soru geliyor.Tahlil.com olarak, HIV tesi konusunda genel bir bilgilendirme yazısı hazırladık.HIV testi ile ilgili araştırma yapan okurlarımızın ilgisini çekeceğini umuyoruz.HIV Testi Nedir?Şüpheli ve korunmasız cinsel ilişki sonrası ,HIV enfeksiyonuna yakalandım şüphesi ve korkusu ile HIV testi yaptırmak ve sonuçlar hakkında bilgi sahibi olmak sıkça başvurulan bir yoldur.En sık tercih edilen HIV tesii, ELİSA yöntemi ile antikor araştırılarak yapılan test tekniğidir.Bu test ile, HIV virusu bulaşmış kişilerde ortaya çıkan ve etken virusa (Human Immunodeficiency Virus) karşı oluşan spesifik ANTİ-HIV antikorlarının ELISA tekniği ile saptanmaktadır.HIV virusu ile enfeksiyona yakalanıldığı varsayıldığında ,bulaş sonrası Anti-HIV antikorlarını sentezlemesi için bir süre gereklidir.Bu nedenle, şüpheli bir cinsel ilişkiden hemen sonra, ELİSA testi yaptırmanın yararı yoktur.Bu bilgiye rağmen, HIV korkusu nedeniyle ilişkiden birkaç gün sonra ELİSA testi yaptıran bir çok kişi bulunmaktadır.Erken yapılan ELİSA testi sonrası sonuç negatif çıkar ise aranan Anti HIV antikorları henüz oluşmadığından, virus ile temas edilmiş olsa bile, test sonucu “yalancı negatif” olarak saptanıp, yanlış bilgi verebilir. HIV virusu ile infekte olduğunu düşünerek test yaptırmak isteyen kişilerin, temastan en erken 3 ay sonra ELİSA testi yaptırması uygun olacaktır. Bu süre, eğer oluşacaksa antikorların saptanabileceği yeterli süredir. Ancak bu süreyi beklemek istemeyen kişiler için ise, antikor değil de antijen araştırarak yapılan ve HIV virusunu erken dönemde saptayan testler de geliştirilmiştir.HIV’ın Erken Tanısında Kullanılan HIV Testi ( HIV P-24 Antijeni) Nedir?HIV P 24 Antijeni, şüpheli cinsel ilişkiden sonra en erken sonuç almak için kullanılan güvenilir bir testtir.Korunmasız cinsel ilişki sonrası eğer HIV virusu bulaşmış ise hastanın kanında HIV p24 antijeni 2 ile 6 hafta içinde saptanabilmektedir.Bu süre zarfında henüz vücutta HIV virusuna karşı antikor oluşmadığından erken tanıda P 24 antijeni saptanması önemlidir.Piyasada hem HIV p24 antijenini, hem de HIV 1+2 antikorlarını birlikte ölçen ELİSA testleri de bulunmaktadır. Bu testler, erken tanıda sıkça kulalnılmaktadır.Sadece ELİSA Testleri İle HIV Tanısı Koyulabilir mi?HIV ELİSA testinin pozitif çıkması da tek başına tanı için yeterli bir bulgu değildir.Pozitif çıkan ELİSA testleri WESTERN BLOT adı verilen bir yöntemle doğrulanmalıdır.HIV Testi Olarak Kullanılan Diğer Yöntemler: HIV PCR testi de şüpheli ilişkiden sonra daha kısa bir zamanda enfeksiyona yakalanıp yakalanmama konusunda fikir sahibi olunabilmektedir.Bu test ile, virüsün genetik materyalinin çoğaltılarak ölçülecek ve tanımlanabilecek duruma gelmesini sağlanır.Bu özelliği ve avantajı nedeniyle PCR testi erken evrede HIV virüsünün kanda tespitinde güvenle kullanılan bir diğer yöntemdir.Şüpheli temastan ortalama 10 gün sonra kanda HIV PCR testi ile HIV virüsu varlığı saptanabilmektedir. 28. günden itibaren PCR testinin virüsü saptama duyarlılığı %98-100 gibi yüksek oranlardadır. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/hiv-testi-nedir-hiv-testi-erken-tanida-ne-zaman-yapilir

Mikrobiyoloji Vize Sınav Soruları Ankara Üniversitesi Biyoloji Bölümü

1)Organik maddelere ihtiyaç göstermeyen mikroorganizmalara ne ad verilir? a)kemoototrof b )heterotrof c)ototrof d)kemoheterotrof e)fotoototrof 2)Isıyı seven ve yüksek derecede ısıda üreyebilen bakteriler aşağıdaki,lerden hangisidir? a)mezofil bakteriler b )p s i krofil bakteriler c)fakültatif bakteriler d)aerofil bakteriler e) termofil bakreiler 3)Hangisi buyyona agar eklemekle elde edilen basit besiyeridir? a)lugol b )jeloz c)nükleus d) primer e)kolitsin 4)Aşağıdakilerden hangisi besiyerinin sterilizasyonunda kullanılır? a)soğutma b )eküvyon c)benmarj d) otoklav e)santrifüj 5)Preparat ile objektif içerisindeki bir nokta arasındaki uzaklığa ne denir? a)fokal uzunluk b )çalışma mesafesi c)numerik aralık d) ayırım mesafesi e)lam uzunluğu 6)Kuru ,sıcak hava ile sterilizasyon sağlayan ve elektrik enerjisini ısı enerjisine çeviren araç nedir? a)etüv b ) otoklav c) santrifüj d) petri kutusu e)sterilizastör 7)Havayı önce HEPA filtrelerinden geçirip sonra kabın içerisine gönderen güvenlik kabı nedir? a)sınıf 3 güvenlik kabı b ) sınıf 4 güvenlik kabı c) sınıf 2 güvenlik kabı d)sınıf 1 güvenlik kabı e)wyvıı güvenlik kabı 8)Aşağıdakilerden hangisi çeşitli dalga boylarındaki ışığın bir ortamdan geçirilirken şiddetindeki azalmayı ölçen alettir? a)eküvyon b ) spektrofotometre c) etüv d) öze e) santrifüj 9)Genlerin kapyalarını dna dan mrna ya aktaran nedir? a)translation b )transformasyon c) transdüksiyon d)transcripsiyon e) konjugasyon 10) Aşağıdakilerden hangisi genin dna daki yerine verilen addır? a)lokus b )operon c)nüklosid d) ligaz e) prob 11)Hangisi beta-laktom grunu anti mikrobikleri arasında yer almaz? a)penisilin b )sefalosporin c)karbenepem d)monobaktem e)vankomisin 12)Aşağıdakilerden hangisi kültür ortamında standart şartlarda bakterilerin neredeyse tamamını öldüren en düşük ilaç konsantrasyonudur? a)mik b )terapötik indeks c)bakterisid ilaçlar d)mbk e)bakteriyostatik ilaçlar 13)nitriti nitrarta çeviren nedir? a)co b )nitro bakteriler c)azot bakterileri d)aminoasitler e)nitrosomonas bakteriler 14)serumlarda bulunan ve çeşitli hastalıklara karşı oluşmuş antikorlar ne ile araştırılır? a)deney hayvanı inokulasyonu b ) kültür c) serolojik test d) mikroskopi e)besiyeri örneği 15)hangisi lipazlarla proteinleri parçalayan bakteri türleri arasında değildir? a)alcaligenez b ) streptococcus c)koliform d9mastit e)mukoza 16)sulu ışkı örneği parazit açısından en geç ne kadar süre içinde incelenmelidir? a)2 saat b )1 saat c)90 dakika d)5 dakika e)30 dakika 17)dna yapısı kaç yılı9nda ortaya çıktı? a)1960 b )1942 c)1965 d)1953 e)1938 18)hangisi prokaryot özelliği değildir? a)prokaryot hücrede çekirdek yoktur b )endoplazmik retikulumu prokaryotta bulunmaz c)prokartyottaki ribozom ökaryottakinden büyüktür d)prokaryotta mitotik bölünme olmaz e)sterol taşımazlar 19)bir tarafın yararına diğer tarafın zarar görmesine neden olan konak mikrop çevre ilişkisine ne denir? a)simbiyoz b ) kommensal c) parazitlik d)patojen e) virulans 20)elementer cisimleri 0,2-1 mikron ,retiküler cisimleri 1 mikron olan zorunlu hücre içi paraziti nedir? a)klamidyalar b ) mikoplazma c)riketsiyalar d) poxviruslar e)herpesvirus 21)dışkı preparatı üstüne damlatılan lugol solisyonu sonrası parazit yumurtaları hangi rengi alır? a)koyu vişne b ) mavi-kırmızı c)mor d) sarı-kahverengi e)yeşil 22)alınan besin maddelerinin yaklılıp enerji çıkmasına ne denir? a)metabolizma b )mikroorganizma c9katabolizma d)anabolizma e)subroisra 23)üreyebilmeleri için oratamda o2 azalmasına ihtiyaç duyan mikroorganizmalar nelerdir? a)mikroaerofilik b )aerobik c) fakültatif d)nanoaerobik e)anaeorobik 24)hangisi insanlarda hastalık yapma özelliğinden dolayı mikropların ortamdan uzaklaştırılma sistemidir? a)sterilzasyon b )antisepsi c)pastörizasyon d)dezenfeksiyon e)dezenfektan 25)hangisi oraganik bir çözücüdür? a)sabun b )yağ asiti c)benzal konium klorür d)krezol e)kloroform 26)kadavra ve dokuların saklanmasında ne kullanılır? a)okside edici madde b )alkilleyici madde c)ağır metal tuzları d)metilen mavisi e)fuksin 27) deri antisepsisi için ne kullanılır? A)sabun b )gaz plazma c)iyot tentürü d)gama radyasyonu e)x ışını 28)hangisi yeni doğan bebeklerde göz antisepsisi için kullanılır* A)gümüş nitran b )ozon c)klor d)formalin e)aktirin Cevaplar .1-c 2-e 3-b 4-d 5-a 6-e 7-c 8-b 9-d 10-a 11-e 12 –d 13-b 14-c 15-a 16-e 17-d 18-c 19-b 20-a 21-d 22-c 23a-a 24-d 25-e 26-b 27-c 28-a

http://www.biyologlar.com/mikrobiyoloji-vize-sinav-sorulari-ankara-universitesi-biyoloji-bolumu

Biyokimya Final Soruları Ankara Üniversitersi

1) 2000ppm 250 ml glukoz çözeltisi nasıl hazırlanır? ( glukozun MA:150) 2) 0.1N 1 lt H2 so4 çözeltisi hazırlayınız.( d: 1.84, %98 H:1 O:16 S:32) 3)%3 lük 200ml K2SO+ çözeltisi nasıl hazırlanır ( K:39, S:32, O:16) 4) Bir çözeltinin hidrojen iyonu konsantrasyonuna ....pH... denir ve biri ....elektrometrik... diğeri .... klorimetrik... olmak üzere iki şekilde ölçülür. 5) Optik bakımdan aktiflik gösteren maddelerin spesifik çevirme derecelerini ölçen alete.... polarimetre... adı verilir. 6)Asitlerin karbonhidratlar üzerine etkilerini araştırmak amacı ile kullanılan testler.....................................................testleridir. 7)Karbonhidratların indirgenme özelliinden yararlanarak tanınmasına yarayan teste.....................................................denir 8) pH: 5 olan 0.2 M lık asetat tamponundaki sodyum asetat ve asetik asit konsantrasyonları nedir. ( Ka:1.7 x 10 ; pKa: 4.77). 9) Titrasyon işlemlerinde, sıvıların bir yerden başka bir yere aktarılmasında kullanılan cam malzemeye...... büret..... denir. 10)Kaynatma işlemlari için ... adi balon..., çözelti hazırlama işlemler için ise ..... balonjoje.... tercih edilir. 11) Bir katının tanecikler halinde herhangibir sıvı içindedağılması veya asılı kalmasına..... süspansiyon... bir sıvının diğer bir sıvı içinde dağılması veya asılı kalmasına ....emülsiyon .... ddenir. 12) %0.1 iyonize olan 0.2 M 'lık zayıf bir asitin Ka:? , p OH: ? ( log 5:0.7) 13) Bir çözeltideki şekerlerin kristal yapılarına bakılarak birbirinden ayırmak için kullanılan deneye............................................denir. 14) Küçük moloküllü maddelerin yarı geçirgen bir zardan geçmeleri olayına ....diyaliz....denir. 15)Nişasta derişik asitler ile hidroliz edildiğinde sırası ile ...................oluşturur ve ...............kadar parçalanır. 16)Kimyasal maddelerin ışık aracılığı ile analizini yapmak için kullanılan alete ..........spektorfotometre.....denir. 17) Phtılaşma faktörlerinden yokdun kana .....defibrine kan ......... hücresel bileşenlerinden yoksun kana kana..... plazma..... hem hücresel bileşenlerinden hemde pıhtılaşma faktörlerinden yoksun kanan.....serum..... denir. 18) Kanın pıhtılaşmasını önlemek amacı ile kan alınacak tüpe .....................Konarak üzerine kan ilave edilir ve yavaş yavaş çalkalanır. (EDTA, Sodyum sitrat, sodyum florür, ....) 19) Açlık kan şekeri değeri ....80-120mg... arası değişir. Kan şekerinin yükselmesi .....hiperglisemi.... azalmasına....hipoglisemi....denir. 20) Proteinsiz filtrat elde etmek amacı ile ................................... kullanılmaktadır. 21) Bir deneyde kör tüp kullanmamızın amacı ...................... standart tüp kullanmamızın amacı.....................................................dır. 22)ml'sinde 0.00159g CuSO4 bulunan çözeltinni M, N, % nedir? ( Cu: 63, S:32, O: 16) DOĞRU YANLIŞ BÖLÜMÜ 1---Disakkaritler derişik asitlerle dehidrasyona uğrayarak furfural ve furfural türevlerini oluştururlar..( Y ) 2---Moor testinin prensipi, serbest aldehid ve keto grubu bulunduran şekerlerin sıcak ve alkali ortamda polimer oluşturmasıdır. ( D ) 3--- Serbest aldehit ve keton grubu bulunduran indirgen şekerler, karşısındak maddeyi oksitlerken, kendileri indirgenirler ( Y ) 4--- Serbest aldehid ve keton grubu bulunduran şekerler, yüksek ısıda ve alkali ortamda rfenilhidrazin ile birleşerek şekilleri karbohidrat çeşitlerine göre değişen sarı kristaller oluştururlar ( Y ) 5--- Renkli bir çözeltide absorbe edilen ışık miktarı, ışığı absorbe eden maddenin miktarı ile ters orantılıdır ve bu transmittance olarak tanımlanır, ( Y ) 6--- Kanın pH sı 7.35- 7.45; yoğunluğu ise 1,035-1,075 g/ml. arasında değişir ( D ) 7--- Kan alındıktan sonra bekletilirse globulinojen globulin halinde çöker. ( Y ) 8--- Folin- Wu metodunun prensipi; alkali bakır sülfatın glukoz tarafından yükseltgenerek bakır oksit halinde çökmesi, fosfotungstik asit ilavesi ile çökeleğin sarı renk meydana getirmei asasına dayanır . ( Y ) 9--- Standart glukoz grafiği çizerken yatay eksene absorbanslar, dikey eksene örnek çözeltilerinin konsantrassyonları yazılarak doğru çizilir. ( Y )

http://www.biyologlar.com/biyokimya-final-sorulari-ankara-universitersi

Genetik Markerlar

Gelecekte artacağı tahmin edilen nüfusun besin ihtiyacını karşılamak için temel besin maddelerinin üretimlerinin artırılması gerekmektedir. Bu durumda üretimi arttırmanın en iyi yolu bitki ıslahıdır. Ancak birçok bitki türünde genetik varyasyonun daralması nedeniyle gerekli varyasyon tescilli çeşitlerden, yerel çeşitlerden ve yabani akrabalardan sağlanarak, uygun genlerin geliştirilmiş tekniklerle kültür çeşitlerine aktarılması gerekmektedir. Belirlenen bu genlerin klasik bitki ıslahıyla aktarılmasında birçok problemle karşılaşılmaktadır. Markör destekli seleksiyon, klasik bitki ıslahında karşılaşılan bu sorunlara çözüm bulmak amacıyla geliştirilen bir yaklaşımdır. Bu teknikte, birçok avantajı nedeniyle moleküler markörler daha çok tercih edilmektedir. Moleküler markörler, farklılığı DNA düzeyinde ölçen ve araştırılan genotiplerde istenen bir geni ya da özelliği izlemek için kullanılabilen markörlerdir. Markör destekli seleksiyon tekniği yabani gen kaynaklarından gen transferleri, resesif allellerin yönlendirilmesi ve seleksiyonu, erken seleksiyon gibi kullanımının yanı sıra; gen izolasyonu ve klonlanmasında da kullanılabilir. Bu teknik oldukça hızlı, etkin, doğru ve ekonomik olduğu için klasik ıslaha yardımcı bir seleksiyon tekniğidir DEVAMI İÇİNwww.nobel.gen.tr/Makaleler/Derleme-Issue%202-38-2012.pdf   Gelecekte artacağı tahmin edilen nüfusun besin ihtiyacını karşılamak için temel besin maddelerinin üretimlerinin artırılması gerekmektedir. Bu durumda üretimi arttırmanın en iyi yolu bitki ıslahıdır. Ancak birçok bitki türünde genetik varyasyonun daralması nedeniyle gerekli varyasyon tescilli çeşitlerden, yerel çeşitlerden ve yabani akrabalardan sağlanarak, uygun genlerin geliştirilmiş tekniklerle kültür çeşitlerine aktarılması gerekmektedir. Belirlenen bu genlerin klasik bitki ıslahıyla aktarılmasında birçok problemle karşılaşılmaktadır. Markör destekli seleksiyon, klasik bitki ıslahında karşılaşılan bu sorunlara çözüm bulmak amacıyla geliştirilen bir yaklaşımdır. Bu teknikte, birçok avantajı nedeniyle moleküler markörler daha çok tercih edilmektedir. Moleküler markörler, farklılığı DNA düzeyinde ölçen ve araştırılan genotiplerde istenen bir geni ya da özelliği izlemek için kullanılabilen markörlerdir. Markör destekli seleksiyon tekniği yabani gen kaynaklarından gen transferleri, resesif allellerin yönlendirilmesi ve seleksiyonu, erken seleksiyon gibi kullanımının yanı sıra; gen izolasyonu ve klonlanmasında da kullanılabilir. Bu teknik oldukça hızlı, etkin, doğru ve ekonomik olduğu için klasik ıslaha yardımcı bir seleksiyon tekniğidir DEVAMI İÇİNwww.nobel.gen.tr/Makaleler/Derleme-Issue%202-38-2012.pdf jcmb.halic.edu.tr/pdf/10-2/2.pdf

http://www.biyologlar.com/genetik-markerlar

Türkiye’de İlaç Sektörü Büyüyecek

Türkiye’de İlaç Sektörü Büyüyecek

Son 5 yılın en fazla büyüyen firması Bilim ilaç, yaptığı sürdürülebilir gelecek çalışmaları ile çevreye ve gelecek nesillere saygıya dikkat çekiyor. En büyük hedeflerinin sağlıklı büyümek olduğunu belirten Bilim İlaç Genel Müdürü Dr. Erhan Baş, Medical Tribune’ün sorularını yanıtladı.   MT: Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? 1960 doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdim. Boğaziçi Üniversitesi'nde biyomedikal mühendisliği mastırı yaptım. Sonra genetik üzerine çalışma yapmak için ilk koyunun klonlandığı ekibin yanına gidecektim ama o dönem devlet burslarının kapandığı bir dönemdi. Türkiye’nin Bulgaristan'dan büyük göç aldığı dönem benim hayatımı değiştirdi. İlaç sektörüne yöneldim. Ben hep eğitime inanan biriyim. Harvard Business School'da, London Business School'da Genel Müdürlük eğitimleri aldım. Hala her yılın en az 15 gününü yurtdışında eğitime ayırmaya devam ederim. MT: Bilim İlaç'ta sürdürülebilir gelecekle ilgili çalışmalarınız var. Bu çalışmalardan behsedebilir misiniz? Sürdürülebilirlik konusunda lider şirketlerden biri olduğumuzu düşünüyorum. Geçtiğimiz haftalarda Sürdürülebilir Markalar Konferansı’nda sürdürülebilir marka ödülünün sahibi olduk. Geçen yıl EFQM modelinde sürdürülebilir çalışmalarımızdan dolayı Avrupa Kalite Büyük Ödülü aldık. Türkiye'de ilk karbon ayak izini ölçen firmalardan biri biziz. Karbon ayak izimizi ölçüyoruz ve bunu düşürmek için sürekli çeşitli çalışmalar yapıyoruz. Bunun dışında Global Compact'ı imzalayan ilk şirketiz. Kurumsal sorumluluk raporu yayınlayarak, yaptığımız tüm çalışmaları paydaşlarımızla paylaşıyoruz. Bu rapor ile CRI'dan tüm sektörler içinde A seviye onay aldık. Bu çalışmalarımızla paralel bireysel olarak kar amacı gütmeyen birçok organizasyonda (Özel Sektör Gönüllüler Derneği , Sürdürülebilir Kalkınma Derneği, KALDER, Etik İtibar Derneği)  yönetim kurulu üyesiyim. En önemli değerlerimizden bir tanesinin gelecek nesillere saygı olduğunu düşünüyorum. Bilim İlaç olarak bu doğrultuda çalışmalar yapmaya devam edeceğiz. MT: Buradaki üretim teknolojisi ile ilgili neler düşünüyorsunuz? Dünyadaki diğer üreticilerle kıyasladığınızda Türkiye sizce hangi noktada? Teknolojik olarak Türkiye çok üst seviyede. Regülasyonlar açısından bakarsanız Avrupa'nın bütün regülasyonları burada uygulanıyor. Bilim İlaç’a ait iki fabrika var. Birinci fabrikamız Çerkezköy'de Almanya onaylı, Gebze’deki fabrikamız ise İngiltere onaylı. Bu bütün Avrupa'ya ilaç satabildiğimiz anlamına geliyor. Tesislerimiz için Avrupa'daki en iyi 3-4 tesisten biri olduğunu söyleyebilirim. MT: Son zamanlarda sektörede bazı satın almalar ve şirket birleşmeleri yaşandı. Bilim ilacın bu anlamda bir projesi var mı? Bilim İlaç %100 ulusal bir firma, en önemli özelliğimiz bütün markaların kendi markamız olması. Son 5 yılın en fazla büyüyen firması Bilim İlaç. 300 firma arasında 3. sıradayız. Bize çok büyük teklifler var ama genel olarak bu tür tekliflere kapalıyız. Belki ufak bir firmayı biz satın alabiliriz. MT: Bazı yabancı ilaç firmaları birtakım ilaçları Türkiye'ye getiremediklerini söylüyorlar. Sizin bu konuya bakışınız nasıl? Son 2 yılda toplam %45 oranında bir iskonto oldu. Gerçekten karsız duruma geldi sektör. Ben yeni çıkacak ürünlerin fizibilite çalışmalarını yaptırıyorum. Hepsi zarar çıkıyor ve karar veremiyorum bu ürünleri pazara verelim mi yoksa vermeyelim mi diye. Kritik bir noktaya geldik. İlaç fiyatları Hindistan'daki fiyatlara çok yaklaştı. Artık ilacın ciro fiyatını düşürmek ya da iskontoyu artırmak gibi bir çözüm olmaması gerekiyor. Akılcı ilaç kullanımına yönelik bir çözüm bulunması gerekiyor. Aksi takdirde Türk ilaç sektörü giderek zayıflar. MT: Şu an üzerinde çalıştığınız ilaçlar var mı? Biz yılda yaklaşık 30 ürünü ruhsatlandırıyoruz. Türkiye’deki 4 ar-ge merkezinden bir tanesi bizim. Hindistan'la işbirliği yapıyoruz. Sadece Türkiye'ye yönelik değil çalışmalarımız 40 milyon dolarlık ihracatımız var ve bu her sene artıyor. 5 ülkede (Bosna, Gürcistan, Irak, Moldova, Arnavutluk) satış teşkilatımız var. İlaç sektörünün en büyük hedefinin ihracat olması gerektiğini düşünüyorum. İç piyasadaki karlılık çok azaldı. Tsunami etkisi gibi önce bölgesel pazarlara girip sonra genişlemeniz gerekiyor. MT: İlaç üretiminde özellikle odaklandığınız bölümler var mı? Biz ilaçta akut hastalıklar bölümünün lideriyiz. Antibiyotikler, solunum sistemi ilaçları, gastrointestinal sistemlerde çok güçlü ekiplerimiz var. 2004'den itibaren kronik pazarlara girdik. Diyabet pazarının lideriyiz, astımda çok büyük bir pazar payımız var. MSS ve Kardiyo pazarına girdik. Türkiye'nin yaşlandığını, ömrün uzadığını, yaşlanmayla birlikte kronik hastalıkların artacağını görerek çok net bir şekilde stratejimizi bunlara doğru yönelttik. Hem akut hem de kronik pazarda büyümeye devam edeceğiz. MT: Artık endüstri çağının bitip dijital çağın geldiği söyleniyor. Siz hekimlere ulaşmada ne gibi yenilikçi yöntemleri benimsediniz? En büyük problemlerden biri hekime ulaşmak. Ziyaret kısıtlaması, tıbbi mümessil sayısının fazlalığı, doktorun ayıracak zamanının çok az olması bizi alternatif tanıtım yöntemlerine götürüyor. Bu yüzden dijital pazarlama konusuna odaklanıyoruz. İyi CRM uygulamaları yapmak gerekiyor. Ipad kullanıyor olmak dijital olmak anlamına gelmiyor. Farklı projeler, sanal kongreler gibi birçok uygulamayla alternatif kanallar kullanarak hekimi etkilemek gerekiyor. Bunda da alınacak çok yol olduğunu düşünüyorum. Yeni kuşaktan çalışanlar ve dışarıdan aldığımız danışmanlarla beraber bu konuya ciddi zaman ayırıyoruz. Bu çalışmalara pilot ve basit uygulamalarla girmek, giderek yaygınlaştırmak gerekiyor. Türkiye'de bu işi gerçekten bilen çok kişinin olduğuna inanmıyorum. Ayrıca böyle bir dijital pazarlama sadece pazarlamanın konusu değil. Bunun içinde IT'de var, insan kaynakları da var, diğer bütün departmanların da işin içinde olacağı altyapıyı kurmak gerekiyor. MT: İlaç kullanımında artış olmasına rağmen cirolarda artış olmadığını söylediniz. Siz Bilim İlaç olarak artan maliyetleri kontrol altına almak için ne gibi önlemler aldınız? Mc Kenzie’nin bizim için hazırladığı bir raporda, son 10 yılda kutu başına ilaç kullanımında %143 artış var ama ciro olarak %26 artmış. Son iki yılda yapılan iskontolarla karlılığın ne kadar azaldığını bu rapor açıklıyor. Diğer sektörlerle kıyaslandığında bizim maliyetlerimiz çok yüksek. Bizim aldığımız önlemler ise, insan kaynağının ve ekip yapısının optimal bir ekip yapısı olması için çalışmalar yapıyoruz. Mal fazlalarımızı çok azalttık, daha verimli, daha karlı olacağımız ürünlere odaklandık. Daha sağlıklı büyümeyi hedefliyoruz.   MT: Karekod uygulaması ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Bu uygulama hızımızı çok düşürdü. Bilim ilaç ayda yaklaşık 11 -12 milyon kutu üretiyor. Günlük üretimi 400-450 bin kutu. Hem hızımızı hem maliyetimizi yükseltti ama kaçak ilaçı önlemek adına iyi bir uygulama. İnşallah bu uygulama ile birlikte hiç sahte ilaç kalmaz. MT: Türkiye’de ilaç sektörünün geleceğini nasıl görüyorsunuz? İlaç sektörü büyümeye devam edecek. Bir ülkede her yıl 1 milyon kişi doğuyorsa, yaşam süresi uzuyorsa, doktora ulaşmak çok kolay olmuşsa, dünyadaki hiçbir ülkede görülmeyecek kadar geri ödeme (%90'dan fazla) varsa, 10 milyondan fazla yeşil kartlının olduğu bir ortamda ilaç sektörünün büyümeyeceğini düşünmek hata olur. Otoritenin fiyat düşürmek yerine akılcı ilaç kullanımını teşviki ve tedavi trendlerini doğru kurması ile ilaç sektörü de sağlıklı büyüyecektir. MT: Bundan sonraki hedefleriniz neler? Ben sağlıklı büyümeyi esas büyük hedef olarak görüyorum. 2014'de vizyonumuzda 2.'lik hedefi var ama sağlıklı, karlı ürünlerle bunu gerçekleştireceğimizi düşünüyorum. Türkiye'nin en fazla ihracat yapan ulusal firması olmak da hedeflerimizden biri. Eskiden pazarlamadaki insanlar çok önemliydi şimdi ar-ge'deki, insanlar çok önemli. Ne kadar çok ürünü rakiplerimizden önce pazara verirsek o kadar hızlı büyürüz. İlaç sektörünün geleceğini ar-ge'de, verimlilikte, bazı aşırılıkların törpülenmesinde daha sağlıklı büyümeye odaklanılmasında ve sürdürülebilir başarı odaklı olmakta görüyorum. Sürdürülebilir gelecek çalışmalarımıza da devam edeceğiz.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/turkiyede-ilac-sektoru-buyuyecek

“Gayri Safi Milli Mutluluk” Ölçen Organik Ülke, Butan

“Gayri Safi Milli Mutluluk” Ölçen Organik Ülke, Butan

Butan, önümüzdeki on yıl içerisinde tamamen organik gıda üreten dünyadaki ilk ülke olmayı hedefliyor.Güney Asya ülkesi Butan’da “Gayrisafi Milli Mutluluk Programı”nın bir parçası olarak, hükümet ve muhalefet, kimyasal gübre ve ilaçların kullanımını tamamen durdurmak için birlikte çalışıyor.Tarım ve Orman Bakanı Lyonpo Yeshey Dorji ve eski Tarım ve Orman Bakanı, şu anki muhalefet partisi lideri Pema Gyamtsho’nun açıklamalarına göre, ülkeyi kimyasal gübrelerden ve zirai ilaçlardan kurtarmak için ortak bir kararlılık var. (Butan Tarım Bakanı Lyonpo Yeshey Dorji’yi 13-15 Ekim’de İstanbul’da düzenlenecek 18. Dünya Organik Kongresi’nde dinleyebilirsiniz: (www.owc2014.org).Her iki siyasetçi de birkaç mahsulü etkileyen hastalık ve haşere sorununa doğal çözüm bulunduğunda, hedefe kısa sürede ulaşacaklarına inanıyor. Bu çözüm yollarını geliştirmek için, Butan, dünyanın birçok yerinden organik tarım uzmanlarını yakın zamanda bir araya getirdi.Tarım ve Orman Bakanı Dorji, yeni hükümetin, eski hükümetten devraldığı organik tarıma olan bağlılığı devam ettirdiğini ancak kimyasal ihtiyaçları yok etmenin ancak gönüllülük esası ile olacağını belirtiyor. “Çiftçiler ilk kez kimyasal kullandığında çok heyecanlanıyor çünkü daha az iş yaparak daha çok verim alıyorlar” diyor. “Ama belli bir zaman geçince onlar da olumsuz etkilerini görmeye başlıyorlar” diye ekliyor;“Birçok çiftçi toprağın ve suyun verimliliğinin zarar gördüğünü, eğer her yıl daha fazla koymazlarsa, daha önce aldıkları verimi alamadıklarını görüyorlar.”Gyamtsho’ya göre organik strateji adım adım uygulanması gereken bir yaklaşım olmalı ve bölgesel olarak, ürün bazlı gelişmeli. Yeni metodlarla hastalıkların önlenmesi çok önemli. Nedir bu Gayri Safi Milli Mutluluk Programı?Butan, ülkelerinin gelişmişliğini, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi milli gelir ya da milli hasıla endeksleriyle değil, Milli Mutluluk Endeksi’yle ölçüyor. Butan’lılara göre en­deksle ölçülen “mutluluk”, dışsal şartlara bağlı geçici bir ruh hali değil. Gayri Safi Milli Mutluluk, sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasına, iyi bir yönetime, çevrenin ve kültürel değerlerin korunmasına dayandırılmış bir kavram. Mutluluksa, dünyayla tam uyum ve bağlantı içinde olma duygusu. Gerçek başarı, modern dünya ve özellikle kalkınma için uygulanan ekonomik modellerin dayattığı, herşeye yabancılaşma duygusu değil, mutlu olabilmek. Butan’lılar, insanların deli gibi çalışarak tüketime teşvik edilmesinin, buna karşın milli gelirlerinin artmasının insanları mutsuz ettiği sonucuna varmış.Bu ilkeyle  değerlerini belirleyen Butan’lılar, bunu gös­tergeler olarak ölçülebilir hale ge­tirmiş ve endekse dönüştürmüşler. Gayrisafi Milli Mutluluk Endeksi’nin 9 ana, 72 alt göstergesi var; Yaşama Standartları, Sağlık, Eğitim, Kül­tür, Ekolojik Bütünlük, Toplulu­ğun Canlılığı, Zamanın Kullanımı, İyi Yönetişim, Ruhsal İyilik Hali.Bu alanlarda devletin performansı özel bir hesaplama sistemiyle hesaplanıp, endeks haline getiriliyor.Hükümet, çıkan sonuçlarla ilgili parlamentoya hesap vermekle yükümlü.Üretim ve mali kaynakları hesaba katan GSMH sistemini ise dikkate almıyorlar. *Çeviri için Buğday Gönüllüsü Belgin Açar'a teşekkür ederiz.http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/gayri-safi-milli-mutluluk-olcen-organik-ulke-butan

Standart sapma

Bir listedeki sayılar arasındaki çeşitliliği ölçen bir değerdir. Varyansın karekökü olarak bilinir.

http://www.biyologlar.com/standart-sapma

Alzheimer Hastalığından Sorumlu İki Protein : Amiloid ve Tau

Alzheimer Hastalığından Sorumlu İki Protein : Amiloid ve Tau

Araştırmacılar yıllardır iki anormal proteinin, tau ve amiloid betanın; beyinde nasıl biriktiğini ve sonucunda Azheimer hastalığına sebebiyet verecek olan hasarı nasıl oluşturduğunu araştırmaya devam ediyor.

http://www.biyologlar.com/alzheimer-hastaligindan-sorumlu-iki-protein-amiloid-ve-tau

Vücuttaki oksijen seviyesini <b class=red>ölçen</b> elektronik deri üretildi

Vücuttaki oksijen seviyesini ölçen elektronik deri üretildi

Japonya’da vücuttaki oksijen seviyesini ölçebilen elektronik deri üretildi. E-deri, ameliyat anında iç organların oksijensizlikten çökmesini önleyecek.

http://www.biyologlar.com/vucuttaki-oksijen-seviyesini-olcen-elektronik-deri-uretildi

2015’e Damgasını Vuran Türk Bilim İnsanları

2015’e Damgasını Vuran Türk Bilim İnsanları

2015 ‘e Türk bilim insanları damgasını vurdu. 2015 yılında ilk kez bir Türk bilim insanı Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Bilim alanında aldığımız bu nobel yurtdışında Türkiye’yi temsil ettiğinden büyük önem taşıyor.

http://www.biyologlar.com/2015e-damgasini-vuran-turk-bilim-insanlari

Şişen Engerek Nasıl Bir Canlıdır ?

Şişen Engerek Nasıl Bir Canlıdır ?

Yaygın Adı: Şişen engerekBilimsel Adı: Bitis arietansAlt familya: ViperinaeFamilya: Viperidae (engerekgiller)Alt takım: Serpentes (yılanlar)Takım: Squamata (pullu sürüngenler)Boyutları: 90 cm’den 1.8 m’ye kadar Fiziksel Özellikleri: Geniş başlı ve yuvarlak burunlu, oldukça yapılı bir vücut; pulları karına çıkıntılı; rengi değişiklik gösterir; çoğu koyu gri; büyük, krem rengi kenarlı nişanlar veya arka aşağısında “U” şeklinde işaretler olan kirli-sarı ya da kahverengi vücutları vardır.Alışkanlıkları: Karasal, hava durumuna göre gececil veya gündüzcüldür.Yaşam Çizgisi: Yavrularını canlı ve kümeler halinde doğurur; bir seferde en çok 156 yavru kaydedilmiştir; gebelik süresi 90-120 gündür.Beslenme Tarzı: Memeliler, kuşlar ve kertenkeleler.Yaşam Alanı: Çok uyumludur; kapalı, sık ormanlar ve en kurak çöller dışında her yerde görülebilir.Yeryüzünde Dağılımı: Afrika Sahrasının güneyinde yalıtılmış bir nüfus ile Fas’ın güneyinde bulunur; Kongo havzasında bulunmaz; Arap Yarımadasında küçük bir nüfus bulunur.Türün Durumu: Oldukça yaygın.Benzer Türler: Yoktur, diğer büyük engerekler renkli, geometrik şekillere sahiptir.Zehir özellikleri: Nispeten toksiktir ama asıl tehlike, büyük miktarda enjekte edildiğinde gelir, bir insanı kolayca öldürebilir, zehir yavaş hareket eder, tedaviyle vakaların yüzde 90‘dan fazlası kurtarılabilir.Şişen engerek, en çok rastlanan Afrika yılanlarından biridir. Geniş bir dağılıma sahip olmakla birlikte, aynı zamanda farklı habitatlarda gözlenir ve büyük olması sebebiyle dikkat çekicidir.Erişkin şişen engerekler çok büyüktür, ağır kanlı yılanlar genellikle tırtıl gibi düz bir çizgide ve arkalarında belirgin bir sığ yarık bırakarak hareket ederler. Gövde altı pullarının izleri genellikle kumlu topraklarda görülebilir. Yılın başlarında genellikle sessiz yollardan geçerken görülürler; hareket etmeden yatarak, mümkün olduğu kadar çok ısı absorbe etmeye çalışmaları birçok yaralanmayla sonuçlanır. Hantaldırlar, tipik yılan kıvraklığıyla bir yerden bir yere kolayca kayarak hareket edemezler. Ancak eğer gerekirse, kayarak gitme metodunu kullanıp, şaşırtıcı derecede hızlı hareket ederler. Gevşek zemin üzerinde bu hareket yöntemi beceriksizce bir sarmala dönüşür.Güçlü SavunmaŞişen engerekler genelde kolay korkmaz. Eğer açık alanda fark edilirse, muhtemelen bir süre hareketsiz kalır, daha sonra yavaşça uzaklaşır. Uzaklaşmasına engel olunursa, korunaklı “S” şeklinde bir sarmal halini alıp, kafasın hafifçe kaldırarak, vücudunu şişirir ve yüksek sesle tıslar. Bu ses; bir kere duyulursa, kolay kolay unutulmayacak bir sestir. Bazıları huysuz olur ve ufak provokasyonlarla saldırmaya başlar, hızlı ve güçlü bir şekilde ısırırlar (bilimsel ismi olan Arietans, Latince Arieto’dan gelir ve sertçe toslamak veya saldırmak anlamına gelir.). Saldırırken neredeyse yerden uzaklaşabilirler ama hemen geri çekilirler, bazen de darbenin kuvveti sonucunda geriye devrilirler. Bu da açıkça hatalı olan, şişen engereklerin sadece geriye doğru saldırabildiği teorisine neden olmuştur. Hatta çoğu zaman saldırırken geriye veya yana doğru siper alarak yanaşırlar ve dönüp uzaklaşmak için fırsat yaratırlar. Çoğu şişen engerek kurbanı, kendilerini sokan yılanı son ana kadar görmez. Şişen engerekler oldukça tembeldir ve yol kenarlarının tadını çıkarma alışkanlıkları vardır. Ayrıca çok iyi kamufle olur; gün batımında aktif olduğu için görülmesi zordur. Üzerine veya yanına basılması çok kolaydır ve bu yılanın refleks olarak saldırmasına neden olur. Büyük oldukları için yukarı doğru birçok ayakkabı ve botun boynundan yükseğe saldırabilirler, bu sebeple ısırıklar çoğunlukla ayak bilekleri ya da alt bacaklarda bulunur. Acı ve ısırılan alan çevresindeki şişkinlik, çok hızlı gelişir (bazı ısırıklar kuru ve zehir iletilmeden belirmesine rağmen). Şişkinlik kısa sürede etkilenen uzva ve bütün vücuda morarma ve kan dolu kabarcıklar şeklinde yayılır. Fakat zehir göreceli olarak yavaş hareket eder, ölüme yol açması iki-dört gün sürer, ki bu süre içinde tıbbı yardım almak mümkündür. Panzehiri bulunmaktadır ve vakaların yüzde 90’ından fazlası kurtarılmaktadır. Komplikasyonlar çoğunlukla yanlış ilk yardımdan kaynaklanır. Örneğin; uygun olmayan turnikeler, yarayı yırtarak açmak veya fazla heyecanla uygulanan panzehirler gibi. Yüksek iyileşme oranına rağmen, Güney Afrika’daki ciddi yılan sokma vakalarının yarısından çoğu ve ölümcül vakaların ise neredeyse tamamından şişen engerekler sorumludur. Ölüm, çoğunlukla böbrek iflası sonucu gelir.Nüfus TürevleriŞişen engerekler, nemli yağmur ormanları (gaboon engerekten, bitis gabonica. ile ye değiştikten bölgeler) ve kurak çöller dışında hemen hemen her ortamda yaşayabilirler. Sahra, dağılım alanlarının kuzeyinde bir bariyer oluştursa da, Güney Fas’ta türler genişleyen bir çölle yüz yüze gelip geri çekildikleri zaman, geride küçük bir nüfus kalır (kahverengi ev yılanlarıyla, Lampror fuliginosus, benzer şartlardadırlar). Şişen engerekler aynı zamanda Kızıl Deniz in karşısında ve Arap Yarımadası’nın güneybatı köşesinde de yaşarlar Dağılım alanının daha kuru yerlerindeki yılanlar, genellikle cansız olur ve kumlu, tozlu çevreye uyum sağlamak için donuk bir görüntüye sahiptir. Afrika’nın kuzeydoğusundaki soluk fertlere bazen Bitis arietans somalica, yani Somali şişen engereği de denir. Bu alt türlerin kuyruklarının altında karinalı pullar vardır (kuyruk altı olarak bilinirler). Bazı yüksek alanlarda bulunan şişen engereklerin, göz alıcı, sarı veya turuncu bir alt rengi vardır ve Güney Afrika’nın Cape bölgesindeki türlerle benzerlik gösterirler. Erkek şişen engerekler dişilere kıyasla daha küçük ve daha parlak renkli olur.Av ÇeşitliliğiŞişen engerekler pusuya yatarak avlanır; kemirgenler, kuşlar, kara kurbağaları ve diğer yılanlar gibi pek çok omurgalı ile beslenir. Kara kaplumbağalarını bütün olarak yuttukları bilinir ve Afrika kirpilerini de sıklıkla avlarlar. Küçük ve savunmasız avları da zehir enjekte etmeden yakalayıp yutabilirler ancak büyük avlarına saldırıp, hemen serbest bırakırlar ve zehir etkisini gösterene kadar izlerini sürerler. Erişkinler ağızlarını çok büyük açabilir ve beçtavuğu, bağırtlak, tavşan, hayreksler, hatta dik-dik fawn gibi küçük antilopları bile avlayabilir. Kışın etkin olmadıkları süre boyunca idare edecek kadar büyük miktarlarda yağı yaz döneminde depolayabilirler; bu yağ, yerel kabileler tarafından alınarak romatizma tedavisinde kullanılır.Dev Doğum KümeleriÜreme döneminde, erkekler birbirleriyle savaşır ve feromon izini takip ederek dişilerin izini sürerler. Bir dişinin peşinde yedi adet erkek yılan olabilir. Yavrular çiftleşmenin ardından üç ya da dört ay sonra doğar. Güney Afrika söz konusu olduğunda bu yaz sonuna denk gelir. Tropik bölgelerde üreme dönemi sıcaklıktan çok yağışlarla uyumludur, yavruların dünyaya gelişi yağışlı dönemle aynı zamana denk gelir. Bir defada dünyaya getirilen yavru sayısı dişinin boyutuna bağlıdır; 65 cm’lik bir dişi, 11 yavru doğurur, 90cm’lik bir dişi 35 yavru, çok büyük bir dişi 147 yavru doğurabilir. Bu rakam, vahşi şişen engereklerde kaydedilen bir seferde en yüksek yavru sayısıdır, Çek hayvanat bahçesinde koruma altında tutulanlarda bu sayı 156 olarak kaydedilmiştir. Böylesine büyük doğum kümelerinde yavruların yırtıcılar tarafından avlanma oranı, her zaman çok yüksek olur. Şişen engerek yavruları ilk günden itibaren zehirli olsa da, varanlar, gevşek derili yılanlar (Mehelya) gibi diğer türler; leylekler, yırtıcı kuşlar ve hatta yırtıcı balıklar -şişen engerekler bazen suya girer- tarafından avlanır.Dağ AkrabalarıBitis cinsi, 16 türü kapsar. Koyu desenleri olan koyu gri dağ engerekleri. Bitis atropos, yavru bir şişen engerekle karıştırılabilir. Yaşam alanları Güney Afrika kıyılarındaki Drakensberg gibi dağlık çayırlarla sınırlıdır, bu da şişen engerekle yelpazesini örtüştürür. Dağ engereği hızlı, ısıran, huysuz bir türdür ancak zehrinin etkisi hafiftir ve ölümle sonuçlanmış bilinen herhangi bir ısırma vaka yoktur.İsmini Yunan mitolojisindeki üç kader tannçasından biri olan, Zeus’la Themis’in kızı, Atropos’tan almıştır. Atropos, hayat ipini kesen bir kader tanrıçasıdır, zehirli bir yılan için uygun bir isim ancak bu tehlikeli türlerden olmayan bir yılan için fazla dramatik bir isimdir. Diğer iki kader tanrıçasından biri, Lanchesis, hayatın ipini ölçen ve uzunluğuna karar veren kader tanrıçasıdır. Lanchesis ismi çalı ustalarını da içinde bulunduğu cinse verilmiştir.Kayıp AkrabaYaşayan yakın akrabaları arasında somut bir bağ kurulabilen fosil yılanlar, çok nadirdir. Bitis olduvaiensis ise bir istisnadır. 1950’lerde Antropolog Dr Louis Leakey ve karısı Mary tarafından Tanzanya’daki ünlü Olduvai Gorge bölgesinde keşfedilen 1.75 milyon yıllık insan kalıntılarına arasında bulunması (fosil omurgası şeklinde) nedeniyle kayda değerdir.Ultraviyole KorumaBirçok yılanda, gözlerinden geçen, ana hatlarını bozarak görülmelerini zorlaştırmak için tasarlanmış, karanlık çizgiler bulunur. Birçok zehirli yılan daha kalın çizgilere, gözlerinin arkasında ve zehir bezlerinin üzerinde, karanlık deri yamalara sahiptir. Bazı durumlarda siyah pigment (melanin) derinin hemen altında bulunur. Bazı sürüngen uzmanları, bu alanların ultraviyole radyasyonun (bazı proteinlerde kimyasal değişime sebep olan) zehrin özelliğini bozmasını engellediğini düşünmektedir. Siyah pigment, ultraviyole ışınlarını emer ve nüfus etmesine engel olur. Şişen engereğin derisi iridofor denilen ve ışığı emmek yerine yansıtan küçük, parlak hücreler içerir.Kaynakça: BBCYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com/sisen-engerek-nasil-bir-canlidir/

http://www.biyologlar.com/sisen-engerek-nasil-bir-canlidir-

Küresel Isınma Beklenenden Daha Hızlı Artacak

Küresel Isınma Beklenenden Daha Hızlı Artacak

Küresel ısınma daha önce düşünülenden daha hızlı artacak. Sebebi ise; doğal olarak salınan sera gazlarının emisyonlarının artması ve aynı zamanda bu gazlar üzerinde olan sıcaklık etkisi.

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinma-beklenenden-daha-hizli-artacak

Asperger sendromu

Asperger sendromu

Asperger sendromu (AS) ya da Asperger bozukluğu, sosyal etkileşimde zorluklar ve sınırlı, stereotipik ilgi ve etkinliklerle tanımlanan otistik spektrum bozukluklarından (OSB) biridir.

http://www.biyologlar.com/asperger-sendromu

Maymunlar neden konuşamıyor? Konuşabilselerdi onları nasıl duyardık?

Maymunlar neden konuşamıyor? Konuşabilselerdi onları nasıl duyardık?

'Science Advances' dergisinde yayınlanan bir araştırmada, insan konuşmasının esas olarak beynin geçirdiği benzersiz evrimden ve yapısından kaynaklandığı,

http://www.biyologlar.com/maymunlar-neden-konusamiyor-konusabilselerdi-onlari-nasil-duyardik

Kalp krizi riski kan testiyle belirleniyor

Kalp krizi riski kan testiyle belirleniyor

Basit bir kan testi olan ve kalp kası hasar görünce ortaya çıkan troponin proteinini ölçen testle, sağlıklı kişilerin kalp krizi geçirme riski de belirlenebiliyor.

http://www.biyologlar.com/kalp-krizi-riski-kan-testiyle-belirleniyor

Genetik ve Çevre, Beynin Dil Aktivitesini Eşit Düzeyde Etkiliyor

Genetik ve Çevre, Beynin Dil Aktivitesini Eşit Düzeyde Etkiliyor

Osaka University’den bilim insanlarının öncülüğünde gerçekleştirilen, tek yumurta ve çift yumurta ikizlerinin üzerinde yapılan yeni bir çalışmada, beynin sol ön lobundaki dil ile ilişkili beyin aktivitelerinin üzerindeki, genetik ve çevre etkisi incelendi.

http://www.biyologlar.com/genetik-ve-cevre-beynin-dil-aktivitesini-esit-duzeyde-etkiliyor

Williams Sendromu ve Nöropsikolojik Profili

Williams Sendromu ve Nöropsikolojik Profili

Williams sendromu yüz özellikleri, bağ dokusu anormallikleri, kalp damar anomalileri, kendine özgü bir kişilik ve hafif ila orta derecede zekâ geriliği veya öğrenme güçlükleri ile karakterize karmaşık bir gelişimsel bozukluktur. Sendroma, elastin genini de içeren 7. kromozomun uzun kolundaki 26. genin submikroskopik hemizyoz bir delesyonu neden olur.

http://www.biyologlar.com/williams-sendromu-ve-noropsikolojik-profili

Hava Kirliliği Meme Kanserini Tetikliyor

Hava Kirliliği Meme Kanserini Tetikliyor

Havada asılı kalan partiküllerin memenin yoğunluğunu artırdığı ve meme kanserini tetiklediği ortaya çıktı. Sonuçları Breast Cancer Research adlı dergide yayımlanan araştırma ABD’deki Florida Üniversitesi’nden bilim adamları tarafından yapıldı.

http://www.biyologlar.com/hava-kirliligi-meme-kanserini-tetikliyor

Google Verily Project Baseline ile Kansere Çare Arayacak

Google Verily Project Baseline ile Kansere Çare Arayacak

Google Verily Project Baseline ile 10 bin kişinin verilerini inceleyerek kanser gibi ölümcül hastalıkların ilk belirtilerini saptamak için uğraşıyor.

http://www.biyologlar.com/google-verily-project-baseline-ile-kansere-care-arayacak

AİDS (HIV) ELİSA Testleri Ne Zaman Sonuç Verir? HIV Şüphesinde En Hızlı Tanı Testi Nedir?

AİDS (HIV) ELİSA Testleri Ne Zaman Sonuç Verir? HIV Şüphesinde En Hızlı Tanı Testi Nedir?

Tahlil yorumlama hizmeti veren sitemize şüpheli cinsel ilişki sonrası AİDS (HIV)  korkusu nedeniyle ELİSA testi yaptıran veya yaptırmak isteyenlerden gelen sorularda artma olması nedeniyle Tahlil.com olarak HIV Testlerinin erken tanısı ve yorumlanmasına dair ziyaretçilerimiz için bir  yazı hazırladık.Başka hiçbir sitede bulamayacağınız bu bilgilendirme yazısını okumanızı öneriyoruz. Dilerseniz sayfanın en altında yer alan HIV ile ilgili sorulmuş yüzlerce soru ve cevabı da okuyabilirsiniz.AİDS (HIV) Testleri Nedir? Ne Zaman Yapılmalı Ve Nasıl Sonuç Vermektedir? Şüpheli bir cinsel ilişki sonrası,HIV enfeksiyonuna yakalandım şüphesi ve korkusu ile laboratuvar testi yaptırmak ve sonuçlar hakkında bilgi sahibi olmak sıkça başvurulan bir yoldur. Bunun için "serolik yöntemler" olarak tanımlanan laboratuvar tekniklerine başvurulur. AİDS yani HIV enfeksiyonu yönünden tarama ve tanı amacıyla başvurulan ilk test, HIV bulaşmış kişilerde ortaya çıkan ve etken virusa (Human Immunodeficiency Virus) karşı oluşan spesifik ANTİ-HIV antikorlarının ELISA tekniği ile gösterilmesidir.Bilinmesi gereken bilimsel bir gerçeklik ise, hastalığa yakalanıldığı varsayıldığında  bulaş sonrası  Anti-HIV antikorlarını sentezlemesi için bir süre gerekli olduğudur. Bu göz önüne alındığında şüpheli bir temastan hemen sonra, ELİSA testi yaptırmanın anlamı yoktur. Hemen bir ELİSA testi yapılır ve sonuç negatif çıkar ise aranan Anti HIV antikorları henüz oluşmadığından, virus ile temas edilmiş olsa bile, test sonucu "yalancı negatif" olarak saptanıp,yanlış bilgi verebilir.Antikor ölçen testlerin  HIV antikoru bulması farklı zamanlarda olabilir.Bu durum kişiden kişiye de değişebilir. Bu döneme pencere dönemi de denir. Birçok kişide antikor 2  ile 8 hafta arasında ortaya çıkar. Bu süre ortalama 25 gün olarak kabul edilir. HIV virusu ile enfekte olduğunu düşünüp test yaptırmak isteyen kişiler, doktorları farklı bir öneride bulunmadıkça, temastan en erken  6 hafta sonra HIV antikoru araştıran  ELİSA testi yaptırabilir. Bu süre  antikorların saptanabileceği yeterli süredir.  Erken tanıda, antijen araştıran antikor araştıran testlere göre daha sık tercih edilmektedir.HIV P24 antijeni testi ise bu konuda güvenle kullanılan bir yöntemdir. Bu test antikor araştıran ELİSA testlerine göre, şüpheli temas sonrası  çok daha erken sürelerde HIV antijenleri araştırmaktadır.Bu testin avantajı antikor oluşmasını beklemeden virusun antijenini saptayabilmesidir.Anti HIV ELİSA testinin pozitif çıkması da tek başına tanı için yeterli bir bulgu değildir.Pozitif çıkan ELİSA testleri western blot adı verilen bir yöntemle doğrulanmalıdır.HIV PCR testi ile de şüpheli ilişkiden sonra çok  kısa bir zamanda enfeksiyona yakalanıp yakalanmama konusunda bilgi  sahibi olunmaktadır. HIV virüsünü kanda en hızlı araştıran test budur.HIV PCR Testi ile virüsün genetik materyalinin çoğaltılarak ölçülecek ve tanımlanabilecek duruma gelmesini sağlanır.Bu özelliği ve avantajı nedeniyle PCR testi erken evrede HIV virüsünün kanda tespitinde kullanılmaktadır.Bu testin ana mantığı henüz antikor oluşmadan HIV virusunu kanda yakalayabilmektedir. Hastalığa yakalanan bir kişinin kanında virüs bulunmasına rağmen erken dönemde virüse karşı antikor oluşmamaktadır. Şüpheli temastan ortalama 10 gün sonra HIV PCR testi ile kanda virüs varlığı saptanabilmektedir. 28. günden itibaren PCR testinin virüsü saptama duyarlılığı %98-100 gibi yüksek oranlardadır. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/aids-hiv-elisa-testleri-ne-zaman-sonuc-verir-hiv-suphesinde-en-hizli-tani-testi-nedir

Sudan Karaya İlk Çıkanlar Sanılandan Fazla Çeşitlilikte Olabilir

Sudan Karaya İlk Çıkanlar Sanılandan Fazla Çeşitlilikte Olabilir

“Dış görünüşü yılan gibi ama iç yapısı balık gibi.” Görsel temsilidir. Kaynak: readtiger.com

http://www.biyologlar.com/sudan-karaya-ilk-cikanlar-sanilandan-fazla-cesitlilikte-olabilir

Kuş yumurtalarının şekilleri neden bu kadar farklı?

Kuş yumurtalarının şekilleri neden bu kadar farklı?

Bir çulluğun yumurtasının şekli damlaya, bir baykuşunki golf topuna ve bir sinek kuşununki ise şekere benzer. Yeni araştırma sayesinden artık bilim insanlarının bu çarpıcı çeşitlilik için ikna edici bir açıklaması var:

http://www.biyologlar.com/kus-yumurtalarinin-sekilleri-neden-bu-kadar-farkli

Genetik mühendislik ile ‘Gen düzeltme’ işlemi ilk kez insan vücudunda denendi

Genetik mühendislik ile ‘Gen düzeltme’ işlemi ilk kez insan vücudunda denendi

Gen mühendisliği ve genetik mühendislik ilk kez tedavi amaçlı olarak insan vücudunda uygulandı. Başarılı şekilde tamamlanan tedavinin sonuçları merakla bekleniyor.

http://www.biyologlar.com/genetik-muhendislik-ile-gen-duzeltme-islemi-ilk-kez-insan-vucudunda-denendi

Bitkilerde Su Kullanım Seviyesini Ölçen Giyilebilir Sensör Tasarlandı

Bitkilerde Su Kullanım Seviyesini Ölçen Giyilebilir Sensör Tasarlandı

Iowa Eyalet Üniversitesi’nden bitkibilimci (botanikçi) Patrick Schnable ve çalışma arkadaşları tarafından düşük maliyetli, kolay üretilebilir ve bant şeklinde yapıştırılabilen grafen tabanlı bir biyosensör üretildi. Görsel: Liang Dong/Iowa State University

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-su-kullanim-seviyesini-olcen-giyilebilir-sensor-tasarlandi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0