Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 60 kayıt bulundu.
Doku Nedir ?

Doku Nedir ?

Doku, bitki, hayvan ve insan organlarını meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğu. İlkel canlılar bütün hayatları boyunca bir tek hücre olarak kaldıkları halde yüksek organizmalar çok sayıda hücrelerin biraraya gelmesi ile meydana gelmiştir. Bitkisel organizmaları meydana getiren çok sayıdaki hücrelerin protoplastları birbirinden cansız hücre çeperleriyle ayrılmış olmakla beraber aralarında sıkı bir ilişki göstermektedir. Böyle hücre çeperi içinde bulunan, birbiriyle sıkı ilişki gösteren, aynı kökenden gelmiş protoplast topluluklarına doku, dokuların özelliklerini konu eden morfoloji biliminin dalına da histoloji (doku bilimi) denir. Dokuyu meydana getiren hücreler genellikle aynı ödevi görmekteyseler de doku tarifinde ön görülen temel düşünce fizyolojik olmaktan çok morfolojikseldir. Eğer fizyolojiksel bakımdan dokunun tarifi yapılacak olursa, kökenleri ayrı olsa bile aynı ödevi gören hücre toplulukları olarak yapılabilir ki, böyle daha geniş anlamda hücre topluluklarına doku sistemi denilmektedir. Doku hücre bölünmesi sonucu meydana gelir. Tek hücreli organizmalarda bölünen hücreler birbirinden ayrılarak yeni birer birey vücuda getirdikleri halde, çok hücreli organizmalarda bölünen hücrelerden meydana gelen hücrelerin birbirinden ayrılmaması, geçit ve plasmodesma (plasmatik köprüler) gibi madde ve uyartı iletimini kolaylaştıran yapılar ile proplastları arasında sıkı ilişki kurulan hücre toplulukları bireyi meydana getirmektedir. Bazı tek hücreliler bölündükten sonra çevrelerinde meydana getirdikleri müsilaj bir kın ile bir arada tutulan hücre grupları ve bazı mantarlardaki zengin dallanma gösteren ipliksi hücrelerin bir örgü meydana getirmek üzere sık sık kümeler halinde olmaları, dış görünüş bakımından dokuyu andırsalar bile gerçek doku değil, yalancı dokulardır. Dokular bitkisel ve hayvansal dokular olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmektedir.

http://www.biyologlar.com/doku-nedir-

Using DNA origami to build nanodevices of the future

Using DNA origami to build nanodevices of the future

Scientists have been studying ways to use synthetic DNA as a building block for smaller and faster devices. DNA has the advantage of being inherently "coded". Each DNA strand is formed of one of four "codes" that can link to only one complementary code each, thus binding two DNA strands together. Scientists are using this inherent coding to manipulate and "fold" DNA to form "origami nanostructures": extremely small two- and three-dimensional shapes that can then be used as construction material to build nanodevices such as nanomotors for use in targeted drug delivery inside the body. Despite progress that has been made in this field, assembling DNA origami units into larger structures remains challenging. A team of scientists at Kyoto University's Institute for Integrated Cell-Material Sciences (iCeMS) has developed an approach that could bring us one step closer to the nanomachines of the future. They used a double layer of lipids (fats) containing both a positive and a negative charge. DNA origami structures were weakly absorbed onto the lipid layer through an electrostatic interaction. The weak bond between the origami structures and the lipid layer allowed them to move more freely than in other approaches developed by scientists, facilitating their interaction with one another to assemble and form larger structures. "We anticipate that our approach will further expand the potential applications of DNA origami structures and their assemblies in the fields of nanotechnology, biophysics and synthetic biology," says chemical biologist Professor Hiroshi Sugiyama from iCeMS. Source: Institute for Integrated Cell-Material Sciences, Kyoto University http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/using-dna-origami-to-build-nanodevices-of-the-future

Artropodların Genel Morfolojik Özellikleri

Artropodların Genel Morfolojik Özellikleri

Artropodlann yapısı halkalardan oluşmuştur. Vücutları bilateral simetriktir. Vücutlarını oluşturan halkalar bazı özellikler kazanarak vücudun bölümlerini meydana getirirler. Artropodların vücudunun dış kısmı genellikle kitin tabakası ile kaplıdır.

http://www.biyologlar.com/artropodlarin-genel-morfolojik-ozellikleri

BÖCEKLERDE BAŞ BÖLGESİ

Bas vücudun ön bölgesini olusturur. Bas normal olarak bir kapsül biçiminde olup üst kisimda sclerotize olmustur ve bu kisimda beyin bulunur. Agiz açikliginin bulundugu alt kisim ise membran yapisindadir. Basin vücudun uzun eksenine göre degisik konumlarda oldugu kabul edilir ve bu konum tarzi siniflandirmada kullanilir. En önemli 2 konum sekli sunlardir: Hypognat: Agiz parçalari asagiya dogru yönelmistir. Basi teskil eden segmentler gövdede bulunan segmentler ile benzer konumdadir. Prognat: Bas, boyun bölgesinden yukariya dogru kalkmis olup agiz parçalari ileriye dogru yönelmistir. Ayrica Opisthognath (agiz parçalari posteroventral konumda) tipede rastlanir. Basin Bölgeleri ve Ekstrmiteleri: Tipik bir hypognat basta; ön kisim veya alin, dorsal ve lateral kisim ve alt kisim hep birlikte ters dönmüs kaseye benzer biçimde tamamen sclerotize olan bir kapsül meydana getirir. Bu kapsülün üzerinde bir çift birlesik göz (faset göz), 3 nokta göz (ocel göz) ve bir çift anten vardir. Labrum kapsülün ön kisminin alt kenarina baglanmak suretiyle agzin ön kisminda bir kapak meydana getirir. Basin ventral kismi agzin gerisinde olan bir membran taban meydana getirmistir. Bu membran taban kismindan, üzerinde tükrük bezlerinin açikligi bulunan hypopharinx çikar. Basin taban kisminin her iki yaninda çigneme organlari veya agiz parçalari denen 1 çift mandibula, 1 çift maxilla ve labium yer alir. Bu kisimlar basin ventral kenari ile eklemlenmistir. Basin arka kismi ters dönük at nali seklinde olup basin dorsal ve lateral kismini olusturur. Labium bu kismi ventralden kapatir. At nali seklindeki yapinin orta kismindaki açikliktan (foramen occipitale) özofagus, sinir seridi, tükrük kanali, aorta, trake ve serbest dolasan kan geçer. Bas kapsülünün iç kisminda tentorium denen bir seri destek halkasi yer almistir. Bas Kapsülünün Özel Yapilari: Bilesik gözler genellikle büyük petek görünümünde ve basin dorso-lateral kismindadir. Her bir göz, oküler sclerit denen dar bir levha üzerindedir veya dar bir halka tarafindan sarilmistir. Bazi türlerde özellikle larvalarda, gözler tek bir petek göz meydana getirecek sekilde körelmistir. Bazi ergin türlerde petek sayisi çok fazladir. Antenler alinda, petek gözlerin arasindan çikan bir çift haraketli ve segmentlerden olusan uzantilardir. Bunlar bazen halka seklinde antennal sclerit ile sarilan anten soket'i (evi, yuva, oyuk) üzerine eklemlidir. Soketin çevresi küçük bir çikinti meydana getirir. Anten bunun üzerine eklemle baglanir Antenler çok degisik sekillerde bulunur; Protura takiminin disindaki diger böceklerin tümünde mevcut olan, dokunma, tat ve koku alma görevi gören bir çift duyargalardir. Çikis yerleri gruplar arasinda degismekle birlikte genellikle petek gözler arasinda yer alirlar. Kasli yapida (son segment hariç) olmasi nedeniyle, segmentlerin ayri ayri hareket edebilme özelligine sahip oldugu antenler yalnizca Collembola ve Diplura 'da görülür. Diger tüm gruplarda sadece birinci segment kas içerir. Degisen sayi ve tipte segmentlerden meydana gelmislerdir. Ilk iki segment digerlerinden farklilasmis olup sirasiyla Scapus ve Pedicellus adini alirlar. Scapus anteni basa baglayan basal segment olup, sahip oldugu kaslarla pedicellus ve flagellum'un hareketini saglar. Flagellumu olusturan segmentlerin sayi (3-50) ve tipleri (setace, filiform, moniliform, serrate, pektinate, clavate, capitate ganiculate, lamellat, flabellat aristate, plumose vb.) böcek sistematiginde kullanilan önemli karakterlerdir. Labrum, yüz kisminin ventral kenarina bagli hareketli bir kapak seklindedir. Labrumun iç yüzü preoral boslugun ön kismini meydana getirir ve bu kisma Epipharynx denir. Epipharynx üzerinde lob seklinde kabartilar, duysal papilla ve seta'lar vardir. Bu yapilarin larva formlarinin tanimasinda yardimci ve çok faydali oldugu taksonomistler tarafindan gösterilmistir. Belli Basli Sutur ve Alanlar: Bas kapsülü çok sayidaki suturlar vasitasi ile bazi bölümlere ayrilmistir. Bunlarin çogu esas segmentli yapinin kaybolmasindan sonra ortaya çikan ikinci derecedeki olusumlardir. Basta bulunan belli basli sutur ve bunlarin civarindaki alanlar sunlardir Vertex, gözlerin arasinda ve arkasinda bulunan basin tüm dorsal kismidir. Epicranial Sutur, basin ard kismindan baslayip vertexi kat ettikten sonra alin kisminda ikiye ayrilan ters Y seklindeki bir suturdur. Gövde kismina epicranial gövde, çatal seklinde ayrilan kismina epicranial kollar denir. Bunlar deri degistirme sirasinda basin çatladigi zayif noktalardir. Bu ödevleri sebebi ile ecdysial sutur adini da alirlar. Bu sutur, genellikle ergin öncesi evrelerde çok belirli olduklari gibi erginlerde de görülebilir. Frons; epicranial kollarin arasinda veya altinda bulunan yüz kismi olup median ocellus bu sclerit üzerindedir. Ventral yüzde frontoclypeal sutur ile sinirlanir. Clypeus; frontoclypeal sutur ile labrum arasinda kalan dudak seklinde bir parçadir. Clypeus, frons ile eklem meydana getirmeden birlesmistir. Daha altta yer alan labrum membran seklinde bir baglanti araciligi ile clypeusa baglanmistir. Gena; fronsa göre posteriorda ve gözlerin altinda yer alan basin alt yan kismidir. Bazen frons ile gena arasinda bir genal sutur vardir. Bu suturun bulunmadigi halde gena ile frons arasinda kesin bir ayirim yapilmaz. Occiput ve Occipital yay: Basin ard kismindaki alanin büyük bir kismini içerir. Vertex ve genadan occipital sutur vasitasi ile ayrilmistir. Böcek gruplarinin çogunda bu sutur ya körelerek bir çizgi haline gelmistir yada tamamen kaybolmustur. Occiput, anterior olarak vertex ve gena ile kaynasan bir alan seklinde tarif edilir. Tüm occipital yay alaninin ventral kismina postgena da denir. Post occiput, occipital foramenin kenarini çeviren dar halka seklinde (ard kafa deligi) bir sclerittir. Occiputtan hemen hemen bütün ergin böceklerde bulunan post occipital sutur vasitasiyla ayrilir. Post occiput üzerinde bulunan occipital (yumru) condyle üzerine bas, boyun bölgesindeki cervical scleritler yardimi ile bir eklem olusturacak sekilde baglanir. Tentorium; Basin iç kismi, agiz parçalarini hareket ettiren kaslarin baglanmasina uygun olacak sekilde vücut duvarinin invaginasyonu ile olusan bir seri sclerotize apodem ile saglamlik kazanmistir. Kanatsiz böceklerde ve onlara yakin grup olan kirkayaklarda (Diplopoda), bu apodemler plaka halinde veya çubuk seklinde olup ipliksi köprüler araciligi ile birbirine baglanmistir. Pterygotanin kökenini teskil eden gruplarda, bu yapi daha gelismis, birbiri ile kaynasmis ve tentorium denen basin iç iskeleti seklinde evrimlesmistir. Tipik bir tentorim: anterior kollar, posterior kollar, corporotentorium (merkezdeki kitle) ve dorsal kollar olmak üzere 4 esas kisimdan meydana gelmistir. Posterior kollar, post occipital sutur üzerinde bulunan ve distan bir yarik seklinde görülen posterior tentorial çukurun invaginasyonu ile meydana gelmistir. Anterior ve posterior tentoriumlarin iç kisma dogru uzayarak birbirine rastladiklari kisimda kaynasmalari suretiyle corporatentorium olusur. Dorsal kollar ise lateral ocelluslar ve anten soketleri civarinda bas kapsülüne temas ederler. Fakat bu kisimlarda disarda belirgin bir çukurun olmamasi sebebiyle ön kollarin uzantisindan meydana geldikleri kabul edilmektedir. Tentorium'un kisimlarinin sekli ve konumu farkli böcek gruplarinda degisiktir. Agiz parçalari: Mandibulalar, maxillalar ve labiumdan olusur. Bunlar tipik Arthropoda ekstremitesinden sekil degistirmek suretiyle olusmustur. Fosil Arthropodlarin ekstremitelerinin incelenmesi ve yasayan formlarin ektremitelerinin karsilastirilmali morfolojisi, bugün yasamakta olan bütün arthropod ekstemitelerinin basit bir genel formdan olusmus oldugunu gösterir. Genel Arthropod ekstremitesi Basal segment olan coxapodit, vücudun yanlarina baglanmistir. Apical segment ise telepoditi olusturur. Her bir segment lateral ve mesal tarafta sirasiyla exit ve endit'leri meydana getirme olanagina sahiptir. Bunlarin en ilkel modifikasyonlarindan biri Trilobit ekstremitesidir. Burada coxopodit'in solungaç biçiminde bir exit'e diken seklinde bir endite sahip, telopodit ise basit ve üyesizdir. Mandibulalar ; Bunlar anteriorda, gerçek agiz parçalarinin birinci çifti olup labrum'un hemen gerisinde bulunur. Tipik olarak fazla sertlesmis ve sclerotize olmuslardir. Üstlerinde disler ve firça gibi yapilar bulunur. Birkaç ilkel böcek bir tarafa birakilacak olursa mandibulalar lateral kenar ve mesal kenarin kaide kismindan basa eklemle baglanir. Her ekleme yakin bir yerden, basin iç kismina dogru mandibulalari haraket ettiren kuvvetli tendonlar (kiris) uzanir. Hiçbir böcek mandibulasinda, basit segmentli bir ekstremiteden ne sekilde ve nasil olustuguna dair bir delil bugün elimizde mevcut degildir. Bununla beraber Crustacea'larin çogunda mandibulalar az çok ilkel tip halindedir. Belli basli degisiklikler: l. Coxapodidin gelismesi ve kuvvetlenmesi, 2. Endit kisminin ufalamaya yarayan disli bir alana dönüsmesi, 3. Exit'in kaybolmasi, 4.Telepoditin körelmesi seklinde olusmustur. Bütün böcek mandibulalarinda telepodit tümü ile kaybolmustur. Bu bakimdan böcek mandibulasi, çok degismeye ugramis olan coxapodit ile enditden ibarettir. Maxillalar ; Maxillalar mandibulalarin hemen gerisinde yer alir. Kas yapisi mandibulalara benzer bir evrim izlediklerini gösterir. Bununla beraber maxillalar su farkliliklara sahiptir: l. (Mesal bir eklem olan) Exit olusmamistir. 2. Telepodit bir dokunma organi veya palpus seklini almistir, 3. Coxapodit bölümlüdür, 4. Endit iki ayri haraketli parça halinde gelismistir (Entomoloji literatüründe arthropod ekstremitelerinin ana kisimlari olan coxopodit, telepodit, endit gibi terimler pek az kullanilmistir. Ancak terminolojide bir degisiklik yapilarak bu terimlerin kullanilmasi çok yararli olacaktir). Genel maxilla tipi, çesitli kisimlar halinde ve çignemeye elverisli bir yapiya sahiptir: Cordo, maxillayi basa bagliyan ve bir mentese ödevi görerek hareketine olanak saglayan üçgen seklinde bazal bir sclerittir. Stipes, maxillanin gövdesini olusturur ve maxillanin geri kalan kisimlari için kaide ödevini görür. Galea, stipesin sonuna eklemli dis (lateral) lob'tur. Genellikle üzerinde duygu organlarindan ibaret bir kep bulunur. Lacinia, stipesin apexine eklemli olan iç (mesal) lobtur. Mesal kenarda bulunan dis ve dikenler yüzünden mandibulaya benzer bir görünüsdedir. Palpus, stipesin lateral kismindan çikan antene benzer segmentli bir uzantidir. Genellikle bes segmentten olusmustur. Muhtemelen tamamen duysal olarak ödevlidir. Labium (2. Maksilla veya altçene); maxillaya göre posterior konumda bulunur. Tek bir parça gibi görünürse de meson üzerinde ortada kaynasan bir çift ikinci maxilladan olusmustur. Kisimlari maxillanin bölümleri ile büyük bir benzerlik gösterir. Kaslari ve kaslarin baglanma noktalari yönünden de aralarinda bir homoloji vardir.

http://www.biyologlar.com/boceklerde-bas-bolgesi

BÖCEKLERDE AĞIZ YAPISI VE AĞIZ TİPLERİ

Basin alt veya ön tarafina yerlesmis olan agiz üç extremite ve diger bazi parçaciklardan yapilmistir. Agiz, böcegin aldigi besinin sivi veya kati olmasi, herhangi bir hayvansal veya bitkisel doku içersinde bulunmasi sebebi ile degisik yapilar kazanmistir. Agiz parçaciklarinin yapisi, böceklerle savasta kullanilacak ilacin seçiminde önemli rol oynar. Örnegin, bitkiyi sokarak özsu emen bir böcekle savas için mide zehiri kullanmak bosunadir. Zira ilaç bitkinin yüzeyindedir ve böcek içerisinden besin almaktadir. Baslica agiz tipleri asagida belirtilmistir. Çigneyici agiz: Bu tipe isirici veya kemirici agiz adi da verilebilir. Adindan da anlasilacagi gibi bu sekilde agiz yapisina sahip böcekler besinlerini isirip çignemek suretiyle alirlar. Bu tipe örnek olarak Orthoptera, Coleoptera ve Isoptera takimlarina bagli böcekleri gösterebiliriz. Çigneyici agiz tipi esas yapidadir. Bunun degismesi ile diger tipler meydana gelir. Agiz parçalarinin üzeri bir deri uzantisindan ibaret olan labrum (üst dudak) tarafindan kismen örtülmüstür; bu genis ve yassi yapilidir. Esas agiz parçalarindan ilk çifti olan, kahverenkli ve saglam yapili mandibula, labrumun hemen altinda ve yanlara dogru yer almistir. Mandibulanin ödevi besin maddesini parçalamak oldugundan iç kisimlari keskin dislidir. Daha altta sagli sollu bir çift halinde I. maxilla vardir. Bu kisim üzerinde Cardo birinci maxillayi agiz boslugunun yanlarina baglar; Stipes birinci maxillanin tabanini olusturur. Diger parçaciklar buna baglidir. Bundan yanlara dogru uzanan birkaç halkadan ibaret ve antene benzer yapida olan kisim Maksillar palpus (çogul hali Palpi) adini alir. Genellikle üzerinde ince killar vardir ve tad alma görevini yüklenmistir. Stipes ve palpustan içeri dogru iki çigneyici kisim uzanir. Bunlardan biri Galea (dis çigneyici), digeri Lacinia (iç çigneyici)dir. Bu parçaciklar besinin daha ufak bir hale getirilmesi isini yapar. Agzin orta yerinde, iki kismin kaynasmasi ile simetrik tek bir parça halini almis olan II. Maxilla bulunmaktadir; bu birlesik parçaya labium adi da verilir. Bunun taban kismini, altta Submentum, üstte Mentum ve bunun ucunda Prementum olusturur. Prementum'un yanlarinda, asagiya dogru ikinci maxilla palpuslari anlamina gelen labial palpus bulunur. En ortada Glossa (dil) ve onun yanlarinda Paraglossa (yandil) yer almistir. Bu kisimlara ilave olarak agiz tabaninda ayrica Hipofarinks (labiumun içyüzeyinde yeralir, agiz tabaninin dil biçiminde uzayan kismidir) veEpifarinks (labrumun altinda ve gerisinde yeralir, tat alma organini olusturur) yeralir. Yalayici-emici agiz: Arilar (Hymenoptera)'in çogu besin maddelerini sekerli eriyikler halinde ve emerek aldiklarindan, agiz parçalari bu ise uygun sekillenmistir. Mandibullar, bir evvelki tipe nazaran ufalmis ancak fonksiyonlarini tamamen kaybetmemistir. Örnegin üzüm üzerinde beslenen bir ari önce mandibulalari vasitasi ile meyvenin kabugunu parçalar. Birinci maxillalarin esas tipte çok uzun olan palpuslari körelmis durumdadir. Buna karsi galea kalinlasmis ve uzamistir. Enine kesitte, bunun bir kilif olusturacak sekilde, diger kisimlari sardigi görülür. Labium bu tip agiz parçalarinin besin alma isini sagliyacak sekilde degisiklige ugramistir. Prementum ve buna bagli parçalardan glossa ve palpus'lar uzamis paraglossa ise aksine körelmistir. Glossanin meydana getirdigi boru enine kesitte gayet belirgin olarak görülür. Emici agiz: Kelebeklerde (Lepidoptera) agiz parçalarinin yapisi, esas yapiya nazaran bir hayli degisiklik gösterir. Labrum ve mandibula kisalmistir. Birinci maxilla, simdiye kadar görülenlerin aksine kaynasarak tek parça haline dönüsmüstür. Galea olaganüstü gelismis, bir hortum seklini almistir. Parçanin enine kesidi incelenirse herbir galeanin bir oluk seklinde oldugu ve bunlarin karsilikli durmalari ile de hortumun meydana geldigi görülür. Dinlenme halinde hortum kivrilmis olarak basin alt tarafinda durur. Beslenme sirasinda açilarak düz bir durum alir. Bununla beraber, bazi kelebeklerde hortum kismen veya tamamen dumura ugramistir. Ikinci maxillalarin sadece palpus kisimlari kalmistir ve bunlar basin ön tarafinda ileri veya yukari dogru uzanmis olarak durur. Sokucu-emici agiz: Bazi böcekler, bitki veya hayvan dokusu içerisinde bulunan sivilari emerek beslenirler. Bu sebep ile agiz yapilari evvela bu dokuyu delmeye, sonra siviyi emmeye elverisli durumda olmalidir. Bu tip agiz parçalarinin yapisinda, böcek gruplari arasinda bazi farklar bulmak mümkündür; bu yüzden sokucu-emici agiz yapilarini birkaç alt tipe ayirmak yerinde olur; *Alti igneli sokucu-emici agiz: Labium uzayarak bir Proboscis (hortum) halini almistir. Bunun üst tarafinda kalan boslugu gene uzamis yapida olan ve ayni zamanda sokucu igne durumunda ki labrum örter. Böylece labium meydana getirdigi oluk içersinde 6 igne göze çarpar. Bu ignelerin iki adedi mandibullalardan diger iki adedi birinci maxillalardan ve sonuncusu hypopharynx'den meydana gelmistir. Bu ignelerin uçlari disli oldugundan besini saklayan doku kolayca delinir. Hypopharynx'in ortasinin delik olusu sokulan hayvan dokusundan emilen kanin pihtilasmasini önleyici tükrük maddesinin akitilmasina yarar; bu delige tükrük maddesi kanali adi verilir. Kanin emildigi kanal ise hypopharynx ile labrum arasindaki bosluktur, emme kanali adini alir. Bu tipteki agiz yapisina Diptera takimina bagli bazi familyalarda (Culicidae, Tabanidae gibi) rastlanir. Sineklerde 4 igneli sokucu emici agiz da görülür. Önceki tipten farki mandibul ignelerinin olmayisi ve esas delici organin hypofarinx olusudur. Labrum, I. maxilla(2) ve hypopharyn, 4 igneyi olusturur. Salgi kanali hypopharynx içinde, beslenme kanali labrum ve hypopharynx arasindadir. *Dört igneli sokucu-emici agiz: Bir evvelki tipe nazaran fark, hyophorynx'ten yapilmis ignenin bulunmayisi ve labrumun ufak kalisi dolayisiyle sadece dört adet ignenin mevcut olusudur. Tükrük ve emme kanallarinin yeri de degismistir. Birinci gaganin dis segmentli kismi labiumdur ve 4 igne tasir. 2 mandibul, 2 tane I. maxilladan olusur. Labrum gaga kaidesinde kisa bir lobtur. Hypopharynx de gaga içinde kisa bir lob halindedir. Labium parçalamaz fakat örter. Maxillalar karsilikli gelerek besin ve emme kanallarini olusturur. Birinci Maxilla igneleri karisilikli duruslarinda aralarinda iki boru meydana getirirler. Bu boru veya kanallardan labrum tarafindaki emme, digeri tükrük kanalidir. Hemiptera ve Homoptera takimlarina bagli böceklerin agiz parçalari bu tiptedir. Dinlenme durumunda bas ve thorax'in altinda geriye dogru uzanmis olan hortum, beslenme sirasinda vücudu dik bir hale getirir; igneler doku içersine daldirildiginda, ikinci maxillanin olusturdugu oluk, kivrik vaziyette disarida kalir. *Iki igneli sokucu-emici agiz: Bazi Diptera'larda görülür. Madibulalar tamamen dumura ugramis ve birinci maxilladan ise geriye sadece palpus'lar kalmistir. Ikinci maxilla'nin teskil ettigi hortum içerisinde sadece iki igne görülür. Bunlardan birisi hypopharynx digeri labrumdan meydana gelmistir. Tükrük kanali hypopharynx içindeki delik olup emme kanali ise bununla labrum arasindaki bosluktur. Asil sokma isi labium (ikinci maxilla) tarafindan yapilir, ucunda iki ufak plak (labellum) vardir. Musca domestica L.'nin agiz yapisi esas itibariyle bu sekilde ise de yukarida bahsedilen iki igne ufalmistir. Maxilla ve mandibullar görev yapmaz. Ikinci maxillanin olusturdugu oluk içersinden ileriye dogru uzanan ve uçta genisleyerek iri çikinti halini alan labial sünger gibi bir yapi olan labelluma sahiptir. Bu sivi besine sokulur. Üzerinde incecik oluklar bulunmaktadir. Salgilanan tükrük bu oluklardan alinacak besin üzerine akitilir ve bu suretle eritilen besin maddesi ayri oluklar vasitasi ile alinarak özel olukla agiz bosluguna sevkedilir. Görüldügü üzere, karasinegin agiz parçalari yapisi sokucu-emici olmaktan ziyade bir çesit yalayici-emici tiptedir. Üç igneli sokucu-emici agiz: Bitki dokusunu sokarak beslenmeye uygun agiz yapisina sahip böcek takimlarindan birisi de Thysanoptera'dir. Bunlarin agizlarinda birisi sol mandibuladan, ikisi birinci maxilladan yapilmis 3 igne bulunur. Sag mandibul körelmistir. Pirelerin (Siphonaptera) agiz parçalari bu tipte olup, 1 tanesi epipharynx, 2 tanesi I.maxilladan (lacinia) olusmus 3 stilet içerir. Delme islemi kenarlari tirtikli olan maxillaya ait igneler tarafindan gerçeklestirilir. Emme kanali epipharynxle maxilla igneleri arasinda uzanirken, tükrük kanali maxillaya ait ignelerin karsilikli gelmesiyle olusan oluktur. Labial ve maxiller palpuslar dinlenme sirasinda stiletleri örter. Cervix veya Boyun Bas ile gövde arasindaki membran özelligindeki kisim boyun veya cervix'dir. Bazilari bunu microthorax adi ile ayri bir vücut segmenti olarak kabul ederlerse de bu hususu destekleyen pek az delil vardir. Daha ziyade cervix, labial bas segmenti ve prothorax segmenti ile bunlarin arasindaki bükülebilir özellikteki alani kapsar. Cervix'in içine basin gövde ile eklemlesmesine yarayan 2 çift cervical sclerit gömülü durumdadir. Her iki yanda bulunan ikiser sclerit birbiri ile mentese gibi baglanarak tek bir parça haline gelmistir. Bu parça anterior olarak basin post occiput kismi üzerindeki occipital condyl ile; posterior olarak ta prothorax ile eklemli baglanti olusturur. Cervical scleritler çogunlukla prothorax'in pleura'lari ile kaynasirlar. Genel Anlamda Böcek Segmentinin Gelisimi Bugün yasayan ilkel böcek gruplarinda ve Chilopoda'da bulunan yapi, her iki gruptaki vücut segmentlerinin bes özellik gösteren basit bir tipten evrimlestigi düsüncesini uyandirmaktadir. Bu özellikler sunlardir: l. Tergum veya thoraxda notum denen sklerotize dorsal plaka, 2. Ventralde yer alan sternum veya sklerotize plaka, 3. Tergum ve sternumu birlestiren tamamen membran özelliginde pleural bölge, 4. Bir çift segmentli bacak; bazal segment olan coxapodit, tergum ve sternum arasindaki membrana gömülü durumdadir. Coxapodit, bir bazal kisim (subcoxa) ve apikal kisim (coxa) olmak üzere iki kisma ayrilmistir. Subcoxa 3 sclerite ayrilmis durumdadir. 5. Her bir ayagin kaidesinin üst kisimdaki membran üzerinde bir stigma yer alir.

http://www.biyologlar.com/boceklerde-agiz-yapisi-ve-agiz-tipleri

Böceklerde Dolaşım Sistemi

Böceklerin dolasim sistemi vücutlarinin dorsaline yerlesmis ve iki kisma ayrilabilen bir boru sisteminden olusmustur. Abdomende bulunan pompalama organi, kalp adi ile anilir. Her segmentte azçok siskin bir kisim olan bir sira ufak bölmelerden ibarettir. Bu bölmelerin yanlarindaki ostium adini alan yariklar kanin içeri girmesine yarar. Thorax içersinde bulunan kisim kalbin basit bir tüp seklindeki uzantisi Aort'tur. Aort genellikle bas içersinde sonlanir. Bazi böcekler kan dolasimina yardimci olmak üzere kalpten baska yardimci pompalama organlarida bulunur. Kalp kani genellikle kapali olan posterior kisimdan pompalayarak anteriora dogru basin iç bosluguna bosaltir. Kan buradan geriye dogru vücut boslugu içersine akarak çesitli doku ve organlari yikar; sonra kalp içine çekilir ve tekrar ön kisma pompalanir. Kanin dolastigi vücut bosluguna hemocoel denir. Bu tip dolasima bilindigi gibi açik dolasim denir. Vücut boslugunda dolasin kan yani hemolymph sivi olan plasma ve hemocyteleri içerir. Kan besin maddelerinin organlara nakli ve oradan artik maddelerin uzaklastirilmasini saglar. Memelilerdeki lenf sisteminin ödevi görür. Kanin görevlerinden biride hidrolik basinç sistemini çalistirmasidir; böylece vücudun bir yerindeki basinç gerekli yere iletilir. Böceklerde hemolenf hemoglobin içermez bu nedenle Oksijen (O2) ve Karbondioksit (CO2) kimyasal olarak degil fiziksel solüsyon olarak tasir. Dolasim sistemine ait bazi yardimci organlarin varligindan bahsetmistik. Yardimci veya Alary denen kas bantlari kalp ve tergitlerin lateral kenari ile baglantilidir. Bu kaslar kalbin çevresindeki alan ve vücut boslugu arasinda tam bir izole alan olustururki buna Dorsal Diyafram denir. Bu durumda bu kismin kalpteki bölümü Dorsal Sinüs veya Perikardial sinus olarak adlandirilir. Bu diyafram ve sinus yanlizca kalp boyunca uzanir ve aort bölgesinde devam etmez. Esasinda Hemolenfin içinde aktigi, gerçek kapali damar sistemindeki damarlarin ödevini gören bosluklara Sinüs denir. Diyaframlar tam olarak gelistiginde genel vücut boslugu veya hemosöl iki kas fibrili tarafindan üç sinüse ayrilir. Bilindigi gibi Dorsal diyafram abdominal boslugun içinden sindirim kanalinin üstünde uzanir ve kapanan kan alani dorsal veya perikardial sinüs olarak bilinir. Perikardial sinüs abdominal terganin altinda yer alir ve kalp bu kismin içine yerlesmistir. Ventral diyafram (oldugu zaman) ventral sinir seridi ganglionlarinin hemen üstünde abdominal boslugun içinde uzanir. Ventral diyafram ile sinirlanan bu alan ventral yada Perineural sinüs olarak adlandirilir. Dorsal ve ventral sinüs arasinda ise iç organlari da içine alan bosluk Viceral sinüs tür. Hava keselerinin Dolasimdaki Fonksiyonu: Vücut boslugundaki hacimleri büyük sinüslerde kan dolasimi, dar lümenli damarlardakinin aksine çok yavastir. Bu nedenle bu bölgelerin besin almalari güçlesir. Bu durumda bu hacimlerin küçültülmesi için yardimci bazi yapilar gelismistir. Hava keseleri, bu sinüslerin sikistirilarak hacminin küçülmesini ve dolayisiyla kan dolasiminin hizlanmasini saglar. Uzun zaman, hava keselerinin, uçucu böceklerde , sadece oksijen sagladigina inanilmisti. Fakat bu keselerin dolasim sistemini etkileyerek enerji maddelerinin ulasimini hizlandirdigi saptanmistir. Özellikle ari ve sineklerde çok büyük olan hava keseleri, vücut boslugunu etkin bir sekilde daraltarak hemolenfin iletimini hizlandirir. Keza son deri degisiminden hemen sonra, kivrilmis ve burusmus integüment ve kanatlarin düzgünlesmesi için hemolenf basincinin arttirilmasi yasamsal öneme sahiptir. Hava keselerinin sisirilmesinin yanisira, yutulan havanin bagirsaklara doldurulmasiyla da büyük bir iç basinç olusturulur. Bu da hemolenf sinüslerinin sikistirilmasini ve dolayisiyla hemolenf basincinin yükselmesini saglar. Böcek kani 4 önemli görevi yürütür: 1- Sindirilmis besin maddeleri sindirim sisteminden absorbe edilir ve organlara tasinir. Organlarda meydana gelmis, artik maddeler bosaltim organina getirilir. Ayrica hormonlarda kaynaklarindan organlara kanla tasinir. 2- Solunum; böceklerin hepsinde Trakeoller hücrelerin bütününe ulasamamakta ve buralarda direkt solunum yapilmamaktadir. Şüphesiz bu hücreler ihtiyaci olan O2 yi kanda erimis olarak bulunan O2 deposundan almaktadir. 3- Korunma; hemositler belli bakteri ve parazitleri elimine ederler. Yaralarin onarilmasi yine kan veya onun hemositleri ile yapilir. 4- Hydrolik görev: Kan volümünün bütünüyle vücut duvari içinde bir tarafindaki basinci diger bölümüne nakledilebilmektedir. Bu mekanik durum, vücutça birçok yerlerde faydali olmaktadir. Kan basinci thorax ve abdomen veya ikisi birden kontraksiyonu ile düzenlenmektedir. Kan basincinin birbirini takiben artmasi ve azalmasi solunum hareketi ile ortaya çikmakta ve trakelere ait hava ceplerinin bosalmasi ve dolmasini saglamaktadir. Lokalize edilmis bir kan basinci gömlek degistirme sirasinda dis derinin çatlamasina yardimci olur. Kan kalbe ostiumlardan emilir ve peristaltik hareketlerle öne sürülür. Kalb çeperinin birbirini takiben kasilma gevsemeleriyle emilen kan ön tarafa gönderir. Bu, kalbin elastikiyeti ve kas yapisi ile olur. (Aliform kaslar ve bununla baglantili diger kaslar). Basa bosaltilan kan oradan vücut bosluguna akar. Otomatik kalp atislari sinir stimülasyonu ilemi, yoksa sinir stimulasyonu olmadan otomatik olarak kalbin kendisinin kasilip gevseme kabiliyetinden mi oldugu henüz bilinmemektedir.

http://www.biyologlar.com/boceklerde-dolasim-sistemi

Böceklerde Üreme Sistemi

Böcekler genel olarak ayri eseylidirler. Ancak nadir olarak birkaç örnekte iki eseyin ayni bireyde temsil edilmesi yani hermafroditizim veya (Gynondromorphizim) görülür. Buna en iyi örnek pamuklu bit, Icerya purchasi' dir. Böceklerde çogalma sistemi abdomende yer alan bir organ grubudur. Erkek ve disi çogalma sisteminin kisimlari arasinda siki bir paralellik oldugu gibi her iki sistemin birçok kismi bilateral simetrilidir. Disi çogalma sistemi esas olarak yumurtalarin olustugu bir ovariol grubu, spermalarin depo edildigi bir spermateka ve yumurtalarin vücudun disina çikarilmasina yarayan bir kanal sisteminden ibarettir. Tipik bir disi çogalma sisteminde her biri vücudun bir yaninda olmak üzere 2 ovaryum vardir. Ovaryum çok sayida ovariol tüpünden (yumurta borucuklari) olusur. Her bir ovariol anterior olarak terminal filament denen bir tutunma ipligi ile son bulur. Ovariolün üst kisimlarinda gelismekte olan yumurtalar ve bunun alt kisminda olgun yumurtalar bulunur. Ovariolün kaide kisminda pedicel denen küçük bir kanal vardir. Her grubun pedicelleri birleserek bir calyxi olusturur. Calyx'lerin herbiri lateral ovidukt içersine açilir. Her iki yanda yer alan lateral oviduktlar, median oviduktu meydana getirmek üzere aralarinda birlesirler. Median ovidukt ya dogrudan disi yumurta koyma borusu (ovipositor) ile birlesir veya ovipositor ile birlesen vaginaya (yumurta odacigi) açilir. Ovidukt'un veya vagina'nin dorsal duvarina iki bez baglanmistir. 1. Kanal kismina açilan ampul seklinde bir bez olan reseptaculum seminis ve 2. Bir çift olan yardimci bezdir. Bu bez, yumurtalari zemine yapistirmaya veya yumurta kümesi üzerine bir muhafaza yapilmasina yarar. Degisik böcek gruplarinda ovariol sayisi tipi ve bezlerde degisiklikler görülür. 1, 2, (Kansu, 55 ten). Oocytlerin olgunlasma ve beslenme sekillerine göre ovarioller iki kisma ayrilir. 1. Panoistik ovariol; Trophocyt (besleyici)'ler yoktur. Yumurtalar, etrafindaki follicular epitelyum tarafindan beslenir. 2. Meroistik ovariol; Besleyici Trophocythler bulunur ki bu tipte 2 gruba ayrilir; a. Polytrophic tip. Yumurta ve besin hücresi birbiri ardina dizilmistir. Her oocyt kendi tamamlayicisi olan trophositle (Neuroptera, Hymenoptera, Lepidoptera, Diptera), alternatifli siralanir. b. Telotrophic tip (Acrotrophic Hemiptera Homoptera Coleoptera) Besleyici hücre yumurta borusunun üst ucunda toplanmistir. Bazi hallerde yumurtalar besleyici hücrelere plazma uzantisi ile baglidir (Hemiptera). Erkek çogalma sistemi: Genel organizasyon bakimindan erkek çogalma sistemi disininkine benzerlik gösterir. Bu sistem baslica bir çift testis, buna bagli kanallar ve spermalarin vücut disina çikis yollarindan meydana gelir. Her testis, içinde spermalarin olustugu bir grup sperma borucugundan (folicula seminalis) ibarettir. Sperma borucuklari ortak bir kanalla, vas deferens'e, o da sperma kesesine yani vesicula seminalis açilir. Vesicula seminalislerden itibaren birer kanal çikarak ortak bir dustus ejacolatorius'u olusturur. Ductus ejaculatorius penis içersinde devam eder ve ucunda sperma çikis deligi bulunur. Penisin dis çogalma organlari ile birlikte bulunmasi olagandir; aedeagus denen yapi, membran yapisindaki gerçek penisin etrafinda sert bir örtü meydana getirir. Ductus ejaculatorius'un iç kisimlari ile baglantili olarak tek veya çift halde yardimci bezler bulunur. Özel Dokular Yag dokusu: Özellikle son larval veya nimfal evrede vücudun her tarafinda bulunan gevsek bir sekilde düzenlenmis hücre kümeleridir. Yag dokusu düzenli bir doku izlenimi verecek sekilde de olabilir. Böcekler için çok önemli olan bu dokunun ödevi; besin depo etmek ve bir kisim bosaltima yardim etmektir. Önocyt'ler: Bunlar vücut boslugunun degisik noktalarinda bulunan tek veya küme halindeki hücrelerdir. Ödevleri henüz tatminkar sekilde aydinlatilamamistir. Corpora allata: Sindirim sistemi ile siki sikiya iliskili bir çift ganglion olup metamorfoz ve bazi ergin dokularin gelismesinin düzenlenmesinde önemli olan hormonlari salgilar.

http://www.biyologlar.com/boceklerde-ureme-sistemi

Böceklerde Duyu Sistemleri

Böcekler genel olarak ayri eseylidirler. Ancak nadir olarak birkaç örnekte iki eseyin ayni bireyde temsil edilmesi yani hermafroditizim veya (Gynondromorphizim) görülür. Buna en iyi örnek pamuklu bit, Icerya purchasi' dir. Böceklerde çogalma sistemi abdomende yer alan bir organ grubudur. Erkek ve disi çogalma sisteminin kisimlari arasinda siki bir paralellik oldugu gibi her iki sistemin birçok kismi bilateral simetrilidir. Disi çogalma sistemi esas olarak yumurtalarin olustugu bir ovariol grubu, spermalarin depo edildigi bir spermateka ve yumurtalarin vücudun disina çikarilmasina yarayan bir kanal sisteminden ibarettir. Tipik bir disi çogalma sisteminde her biri vücudun bir yaninda olmak üzere 2 ovaryum vardir. Ovaryum çok sayida ovariol tüpünden (yumurta borucuklari) olusur. Her bir ovariol anterior olarak terminal filament denen bir tutunma ipligi ile son bulur. Ovariolün üst kisimlarinda gelismekte olan yumurtalar ve bunun alt kisminda olgun yumurtalar bulunur. Ovariolün kaide kisminda pedicel denen küçük bir kanal vardir. Her grubun pedicelleri birleserek bir calyxi olusturur. Calyx'lerin herbiri lateral ovidukt içersine açilir. Her iki yanda yer alan lateral oviduktlar, median oviduktu meydana getirmek üzere aralarinda birlesirler. Median ovidukt ya dogrudan disi yumurta koyma borusu (ovipositor) ile birlesir veya ovipositor ile birlesen vaginaya (yumurta odacigi) açilir. Ovidukt'un veya vagina'nin dorsal duvarina iki bez baglanmistir. 1. Kanal kismina açilan ampul seklinde bir bez olan reseptaculum seminis ve 2. Bir çift olan yardimci bezdir. Bu bez, yumurtalari zemine yapistirmaya veya yumurta kümesi üzerine bir muhafaza yapilmasina yarar. Degisik böcek gruplarinda ovariol sayisi tipi ve bezlerde degisiklikler görülür. 1, 2, (Kansu, 55 ten). Oocytlerin olgunlasma ve beslenme sekillerine göre ovarioller iki kisma ayrilir. 1. Panoistik ovariol; Trophocyt (besleyici)'ler yoktur. Yumurtalar, etrafindaki follicular epitelyum tarafindan beslenir. 2. Meroistik ovariol; Besleyici Trophocythler bulunur ki bu tipte 2 gruba ayrilir; a. Polytrophic tip. Yumurta ve besin hücresi birbiri ardina dizilmistir. Her oocyt kendi tamamlayicisi olan trophositle (Neuroptera, Hymenoptera, Lepidoptera, Diptera), alternatifli siralanir. b. Telotrophic tip (Acrotrophic Hemiptera Homoptera Coleoptera) Besleyici hücre yumurta borusunun üst ucunda toplanmistir. Bazi hallerde yumurtalar besleyici hücrelere plazma uzantisi ile baglidir (Hemiptera). Erkek çogalma sistemi: Genel organizasyon bakimindan erkek çogalma sistemi disininkine benzerlik gösterir. Bu sistem baslica bir çift testis, buna bagli kanallar ve spermalarin vücut disina çikis yollarindan meydana gelir. Her testis, içinde spermalarin olustugu bir grup sperma borucugundan (folicula seminalis) ibarettir. Sperma borucuklari ortak bir kanalla, vas deferens'e, o da sperma kesesine yani vesicula seminalis açilir. Vesicula seminalislerden itibaren birer kanal çikarak ortak bir dustus ejacolatorius'u olusturur. Ductus ejaculatorius penis içersinde devam eder ve ucunda sperma çikis deligi bulunur. Penisin dis çogalma organlari ile birlikte bulunmasi olagandir; aedeagus denen yapi, membran yapisindaki gerçek penisin etrafinda sert bir örtü meydana getirir. Ductus ejaculatorius'un iç kisimlari ile baglantili olarak tek veya çift halde yardimci bezler bulunur. Özel Dokular Yag dokusu: Özellikle son larval veya nimfal evrede vücudun her tarafinda bulunan gevsek bir sekilde düzenlenmis hücre kümeleridir. Yag dokusu düzenli bir doku izlenimi verecek sekilde de olabilir. Böcekler için çok önemli olan bu dokunun ödevi; besin depo etmek ve bir kisim bosaltima yardim etmektir. Önocyt'ler: Bunlar vücut boslugunun degisik noktalarinda bulunan tek veya küme halindeki hücrelerdir. Ödevleri henüz tatminkar sekilde aydinlatilamamistir. Corpora allata: Sindirim sistemi ile siki sikiya iliskili bir çift ganglion olup metamorfoz ve bazi ergin dokularin gelismesinin düzenlenmesinde önemli olan hormonlari salgilar.

http://www.biyologlar.com/boceklerde-duyu-sistemleri

Böceklerin Gövde Yapısı - insecta

Yeryüzünde yaşayan bütün hayvan­lar içinde en kalabalık grubu böcekler oluştu­rur. Bu omurgasız hayvanlar Kuzey Kutbu'n-dan Antarktika'ya, dağ doruklarından çölle­re, ormanlardan akarsu ve göllere kadar her yere dağılmıştır. Buna karşılık içlerinden pek azının deniz yaşamına uyum sağlamayı başa­rabilmiş olması şaşırtıcıdır. Bilinen böcek türlerinin sayısı 1 milyonu bulur; bu sayı dünyadaki bütün öbür hayvan türlerinin en azından üç katıdır. Bu canlıların üstelik hızla ürediği düşünülürse, toplam bi­rey sayısı olağanüstü boyutlara ulaşır. Hatta bazı araştırmacılar, böceklerin öbür hayvan­lardan çok daha küçük oldukları halde yeryü­zündeki toplam ağırlıklarının bütün öbür hay­vanları geride bıraktığını öne sürerler. Ama denizlerdeki balıklarla birlikte bütün hayvan­lar hesaba katıldığında herhalde bu sav doğru olamaz. İnsanlar genellikle örümcek, akrep, tespih-böceği, kırkayak gibi bütün eklembacaklı hayvanlara böcek derler. Oysa böcekler ko­nusunda uzmanlaşmış bir doğa bilimci (ento-molog) için böcek sözcüğünün anlamı daha dar ve belirlidir. Bu uzmanların yaptığı sınıf­landırmada örümcek ve akrepler ayrı, böcek­ler ayrı bir sınıftır. Tespihböceği de gerçek böceklerle değil ıstakoz, karides, yengeç gibi kabuklu deniz hayvanlarıyla aynı sınıftandır. Kırkayaklar da öbürlerinden ayrı bir sınıf oluşturur. Kısacası böcekler ile bütün bu hayvanların tek ortak noktası hepsinin eklem­bacaklı olmasıdır. Kelebek, güve, karınca, sinek, çekirge, arı ya da bit gibi değişik gruplar oluştursalar da, bütün böceklerin bazı ortak özellikleri vardır. Bunlardan en önemlisi de bacak sayısının hiçbir zaman altıyı geçmemesidir. Bu özellik böcekleri bütün öbür eklembacaklılardan ayı­ran temel farklardan biridir. Gerçekten de erişkin bir böceğin dört bacağı olabilir; hatta bazılarının hiç bacağı olmayabilir. Ama larva evresindeki geçici bacakları, örneğin kelebek tırtıllarının sonradan kaybolan ek bacaklarını saymazsak, erişkin bir böceğin en çok altı (üç çift) bacağı olabilir. Oysa eklembacaklıların öbür sınıflarında bacak sayısı en az sekizdir. Böceğin Gövdesi Gelişmesini tamamlamış bir böceğin gövdesi baş, göğüs ve karın olmak üzere üç bölümdenoluşur. Bacaklar göğüs bölümünden çıkar; kalp, mide gibi iç organlar ise karın bölümün­dedir. Arı ya da kelebekte bu üç bölüm birbirinden kolayca ayırt edilebilir. Ama bö­ceklerin çoğunda göğüs ile karın tek bir parça gibi görünür ve gövdenin altını çevirip bak­madıkça bu iki bölüm arasındaki sınırı belirle­mek güçtür. Böceğin başının yapısı oldukça karmaşıktır; bu yüzden başın önemli bölümlerini inceleye­bilmek için bir büyüteçle bakmak gerekir. İri bir çekirgede ya da sinekte anten gibi uzanan bir çift duyargayı ve her biri çok sayıda küçük gözden oluşmuş iri bileşik gözleri görebilirsi­niz. Petekgöz denen bu bileşik gözlerden başka böceklerin üç basit ya da yalın gözü daha vardır. Hafifçe parıldayan bu küçük gözler birbirinden uzakta yer alır. Hayvan petekgözlerinin her peteğiyle, baktığı alanın küçük bir bölümünü görür ve bu görüntülerin birleşmesiyle mozaik gibi bir görüntü oluşur. Bu görüntü insandaki gibi ters değil düzdür. Üstelik böcekler renkleri, hatta insan gözü­nün algılayamadığı morötesi (ültraviyole) ışınları da algılayabilirler. Gözlerin altında çene ve dudaklarla birlikte ağız parçaları yer alır. Böceklerin alt ve üstçeneleri bizimki gibi aşağı-yukarı değil, iki yana doğru hareket eder. Ama bütün böcek­lerin çene ve ağız yapısı yiyeceklerini çiğne­meye değil, çoğununki emmeye uyarlanmış­tır. Örneğin ağustosböcekleri bitki özsularını, sivrisinekler ise insan ve hayvanların kanını emerek beslenir. Hatta bazı böcekler larva evresinden sonra hiçbir şey yemeden yaşadık­ları için, bunların erişkinlerinde ağız bile yoktur. Örneğin karıncaaslanı larva evresin-deyken bol bol beslenir, ama gelişmesini tamamladıktan sonra bilindiği kadarıyla hiç­bir şey yemez. Erişkin bir böceğin hareketlerini denetle­yen bütün organlar göğsünde toplanmıştır. Göğüs bölümü birbirine eklemlenmiş üç bölütten oluşur; ama bütün böceklerde bu bö-lütlü yapıyı görmek pek kolay değildir. Göğüs bölütlerinin her birinde bir çift bacak bulu­nur. Kanatlar ise hiçbir zaman ön bölüte değil, mutlaka orta ve arka bölütlere bağlan­mıştır. Göğsün içinde bacakları ve kanatlan hareket ettiren güçlü kaslar geniş bir yer kaplar. Böceklerde omurgalılarınki gibi bir iç iskelet olmadığı için, bu kaslar gövdeyi örten dış kabuğun iç yüzeyine bağlanır. Kütikül adı verilen bu gövde örtüsü kitin denen sert bir maddeden yapılmıştır ve hem iç organlan korur, hem de gövdeye biçimini veren bir dış iskelet ödevi görür. Böceğin gövdesinin içinde bir uçtan öbür uca uzanan iki sinir kordonu hayvanın bütün hareketlerini denetler ve baş bölümünde bir­leşerek küçük bir beyin oluşturur. Kuşkusuz böceklerin de dokunma, görme, işitme, koku ve tat alma duyuları vardır; ama daha gelişmiş canlılar gibi ağrı duyup duymadıkları yanıt­lanması güç bir sorudur. Böceğin kalbi sırtında, bütün karın bölgesi boyunca uzanan bir boru biçimindedir. Kanı arkadan öne doğru pompalayan bu borunun üzerinde kanın geri dönmesini engelleyen kapakçıklar bulunur. Aynı boru göğüs ve baş bölümünde de devam eder; ama burada kan pompalanmadan aktığı için adı artık kalp değil aorttur. Böceklerde, kalp ve aorttan oluşan bu uzun boru ya da sırt damarı dışında başka hiç damar bulunmadığı için açık kan dolaşımı görülür. Renksiz bir sıvı olan kan, sırt damarının açık ucundan akarak bütün iç organların çevresinde serbestçe dolaşır. Deri­si ince ve yumuşak olan tırtılın kalp atışlarını çıplak gözle bile görebilirsiniz. Böceklerin gövdesinin içinde dallanarak bütün dokulara ulaşan incecik soluk boruları vardır. Trake denen bu borular gövdenin yanlarında dışarıya açılan ve hayvanın soluk alıp vermesini sağlayan soluk deliklerine bağ­lanır. Hemen hemen bütün böceklerde eşeyli üreme görülür. Yani dişiler bir erkekle çiftleş-medikçe, yavruların çıkacağı döllenmiş yu­murtaları yumurtlayamaz. Yalnız balardan, yaprakbitleri ve yaprakarıları gibi bazı böcek­ler erkeğin katkısı olmadan da döllenmiş yumurta yumurtlayabilir. Hatta bazı türlerde tekeşeylilik görülür; bu böcekler de döllen­meden üreyebildikleri için, o türün bütün bireyleri dişidir ve aralarında hiç erkek bu­lunmaz. Böcek henüz larva evresindeyken kanatlan da ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçük, katlanmış birer torbacık biçimindedir. Çekirgelerde olduğu gibi dıştan ya da tırtıllar-daki gibi içten göğüs duvarına yapışık olan kanat torbacıkları her deri değişiminde biraz daha büyür. Ama bu torbalann açılarak geliş­miş kanatların ortaya çıkması için böceğin en son deriyi değiştirmesi, örneğin kelebeklerin kozadan çıkması gerekir. Kanatlar zar gibi in­cecik iki katmandan oluşur; bu katmanların arasında da yoğun bir damar ağı vardır. Böceklerin bir bölümü tümüyle kanatsızdır ya da kanatlar körelmiş, yalnızca kalıntılan kalmıştır. Bazılarında da iki çift yerine yalnız­ca bir çift kanat bulunur. Çoğu kez bunun nedeni kınkanatlılarda olduğu gibi, ön kanat çiftinin sertleşerek arka kanatları koruyan bir kına dönüşmesidir. Solda en üstte: Sığırsineklerinin çok iri gözleri ve ısırıcı ağız parçaları vardır. Solda ikinci: Arısineği yumurtalarını arıların yuvalarına bırakır. Solda üçüncü: Bir yarımkanatlının yavrusu attığı son derinin içinden tam gelişmiş bir erişkin halinde çıkıyor. Solda dördüncü: Bir avcısinek güçlü ayaklarıyla tuttuğu bir çekirgenin derisini delici çeneleriyle parçalayarak avını yemeye hazırlanıyor. Solda en altta: Peru'nun yağmur ormanlarından garip görünümlü bir tırtıl (kelebek larvası).

http://www.biyologlar.com/boceklerin-govde-yapisi-insecta

mikrobiyoloji ödevi

Mikrobiyoloji lab.da ekim yapılmadan önce hangi hazırlıklar yapılır. ekim nasıl yapılır. etken teshisi nasıl yapılır. antibiyogram nasıl yapılır... -MİKROORGANİZMALARIN EKİM YÖNTEMLERİ Bu deneyde saf kültür elde etmek amaçlanmıştır.Dökme plak yöntemi,yayma plak yöntemi ve sürme ekim yöntemleriyle izolasyon sağlanır.Plate Count Agar ve Malt Extract Agar besiyerlerine yayma plak yöntemi kullanılarak kıyma örneğinin uygun dilüsyonları ekilecektir.Violet Red Bile Glucose Agar besiyerine dökme plak yöntemi uygulanarak ekim yapılacaktır.Nutrient Agar besiyerine de sürme ekim yapılacaktır.İnkübasyon sonunda, NA besiyerinde gelişen bakterilere endospor boyama yapılacaktır.MEA besiyerinde gelişen küflere de küf boyama yapılacaktır. NA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak yapılan endospor boyama sonucunda mikroskopta Lactobaciller gözlenmiştir. MEA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak yapılan küf boyama sonucunda Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir. Üzerinde veya içinde mikroorganizma üretilmiş (ya da üremiş) besiyerlerine kültür denir.Saf kültür, besiyerinde yalnızca tek bir mikroorganizma türü üretilmiş kültürlerdir.Saf kültür elde etmenin bazı aşamaları vardır.Öncelikle örnek alnır.Bu örneğin istenen dilüsyonları hazırlanır.Sonra örnek uygun araçlarla (pipet,öze) besiyerine aktarılır.İnokülasyon işlemi gerçekleştirilir.İnkübasyondan sonra, kültür hazırdır. Dökme plak yöntemi,yayma plak yöntemi ve sürme ekim yöntemleriyle izolasyon sağlanır. Sporlu bakterileri görüntülemek için endospor boyama yapılır.Bazı bakteriler (Bacillus ve Clostridium cinsi) yüksek sıcaklık,düşük su aktivitesi gibi dış ortam koşullarına dayanıklı sporlar oluştururlar.Bakteri hücresinin içinde oluşan bu spora endospor denir.Sporların soğuk,sıcak,UV,düşük su aktivitesi gibi fiziksel etkenlere pek çok boya maddesine ve kimyasal maddelere karşı vejetatif hücrelerden daha dayanıklı olması kimyasal ve fiziksel yapılarının farklılığından ileri gelir.Gram boyamada kullanılan boyalar spor çeperine nüfuz edemediklerinden gram boyama yöntemiyle sporlar boyanamaz.Sporların görünmesi için en yaygın yöntem Schaffer-Fulton yöntemidir.Preparat hazırlandıktan sonra malachite yeşili boyası uygulanır,boyanın spor çeperine nüfus edebilmesi için preparat bir süre ısıtılır.Boya yıkanıp,safranin karşıt boyası ile boyanır.Mikroskopta sporlar yeşil,hücre pembe-kırmızı görülür (Temiz, 2000). Küf boyamada küflerin misel ve spor yapılarının mikroskopta görüntülenmesi için yapılır.Lama önce boya çözeltisi konur,üzerine bir miktar agarla birlikte alınan küf miselleri yerleştirilir,lamel kapatılarak mikroskopta incelenir. Gıda sanayiinde boyama yöntemlerinden yararlanarak mikroorganizmaların morfolojik özellikleri belirlenir.Böylece hangi tip mikroorganizma oldukları anlaşılır.Buna göre,mikroorganizma gelişimini önleyici tedbirler alınır. MATERYAL VE METOT Dilüsyon hazırlanması Materyal -Kıyma örneği -Fizyolojik Tuz Çözeltisi -Mekanik çalkalayıcı -Pipet -Deney tüpleri -Pens Uygulama Gıda maddesinden(kıyma) steril pens ve bistüri yardımıyla steril petri kutusuna 10±0.4g tartılır. Kıyma ve bir erlen içerisinde önceden otoklavda steril edilmiş 90 ml fizyolojik tuz çözeltisi,mekanik çalkalayıcıya konur.Mekanik çalkalayıcı cihazında 5 dak,250 devirde homojenize edilir.Böylece örnek 1:10 oranında seyreltilmiş olur (Şekil 1). Homojenizasyonu tamamlanmış gıda maddesinden steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak içerisinde 9 ml dilüsyon sıvısı bulunan tüpe ilave edilir.Böylece örnek 1:100 oranıda seyreltilmiş olur. 10-2 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:1000 oranında seyreltilmiş olur. 10-3 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:10000 oranında seyreltilmiş olur. 10-4 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:100000 oranında seyreltilmiş olur. Böylelikle,kıyma örneğinin 10-2 , 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları ekim için hazırdır. Yayma Plak Yöntemi ile Ekim Yapılması Materyal -Kıyma örneği dilüsyonları -Katı besiyerleri (PCA ve MEA) -Pipet -Drigalski -Bunzen Beki -Tüp karıştırıcı -İnkübatör Uygulama Yayma plak yöntemiyle, PCA besiyerine kıyma örneğinin 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları ekilir.PCA besiyeri genel amaçlı bir besiyeridir. 10-5 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 10-5 dilüsyonundan alınarak, içerisinde PCA katı besiyeri bulunan petri kutusuna 0.1 ml ekilir.Petri kutusunun üzerine 10-6 yazılır.Sonra 10-4 dilüsyonundan aynı şekilde bir diğer petri kutusuna ekim yapılır.Petri kutusu üzerine 10-5 yazılır.Daha sonra, 10-3 dilüsyonundan ekim yapılır.Petri kutusuna 10-4 yazılır. Drigalski adı verilen steril bir cam baget vasıtasıyla ekilen kısım (inokulum) petri yüzeyine yayılır.Ancak drigalski kullanımından önce alkole daldırılıp,bunzen beki alevinden geçirilmelidir.Böyle bir yol izlendiğinde, drigalski ekim öncesinde besiyerinin boş kısmına değdirilerek soğutulmalıdır. PCA besiyerlerini içeren petri kutuları ters çevrilerek inkübatöre konur.PCA için 35-37 °C de 48 saat yeterlidir. Yayma plak yöntemiyle, MEA besiyerine kıyma örneğinin 10-1 ve 10-2 dilüsyonları ekilir.MEA maya ve küflerin teşhisi,izolasyonu ve sayımlarında yararlanılan bir besiyeridir. 10-2 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 10-2 dilüsyonundan alınarak içerisinde MEA katı besiyeri bulunan petri kutusuna 0.1 ml ekilir.Petri kutusunun üzerine 10-3 yazılır.Sonra 10-1 dilüsyonundan aynı şekilde bir diğer petri kutusuna ekim yapılır.Petri kutusu üzerine 10-2 yazılır. Drigalski adı verilen steril bir cam baget vasıtasıyla ekilen kısım (inokulum) petri yüzeyine yayılır. MEA besiyeri düz bir şekilde inkübatöre konur.MEA maya ve küfler için genel bir besiyeridir.Mayalar için, 25 °C de 3 gün,küfler için 25 °C de 2 gün inkübe edilir. Dökme Plak Yöntemi Materyal -Kıyma örneği dilüsyonları -Katı besiyeri (VRBGA) -Pipet -Tüp karıştırıcı -Bunzen Beki -İnkübatör Uygulama Dökme plak (pour plate) yönteminde,steril,boş petri kutusuna önce ekim yapılıp,üzerine yaklaşık 45° C ye kadar soğutulmuş besi yeri dökülür. Kıyma örneğinin 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları VRBGA besiyeri için ekilecektir. VRBGA koliform ve Enterobacteriacea tanımlaması için kullanılan bir besiyeridir. Ekim işlemine en son dilüsyondan başlanır.10-5 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 1 ml alınarak petri kutusuna ilave edilir.Petri kutusu üzerine dilüsyon ile aynı seyreltme oranı yazılmalıdır. 10-3 ve 10-4 dilüsyonlardan da benzer şekilde ekim yapılarak, işlem tamamlanır (Şekil 2). Yaklaşık 45 °C ye soğultulmuş VRBGA besiyeri petri kutusuna ilave edilir.Petri kutusu inokulum ile besiyeri karışımının sağlanması için sekiz çizerek yavaşça karıştırılır. Karıştırma sırasında petri kutusu kapağına bulaşma olmamasına ve agarın petri kutusundan taşmamasına dikkat edilmelidir. Petri kutuları ters çevrilerek inkübatöre konur.VRBGA besiyeri için, 37 °C de 24-48 saat inkübe edilir. NA Besiyerine Sürme Ekim Yapılması Materyal -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Tüp karıştırıcı Uygulama Sürme ekim yöntemi öze kullanılarak gerçekleştirilir.Bu yöntem tek koloni düşürme tekniği olarak da anılmaktadır. Sıvı besiyerinden Öze ile Ekim Sıvı besiyerini (kıyma örneği) içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılır.Böylece, sıvı besiyerindeki mikroorganizmaların bulundukları sıvı içinde homojen dağılımı sağlanır. Öze sağ elde kalem gibi tutularak uç kısmı Bunzen beki alevinin mavi kısmına daldırılır ve öze dike yakın bir konuma getirilir.10-15 saniye özenin soğuması için beklenir. Sol elde bulunan tüpün ağzındaki pamuk tıkaç,öze tutulan elin parmaklarıyla tüp hafifçe ekseni etrafında çevrilerek açılır. Tüpün ağız kısmı alevden geçirilir ve tüp hafif eğilerek öze ucu sıvı besiyerine daldırılır.Bir öze dolusu örnek alınır. Steril agarlı besiyerini (NA) içeren petri kutusu sol elin ayası içine alınır. İşaret parmağı destek vazifesi görürken,baş parmak aracılığıyla kapak aralanır.Öze bu aralıktan içeri sokularak,öze ucunun örnek alınan kısmı agar yüzeyinin seçilecek bir bölgesine temas ettirilir.Örnek bu bölgede hafifçe ezilerek birkaç mm çapında yayılır.Öze ile bu yayılma alanından başlayarak sürme işlemine geçilir Katı Besiyerinden Öze ile Ekim Öze sağ elde kalem gibi tutularak uç kısmı Bunzen beki alevinin mavi kısmına daldırılır ve öze dike yakın bir konuma getirilir. PCA besiyerini içeren petri kutusunun kapağı alevin yanında aralanır ve öze bu aralıktan içeri sokularak,besiyerinin boş bir alanında soğutulur. Steril özenin ucu PCA besiyerindeki üreme bölgesine veya koloniye hafifçe temas ettirilerek ya da sürülerek örnek alınır. Steril agarlı besiyerini (NA) içeren petri kutusu sol elin ayası içine alınır. İşaret parmağı destek vazifesi görürken,baş parmak aracılığıyla kapak aralanır.Öze bu aralıktan içeri sokularak,öze ucunun örnek alınan kısmı agar yüzeyinin seçilecek bir bölgesine temas ettirilir.Örnek bu bölgede hafifçe ezilerek birkaç mm çapında yayılır.Öze ile bu yayılma alanından başlayarak sürme işlemine geçilir (Temiz, 2000). Endospor Boyama Materyal -Lam -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Boya çözeltileri; Malachite yeşili,safranin -% 95′ lik etil alkol -Kurutma kağıdı -İmmersiyon yağı -Mikroskop(100X obj.) Malachite Yeşili Malachite green 5g Distile su 100ml Safranin Safranin 0.5g Distile su 100ml Uygulama Preparat hazırlanması Lam steril bir pensle tutulup alkole daldırılır,sonra aleve tutulur.Mikroorganizmalar uzaklaştırılmış olur. Lam üzerine öze ile bir damla steril fizyolojik tuz çözeltisi damlatılır. Öze bek alevinde sterilize edilir,soğuması için beklenir. Steril öze ile katı besiyerinden (NA, 10-3 katı besiyerinden ) bir miktar kültür alınır. Kültür lam üzerine damlatılmış su ile karıştırılır. Preparatın kuruması için bir süre beklenir. Bir steril pensle bir ucundan tutulan lam bunzen alevinden 20 kez geçirilir.Böylece mikroorganizma lam üzerine tespit (fiksasyon) edilmiş olur. Boyama Preparatın üzeri kurutma kağıdı ile kaplanır,üzerine malachite yeşili çözeltisi dökülür. Preparat hafif alev üzerinde 5 dakika ısıtılır.Ancak preparat kurutulmamalıdır.Gerekirse üzerine boya ilave edilmelidir. Preparat musluk suyu ile 10 saniye yıkanır. Karşıt boyama için safraninle 15 saniye boyanır. Su ile yıkanır,kurutma kağıdıyla kurutulur. İmmersiyon yağı damlatılarak (100X) objektifle incelenir. Küf Boyama Materyal -Lam -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Boya çözeltileri; laktofenol -% 95′ lik etil alkol -Kurutma kağıdı -İmmersiyon yağı -Mikroskop(100X obj.) -Lamel Küf Boyama İçin Laktofenol Çözeltisi Laktik asit 20g (16ml) Gliserol 40g (31ml) Fenol kristalleri 20g Anili blue 0.05g Distile su 20 ml Uygulama Lam üzerine 1 damla laktofenol damlatılır. Öze alevde kor haline getirilir,agarın (MEA,10-3) kenarında soğutulur.Ucu yuvarlak ve yumuşak öze yerine sert,düz öze kullanılmalıdır. Öze yardımıyla koloninin kenarından,bir parça agar ile birlikte kültür alınır.Bunun nedeni; küfün asıl yapısının agara nüfus etmiş olmasıdır. Boya çözeltisinin üzerine konur. Üzerine 1 damla alkol damlatılır. Kültürün üzeri arada hava kalmayacak şekilde kapatılır.Eğer hava kabarcığı varsa bir özenin sapıyla lamel üzerine hafifçe bastırılarak bu kabarcık giderilmeye çalışılır. Önce (10x) objektif,sonra (40x) objektif ve en son yağ damlatılarak (100x) objektifle incelenir. Pratik Yol Lam üzerine 1 damla laktofenol damlatılır. Bir bantla küf agardan alınır. Lamın üzerine yapıştırılır. Mikroskopta incelenir. BULGULAR VE TARTIŞMA Violet Red Bile Glucose Agar besiyeri ile yapılan dökme plak yöntemiyle ekim sonucunda koliform bakteriler yerine küf gelişimi gözlenmiştir.Bu küfler havadan besiyerine bulaşmıştır. Malt Extract Agar besiyerine yapılan yayma plak yöntemiyle ekim sonucunda maya ve küf gelişimi gözlenmiştir.Ancak, koloniler çok yoğun olduğu için sayım yapılamamıştır. Plate Count Agar besiyerine yapılan yayma plak yöntemiyle ekim sonuçları: M.o. sayısı (cfu-g)=petrideki Mo sayısıxseyreltme faktörü*/petri kutusuna ekilen miktar(ml) Seyreltme faktörü=1/seyreltme oranı PCA (10-5 ) deki koloni sayısı=8 PCA (10-5 ) deki koloni sayısı=10 PCA (10-4 ) deki koloni sayısı=9 PCA (10-4 ) deki koloni sayısı=19 Koloni sayıları 25 koloniden az olduğu için sayım yapılamaz. Nutrient Agar besiyerlerine sıvı besiyerinden ve katı besiyerinden yapılan öze ile ekim işlemleri sonucunda besiyerlerinde bakteri,maya ve küf gelişimi gözlenmiştir. NA 10-3 katı besiyerinden bir miktar kültür alınarak yapılan endospor boyama sonucunda mikroskopta (100x objektif) uzun çubuk şeklinde sporlu bakteriler (Lactobaciller) gözlenmiştir.Bakterilerin sporları yeşil,vejetatif hücreleri ise pembe-kırmızı renkte görünmektedir(Şekil 4). MEA 10-3 katı besiyerinden bir miktar kültür alınarak yapılan küf boyama sonuçları, önce (10x) objektif, sonra (40x) objektif ve en son yağ damlatılarak (100x) objektifle incelenmiştir.Sonuçta Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir (Şekil 5). SONUÇLAR Dilüsyon yöntemiyle, kıymadaki canlı mikroorganizma sayısı belirlenmiştir. Örneğin uygun seri dilüsyonları hazırlanarak uygun agarlı besiyerlerine ekimleri gerçekleştirilmiştir.Yayma plak yöntemiyle Plate Count Agar ve Malt Extract Agar;dökme plak yöntemiyle de Violet Red Bile Glucose Agar besiyerlerine ekimler yapılmıştır.İnkübasyon sonucunda koloniler sayılmıştır.Nutrient Agar besiyerlerine, sıvı besiyerinden öze ile ve katı besiyerinden (PCA) öze ile sürme ekim yapılmıştır.Yapılan izolasyon sonucundan kısmen izole koloniler elde edilmiştir. NA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak endospor boyama yapılmıştır.Mikroskopta Lactobaciller gözlenmiştir. MEA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak küf boyama yapılmış ve Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir. REFERANSLAR HARRIGAN, W.F.1998.”Laboratory Methods in Food Microbiology.”3rd ed.Academic Press,New York. TEMİZ,AYHAN.2000.”Genel Mikrobiyoloji Uygulama Teknikleri”.3rd ed.Hatiboğlu Yayınevi,Ankara. DART,R.K.1996.”Microbiology For Analytical Chemist”.3rd ed.Redwood Books Ltd,Cambridge. ANTİBİYOTİK DUYARLILIK TESTLERİNDE GÜVENİLİR SONUÇLARIN ALINMASI İÇİN STANDART YÖNTEMLERİN UYGULANMASI Antibiyogram test için pratikte en yaygın kullanılanı “Disk Diffüzyon” (Kirby-Bauer) yöntemidir. Belirli bir miktar antibiyotik emdirilmiş kağıt diskler, test mikroorganizmasından hazırlanan standart süspansiyonun yayıldığı agar plakları yüzeyine yerleştirilir. Böylece diskteki antibiyotik agarın içerisine gittikçe azalan miktarlarda yayılır ve bakteriye etkili olduğu düzeylerde üremeyi engeller. Bunun sonu-cunda disk çevresinde bakterilerin üremediği dairesel bir inhibisyon alanı oluşur (inhibisyon zonu). İnhibisyon zonunun çapı, bakterinin duyarlılığı ile direkt olarak ilişkilidir. Her antibakteriyel için standart değerler vardır. Disk etrafında inhibisyonun görülmemesi, bakterinin o antibakteriyele karşı dirençli olduğunu gösterir. Bu alanın çapı ölçülerek duyarlı (S), orta duyarlı (I) ve dirençli (R) olacak şekilde duyarlılık dereceleri belirlenir. KIRBY-BAUER DİSK DİFFÜZYON YÖNTEMİ İLE ANTİBİYOTİK DUYARLILIK TESTİ 1- KOLONİ SEÇİMİ: Hastalık etkeni olarak izole edilen ve tanımlanan, 18–24 saatlik üremiş olan bakteri kolonilerinden 3-4 tanesi seçilir. Steril koton bir sıvab kullanılması tercih edilir. 2- İNOKULUM SÜSPANSİYONUNUN HAZIRLANMASI: 5 ml’lik tüp içindeki Mueller-Hinton Broth veya Tryptone Soya Broth’a, agardan alınan 3-4 bakteri kolonisi süspanse edilir. Sıvab tüpün dibine daldırılır,karıştırılır ve bu şekilde alınan kolonilerin Broth’a iyice süspanse olması sağlanır. Sıvab tüpün iç cidarlarına bastırılarak çıkarılır. 2 A- Direkt koloni süspansiyonu yöntemi • Tüm Stafilokoklar • Zor beğenen, önceden Broth içinde üremesi bilinemeyen Streptokoklar 2 B- Log Faz Büyüme yöntemi • Bütün organizmalar için bu yöntem kullanılır • 35° C’de 2-8 saat inkube edilir • Eğer bulanıklık bu saatler içinde yeterliyse bir üst basamağa geçilir • Eğer bulanıklık bu saatler içinde yeterli değilse inkubasyona devam edilir 3- İNOKULUMUN STANDARDİZASYONU: Test süspansiyonunun bulanıklılığı, 2-8 saat üreme sonunda, 0.5 McFarland Standardı ile eşleştirilerek (1.5 x 108 CFU/ml tekabül eden) standardize edilir. Gözle bulanıklık ayarlaması yapılırken hem standardın hem de süspansiyonun çok iyi karıştırıldığına dikkat edilmelidir. 0.5 McFarland Standardının hazırlanması: 0.05 ml % 1.175 Barium Chloride dihydrate (BaCl2. 2 H2O) ile 9.95 ml % 1 sulfuric acid (H2SO4) karıştırılır. Tüplere 5-6 ml olacak şekilde bölünerek buzdolabında saklanır. a- Her iki yöntemde de Süspansiyon çok yoğunsa; • Kullanılan Broth’la veya fizyolojik tuzlu su ile tamamlanır, vortex ile karıştırılır b- Direkt koloni Süspansiyon yönteminde süspansiyon açık renk ise; • Seçilen kolonilerden ilave edilebilir, vortex ile karıştırılır. c- Log Faz yönteminde süspansiyon açık renk ise; • Süspansiyon tekrar inkube edilir, kullanmadan önce vortex ile karıştırılır. 4- PETRİLERE İNOKULUM YAPILMASI: Steril bir koton sıvab süspansiyonun içerisine daldırılır, karıştırılır. Sıvab tüpün iç kenarına bastırılarak çıkarılır. Agar’ın bir tarafından başlanarak tüm yüzeye yayılır. 60 döndürülerek aynı işlem tekrarlanır. Tekrar 60 döndürülerek aynı sıvab ile aynı işlem yapılır. Dördüncü defa sıvab agar’ın petri kenarlarındaki yüzeyine çepeçevre sürülerek işlem tamam-lanır. Agar’ın yüzeyinin kuruması için oda ısısında 10-15 dakika beklenir. 5- ANTİMİKROBİYAL DİSKLERİN YERLEŞTİRİLMESİ Antibiyotik diskleri oda ısısına getirilir. Aynı gruptaki antibiyotiklerin etki mekanizmaları aynıdır. Mümkün olduğu kadar çok sayıda farklı grup antibiyotik diski ile test yapılmalıdır. 150 mm çapı olan petrilere 12 disk, 100 mm olan petrilere 8 diskten fazla yerleştirilmemelidir. Diskler arasında 20 mm mesafe olacak şekilde diskler steril bir pens ile agarın yüzeyine yerleştirilir. Hafifçe üzerlerine pens ile bastırılarak disklerin agarla temasının tam olması sağlanır. Firmalar tarafından örnek olarak verilen antibiyotik diskleri bu metod ve aynı besi yerleri kullanılarak referens suşlarla valide edilerek spesifize edilmişlerdir. 6- MUELLER-HİNTON BESİ YERİNİN İNKUBASYONU 35° C’de 16 – 18 saat inkube edilir. Aerob olanlar, oksijenli (O2) ortamda, anaerob olanlar ise, jarda % 3-10 karbon dioksit (CO2) veya desikatörde oksijensiz ortam (mum yakarak) sağlamak suretiyle, etüvde üretilirler. Jarda yapıldığı taktirde 90-100 mm çaplı petriler tercih edilmelidir. 7- ZONLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ Siyah bir zemin üzerinde disklerde dahil olmak üzere zon çapı cetvel ile ölçülür. Disklerle birlikte verilen zon çapları, ölçüm sonrası her bir disk için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. 8- SONUÇ Zon Çapının Tanımlanması: a- Duyarlı (Susceptible, S) Enfeksiyonun önerilen dozda o ilaç ile başarılı bir şekilde tedavi edilebileceğini gösterir. b- Orta derecede Duyarlı (İntermediate, I) İlacın normalden yüksek dozlarının kullanıldığında klinik olarak etkili olacağını gösterir. c- Dirençli (Resistant, R) Tedavide güvenilir bir etkinlik yoktur. Antibiyotik duyarlılık testlerinin sonuçlarının tekrarlanabilir olması, yani aynı koşullarda tekrarlandığında sonuçların aynı veya birbirine yakın olması gerekir. Testlerin uygun koşullarda yapılıp yapılmadığı, kalite kontrol suşları ile (referens suşlar) denetlenir. Bu suşlarla beklenen sonuçlar elde edilemezse antibiyotik duyarlılık testlerinin tekrarlanması gerekir. En son olarak: DOĞRU UYGULANAN VE YORUMU DOĞRU YAPILAN ANTİBİYOGRAM SONUÇLARI KLİNİKTE ANTİBİYOTİK TEDA-VİSİNİN AKILCI OLARAK PLANLANMASINA IŞIK TUTACAKTIR. EKLER: 1- Tryptone Soya Broth (TSB) Casein pepton (pancreatic) 17.0 g Soymeal pepton (pancreatic) 3.0 g D (+) –Glucose 2.5 g NaCl 5.0 g K2HPO4 2.5 g Distilled Water 1000.0 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Oda ısısına soğutulur. pH 7.3 ± 0.2 Steril olarak, steril tüplere 5 – 6 ml olacak şekilde taksim edilir. Buzdolabında saklanır. 2- MUELLER-HINTON BROTH Meat infusion 2.0 g/L Casein hydrolysate 17.7 g/L Starh 1.5 g/L Distilled Water 1000 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Oda ısısına soğutulur. pH 7.3 ± 0.2 Steril olarak, steril tüplere 5 – 6 ml olacak şekilde taksim edilir. Buzdolabında saklanır. 3- MUELLER-HINTON AGAR Meat infusion 2.0 g/L Casein hydrolysate 17.7 g/L Starh 1.5 g/L Agar-agar 17.0 g/L Distilled Water 1000 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. pH 7.3 ± 0.2 (oda ısısında) 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Otoklav sonrası 45-50 derece’de soğutulup, gerekli ise % 5-10 defibrine kan ilave edilir ve steril petri kutularına yaklaşık 12.5 ml olacak şekilde dökülür. Oda ısısına soğutulur. Buzdolabında saklanır. YARARLANILAN KAYNAKLAR 1- Aksoy, A. Murat ( 2006-2007 ): Bakterilerin İzolasyon ve İdantifikasyon Yöntemleri, Labotatuvar Uygulama Kılavuzu. 2- Türk İnfeksiyon Web Sitesi 3- Gür, Y : Antibiyotik Kullanımında Genel Prensipler. 4- Antimicrobial Susceptibility Testing By CLSI (NCCLS) Reference Disk Diffusion Method (Kirby-Bauer).  

http://www.biyologlar.com/mikrobiyoloji-odevi

Bitki Hücre Modeli Yapımı - Biyoloji performans <b class=red>ödevi</b>

Bitki Hücre Modeli Yapımı - Biyoloji performans ödevi

Öğrencilerin korkulu rüyası haline gelen proje ödevlerine bir katkımız olsun istedik ve bitki hücresi modeli yapmaya kararverdik...UMARIM BEĞENİRSİNİZ.

http://www.biyologlar.com/bitki-hucre-modeli-yapimi-biyoloji-performans-odevi

Hayvan Hücre Modeli Yapımı Biyoloji performans <b class=red>ödevi</b>

Hayvan Hücre Modeli Yapımı Biyoloji performans ödevi

Kullanılan malzemler 1 - Strafor 2 - Maket bıçağı 3 - Silikon 4- Derz dolgu malzemesi ( hırdavatçılardan bulabilirsiniz ), 5 - Sticker, 6- Guaj boya, 7- Fırça, 8- Lehim makinesi, 9- Kürdan Öncelikle starforları  Yucarlak olarak kesip üst üste hüvrenizin büyüklüğüne göre 7-8  kat olacak şekilde silikonla üst üste yapıştırıyoruz. Hayvan hücre modelini straforun üzerine çiziyor ve maket bıçağı yardımı ile şekil vererek kesiyoruz ( yuvarlak bir top, küre şeklinde) yuvarkal köşeli yerleri lehim makinesi ( Havya ) yardımı ile eriterek yayapabilirsiniz. Daha sonra resimlerde göreceğiniz gibi hücrenin içini gösterebilmemiz için küreyi dikey ve yatay keserek ( kesit alarak ) çıkan parçayı atıyoruz. Aynı şekilde artan strafor parçaları ile hücre organellerini yayıp silikon ile hucrenin içine yapıştırıyoruz. Derz dolgu malzememizi çok cıvık olmayacak şekilde plastik bir kap içerisinde su ile karıştırıp straforun üzerine adeta boyar gibi sürüyoruz ve kurumaya bırakıyoruz. Kuruma işlemeleri devam ederken stickerlere hücrenin organellerinin adını yazıp kürdanlara yapıştırabilirsiniz. Kuruyan hücre modeli adeta alçı ile sıvanmış sert bir yapı almıştır artık, guaj boyalarımızla organellerimizi ve hücreyi boyaya bilirir ve kurumaya bırakabiliriz. Kuruma işlemi tamamlandıktan sonra kürdanları organellerin üzerine yerleştirdiğiniz zaman işlem tamamlanmıştır. Dikkat etmeniz gereken nokta kuruma işlemleri bitmeden bir sonraki aşamaya geçmememiz. Beğenmeniz dileğimle.... Fotoğraflar: Yavuz AYDIN Sorularınız için yavuz.aydin@windowslive.com

http://www.biyologlar.com/hayvan-hucre-modeli-yapimi-biyoloji-performans-odevi

Kalp Modeli Yapımı Biyoloji performans <b class=red>ödevi</b>

Kalp Modeli Yapımı Biyoloji performans ödevi

Kullanılan malzemler 1 - Strafor 2 - Maket bıçağı 3 - Silikon 4- Derz dolgu malzemesi ( hırdavatçılardan bulabilirsiniz ), 5 - Lehim makinesi, 6- Guaj boya, 7- Fırça, Öncelikle starforları kalp şekline yakın bir şekilde kesip üst üste modelin büyüklüğüne göre 4-5  kat olacak şekilde silikonla yapıştırıyoruz. ( kurumasını bekleyin) Kapl modelini straforun üzerine çiziyor ve maket bıçağı yardımı ile şekil vererek kesiyoruz. Yuvarkal köşeli yerleri yine lehim makinesi ( Havya ) yardımı ile eriterek yayapabilirsiniz. Daha sonra resimlerde göreceğiniz gibi kalp modelinin içini gösterebilmemiz için  dikey olarak kesin, kalbe giren damarları ayrı yapıp silikonla modele birleştirebilirsiniz. Derz dolgu malzememizi çok cıvık olmayacak şekilde plastik bir kap içerisinde su ile karıştırıp straforun üzerine adeta boyar gibi sürüyoruz ve kurumaya bırakıyoruz. Kuruyan kalp modeli adeta alçı ile sıvanmış sert bir yapı almıştır artık, guaj boyalarımızla damarları ve kalp modelini boyaya bilirir ve kurumaya bırakabiliriz. Kuruma işlemi tamamlandıktan küçük dokunuşlarla kılcal damarları çizebilirsiniz. Dikkat etmeniz gereken nokta kuruma işlemleri bitmeden bir sonraki aşamaya geçmememiz. Biraz elbecerisi birazda sabır isteyen bir iş... size kolay gelsin... Beğenmeniz dileğimle.... Fotoğraflar: Yavuz AYDIN Sorularınız için yavuz.aydin@windowslive.com

http://www.biyologlar.com/kalp-modeli-yapimi-biyoloji-performans-odevi

Solunum Sistemi Modeli Yapımı ( Biyoloji performans <b class=red>ödevi</b>)

Solunum Sistemi Modeli Yapımı ( Biyoloji performans ödevi)

Kullanılan malzemler 1 - Strafor 2 - Maket bıçağı 3 - Silikon 4- Derz dolgu malzemesi ( hırdavatçılardan bulabilirsiniz ), 5- Boru veya hortum, 6- Guaj boya, 7- Fırça, 8- Lehim makinesi, Öncelikle starforları  üst üste modelin büyüklüğüne göre 4-5  kat olacak şekilde silikonla yapıştırıyoruz. ( kurumasını bekleyin ) İnsan vücudu şeklini straforun üzerine çiziyor ve maket bıçağı yardımı ile şekil vererek kesiyoruz. Yuvarkal köşeli yerleri yine lehim makinesi ( Havya ) yardımı ile eriterek yayapabilirsiniz. Daha sonra resimlerde göreceğiniz gibi solunum  modelinin içini gösterebilmemiz için   vücunun ( gögüs kafesi ) göğüs kısmını keserek atıyoruz. Derz dolgu malzememizi çok cıvık olmayacak şekilde plastik bir kap içerisinde su ile karıştırıp straforun üzerine adeta boyar gibi sürüyoruz ve kurumaya bırakıyoruz. Kuruma işlemi devam ederken artan parçalarla akciğerleri kesip şekil verebilirsiniz akciğerleride derz dolgu ile kapladıktan sonra, boyama işlemini tamamlayıp, gırtlakran çıkan soluk borusunu ve akçiğer loblarını maketin üzerine slikonla yapıştırarak maketi tamamlayabiliriniz. Biz ekstra olarak beyindenden bir kesit alarak o bölgeyide kullana bilmek için hazır bir hale getirdik dilerseniz bu kısmı yapmayabilirsniz. Kuruyan model adeta alçı ile sıvanmış sert bir yapı almıştır artık, guaj boyalarımızla solunum modelini boyaya bilirir ve kurumaya bırakabiliriz. Kuruma işlemi tamamlandıktan küçük dokunuşlarla ayrıntıları çizebilirsiniz. Dikkat etmeniz gereken nokta kuruma işlemleri bitmeden bir sonraki aşamaya geçmememiz. Biraz elbecerisi birazda sabır isteyen bir iş... size kolay gelsin... Beğenmeniz dileğimle....

http://www.biyologlar.com/solunum-sistemi-modeli-yapimi-biyoloji-performans-odevi

Bakterilerin Beslenmesi

Genel Bilgiler; Organizmalarin enerji saglayabilmesi, sellüler komponentleri yapabilmesi, gelismesi, çogalmasi ve yasayabilmesi için beslenmesi ve bu nedenle de çesitli gida maddelerini almasi gereklidir. Bu maddelerin bir bölümü dogrudan ortamlardan saglanmasina karsin bir kismi da hücre içinde sentezlenir. Böylece yasam için gerekli olan mikro ve makro moleküller hazirlanir ve gerekli yerlerde kullanilir. Mikroorganizmalarin yapilari incelendiginde, kuru agirliklarinin %95'inden fazla bir kismini bazi temel elementlerin (karbon, oksijen, hidrojen, nitrojen, sülfür, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve demir) olusturdugu görülür. Bunlara, ayni zamanda, fazla gereksinim duyulur ve bulunduklari ortamdan fazla miktarlarda alinirlar. Bu maddelere, makro element (makro nütrient) adi da verilmektedir. Bunlardan ilk 6 tanesi (major elementler), protein, karbonhidrat, lipid, nukleik asit, vs. yapisinda da yer almaktadirlar. Geri kalan 4 tanesi de (minör elementler), hücre içinde katyon olarak kalirlar ve çesitli biyokimyasal olgularda görev alirlar. Mikroorganizmalar tarafindan daha az olarak ihtiyaç duyulan maddeler de bulunmaktadir. Bunlar, mikro element (mikro nütrient) olarak adlandirilmaktadirlar. Bunlar arasinda, manganez, çinko, kobalt, molibden, nikel ve bakir bulunmaktadir. Bunlar, ayni zamanda, biyokimyasal reaksiyonlarin katalizasyonunda, bazi enzimlerin ve kofaktörlerin yapisinda da yer alirlar. Ortamlarda çok az bulunan ve hücreler tarafindan da çok az miktarda ihtiyaç duyulan böyle elementler, iz elementleri olarak tanimlanmaktadirlar. Dogada, çok çesitli beslenme özelligi olan mikroorganizmalar bulunmaktadir. Bazilari, içinde çok az miktarlarda besin maddeleri bulunan minimal ortamlarda gelisebilmekte ve yasayabilmektedir (prototrof). Buna karsin bir kismi da özellikle, mutant suslar, daha komplike ve zenginlestirilmis besi yerlerinde yasayabilmektedirler (oksotrof). Gida maddelerini incelemede bir kolaylik olmasi bakimindan iki gruba ayirmada yarar bulunmaktadir. Bunlar da: 1- Inorganik maddeler 2- Organik maddeler 02. Inorganik Maddeler Oksijen (O2): Mikroorganizmalar oksijene olan gereksinme durumlarina göre, aerobik, fakültatif, mikroaerofilik, aerotolerant ve anaerobik olmak üzere 5 bölüme ayrilirlar. Aerobiklerin, üremeleri için havada bulunan oksijene (moleküler O2) gerek vardir. (B. anthracis, B. subtilis, P. multocidae, M. tuberculosis, vs.). Bunlar oksijensiz ortamlarda gelismezler veya üremeleri çok zayif olur. Fakültatif mikroorganizmalar, kendilerinde bulunan özel enzimatik yapi nedeniyle, hem aerobik ve hem de anaerobik kosullarda gelisebilir ve üreyebilirler (enterobakteriler gibi). Mikroaerofiliklerin üremesi için ortamdaki oksijenin azaltilmasi gereklidir. Laboratuvarlarda bu amaç için %5-10 CO2 kullanilir. B. abortus ve C. fetus 'un ilk izolasyonlari için ekilmis besi yerlerinin konuldugu etüv veya kavanozun havasina %10 CO2 ilave edilir. Anaerobik mikroplar, oksijenin toksik etkisi nedeniyle oksijeni çikarilmis besi yerlerinde veya oksijen bulunmayan yerlerde gelisebilirler (klostridiumlar, S. necrophorus, vs.). Besiyerinin yüzeyi hava ile temas ettigi için, oksijen buradan içeri diffusyonla girerek erir ve üst kisimlari, dip kisimlara oranla oksijenden zengin hale gelir. Bu nedenle de, sivi besi yerlerinin yüzeyi, diplerinden, daha fazla oksijene sahiptir. Aerobik mikroorganizmalarin sivi kültürün her tarafinda ayni tarzda ve iyi üremesi için, besi yerinin belli araliklarla hafifçe çalkalanmasi (aerasyon) gereklidir. Bu islem, ya elle veya otomatik aletler yardimi ile saglanir. Kati ortamlarda üreyen mikroorganizmalar, havadaki, oksijenden yararlanirlar. Karbondioksit (CO2): Mikroorganizmalarin çogu, havada bulunan kadar, karbondioksite gereksinme duyarlar ve fazlasi genellikle gelisme ve üreme üzerine olumsuz etkide bulunur. Ancak, bazi mikroorganizmalar, oksijenin az, buna karsilik karbondioksitin, normal havadakinden fazla olmasi durumlarinda izole edilebilmektedirler (PPLO, brusella, vibriola vs.) Bunlar, ilk ayrilmalarindan sonra, normal laboratuar kosullarinda (aerobik) üreyebilmektedirler. Karbon (C): Karbon, bakterilerde bulunan mikro-ve makro-moleküllerin yapisina girdiginden ihtiyaç duyulan önemli bir maddedir. ototrof mikroorganizmalar karbon kaynagi için, inorganik bilesiklerden ve heterotroflar da organik bilesiklerden yararlanirlar. Gerek inorganik ve gerekse organik karbonlu bilesiklerin ayrismasindan kendilerine lüzumlu olan enerjiyi de saglarlar. Bazi mikroplar da, enzim yetersizligi veya kendilerindeki mutasyonlar sonu, ortamdaki karbonlu bilesiklerden yararlanamazlar ve bunu ancak özel kaynaklardan saglarlar (paratroflar). Nitrogen (N): Nitrogen, bakterilerdeki çesitli moleküllerin yapisina girmesi yani sira, ayni zamanda enzimler, üretme faktörleri, nukleik asitlerdeki pürin ve pirimidin bazlarinda da bulunurlar. Bu nedenle çok önemli bir elementtir ve bakteriler bunu çesitli kaynaklardan temin ederler (amonyum tuzlari, organik asitler, amino asitler, vs.). Bakterilerin nitrogene olan gereksinmeleri genellikle degisiklik gösterir. Bazi mikroorganizmalar, havadaki gaz halinde bulunan nitrogeni fikse ederek bundan organik moleküller yapabilmektedirler. (Azotobakterler, Rhizobium türleri, vs.). Nitrat ve nitritler de nitrogen kaynagi olarak kullanilan maddeler arasindadir. Besi yerlerinde inorganik nitrogenin kullanilmasi pH üzerine etkili olabilir. Nitratlar ayrisinca pH, genellikle yükselir. Su (H2O): bakteri metabolizmasi ve hücrelerin gelismesi su ile çok yakindan iliskilidir. Su olmayan veya yeterince bulunmayan ortamlarda, gida alisverisi, bakteri içinde sentezlenen enzimlerin ve olusan metabolitlerin disari çikmasi güçlesir ve hatta durabilir. Bu durum da bakterinin ölümüne neden teskil edebilir. Kati ortamlarda bulunan gidanin koloni içinde bulunan mikroplara ulasmasi difuzyonla olur. Bu gida girisi de su ile mümkün oldugundan, suyun beslenmedeki önemi belirgin olarak ortaya çikar. Bu nedenle, suyu fazla ve yari kati olan ortamlar, suyu az olanlardan daha çok gelistirme özelligine sahiptirler. Sivi besi yerleri de bu bakimdan kati besi yerlerinden daha iyidir. Bakterilerin kurumalari sonu, içlerindeki suyun azalmasi da ayni sekilde beslenme üzerine etkilidir. Bakteri hücresi içindeki suyun düzeyi dis ortamla yakindan iliskilidir. Bakteri yapisinda %70-90 kadar su bulunur ve bu miktarin sabit tutulmasi ve devam ettirilmesi gereklidir. Bakteri içinden fazla suyun çikmasi bazi hallerde ölmelerine sebep olur. Bakterilerin kuruluga dayanikliligi türler arasinda degisiklikler gösterir. Bazilari çok kisa zamanda ölebilir (spiroketler, streptokoklar, meningokoklar, vs.). Bazilari daha dayaniklidir (E. coli, P. vulgaris, B. anthracis, vs.). Sporlarda su orani %5-20 kadardir. Diger elementler: Mikroorganizmalardaki mikro ve makro moleküllerin yapisina giren veya metabolik faaliyetlere katilan inorganik elementler, mikroplar arasinda oldukça farklidir. En çok gereksinme duyulan, fosfor (P), potasyum (K), magnezyum (Mg), kükürt (S) ve kalsiyum (Ca)'dur. Daha az olarak da demir (Fe), manganez (Mn), bakir (Cu), kobalt (Co), çinko (Zn), molibdene (Mo) ihtiyaç gösterirler (iz elementler). Ancak, bu elementlere olan lüzum bakteriler yönünden kesin limitlerle ayrilmis degildir. Çok ihtiyaç duyulan maddeler genellikle bakteri yapisina fazla giren ve bulunan maddelerdir. Iz elementler ise, enzimler için birer kofaktör olup enzim aktivitesi için gereklidir. Mineral madde noksanligi veya azligi bakterilerin üremeleri ve gelismesi üzerine olumsuz yönde etkiler. Besi yerlerine inorganik fosfatlar halinde katilan fosforun, bu ortamlarda olusturdugu buffer etki ve ayrica metabolizma için önemli olmasi gibi nedenlerle bakteriler tarafindan çok ihtiyaç duyulur. Enerji isteyen sentez olaylari için, enerjice zengin baglar tasiyan fosfat moleküllerinden (ADP, ATP) yararlanilir. Nukleik asitlerin ve koenzimlerin yapisinda da fosfat gruplari bulunur (NAD, NADP). Hücrelerde enzimlerin aktivasyonu, osmotik basincin ve elektriksel potansiyelin devam ettirilebilmesi için potasyum gereklidir. Kükürt organik bilesiklerin (sistin, sitein, metionin, vs.) yapisinda bulunmasi ile önem kazanmaktadir. Ayrica, sülfür ihtiva eden önemli moleküllerin (biotin, tiamin) sentezlerinde de prekürsör olarak is görür. Magnezyuma birçok enzimlerin aktivasyonunda ve hücre duvari metabolizmasinda gereksinme duyulur. Kalsiyum, enzimlerin stabilitesi ve sporulasyon için gereklidir. Bazi moleküllerin yapisinda bulunmasina karsin, sodyuma pek fazla ihtiyaç duyulmaz. Iz elementlerden, demir, elektron transport mekanizmasi ve sitokrom sentezi için önemlidir. Bakteri toksinlerinin (difteri toksini) sentezinde görevi olan demir, purpul sülfür bakterilerin pigmentinde (bakterioklorofil) ve S. marcescens 'in prodigiosin 'inde de vardir. Nitratlarin redüksiyonu ve melanin sentezi için bakira ihtiyaç duyulur. Kobalt, Vt. B 12'nin yapisi, manganez ve molibdan nitrat redüksiyonlari için ve molibden ayrica nitrogen fikzasyonu için gereklidir. Çinko, alkol dehidrogenase aktivitesinde ve sitokrom-c'nin sentezinde görev yapar. 03. Organik Maddeler Vitaminler: Vitaminler, koenzimlerin yapisina giren ve bunlarin prekürsörü olan maddelerdir. Bakteriler genellikle vitaminleri sentez edemezler ve bunlari ihtiyaçlarina göre ortamdan alirlar. Ancak, mayalarin B-vitaminlerini sentez kabiliyetleri vardir. Bu nedenle maya hidrolizat veya ekstratlari halinde, üremeyi tenbih etmek için, besi yerlerine katilirlar. Thiamin (Vit.-B1): Kokarboksilase koenzim'in yapisinda bulunan vitamin-B1 aktif bir moleküldür. Ayrica, birçok biyokimyasal reaksiyonlarda da (dekarboksilasyon, transaldolasyon, transketolasyon) görevi vardir. Mikroorganizmalar thiamini fosforilasyona tabi tutarak aktif difosfo formuna çevirir. Biotin (Vit.-H): Vitamin-H, kokarboksilasyon, yag asitleri metabolizmasi, bazi amino asitlerin deaminasyonu ve ürenin siklusu reaksiyonlarinda önemli vazifeye sahip bir koenzimdir. Riboflavin (Vit.B2): Birçok bilesiklerin (FMN, FAD) prekürsörü olan riboflavin, flavoproteinlerin metabolizmasinda oksidasyon - redüksiyon reaksiyonlarinda, aerobik mikroorganizmalarda sitokrom elektron transportunda da önemli göreve sahiptir. Piridoksin (Vit.-B6): Piridoksin, kompleks bir vitamin olup birçok ilgili bilesikleri (pridoksin, piridoksal, piridoksamin) bulunur. Pridoksamin, transaminase, aminoasit dekarboksilase ve bazi amino asit resamezler için koenzimdir. Siyanokobalamin (Vit. –B12): Bu vitamin, thiamin sentezinde, transmetilasyonda ve organik asitlerin izomerizasyonunda görev alir. Pantotenik asit: Pantotenik asit, pantotenat olarak koenzim-A'nin bir parçasidir. Koenzim-A, özellikle, karbonhidrat, amino asit ve lipid metabolizmasi ile yakindan iliskilidir. Bazi bakteriler, pantotenik asite, bir kismi da pantoik asit ve beta-alanin'e ihtiyaç gösterirler. Nikotin amid: Pirimidin nukleotidlerin (DNA, NADP) bir parçasi olan nikotin amid, oksidasyon ve redüksiyon olaylarinda görev yapar. Folik asit'in bir parçasi olan paraaminobenzoik asit (PABA), tertrahidrofolik asitin (koenzim) bir prekürsörüdür. Üreme faktörleri: Inositol, mantar, maya ve actinomyces'ler; kolin, pnömokok ve mikoplasmalar; sterol, glutamin, asparagin, spermidin, putresin ve permin bazi bakteriler tarafindan ihtiyaç duyulur. Üretme faktörlerinin ödevi yapisal olmaktan ziyade, kataboliktir. 04. Mikroorganizmalarin Beslenme Tarzina Göre Klasifikasyonu Mikroorganizmalari beslenme tarzlarina göre siniflandirmada bir çok kriterler esas alinmistir. Hala, hepsi için geçerli olan bir klasifikasyon yapilamamistir. Siniflamada genellikle karbon kaynagi, enerji kaynagi ve hidrojen/elektron kaynaklari esas tutulmaktadir ve ayrimlar da bunlara göre yapilmaktadir. 04.01. Karbon Kaynagina Göre Siniflama Bütün mikroorganizmalar hücre komponentlerinin yapisinda bulunan karbona olan ihtiyaçlarina göre baslica iki grupta incelenmektedirler. 1) Inorganik karbondan yararlananlar: Bu grupta bulunan mikroorganizmalar kendileri için gerekli olan karbonu inorganik karbonlu bilesiklerden (Örn, CO2 gibi) yararlanirlar (ototrofik mikroorganizmalar). Bu karakterde olan mikroplarin, bir kismi, karbondioksitin asimilasyonu için gerekli enerjiyi kimyasal maddelerden saglarlar (kemotrof) ve bazilari da isik enerjisinden yararlanirlar (fototrof). 2) Organik karbondan yararlananlar: Bu tür mikroorganizmalar karbon kaynagi olarak organik bilesiklerden (karbonhidrat, amino asit, vitamin, vs) faydalanirlar (heterotrofik mikroorganizmalar). Insan ve hayvanlarda hastalik olusturan mikroorganizmalarin bir çogu bu özellikle beslenme tarzina sahiptirler. 04.02. Enerji Kaynagina Göre Siniflama Mikroorganizmalar biyosentez olaylarinda gerekli olan enerjiyi baslica iki kaynaktan saglarlar. 1) Kimyasal enerji: Bir kisim mikroorganizmalar biyosentez olaylarinda gerek duyulan enerjiyi inorganik maddelerin oksidasyonundan saglamalarina (kemolitotrof) karsin, bazilari da organik bilesiklerden elde ederler (kemoorganotrof). Kemolitotrofik karakterdeki enerji metabolizmasi özellikle, pseudomonas familyasina ait türlerde rastlanmaktadir. Kemoorganotrofik mikroplar, organik maddeleri, ya aerobik veya anaerobik ayristirarak lüzumlu enerjiyi saglarlar. 2) Isik enerjisi: Bu grupta bulunan mikroorganizmalar (fototroflar), biyosentez için gerekli enerjiyi isiktan saglarlar. Fotolitotrofik özellikteki mikroorganizmalar isik kaynagini inorganik basit kaynaklardan yararlanmak için kullanmasina karsin, fotoorganotrofikler ise isik enerjisini organik bilesiklerde kullanirlar. 04.03. Hidrojen/elektron (H/e-) Kaynagina Göre Siniflama Bütün mikroorganizmalar metabolizmalari için elektron kaynagina ihtiyaç duyarlar. Bazilari, bu amaç için, elektron donörü olarak inorganik bilesikleri (kemolitotrofik mikroplar) ve bir kismi da hidrojen vericisi olarak organik bilesikleri kullanirlar (kemoorganotrofik mikroplar). 05. Bakteriyel fotosentez Bazi mikroorganizmalarda (fotootroflar) bulunan fotosentetik pigmentler günes isigi ile yayilan enerjiyi absorbe etme özelligine sahiptirler ve bunu kimyasal enerjiye çevirerek metabolik olaylarda kullanirlar. Böyle mikroorganizmalar, havadaki serbest (CO2)'i kendi yapilarinda bulunan, hidrojen verici bilesiklerle (H2S) redükte ederek, organik bilesiklerin esasini olusturan basit karbonhidratli substanslari (CH2O) sentezler (Fotosentez). Isik enerjisi CO2 + 2H2S————› (CH2O)n + H2O + 2S fotosentetik pigment Hücrelerde sentezlenen (CH2O), glukoz için temel madde olarak yararlanilir. Reaksiyon sonunda olusan kükürt (S) hücrede birikir. Yesil bitkiler, hidrojen verici olarak, suyu kullanirlar, reaksiyonun sonunda oksijen açiga çikar. Isik enerjisi 6CO2 + 6H2O ———› C2H12O2 + 6O2 fotosentetik pigment Fotosentezde hidrojen vericiler (donörler) 1- Su (H2O): Yesil bitkiler ve bazi algler, CO2 'in fotosentetik redüksiyonunda hidrojen vericisi olarak suyu kullanirlar ve kendilerine organik sellüler bilesikleri sentez ederler. Isik enerjisi CO2 + 2H2O ———› (CH2O) + H2O + O2 oksijen atmosfere çikar. 2- Hidrojen sülfür (H2S): Iki grup fototrofik bakteri (yesil sülfür bakteriler), kendilerinde bulunan bakterioklorofil pigmentler yardimiyla, hidrojen alicisi olarak H2 kullanilir, suyu kullanamazlar. Isik enerjisi CO2+ 2H2S ———————› (CH2O)+ H2O + 2 S Bu reaksiyonda oksijen çikmaz, kükürt olusur ve bu da intra veya ekstrasellüler olarak birikir. 3- Organik bilesikler: Fotosentetik bakteriler içinde çok az bir grup (fotoheterotroflar, Athiorhodaceae veya purpul sülfürsüz bakteriler), hidrojen vericisi olarak H2O veya H2S'i kullanamazlar. Bunlar organiklerden yararlanirlar. Isik enerjisi CO2+4H-R ————› (CH2O)+H2O+4R 4- Moleküler hidrojen (H2): Birçok fototrofik bakteriler fotosentez olayinda moleküler hidrojenden, CO2'i redükte etmek için yararlanirlar. Isik enerjisi CO2+ H2 —————› (CH2O) + H2O 06. Organizmalar Arasinda Karsilikli Iliskiler Mikroorganizmalar dogada veya canlilarin vücutlarinda, genellikle, tek olarak degil, iki bazen de fazla etken türü ile birlikte olusturdugu populasyon halinde bulunur, yasar ve ürerler. Ancak, bu ifade, hiç bir zaman bütün patojenik ajanlarin tek olarak hastalik yapamaz anlamina gelmemelidir. Çünkü, bir çok mikroorganizma da canlilarda tek tür olarak infeksiyonu baslatabilir ve hastalik meydana getirebilir. Bazi mikroorganizmalar, birlikte bulunduklari süre içinde, daha kolay ve iyi bir tarzda gelisme ve üremelerine karsin, bunlari tek olarak izole etmek genellikle zordur veya tek olarak üremeleri mümkün degildir. Çünkü, birlikte ve yasadiklari zaman karsilikli yararlar saglayarak birbirlerinin üremelerini ve etkinliklerini desteklerler. Birden fazla ve farkli organizmanin birlikte yasamalarina, genel olarak, sembiyozis (symbiosis) adi verilmektedir. Organizmalar, dogada veya canlilarda birkaç sekilde sembiyotik bir yasanti içinde bulunurlar. Eger, organizmalardan biri (sembiont, sembiot), partneri olan organizmanin üzerinde yasiyorsa buna ektosembiyozis, içersinde yasiyorsa endosembiyozis olarak adlandirilir. Bu iki form da bulunan organizmalar yasantilarin türüne göre bazi kisimlara ayrilirlar. 1) Mutualizim: Bu tür bir sembiyotik yasanti içinde bulunan organizmalar birbirlerine karsilikli yararlar saglarlar. Konakçi ve mutualist organizmalar birbirlerinin metabolitlerine gereksinim duyarlar yasamalari ve üremeleri de bu tür karsilikli iliskiye bagimlidir. Diger bir ifade ile, biri olmazsa digeri de olamaz. Bu bakimdan, böyle organizmalari tek olarak izole etmek ve üretmek oldukça zordur. Ancak, kendileri, partnerinin saglayacagi metabolitlerin ortamda bulunmasi veya katilmasi kaydiyla üretilebilirler. Bu tür yasanti tarzina bakteriler, mantarlar, algler, parazitler, protozoa (protozoonlar) ve diger organizmalar arasinda gerek dogada ve gerekse canlilarin vücudunda rastlamak mümkündür. Örn; fenil alanin içermeyen bir ortamda Lactobacillus plantarum ve Streptococcus faecalis tek basina gelisemez ve üreyemez. Bu iki mikroorganizma birlikte bulunursa her ikisinin de bolca üredigi görülür. Her bir mikroorganizma birbirinin gereksinim duydugu faktörü sentezler ve böylece her ikisi de kolayca ürer (S. faecalis, fenil alanin 'i ve L. plantarum 'da pteroylglutamic asidi sentezler). Böylece mikroorganizmalar birbirlerinden karsilikli yararlar saglarlar. Toprak bakterileri (Rhizobium cinsi), Legiminosae familyasina bagli bitkilerin köklerinde bulunan yumrular içinde yasarlar. Bu mikroplar atmosferik nitrogenden yararlanarak, organik bilesikler yaparlar. Baklagil bitkisi de bakterilerde bulunan bu nitrogenli bilesiklerin nitrogeninden faydalanir. Buna karsilik, bakteriler de kendileri için lüzumlu olan bazi organik maddeleri bitki öz suyundan alirlar. Paramecium bursaria ile yesil bir alg olan Zoochlorella arasindaki yasanti da örnek olarak verilebilir. Paramecium 'la birlikte bulunan alg, bunun metabolizma artiklarindan ve karbondioksitinden yararlanarak organik bilesikler sentezler. Buna karsilik, paramecium da algin sentezledigi organik maddelerden yararlanir. Ayrica oksijen de verir. Paramecium algi gida ve isik olan yerlere tasir ve onu çevresel faktörlerden korur. Alg paramecium'un içinde yasar ancak, paramecium tarafindan sindirilmez. Ruminantlarin sindirim sisteminde bulunan mikroorganizmalarin sellüloz ve diger polisakkaridleri ayristirmasi sonu olusan ara maddeler (asetik, propionik ve butirik asit) rumen duvari hücreleri tarafindan absorbe edilir. Bunlar sonradan okside olarak hayvan için enerji kaynagini teskil eder. Protozoonlardan olan flagellali Trichonympha ile termitler (odun yiyen karincalar) arasinda da karsilikli yardimlasmaya dayanan (mutualism) bir yasam tarzi bulunmaktadir. Termitlerin yedikleri agaç parçaciklarini, bunlarin barsaklarinda yasayan protozoa da alarak sellülozu dijeste ederler. Bu sindirim sonunda olusan asetatlar ve diger ürünlerden de termitler yararlanirlar. Çünkü, termit'ler sellülase enzimi sentezleyemezler. Buna benzer diger örnek de, likenler ile bunlarin içinde bulunan ve fungal partneri olan yesil algler gösterilebilir. 2- Komensalizm: Bu tür birlikte yasantida, mikroorganizmanin biri faydalanir, digeri ise ne yarar ve ne de zarar görür. Bir kisim mikroplar besi yerinde bulunan gidalarin bazilarini ayristiracak enzimlere sahip degildirler. Bu nedenle bu maddelerden yararlanamazlar. Böyle bir ortamda birinci mikroorganizmanin ayristiramadigi maddeyi parçalayabilen ikinci bir mikrop bulunursa bu takdirde, gida maddesi ikinci mikroorganizma tarafindan ayristirilir. Olusan ara maddelerden birinci mikroorganizma da yararlanir. Böylece her iki mikrop da yasantisini sürdürür. Ancak ikincisi, birinciden bir yarar saglamaz. E. coli, dekarboksilasyonla, arginini agmatine ve ornitini de putresine çevirebilir. Ancak, arginini ornitine hidrolize edemez. Buna karsilik. S. faecalis ise arginini ornitine hidrolize edebilir, fakat, arginini agmatine veya ornitini putresine dekarboksile edemez. Sadece arginin içeren bir ortamdan ne E. coli ve ne de S. faecalis tek basina putresin olusturamaz. Eger bu iki mikroorganizma birlikte ayni besi yerinde üretilirse, S. faecalis, arginini ayristirarak ornitin olusturur ve bu ara madde de E. coli tarafindan ayristirilarak putresin meydana gelir. Bu yasanti tarzinda E. coli yararlanmis, S. faecalis ise herhangi bir fayda görmemistir. S. faecalis E. coli Arginin ———› ornitin ———› putresin Konmensalizme hayvanlarin barsaklarinda yasayarak vitamin (Vit.B ve amino asit sentezleyen mikroplar da örnek verilebilir. Bunlar, üzerinde yasadiklari hayvanlara bu maddeleri hazirlayip verirler. Buna karsilik kendileri hayvandan herhangi bir yarar saglamazlar. Insanlarin barsaklarinda yasayan bazi mikroplar da, K-vitamini yönünden yararlar saglarlar. Likenler ile algler arasinda da bu tarz bir yasanti vardir. 3- Sinergizm: Sinergizm iki veya daha fazla mikroorganizmanin, birbirinin etkisini destekleyerek, birlikte olusturduklari bir olguyu, infeksiyonu veya durumu ifade eder. Bu etkenlerin hiç biri tek basina ayni sonucu meydana getiremezler. Insan ve hayvanlarda görülen bazi miks infeksiyonlarin bir kismi sinergetik tarzda olusturulmaktadir. Yani, iki veya daha fazla mikroorganizma birlikte çalisarak hastaligi meydana getirirler. Örnegin, insanlarin agiz mikroflorasi arasinda yer alan T.vincentii ile F.nucleatum mikroorganizmalarla birlikte Plaut Vincent anjini, gingivit, stomatit vs. bozukluklar meydana getirir. Domuzlarin influenzasi, H. suis ile domuz influenza virusunun ortaklasa dayanismasi sonu; koyunlarin piyeteni, Sphaerophorus necrophorus ile F. nodosus ’un birlikte sinergetik yasantisi neticesinde meydana gelmektedir. Kuzularda görülen bazi pnömoniler de ayni sekilde, PPLO + P. multocidae veya P. haemolytica ’nin ortaklasa aktivitesi sonucu gelisirler. Bu verilen örneklerde adi geçen mikroorganizmalar tek basina tam klinik tablolu bir infeksiyon olusturmamalarina karsin, az çok hafif bir hastalik meydana getirebilirler. Bazi durumlarda, her birinin tek basina zararsiz oldugu mikroorganizmalar, birlikte verildikleri zaman, hastalik olusturabilirler. 4- Antagonizm: Bazi mikroorganizmalar, üredikleri ortama saldiklari bir takim eriyebilir maddelerin ya direkt (toksik maddeler, antibiyotikler, antifungal maddeler, bakteriosin, pyocyanin, v.s.) veya indirekt etkileri (ortamin pH ’sinin, ozmotik basincinin, yüzey geriliminin degismesi, vs.) ile diger mikroorganizmalarin üremelerine, gelismelerine mani olabilir veya öldürebilirler. Örn; insanlarin nasofarinksinde bulunan S. viridans, patojenik olan C. diphtheriae üzerine olumsuz etkisi vardir. E. coli ’nin olusturdugu colicin, P. aeruginosa ’nin sentezledigi pyocyanin bunlari sentezlenmeyen etkenler üzerine inhibitör etkisi bulunmaktadir. Buna benzer örnekler B. subtitis ve B. brevis için de verilebilir. Mikroorganizmalarin metabolik artiklari (organik asitler, v.s.) genellikle ortamin pH 'sini degistirerek, pH düsmesine ve çok duyarli mikroplarin üremelerine mani olurlar. Mantarlarin olusturdugu antibiyotikler birçok Gram pozitif ve Gram negatif mikroplarin üzerine bakteriostatik veya bakterisid etki yaparlar (antibiyozis). 5- Parazitizm: Bazi mikroorganizmalar üzerinde veya içinde yasadigi konakçidan yararlanirlar. Konakçiya hiç bir faydalari yoktur ve hatta direkt veya indirekt zararli etki yaparlar. Insanlar ve hayvanlarda hastalik yapan etkenleri bu yönlerden (bakteri, virus, mantar, helmint, v.s.) parazit olarak kabul edebiliriz. Bunlar konakçisinin zararina, yasantilarini sürdürürler. Bazi bakteriler (klamidia), bakteriyofajlar ve viruslar da birer hücre parazitidirler. 6- Oportunizm: Insan ve hayvanlarin çesitli sistemlerinde (sindirim, solunum, urogenital, v.s.) veya çesitli yerlerinde normal olarak yasayan, fakat hastalik olusturamayan etkenler, konakçinin sihhatinin bozulmasi veya çevre kosullarinin degismesi sonu hastalik olusturabilirler. Örn; insanlarin farinsklerinde bulunan ve hemolitik olmayan streptokoklar veya oral flora, dengenin konakçi zararina bozulmasi sonucu, kalp kapaklarinda bozukluk yapabilirler. Candida albicans 'lar, bazi özel durumlarda (antibiyotik sagaltimindan sonra), hastalik olusturabilecek duruma gelebilirler. Ayni tarz hastalanmalara, akcigerlerde, deride, sindirim kanalinda, urogenital sistemde v.s. yerlerde rastlanabilir. 7- Kompetisyon (rekabet): Ayni gida, reseptör, substrat, vs için iki etkenin karsilikli rekabete girmesi, birinin yerini digerinin almasi tarzinda ortaya çikan bir yasam tarzidir. Bunun örneklerini, özellikle antibiyotiklerin karsilikli etkilesiminde, veya barsaklardaki ayni reseptörü, gidayi, kimyasali, vs. paylasan mikroorganizmalar arasinda görmek mümkündür. Prof. Dr. Mustafa Arda ; Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/bakterilerin-beslenmesi

HALK SAĞLIĞI VE ÇEVRE DENETİMİ

Çevre : Çevre canlıların gelişmesini sağlayan ve onları sürekli olarak etkileri altında bulunduran fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal faktörlerin bütünüdür. Ekosistem: Dünyada mevcut tüm canlı topluluklara ve bunların içinde yaşadıkları fizikokimyasal ortamı kapsayan bütüne denir. Sağlık: Sağlık; kişinin bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlanmaktadır. Ülkemizde, birinci aşamadaki sağlık ocakları, bireylerin bu tanım içine giren tüm sorunlarıyla ilgilenmektedir. Ekoloji : Organizma ile çevresi arasındaki ilişkiyi inceleyen bilim dalına ekoloji denir. Çevre bilimi olarak da tanımlanır. Çevre Kirliliği: Çevre kirliliği ise insanı ve diğer canlıları olumsuz yönde etkileyecek ve/veya yok edecek çevre koşullarıdır. Çevre Sağlığı Çevre sağlığı, bir canlının yaşamını sürdürmek için içinde bulunduğu ortamda ihtiyaçlar piramidi içerisinde etkileşime girdiği her türlü faktörün istenmeyen etkilerinin engellenmesi amaçlı fikir ve faaliyetlerdir. Sağlık, bir canlının ruhen, bedenen ve sosyal olarak tam bir iyilik hali olarak tanımlanmıştır. Çevre sağlığı tanımı ise, öznel çevre yerine, varlığa yüklenerek onun, çevresel etkenlere karşı korunması hali ve çevresel etkenlerin ona entegre edilmesi olarak tanımlanmaktadır. Demek ki çevre sağlığı; Varlığın, olumsuz olarak tarif edilen her türlü çevresel etkene karşı korunması ve onunla çevresel etkenleri belirlenen kriterlere uyumlu olarak bir arada tutma hizmetidir. Çevresel Kirlilik Etmenleri 1-Hava Kirliliği 2-Toprak Kirliliği 3-Su Kirliliği 4-Gürültü Kirliliği Sağlığın korunması için bir yandan kişiye yönelik koruyucu hekimlik yöntemlerini uygularken (kişi direncini arttırmak için yeterli ve dengeli beslenme, aşılama, sağlık eğitimi, erken tanı ve tedavi) bir başka önemli nokta da çevreye yönelik koruyucu uygulamalardır. Bunlar; 1. Hastalık etkenlerinin oluşumunu önlemek; a) Kanser yapıcı maddeleri kontrol altına almak ve kullanılmasını önlemek, b) Olumsuz fizik etmenlerini en aza indirmek (radyasyon), c) Sosyal çevrede olumsuz koşulları ortaya çıkarmak (AIDS, Verem vb.) ve kontrol altına almak. 2. Hastalık sebeplerini çevre sağlığı bakımından zararsız hale getirmek, çevresel sağlık sakıncalarını en aza indirmek; a)Atıkların kontrolü yönünde gerekli her türlü tedbirlerin alınması, b)kanalizasyon sistemlerinin bütün konut alanlarını kapsaması, düzenli çalışması ve arıtma tesisleri ile sonlanması c)çöplerin uygun biçimde toplanması, uygun alanlarda depolanması ve bertaraf edilmesi, d)endüstriyel atıklar için toplama-arıtma tesisleri kurulması 3. Hastalıkların yayılmasını önlemek; a. Kirli suların arıtılması (dezenfeksiyon), b. Besinlerin arıtılması (pastörizasyon), c. Hastalık taşıyıcı karasinek, sivrisinek gibi haşerelerle mücadele, d. Hastalık aracı olan hayvanlar ile savaş (veba, kuduz vb.), 4. Sağlık yönünden risk altında olan kişi, grup ya da kitlelerin eğitimi vb. Hızlı kentleşmeyle birlikte artan kentli nüfusun birinci basamak sağlık hizmeti talebini karşılayacak etkin bir model geliştirilerek etkin bir sağlık sistemi kurulmalıdır. Çevresel risk faktörlerinin azaltılması için sektörler arasında işbirliği programları geliştirilmeli yerel yönetimler tarafından çevre sağlığı hizmetleri yeterince güçlendirilmelidir. Sağlık hizmetlerinin yürütülmesi; sebep-sonuç ilişkileri bakımından dikkate alındığında, kirlenen ve bozulan ekolojik çevre şartlarının toplum sağlığı sorunlarının temelini oluşturduğu görülmektedir. Bu nedenlerle sosyal ve ekolojik çevrenin korunması, düzenlenmesi ve geliştirilmesi tüm sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesinde hayati önem taşımaktadır. Çevre Sağlığı Denetimleri Uluslararası Sağlık Tüzüğü ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu hükümleri çerçevesi dahilinde çevresel denetimler yapılmalıdır. Su Denetimi a) Suların Fiziksel kontrolünü yapılması, b)şebeke suyunun her gün değişik noktalarından bakiye klor ölçümünün yapılması, c) Şebeke suyundan, dışarıdan getirilen içme ve kullanma sularından, kaynak suyundan ve kuyu suyundan periyodik olarak Bakteriyolojik ve Kimyasal analizler için su numunesi alıp analizlerini yaptırmak ve takibinin yapılması, d) Su depolarının temizliğini kontrol ederek dezenfeksiyon işleminin yapılması ve uygulamaların takip edilmesi, e)Karasular içerisinde deniz suyu kontrolleri yapmak ,numune alarak analizlerini yaptırmak ve takibini yapmak, Gıda ve Gıda Madesi Üretim Yerlerinin Denetimi, a) Gıda maddelerinin, 1- Fiziksel kontrolünü yapmak, 2- Bakteriyolojik ve kimyasal analizler için gıda maddelerinden numune alıp analizlerini yaptırmak ve takibini yapmak, a) Gıda imal yerlerinin kontrolünü yapmak, b) Gıda satış ve kamu sağlığının korunması ile ilgili diğer yerlerin kontrolünü yapmak, c) Portör kontrolünü yapmak, 1- Belgesi olmayan kontrolü 2- Gaita kültürü alınan kontrolü 3- Akciğer grafisi çekilen kontrolü d) Görev sahalarında yer alan Sıhhi ve Gayri sıhhi Müesseselerin ruhsat durumunun kontrolünü yapmak, 1- Ruhsat durumunun kontrolünü, 2- Ruhsatını nereden aldığının kontrolünü Hava Kirlilik Değerlerinin Denetimi a)Düzenli olarak ölçümlerin yapılnması b)Elde edilen verilerin duyurulması ve gerekli önlemlerin alınması Diğer Çevresel Denetimler a)Toprak Kirliliği Değerlerinin ölçülmesi b)Çevresel Gürültü Kirliliği değerlerinin ölçülmesi Diğer Yandan Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılan Çevre Sağlığı Denetimi ve Denetçileri Hakkında Yönetmelik hükümlerine istinaden denetim elemanları aşağıda belirtilen tesis çeşitlerine göre Bakanlıkça hazırlanmış olan formlara göre aşağıda belirtilen işyerlerini denetlemekle yükümlüdürler. a) İçilebilir nitelikteki su üreten işletmeler, b) İçme ve kullanma suyu şebeke sistemleri, c) Termal amaçlı kullanılan işletmeler, kaplıcalar, d) Müstakil veya tesisler bünyesinde bulunan açık ve kapalı yüzme havuzları, e) Sıhhi müesseselerden; 1) Otel, motel, pansiyon, konukevi, kamping gibi barınma ve konaklama tesisleri, 2) Berber ve kuaför gibi yerler, 3) Sinema, tiyatro, düğün salonu, lunapark, sirk, açık ve kapalı spor tesisleri gibi eğlence ve gösteri yerleri, 4) Hamam, sauna gibi tesisleri, f) Metro, otobüs, servis araçları ve dolmuş gibi toplu taşıma araçları, g) Açık alanlardan 1) Helalar, 2) Umumi helalar, 3) Park ve bahçeler, 4) Mezarlıklar, 5) Gübrelikler, h) İnsanların ikametine mahsus meskenler, ı) Gayri sıhhi müesseselerden; 1) Parlayıcı, patlayıcı, yanıcı, yakıcı, tehlikeli ve zararlı maddelerin üretim, depolama ve satış yerleri, 2) Pestisit ve toksik kimyasalların üretim, depolama ve satış yerleri, 3) Atıkların depolama ve tasfiye tesisleri, 4) Yukarıda 1, 2 ve 3 numaralarda belirtilen gayri sıhhi müesseselerin dışında kalan gayri sıhhi müesseseleri, j) Çevre ve toplum sağlığını olumsuz etkileyecek diğer müesseseler. Çevre Eğitimi Toplumun tüm kesimlerini çevre konusunda bilgilendirmek, bilinçlendirmek, olumlu ve kalıcı davranış değişiklikleri kazandırmak ve sorunların çözümünde fertlerin aktif katılımlarını sağlamak çevre eğitiminin temel hedefleridir. Çevre ile ilgili konularda aktif katılım sağlayacak, olumsuzluklara karşı tepki oluşturacak, bireysel çıkarların toplumsal çıkarlardan ayrı düşünülemeyeceği gerçeğini kavratacak bir eğitim yöntemi uygulanmalıdır. Çevre eğitimi yalnız bilgi vermek ve sorumluluk hissi oluşturmakla kalmamalı, insan davranışını da etkilemelidir. Bunun için eğitim çalışmalarında işitsel ve görsel materyaller ile uygulamaya ağırlık verilmelidir. Çevrenin korunması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi konularında gösterilen çabaların amacı, insanların daha sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşamalarının sağlanmasıdır. Bunu sağlayacak olan da insanın kendisidir. Çünkü çevreye zarar veren de, çevreyi koruyan ve geliştiren de insandır. Günümüzde çevre bilinci sağlıklı bir çevrede yaşamayı, temel insan haklarından biri olarak kabul etmektedir. Bu ise ancak kaliteli bir eğitimle mümkündür. İnsan ve çevre arasındaki etkileşimin vazgeçilmez nitelikte oluşu, çevre kavramının günümüzde kazandığı boyutlar, çevrenin ulusal düzeyde olduğu kadar, uluslararası düzeyde de yeni yaklaşımlarla ele alınması gereğini ortaya çıkarmıştır. Anayasamızın 56. Maddesinde "Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip- tir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir" denilmektedir. Bu doğrultuda çevrenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesi konusunda devlete ve vatandaşlara çeşitli görevler düşmektedir. Ülkemizde bugün ortaya çıkan sorunların ana nedenlerinden birisi. bilgi edinme ve bilinçlenmede karşılaşılan eksikliklerdir. Çevre bilincine sahip olmayan bir insan, yaşadığı dünyayı kendisinden sonra başkalarının da kullanacağını idrak edemez. Kaynaklar www.cevreorman.gov.tr www.sağlik.gov.tr www.tr.net

http://www.biyologlar.com/halk-sagligi-ve-cevre-denetimi

ÇEVRE HUKUKU VE TARİHÇE

Özellikle 20. yüzyılda yaşanan teknoloji gelişmeler ve bu gelişmelere bağlı olarak yaşanan hızlı sanayileşme, sanayi atıklarının çevre üzerindeki olumsuz etkileri, insan ve çevre sağlığını tehdit edici boyutlara ulaşmış, bu tehlike küresel ısınma, kuraklık, iklim değişikliği, içme suyu kaynaklarının azalması şeklinde gözardı edilemeyecek seviyeye ulaşmıştır. Çevre sorunlarındaki artış aynı zamanda çevre ile ilgili tedbir alınması gerekliliğini de ortaya çıkarmış, çevresel değerlerin hukuki güvence altına alınması amacıyla çevreye ilişkin hükümler Anayasa, Kanun ve Yönetmeliklerde yeralmaya başlamıştır. Ayrıca küresel bir boyut kazanan çevre kirliliğin önlenmesi, çevrenin korunması, iyileştirilmesi, doğal kaynaklarla ilgili koruma ve kullanım esaslarının belirlenmesine yönelik uluslararası antlaşmalar, çevre ile ilgili yargı kararları ve bu yargı kararları sonucu ortaya çıkan içtihatlar çevre hukuku ile ilgili gelişmelerdir. Çevrenin korunması ve çevre kirliliği problemi, kirliliğin kaynağı olan ülke ile sınırlı kalmamakta dünya üzerinde var olan diğer devletleri ve insanları da etkilemekte ve ilgilendirmektedir. Bunun tabi sonucu olarak, çevre ile ilgili birtakım Devletler arası düzenlemelerin yapılması da zorunluluk olduğundan, çevrenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesi için birtakım devletlerarası çalışmalar ve toplantılar tertip edilmiştir. Bu çalışmaların ilki 1913 yılında yapılan Bern Konferansıdır. Bu konferansı 1923 yılında Paris ve Londra’da yapılan konferanslar izlemiştir. Bundan sonra da birçok devletler arası toplantılar tertip edilmiştir. Bu toplantıların ana konusunu daha çok tabiatın ve kültür varlıklarının korunması oluşturmuştur. 1965 yılında Birleşmiş Milletlerin ihtisas kuruluşlarıyla bağlantılı danışma kurulları kurulmuştur. 1970 yılında Tabiatın Korunması Hakkında Avrupa Konferans tertip edilmiştir. Uluslararası alanda, çevre hakkının dile getirildiği ilk toplantı Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansı’dır. (Stockholm 1972) Stockholm Konferansı, çevre sorunlarına yönelik politika arayışlarında bir milatdır. Çevre hakkı açısından “İnsan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir.” (m.1) ilkesinin yer aldığı bildirinin kabul edilmesi nedeni ile ayrı bir öneme sahiptir. Bu konferansın sonrasında, uluslararası platformlarda (Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi gibi) çevre hakkı kavramının yeniden tanımlandığı gelişmeler yaşanmıştır. Çevre hakkı ile ilgili gelişmeler 1982 Anayasamızda da yer bulmuştur. Anayasamızın 56.Maddesi’nde “ Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir.” hükmü yer almıştır. 09.08.1983 tarihinde 2872 sayılı Çevre Kanunu yayımlanmıştır. Bu Kanununa istinaden bir çok Yönetmelik, Genelge ve Tebliğ yayınlanmaya devam etmektedir. Anayasa ve Kanun’la hukuki güvence altına alınan, Yönetmeliklerle açıklanan çevre hakkı ve çevre ile ilgili uyulması gereken usul ve esasların denetimi, Mülga Çevre Bakanlığı’nın 2001 yılında tamamlanan taşra teşkilatlanması ile daha da işlerlik kazanmıştır. 2872 sayılı Kanun, 26.04.2006 tarih ve 5491 sayılı Kanun ile revize edilmiş ve çevre kirliliğine neden olduğu tespit edilen kurum kuruluş ve işletmelere ağır yaptırımlar getirmiştir. 2872 sayılı Çevre Kanununda (5491 ile değişik) idari yaptırım ön görülen çevre suçları 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlüğe girmesi ile ayrı bir boyut kazanmıştır. Dünya üzerinde ilk kez Türkiye’de kabul edilen bir Ceza Kanunu’nda yasanın amaçlarından birinin çevreyi korumak olduğu belirtilmektedir. 5237 sayılı Kanunun 181. Maddesi Çevrenin Kasten Kirletilmesi hakkında hapis cezasını, 182. Maddesi Çevrenin Taksirle Kirletilmesi hakkında adli para cezasını gerektirmektedir. Ayrıca Türk Ceza Kanunu “Bu kanun kapsamında kovuşturma ve soruşturma gereken bir fiilin ilgili makamlara bildirilmesimesi, hatta bu hususta gecikme gösterilmesi halinde ilgili kamu personeli hakkında da işlem yapılacağını” hüküm altına almıştır. Bunun anlamı çevre kirliliği ile ilgili her tespitte konunun Türk Ceza Kanununun ilgili hükümleri kapsamında değerlendirilmek üzere Cumhuriyet Savcılıklarına bildirileceği, Savcılıkların talebine istinaden Sulh Ceza Mahkemeleri nezdinde kamu davası açılabileceğidir. Çevre kirliliği ile ilgili olarak herkesin yürütme organlarına müracaat hakkı vardır. Bu hak 2872 sayılı Çevre Kanununun 30. Maddesinde yeralan “Çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkes ilgili mercilere başvurarak faaliyetle ilgili gerekli önlemlerin alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteyebilir. “ hükmü ile yinelenmiştir. Daha sağlıklı ve yaşanabilir bir çevre, ancak bu konuda toplumsal bilincin artması ve herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip çıkması ile mümkün olabilecektir. Kaynak: www.cevreonline.com

http://www.biyologlar.com/cevre-hukuku-ve-tarihce

EVRİMİN KANITLARI

Temel bilimlerin önemli karakteri, ortaya atılan bir düşünce ya da teorinin bilimsel yöntemlere dayalı olarak yapılan gözlemlerle kanıtlanmasıdır. Buna göre, bir temel bilim olan biyolojide de teorik olarak verilen bilgilerin, laboratuvar koşullarında yapılan bilimsel gözlemlerle doğrulanması gerekmektedir. Ancak, evrimin süreklilik göstermesi ve çok yavaş ilerlemesi, bu konuda ortaya atılan teorilerin gözlemlerinin yapılmasını; bir başka deyişle evrimin laboratuvara sığdırılmasını olanaksız kılmaktadır. Ayrıca, evrime ortam koşullarındaki değişmenin neden olduğu düşünüldüğüne göre; belli bir evrimsel değişmeyi araştırırken buna neden olan ortam koşullarını veya bu koşullarda meydana gelen değişmeyi de bilmek gerekir ki bunu tam olarak bilmek bügün için olanaksızdır. Bu nedenle, evrimin kanıtları biyolojinin dalları ve jeoloji ile biyolojinin ara kesitinde yer alan paleontoloji alanında yapılan çalışmalardan elde edilmektedir. Aşağıda bu kanıtlara yer verilmiştir. 1- Sistematikten sağlanan kanıtlar Canlıların biribirlerinden meydana geldiğini ifade eden evrim düşüncesi, bitki ve hayvanların sınıflandırılmasından sonra daha çok dikkat çekmeye ve taraftar toplamaya başlamıştır. Sınıflandırmada gerçek ve esas olan kavram türdür. Çünkü, kendi aralarında çiftleşerek fertil yavrular veren canlılar aynı tür içinde kabul edilirler. Türün üstünde yer alan cins, aile, takım gibi taksonlar içindeki canlıların yeri, farklı sistematikçilere göre değişiklikler gösterebilmektedir. Örneğin, bir tür farklı sistematikçilere göre farklı cinsler içinde düşünülebilir. Bir başka örnek, canlıların günümüzde genellikle beş alem (regnum) e ayrılarak (Monera, Protista, Fungi, Plante, Animalia) incelenmelerine karşın; bazı sistematikçilere göre iki aleme (Animalia, Plante) ayrılmasıdır. Aslında iki alemli sistematikten beş alemli sistematiğe geçişin nedeni, prokaryot ve ökaryot tek hücreliler ile mantarların ne bitkilere, ne de hayvanlara sokulamıyacak kadar ortak özelliklere sahip olmaları idi. Örneğin, Euglena klorofil içermesi ve taşıdığı kamçıyla hareketli olması dolayısıyla botanikçiler ve zoologlar arasında bitki mi, yoksa hayvan mı kabul edilmesi konusunda tartışmaya neden olmuştur. Fakat, beş alemli sistematiğin kullanılmaya başlanmasıyla bu tür tartışmalar büyük ölçüde sona ermiştir. Sistematik biliminin gelişmesinde ve canlı sistematiğinin incelenmesinde evrim açısından önemli olan, ilkel canlıların bitki mi yoksa hayvan mı olduklarını tartışacak kadar basit ve benzer yapılı olmalarına karşın; sistematiğin gelişmiş olan üst grupları arasında (memeli hayvanlar ve çiçekli bitkiler gibi) farkların çok fazla oluşudur. Canlı sistematiğinde evrime delil olarak gösterilen bir başka gözlem, aynı takson içinde biribirine yakın gruplardaki canlıların biribirlerine daha çok benzemesidir. Bu durum, yakın türlerin değişerek biribirlerinden meydana geldikleri düşüncesinin kaynağı olmuştur. 2- Paleontolojiden elde edilen kanıtlar Paleontoloji, bilimler yelpazesi içinde jeoloji ile biyolojinin birleştikleri çizgide yer alır. Adeta iki bilim dalının ara kesiti durumundadır. Bugün ele geçen fosillerden, jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların ne kadar eskiye ait olduklarını; ortamlarıyla ve bugün yaşamakta olan canlılarla ilgilerini araştırır. Fosil, Jeolojik devirlerde yaşamış olan canlılardan veya onların bıraktıkları izlerden bugün elimize geçen kalıntılara denir. Canlılar öldükten sonra, yumuşak dokuları ayrıştırıcı olarak isimlendirilen eklembacaklılar ve mikroorganizmalar tarafından tüketilir. Şayet iyi korunmamışsa kemikler de yok olur. Fosiller, jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların doğal olaylar sonunda uygun şekilde korunarak günümüze kadar gelmiş olan izleridir. Suda yaşayan canlıların fosilleşme şansı, karada yaşayan canlılara oranla daha fazladır. Örneğin, deniz veya gölde akarsu ağzına yakın yerde ölen bir balık, derenin taşıdığı sel sularıyla gelen sedimantasyonun altında kalabilir. Bu şekilde fosilleşme sürecine giren balık, diğer canlıların etkisinden uzak kaldığı gibi, yer altı sularıyla taşınan silikatlar ve karbonatların sert dokularına girmesiyle taşlaşarak binlerce yıl bozulmadan kalacak bir fosil haline gelir (Şekil 6). Fosilleşmenin bir başka şekli, çevresindeki tüm canlıları örtecek bir volkanik etkinlik sonunda canlıların kalın bir lav veya tüf tabakası altında kalmasıdır. Şekil. 6. Fosillerin, yaşadıkları devirlerin eskiliğine göre jeolojik tabakalar içinde sıralanışı Yer altında değişik derinliklerde bulunan fosiller çeşitli dış ve iç kuvvetlerin etkisiyle yüzeye çıkabilirler. Dış kuvvetler heyelanlar veya akarsu ve rüzgarların meydana getirdiği erozyon; iç faktörler ise, jeolojik anlamda yer hareketleridir. Paleontologlar, bu amaçla çeşitli yöntemler kullanarak jeolojik tabakaların yaşlarını belirlerler. Radyoaktiviteden yararlanılarak yapılan yaş tayinleri bu konuda yaygın olarak başvurulan yöntemdir. Paleontolojik bulgulara göre 4,6 milyar yıl yaşında olduğu tahmin edilen yer üzerinde ilkel canlıların günümüzden 3,5 milyar yıl önce (MYÖ); ilk ökaryotların ise 1,5 MYÖ meydana geldikleri ve ilk çok hücrelilerin kambriyen devrinde ortaya çıktıkları tahmin edilmektedir. Şekil 7, sırasıyla çenesiz omurgalılar, kıkırdaklı balıklar, kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memelilerin ortaya çıktıkları jeolojik devirleri ve gelişmelerini göstermektedir. Bu şekile göre, a) Şlk omurgalı hayvanlar çenesiz balıklardır. Bu canlıları zaman içinde sırasıyla kıkırdaklı ve kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler izlemektedir. Bu durum, zaman içinde giderek gelişmiş canlıların ortaya çıktığını göstermektedir. Herhangi bir jeolojik devirde meydana gelen bir canlı türü, belli bir sayısal büyüklüğe eriştikten sonra, yeni türler meydana getirmektedir. Örneğin, başlangıçta sayıca az olan reptiller; fert sayıları belli bir büyüklüğe eriştikten sonra, tür sayılarını artırarak tüm jura devrinin baskın canlıları olmuşlardır. Burada "fert sayısının belli bir büyüklüğe erişmesi" b) ifadesiyle, ekosistemde türe ait taşıma kapasitesinin tamamının kullanılmış olması kastedilmektedir. c) Fosillerin incelenmesi, bazı hayvan grupları arasında geçit formu olarak nitelendirilebilecek fakat bugün yaşamayan canlıların varlığını ortaya koymuştur. Örneğin, jura devrinde yaşamış olan Archaeopteryx, vücut yapısı bakımından hem sürüngenlere ve hem de kuşlara benzeyen karakterlere sahiptir. Bu yapısıyla Archaeopteryx, bugün yaşamayan bir geçiş formudur. Bir başka örnek, biribirini izleyen jeolojik devirlerde yaşamış olan ve bugünkü atın ataları durumunda olan hayvan fosilleridir. Bu fosiller de atın evrimini gösteren geçiş formlarıdır (Şekil 8). d) Canlıların evrimi sürecinde, bazı karakterlerde meydana gelen değişikliklerin aynı yönde geliştiği görülür. Atın ayağının allometri tarzında gelişmesi; Sudan karaya geçiş sürecinde rol alan balık – kurbağa – sürüngen ve daha sonra gelişen memelilerde hareket, solunum ve dolaşım sistemlerinde görülen ve giderek daha fonksiyoner olma yönündeki gelişmeler buna örnektir. 3-Morfolojiden sağlanan kanıtlar Morfoloji, bir canlının veya canlıyı meydana getiren yapıların dış görünüşünü inceleyen bilimdir. Canlıların dış görünüşleri ve bu görünüşleri meydana getiren organ morfolojileri ve işlevleri karşılaştırılırken aralarındaki benzerlikler dikkate alınmaktadır. Gözlemler, organlar arasında homologi ve analogi tarzında olmak üzere, iki şekilde benzerlik bulunduğunu ortaya koymuştur. Şekil 8. Atın soyoluşunda yer alan geçiş formları. Analog organlar arasındaki veya analogi tarzındaki benzerlikler morfolojik ve işlevsel benzerlikleri dikkate almaktadır. Örneğin, embriyonik gelişimleri birbirlerinden tamamen farklı olan böceklerin ve kuşların kanatları arasındaki benzerlik, her ikisinde de kanatların uçma işlevini yerine getirmesidir. Bu konuda bir başka örnek, deniz parlaması (yakamoz) olayına neden olan Noctiluca miliaris ile aralarında filogenetik yakınlık olan Craspedotella pileolus‟un tek hücreli hayvan olmasına rağmen, morfolojik bakımdan deniz anası (Aurelia aurita) na benzemesidir veya bir memeli hayvan olan yunus balığı ile bilinen gerçek balıklar (Pisces) arasında görülen morfolojik benzerliktir. Yunus balığı, derisinin kıllı oluşu, akciğerleriyle soluması, canlı doğurması gibi özellikleri ve embriyonik gelişimi bakımından tipik bir memeli olmasına rağmen; ortam koşullarına uyması sonucunda morfolojik olarak balık şeklindedir. Homolog organlar arasındaki veya homologi tarzındaki benzerlikler organların embriyonik gelişimleri arasındaki benzerliklere dayanmaktadır. Evrimsel gelişimleri birbirine benzer olan bu organlar adaptif radyasyon sonunda farklı amaçlara uygun olarak değişmektedirler. Homolog organlar işlevsel farklılıklar gösterse de, burada dikkate alınan embriyonik gelişimleri arasındaki benzerliktir. Örneğin, memelilerde genel olarak 5 parmaklı olan üyeler; farklı türlerin yaşam koşulları ve beslenme şekilleri (veya topluluk içindeki rolleri = niş) ne göre el, toynak, yüzgeç, pençe, kanat gibi değişik amaçlara göre farklılaşmıştır. Bu organlar işlevsel farklarına rağmen embriyonik gelişmelerindeki benzerlikler nedeniyle homolog organlardır. Yukarıda anlatılan kuşlar ve böceklerin kanatları arasındaki analogi tarzı benzerliğe karşın, kuşların ve yarasaların kanatları arasında; hem embriyonik gelişimleri bakımından ve hem de işlevsel olarak görülen benzerlik nedeniyle, hem analogi hem de homologi tarzı benzerlik bulunmaktadır. Nitekim, her iki kanat yapısında yer alan kemikler arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır (Şekil 9). Şekil 9. Sırasıyla, Şnsan, kedi, balina ve yarasa kolları arasındaki anatomik benzerlikler Homolog organların karşılaştırılmasıyla hayvanlar arasındaki yakınlıklar daha doğru bir şekilde belirlenmektedir (Şekil 9). Hatta, dış görünüşleri bakımından farklı olan fakat filogenetik bakımdan biribirlerine yakın olan canlıların akrabalık dereceleri, homologi tarzındaki benzerliklerin değerlendirilmesiyle ortaya çıkarılmaktadır. Örneğin, Equidae ailesinden at, Felidae ailesinden kaplan ve Pongidae ailesinden maymunun ayakları arasında anatomik ve işlevsel farklar vardır. At, aslan ve maymun sırasıyla; tırnakları, parmakları ve tabanları ile yere basan hayvanlardır. Aileler arasında yere basış şekli bakımından görülen farka rağmen, aynı aile içindeki fertlerin benzer şekilde yere bastıkları görülür. Buna göre, aynı aile içinde toplanan bireyler yakın akraba olarak kabul edilmelerine karşın, farklı ailelere mensup fertler daha uzak akraba olarak kabul edilmektedirler. A-Embriyolojiden sağlanan kanıtlar. Morfolojinin bir dalı olan embriyoloji, yumurtanın döllenmesiyle meydana gelen zigotun, hayvanlarda yumurta içinde veya ananın uterusunda; bitkilerde tohum içinde filizleninceye kadar geçirdiği gelişme evrelerini inceleyen bilim dalıdır. Bu bilim dalında yapılan gözlemler, yüksek organizasyonlu canlıların geçmiş jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların sürekli evrimleşmeleriyle meydana geldiklerini ortaya koymaktadır. Bu düşünceye neden olan gözlemler: a) Canlıların bir bölümü (örneğin bugüne kadar soylarını devam ettirebilmiş olan süngerler) embriyonik gelişimlerinde gastrula evresinde kalırlar. Ancak daha gelişmiş canlılarda embriyonik tabakalar ve organ oluşumları belirgin olarak görülmeye başlar. b) Belli bir gelişmişlik düzeyinin üzerindeki canlılar yumurta hücreleri meydana getirirler ve bu hücrede meydana gelen bölünmelerle bulastula ve gastrula evrelerinden geçerek; sırasıyla ektoderm, endoderm ve mezoderm olarak tanımlanan embriyonik tabakaları meydana getirdikten sonra organ taslaklarını oluşturarak gelişirler. c) Gelişmiş canlıların embriyonik gelişimlerinde, daha ilkel canlıların ergin evrelerinin bulunduğu gözlenmektedir. Örneğin, kurbağa metamorfozunda; su hayatına uyarak kuyruğuyla hareket eden ve solungaçlarıyla soluyan, balığa benzer bir tetar evresinin bulunuşu, filogenez içinde kurbağaların balıklardan meydana geldiği düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Omurgalılarda boşaltım sisteminin evrimi incelendiğinde, ilkel balıklarda görülen pronefroz tipi böbreğin yerini; sürüngenler, kuşlar ve memeliler gibi daha ileri derecede evrimleşmiş olan grupların erginlerinde metanefroz tipi böbreğin aldığı görülür. Ancak, bu grupların ve amfibilerin larvalarında daima pronefroz tipi böbreğin bulunduğu görülür (Tablo 2). Bir başka örnek olarak, insanın, embriyonik gelişiminde nöral borunun oluşumu sırasında, kısa bir süre için başın gerisinde, balıkların solungaçlarına benzer yarıkların meydana geldiği; kalbin iki odacıklı olduğu; böbreklerin pronefroz tipinde olduğu ve kuyruğunun bulunduğu bir evreden geçtiği bilinmektedir. Ayrıca, Şekil 10 da görüldüğü gibi, insanın embriyonik gelişimindeki belli evreler ile başka canlıların embriyonik gelişim evreleri arasında benzerlikler bulunmaktadır. Bir başka anlatımla, her canlı embriyonik gelişiminde, evrim çizgisinde yer alan canlıların morfolojik özelliklerini sergileyen evrelerden geçerler. Sistematikdeki yeri tartışma konusu olan canlılar arasında filogenetik yakınlıklar, bu şekildeki benzerliklerden yararlanılarak bulunmaktadır. Hatta, bazı yazarlara göre “bir canlının embriyonik gelişimi onun soyoluşunu göstermektedir”. B-Sitolojiden sağlanan kanıtlar Morfolojik ve fizyolojik bakımdan, tek ve çok hücreli canlıların hücrelerinde bulunan ortak özellikler, canlıların orijininin tek hücreli bir organizma olduğunu düşündürmektedir. Bütün hücrelerde, merkezde DNA yapısında bir kalıtım materyali ve onu saran sitoplazma ile bütün bu yapıyı çevresinden ayıran bir zarın bulunması; bütün hücrelerde çoğalmanın mitoz olarak isimlendirilen bir bölünmeyle gerçekleşmesi; eşeyli çoğalan türlerde eşey hücrelerinde kromozom sayılarının mayoz bölünmeyle yarıya indirilerek türlerin kromozom sayılarının sabit tutulması bütün bu canlıların hücrelerinde karşılaşılan ortak karakterlerdir. Şekil 10. Çeşitli düzeylerde evrimleşmiş olan canlıların embriyonik gelişim evreleri arasında görülen benzerlikler. Soldan sağa sırasıyla: Balık, Salamander, Hindi, Tavuk, Domuz, Dana, Tavşan ve Şnsan Diğer taraftan, cins ve aile gibi küçük sistematik kategoriler içindeki türler arasında biribirlerine yakın olan kromozom sayılarının, takım gibi daha geniş kapsamlı kategorilerde giderek farklılaşması; canlıların ortak bir atadan meydana geldikten sonra giderek değiştiklerini göstermektedir. Örneğin, sineklerin Chironomus cinsi içindeki türlerin hemen hepsinde haploid kromozom sayısı 4; çekirgelerin Acridiidae ailesinde 16 türde n=10, 86 türde n=12 olmasına karşın; bilinen tüm kelebekleri kapsayan Lepidoptera takımında n=11-112 arasında değişmektedir. Benzer şekilde, kromozomların metafaz düzleminde sıralanışı bakımından da büyük sistematik kategoriler içindeki fertler arasında farklar bulunmaktadır. C-Histolojiden sağlanan kanıtlar Bütün canlıların özelleşmiş hücre grupları olan dokulardan ve farklı dokuların belli bir amaca yönelik olarak bir araya gelmesinden oluşan organ ve organların bir araya gelmesinden oluşan sistemlerden meydana gelmesi ve bu hiyerarşik yapının bütün canlılarda benzer olması canlıların ortak bir başlangıcının olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca, canlıların dokuları arasında görülen morfolojik ve işlevsel benzerlikler de bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir. Örneğin, omurgalı hayvanların deri, kol ve mide kasları ile sinir dokuları morfolojik olarak benzer yapıdadırlar. Bu durum, canlıların ortak bir atadan meydana gelerek evrimleşmeleri sırasında, doku düzeyinde benzer şekilde farklılaştıklarını göstermektedir. 4-Fizyolojiden sağlanan kanıtlar Canlıların bir hücreden meydana geldikten sonra sürekli bir rekabet ortamında ve çevrenin koşullarına uygun olarak, gelişerek ve farklılaşarak çeşitlendiklerini gösteren kanıtlara fizyoloji bilim dalında da rastlanmaktadır. Örneğin, bütün canlılarda görülen fizyolojik gereksinimler aynıdır. Fakat bunların karşılanma şekli gelişmişlik düzeyine bağlı farklılıklar gösterir. Örneğin, bütün canlılar enerji elde etmek için beslenmek ve solunum yapmak, ortaya çıkan artıkları da organizmadan uzaklaştırmak zorundadırlar. Bu işlemleri amip gibi tek hücreli bir canlıda ozmoz, difüzyon ve aktif transport gibi işlemlerle hücre düzeyinde gerçekleştirmek mümkün olmakla birlikte; çok hücreli organizmalarda periferdeki hücreler dışında, organizmanın geri kalan hücreleri için gazların ve maddelerin taşınmasını sağlamak üzere bir taşıma sistemi gerekmektedir. Böylece solunum, sindirim ve boşaltım sistemleri ile dış ortam arasındaki iletişim dolaşım sistemiyle sağlanmaktadır. Ayrıca bu sistemler arasındaki koordinasyonun sağlanması ve ortamdaki değişikliklerin organizma tarafından algılanması ve yanıtlanması için sinir sistemi ve ona bağlı olarak duyu organları gelişmiştir. Evrim sürecinde, canlılardaki sistem ve organların da ortamın gereksinimlerine uygun olarak değiştikleri görülmektedir. Ancak, burada rekabet daima varlığını sürdürmekte; hatta, ortamın gereksinimlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Dolaşım sisteminin amacı, genel olarak; gazların, besinsel elementlerin, metabolizma artıklarının ve hormonların taşınmasını sağlamaktır. Bu gereksinimi karşılamak üzere kan sıvısı, böceklerde sırtta bulunan ve emme-basma tulumba gibi çalışan bir kalp yardımıyla vücut içinde serbest olarak dolaştırılırken; solucanda kalb ödevi gören lateral damarlar yardımıyla damarlar içinde kapalı olarak dolaşmaktadır. Omurgalılarda, gereksinimlere bağlı olarak önemli ölçüde değişikliğe uğrayan kalbin; balıklarda 2 odacıklı, amfibilerde 3 odacıklı, reptillerde ventrikülü tamamlanmamış bir bölmeyle ikiye ayrılmış olarak 3 odacıklı, kuşlar ve memelilerde 4 odacıklı olmak üzere evrim sürecinde giderek pompalama kapasitesini artırdığı görülmektedir (Şekil 11). Şekil 11. Sırasıyla balıkta 2 gözlü, kurbağada 3 gözlü ve memelide 4 gözlü kalp Boşaltım sisteminin amacı başlıca üre ve ürik asit şeklindeki metabolizma artıklarını vücut sıvılarından ayırmaktır. Bu amaca ulaşmak için, yöntem temelde aynı kalmak üzere gelişmişlik düzeyine bağlı olarak boşaltım organının süzme kapasitesinin arttığı görülmektedir. Solucanda her segmentte bir çift olarak bulunan nefridium şeklindeki boşaltım organı, böceklerde arka barsağa açılan Malpighi tüpü ve omurgalılarda sırasıyla pronefroz, mezonefroz, metanefroz olarak adlandırılan böbrek tipleri şeklinde bir evrimleşme göstermektedir. Bu anlatılanların dışında, tüm canlıların sadece kimyasal haldeki enerjiyi kullanabilmeleri ve depolayabilmeleri onların ortak bir atadan meydana geldiklerini gösteren bir başka kanıttır. Bu kuralın dışına çıkarak, gün ışığıyla hareket eden veya radyoaktif maddeler kullanarak büyüyen bir canlı bilinmemektedir. 5-Endokrinolojiden sağlanan kanıtlar Endokrinoloji, iç salgı bezlerinin yapısını, salgılarını, bu salgıların etkiledikleri olayları ve etki şekillerini inceleyen bir bilim dalıdır. Bu konuda memelilerde yapılan çalışmaların sayısı, ilkel gruplarda yapılan çalışmalara göre fazla olmasına rağmen; elde edilen bulgular canlıların ortak bir soydan gelerek derece derece farklılaştıklarını göstermektedir. Örneğin, çenesiz omurgalılar (cyclostomata) dan memelilere kadar uzanan evrim sürecinde yer alan canlılarda, tiroid bezinin biyokimyasal organizasyonun aynı olduğu bildirilmektedir. Siklostom larvalarında yapılan çalışmalar, endostillerinde tiroksin ve tironin hormonlarının bulunduğu; metamorfozunu tamamlayan bireylerde endostilden tiroid foliküllerinin oluştuğu ve aynı kimyasalların tiroid bezinde bulunduğu saptanmıştır. Daha alt gruplarda yapılan çalışmalar, protokordatlardan Ascidia'ların endostillerinde ve süngerlerde skleroproteinlere bağlı olarak iyot bulunduğunu göstermiştir. 6-Biyokimyadan sağlanan kanıtlar Bilinen bütün canlılar C, H, O, N başta olmak üzere canlılık için önemli olan bazı metal ve ametallerin de içinde bulunduğu organogen elementleri kullanırlar. Büyüme, hareket, çoğalma gibi işlevleri gerçekleştirebilmek için; bu elementlerden, cansız dünyada bulunmayan şeker, yağ ve proteinleri, nükleik asitleri meydana getirirler. Önemsiz farklarla kullandıkları ve meydana getirdikleri maddelerin aynı olması, canlıların ortak bir başlangıca sahip oldukları düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Canlılar arasındaki akrabalık derecelerinin ortaya çıkarılmasında da biyokimyasal yöntemlerden yararlanılmaktadır. Bilindiği gibi, metabolik işlemler sonunda canlılarda meydana gelen NH3 ve CO2 in organizmadan uzaklaştırılması gerekir. Paleontolojik bulgular, omurgalı hayvanların; balıklar, kurbağalar, sürüngenler ve sürüngenlerin bir kolundan kuşların, diğerinden memelilerin evrimleştiklerini göstermektedir. Bu konuda yapılan biyokimyasal çalışmalar, balıklar, kurbağalar ve sürüngenlerin kaplumbağaları kapsayan Anapsida grubu ile memelilerde amonyağın ornitinle reaksiyona sokularak, CO2 in de kullanıldığı işlemler sonunda üreye dönüştürülerek organizmadan uzaklaştırıldığını; Buna karşın, sürüngenlerin kertenkeleler ve yılanları kapsayan Diapsida grubunda amonyağın ornitin yerine ksantinle reaksiyona sokularak organizmadan ürik asit şeklinde uzaklaştırıldığını göstermektedir. Bu durumda, biyokimyasal yöntemler de, paleontolojik bulgulara uygun olarak omurgalıların evriminde reptillerin bir kolundan memelilerin, diğer kolundan kuşların evrimleştiği göstermektedir. 7-Moleküler biyolojiden sağlanan kanıtlar Biyolojinin genç bilim dallarından olan moleküler biyoloji, içinde bulunduğumuz teknoloji çağının olanaklarıyla moleküler düzeydeki biyolojik problemlere çözüm aramaktadır. Gerek bu çalışmalar sırasında elde edilen bulguların bir bölümü ve gerekse doğrudan canlılığın nasıl meydana geldiğini araştıran çalışmalardan elde edilen bulgular, evrimin yer üzerinde moleküler düzeyde başlamış olabileceğini göstermektedir. Bu düşünceye göre, metan, amonyak ve karbon di oksit bakımından zengin olan yer atmosferinde elektrik boşalmaları yardımıyla meydana gelen tepkimeler sonunda; aminli asitler, şekerler ve yağ asitleri meydana gelmiştir. Bu tepkimeler sırasında meydana gelen çok sayıdaki moleküller uç uca gelerek zincirler oluşturmuşlardır. Olasılıkla deniz suyundaki bu moleküller yağ asitleri sayesinde kümeler meydana getirerek büyümüşler ve zamanla bakterilere benzer bir bölünme yeteneğine sahip olmuşlardır. Bundan sonraki bölümde üzerinde durulacak olan Miller'in deneyi, yerin soğuma sürecinde sahip olduğu düşünülen çevre koşulları altında inorganik maddelerden organik yapıların meydana geldiğini gösteren önemli bir çalışmadır.

http://www.biyologlar.com/evrimin-kanitlari

RNA MOLEKÜLÜ VE ÖZELLİKLERİ

Eukoryatik hücrelerde nukleus , mitekondri , kloroplast , ribozom , sitoplazmada bulunur. Prokaryotik hücrelerde ise ribozom ve sitoplazmada bulunur.. Yapıtaşları Adenin ,Guanin ,Urasil ve Sitozin’ dir. Hücrelerde yapı ve özellik bakımından 3 tip RNA vardır 1-m-RNA ‘nın Özellikleri DNA üzerinde sentezlenir. Sentezine kalıp ödevi sadece tek zincir yapar diğeri tamamlayıcıdır. Tek zincirdir. Düz zincir halindedir. Anlamlı üçlü nucleotid dizisine kodon denir. Yapısındaki kodon sayısı en az sentezlenecek proteindeki aminoasit sayısı kadardır. NOT : Alyuvarlarda DNA olmadığından yönetici molekül rolünü sentezlenmiş RNA’ lar yürütür. Ayrıca bazı yönetici molekül ve kalıtsal bilgileri taşıyıcı molekül RNA’ dır. NOT : m-RNA’ nın okunması evrenseldir. Hayvansal protein sentezinde görev alan bir m-RNA bitki hücresine konursa yine hayvansal protein sentezler. m-RNA belirli bir protein sentezi için özelleşmiştir. m-RNA aynı tip proteinin sentezinde defalarca kullanılır. İhtiyaç bitince nucleotidlerde yıkılır. RNA çeşitleri içinde oran olarak en az olanıdır. %5 Yapı özellikleri evrenseldir. Okunması da evrenseldir. (Transkripsiyon ve Translasyon) Nucleotid dizilimi genin tersi tamamlayıcı dizinin aynısıdır. (Timin yerine Urasil bulunur.) Sentezlenen m-RNA da gen bölgesinin ½ kadar nucleotit bulunur. Okunması AUG veya GUG ile başlar UAA , UAG , UGA kodon ları ile sonlanır . Bazı virüslerde kalıtsal bilginin saklanması ve yeni nesillere taşınmasını sağlar . Hücrelerde o an için var olan m-RNA çeşit sayısı 1.Hücre Karakteri 2.Aktif Gen Sayısı 3.Sentezlenecek Protein Çeşit Sayısı na bağlıdır. Bir türün farklı hücrelerinde var olan m-RNA çeşit sayısı farklıdır. Kalıtsal bilgi (Sentezlenecek proteindeki a .a . sayısı , çeşidi , yeri , sıralanışı) m-RNA’ da ki nucleotit dizilişine göre belirlenir. Kalıtsal bilginin hücrede kullanılması m-RNA aracılığıyla gerçekleşir.DNA ‘nın anlamlı nucleotit dizisi (Gen) den aldığı şifreye uygun olarak protein sentezine kalıplık eder. Yapısında zayıf H bağları bulunmaz. 2-r-RAN’ nın Özellikleri Ribozom ların yapısında bulunur. Nucleusta sentezlenir. Sitoplazmada toplam RNA nın %80 ‘i kadardır. Her çeşit proteinin sentezinde rol oynarlar. Defalarca kullanılırlar. Yapısında zayıf hidrojen bağları vardır. Protein sentez bilgisinin adım adım okunmasında rol oynarlar. m-RNA ve t-RNA nın ribozom lara bağlanmasını sağlar. 3-t-RNA’ nın Özellikleri En küçük (en az nucleotit içeren) RNA dır. Çözünür RNA dır. Belirli bir amino aside özelleşmiştir. Protein çeşidine özelleşme göstermez. Değişik protein sentezinde defalarca kullanılır. Amino aside özelleşme anti kodonla bağlantılıdır. Hücrede en az 20 çeşit t-RNA vardır. En çok 61 olması beklenir. Toplam RNA’ nın % 15’ ini oluşturur. Toplam 70 nucleotitden oluşmuştur. Yapısında zayıf H bağları bulunur. RNA’ nın DNA ya Benzer Özellikleri DNA üzerinde sentezlenmesi. Organik baz olarak Adenin , Guanin , Sitozin in bulunması. Fosfodiester bağlarına sahip oluşu. m-RNA hariç zayıf hidrojen bağları bulunuşu. İnterfazda sentezlenmesi. Kalıtsal özelliklerinin oluşması ve yaşamsal olayların gerçekleştirilmesi. Nukleus kloroplast ve mitekondri de bulunuşu. RNA’ nın DNA dan farklı Yönleri Tek zincir oluşu. Timin yerine urasil bulundurması. Sitoplazma ve ribozomlarda bulunması. İşlevi bitirdikten sonra yıkılması. (Hidrolizle) Daha küçük molekül yapıda olması. Kendini eşleyememesi. Yapı ve görev olarak 3 çeşit olması. Bölünme hariç her zaman sentezlenirler. Nükleik Asitlerin Yaşam İçin Önemi En ilkelden (virüs) en gelişmiş canlıya kadar hapsinde vardır. Hücrenin en önemli ve en büyük organik molekülleridir. Hücredeki hayatsal olayları ( sentez , yıkım , hücre bölünmesi vb.) kontrol eder. Kalıtsal özelliklerin yeni hücrelere (nesillere) taşınmasından ve saklanmasından görevlidir. Yapı ,işlev ve fonksiyonları evrenseldir. (Bütün hücrelerde aynıdır.) NOT 1-Evrimsel gelişimde önce RNA sonra DNA etkinleşmiştir. Kanıtları: • Santral doğmanın merkezinde yer alması • Tek zincir olması • Bütün canlılarda bulunması • Kalıtsal bilginin saklanması ve yaşamsal olayların yürütülmesi 2-DNA da G-C çifti sayısının A-T çifti sayısından fazla oluşu denaturasyona dayanıklı olmasının nedenidir. Çünkü daha çok hidrojen bağı içerir. 3-Organik bazlar (Örn : Adenin ) DNA , RNA’ nın yanı sıra ATP , NAD , FAD , NADP’ ninde yapısında yer alırlar.  

http://www.biyologlar.com/rna-molekulu-ve-ozellikleri

OMURGASIZ HAYVANLAR SİSTEMATİĞİ

Canlılarla ilgili problemler ele alındığında organizmalar sınıflandırmak ve onları gruplara ayırmak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Yeryüzünde milyonlarca canlı varlık vardır ve bunun yanı sıra geniş ölçüde bir çeşitlilik de görülür. Sınıflandırmanın Tarihçesi İnsanlar yaradılışlarından itibaren çevrelerinde bulunan bitki ve hayvanları öğrenmeye çalıştılar. İlk insanlar, bitki ve hayvanları kendileriyle olan ilişkisine göre tanıdıklarından, o zamanlarda yapılmış olan sınıflandırmalar fazla derin olmayan günlük tecrübe ve gözlemlere dayanıyordu. Daha sonra bilgiler arttıkça onların bir esasa göre sınıflandırılması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Milattan önce 4. asırda filosozofiyi ilk teklif eden Aristo ilk bilimsel sınıflandırmayı yapmıştır. Aristo ve öğrencisi Theophrastus bitkileri ot, ağaçcık, ve ağaçlar; hayvanları da havada, suda ve karada yaşayan kuşlar, balıklar, balinalar ve böcekler olmak üzere 4 gruba ayırıyorlardı. Böcekleri de ısırıcı, emici, kanatlı ve kanatsız olarak gruplamışlardır. Canlıları sınıflandırmada çeşitli gelişme ve kademelerden sonra John Ray (1627-1705) belli bir tür kavramı geliştirmiştir. Ona göre tür, ortak ataları olan, benzer bireylerin bir grubudur. Ray çok az farklılıkları olan çeşitli organizmaların aynı türe sokulabileceğine inanıyordu. Böylece canlılarla ilgili gözlemler türlerle ilgili bir hipotezle birleştiriliyordu. Ray ve onu destekleyenler tabiattaki türlerin sayısının değişmez olduğuna inanıyorlardı. Tür anlamı Ray’den sonra değişmiştir. Linnaeus.dan sonra Lamarck hayvanları 8 klasise ayırmış, hayvanlar için omurgalı ve omurgasız tabirini kullanmış daha sonra Cuvier (1796-1832) mukayeseli anatomiden faydalanarak hayvanları Vertebrata, Mollusca, Arthropoda, Radiata olmak üzere 4 ana gruba ayırmıştır. Sistematik bir esasa göre, yapı benzerliği esas alınarak bitki ve hayvanların sınıflandırılması ilk defa İsveçli biyolog Carl Von Linnaeus tarafından yapılmıştır (1707-1778). Sistematiğin babası olarak tanımlanan Linnaeus, Systema Naturae (1758) adlı yapıtında hayvanlar alemini sınıf, takım, cins ve türlere göre gruplara ayırmıştır. Linnaeus.un diğer bir önemi binominal nomenclature denen metodu kurmasıdır. Bu metoda iki adla adlandırma denir. Yani her çeşit canlı iki isimle anılır. Bunlardan birincisi yani o hayvanın ait olduğu cins (genus-çoğulu genera)’ın adı büyük harfle, tür adı ise küçük harfle yazılır. Her ikisi de latincedir. Dünyanın her yerinde bu şekilde kullanıldığından anlaşma zorluğu ve karışıklık olmaz. Linnaeus de tür sayısının değişmez olduğuna inanmıştı. Bugün tür¸ ortak atadan gelen, birbiriyle çiftleşebilen, doğurgan yavrular meydana getiren, kendi aralarında nesil veren dolayısı ile gen alışverişinin devam ettiği tabii topluluklara (Yani doğal populasyonlar) ait gruplar olup çok benzer diğer gruplardan üreme bakımından izole bireyler topluluğu olarak tanımlıyoruz. Belirli bir ekolojik nişe sahip olan bu populasyonlar, yapı ve işlevleri ile birbirine benzeyen fiziksel ve kimyasal koşullara benzer tepki gösterirler. Sınıflandırmada Kategoriler Sistematikte en küçük grup tür olduğuna göre yapı taşı da türdür. Türler birleşerek genusları onlar da sırasıyla daha büyük grupları oluştururlar. Örneğin 1. Tür - Species - Homo sapiens 2. Cins - Genus - Homo 3. Aile - Family - Hominidae 4. Takım - Ordo - Primates Super- Class - Enteria 5. Sınıf - Class - Mammalia 6. Phylum - Þube - Chordata 7. Regnum - Alem - Animale Bir canlı türünün tam olarak sınıflandırılabilmesi için en az 6 gruptan söz edilmesi gerekir. Bazı durumlarda ara gruplardan da faydalanılır. Böyle ara gruplar için Alt= sub, Üst = super terimleri kullanılır. Örneğin Sub species = Salmo trutta abanticus = Abant gölünde yaşayan bir tür alabalık. Ayrıca tür adını ilk kez kullanan araştırıcının adı da 2. isimden sonra ilave edilir. Leptinotarsa decemlineata (Say, 1879) Hayvanlar Alemini Sınıflandırmada Esas Alınan Başlıca Özellikler Hayvanlar alemini sınıflandırmada esas, hayvan populasyonları arasında var olan akrabalık ilişkileridir. Linnaeus’den sonra sistematik üzerine olan çalışmalar ilerlemiş evrim teorisinin kabul edilmesiyle de, yani Darwin.le, zoologlar evrimsel orijini birbirine çok yakın olan organizmaları bir gruba koymak suretiyle daha çok, doğal ilişkilere dayanan bir tasnif sistemi kurmaya çalışmışlardır. Yapısal benzerliklerin çoğu evrimsel akrabalığa bağlı olduğundan organizmaların modern tasnifi birçok bakımdan Linnaeus’nin ortaya koyduğu mantıki yapı benzerliğine uymaktadır. Özet olarak modern sistematik yapılırken hayvanların yanlız dış görünüşlerinden değil, karşılaştırmalı anatomilerinden ve embriyonal gelişmelerinden faydalanılarak evrimsel gidişlerine uygun akrabalık derecelerine göre sınıflandırma yapılır. Bu sınıflandırmada hareket noktası olan temel kavramlar şunlardır : Homoloji : Birbiriyle hiç ilgisiz gibi görünen bazı yapılar incelenecek olursa birçok temel köken benzerlikleri ortaya koyulabilir. Örneğin; fokun  yüzme ayağı, yarasanın kanadı, insanın kolu. Bunlardan ilki yüzmeye, ikincisi uçmaya, üçüncüsü yakalamaya yarar. Ancak bunların iç yapısı, kemik ve kasları incelenirse her üçünün de kökten birbirine benzediği görülür. Yüzme ayağı, kanat ve kol aynı orijinlidir, fakat zamanla her biri temel örneğe kıyasla belirli bir görevi yerine getirmek için değişmiştir. Orijinleri aynı olup yani aynı kökenden gelen ancak değişik işler görebilecek şekilde farklılaşarak evrimleşmiş yapılara homolog yapılar denir. Sınıflandırmada özellikle homolog yapılar göz önünde tutulur. Bunun dışında daha farklı benzerlikler de vardır. Örneğin hayvanlarda kanat; sinek ve yarasa kanadının her ikisi de uçmaya yarar. Ancak bu benzerlik yüzeyseldir. Benzerliklerin yüzeysel olduğu ve hemen hemen aynı işi gören yapılara analog yapı denir. Fakat bunların embriyonal dönemlerdeki durumları birbiriyle kıyaslanırsa tamamen farklı kökenden oldukları görülür. Orijinleri tamamen ayrı olan bu yapıları, evrimsel gidişleri, benzer işi gördüklerinden, birbirine benzeyen duruma getirmiştir. Yüzeysel olan bu benzerliklerin doğal sınıflandırmada hiçbir önemi yoktur. Fizyoloji ve biyokimyadan da yararlanılarak canlılar arasındaki akrabalık tesbit edilir. Son zamanlarda, biyologlar protein yapılarının benzerliğinden yararlanmışlardır. Hayvanların bir hücreden veya çok hücreden yapılmış olması yüksek kategorilerde önemli bir temel karakter olup böyle bir ayırım sonucunda hayvanlar alemi Protozoa ve Metazoa olmak üzere 2 büyük subregnuma (veya Regnum yani Aleme) ayrılır. Embriyodaki hücre tabakası , Diploblastik, (Porifera, Coelenterata.) Triptoblastik (diğerleri); Simetri (bilateral, lateral) ve segmentasyon büyük grupları sınıflandırmadaki ayırıcı özelliklerdir. Sindirim, dolaşım ve sinir sisteminin olup olmaması (Protozoa ve Porifera.da yok; Coelenterata ve Platyhelminthes’de sindirim gastrovasküler boşluk halinde, ağız açıklığı vardır, diğerlerinde sindirim borusu hem ağız hem de anüs var) ve söz konusu grubun kendine has morfolojik karakterleri yine başlıca ayırıcı özelliklerdendir. Aristo zamanından beri biyologlar canlılar dünyasını en basit anlamda bitkiler ve hayvanlar olmak üzere 2 aleme ayırmışlardır. Buna göre derinliğine düşünülürse birçok türü, mikroskop altında gözlenebilen ve bir hücreli organizmalardan pek çoğunu bitki veya hayvanlar aleminden birine dahil etmek kolay bir iş değildir. Bundan bir asır önce Alman biyolog Ernest Haeckel birçok özellikler bakımından bitkilerle hayvanlar alemi arasında yer alan bütün bir hücreli organizmaları kapsayabilen Protista’yı üçüncü bir alem olarak teklif etmiştir.Uzun süre dünya biyologlarının pek rağbet etmediği bu teklif ilk bakışta sınıflandırmayı basitleştireceği yerde daha da güç duruma sokacağı ortaya konmuştur. Çünkü bitki benzeri olan bazı protistalar bitkilerle çok yakın ilişki kurarlar. Birçok grup (veya türler) gösterdikleri  bazı karakterler nedeniyle bitkilerle hayvanların arasında yer alırken diğer karakterleri nedeniyle hem bitki hem de hayvanlardan çok farklı bir durum gösterirler. Hatta farklı biyologlar tarafından Protista alemi içerisinde gösterilen organizmalar da farklı olabilmektedir. Bazı sistematikçiler Protista içerisine sadece birhücreli formlar koydukları halde bazıları mantarları, çokhücreli algleri hatta bakteri ve mavi yeşil algleri de Protista.ya dahil etmektedirler. Daha yakın zamanlarda bazı biyologlar Monera diye dördüncü bir alem açılmasının uygun olacağını savunmuşlardır. Monera alemi, bakteriler ve mavi yeşil algler gibi pek çok ortak karakterlere sahip organizmaları içine almaktadır. Prokaryot maviyeşil alglerde çekirdek zarı bulunmadığı gibi mitokondri, kloroplast gibi zarla çevrilmiş organeller de bulunmaz. Diğer taraftan bitki ve hayvan bütün Protista’lar Eukaryottur ve çekirdek zarıyla çevrilmiş gerçek nukleus ihtiva ederler. Bitki ve hayvanlar arasında pek çok temel benzerlikler vardır : 1. Her ikisinde de yapı ve fonksiyon birimi hücredir. 2. Her ikisinde de metabolik olayların çoğu ortaktır. Ancak her iki grup çok bariz ve farklı bazı yollarla birbirinden kesinlikle ayrılır. 1. Bitki hücreleri hücreyi çevreleyen ve bitkiye destek vazifesi gören selülozdan ibaret sert bir hücre çeperi salgılar. Hayvan hücrelerinde böyle bir çeper yoktur. Ancak bazı bitkilerde selüloz çeper bulunmadığı gibi (bir grup hayvanda da) tunicat gibi ilkel Chordatlar.da hücrelerin etrafında aynen bitki hücrelerinde olduğu gibi, selüloz çeper vardır. 2. Bitki büyümesi genellikle sınırsızdır. (Bu büyüme ömür boyu aktif büyüme fazında kalan bazı bitki hücreleri ile gerçekleştirilir, tropik bitkilerde devamlı, ılıman bölge bitkilerinde ise daha çok ilkbahar ve yaz aylarında). Hayvanların çoğunda son vücut büyüklüğü belli bir büyüme devresi sonunda ortaya konmuş olur. Ancak timsahlar, kaplumbağalar ve istakozlar uzun süre büyümelerini devam ettirirler. 3. Hayvanların çoğu hareket eder, bitkiler ise istisnalar dışında 4. En önemli fark ise gıda temin etmeleridir. Bitkiler yeşil renkli klorofil pigmenti yardımı ile fotosentez yapar. Fotosentez ile suyu parçalayabilmek için ısı enerjisini kullanırlar ve neticede karbondioksiti karbonhidrata indirgerler. Klorofil ihtiva etmeyen mantarlar ve bakteriler bu kaideye uymazlar (bazı yüksek organizasyonlu bitkiler). Evrimsel olayların asırlar önce cereyan etmiş olması ve ilk formlara ait fosillerin yetersiz olması nedeni ile bugün bile önemli bitki ve hayvan phylumları arasındaki evrimsel yakınlık hakkındaki görüşler açık değildir. Örneğin, virus ve bakterilerin diğer organizmalara olan evrimsel yakınlığı fazla bilinmediği gibi önemli alg ve mantar cinsleri arasındaki akrabalığa dair eldeki mevcut deliller de yetersiz olup önemli Protozoa cinsleri ile çok hücreli hayvanlar arasındaki akrabalık ilişkileri hakkındaki bilgiler de henüz kesin değildir. Hayvan gruplarını incelerken; hücre tabakalaşmasını, solunum olup olmamasını, metameri durumunu, sindirim sistemini ele alıp kendine özgü morfolojik karakterleri vurgulayacağız. Canlılar alemi bitkiler ve hayvanlar olarak (genel bir ifade ile) ele alınmakta son zamanlarda aşağıdaki gibi gruplandırılmaktadır. I. Alem : Monera II. Alem : Protista - Birhücreliler III. Alem : Fungi - Mantarlar IV. Alem : Plantae - Bitkiler V. Alem : Animalia - Hayvanlar I. Alem : MONERA Prokaryot olan bu organizmalar çekirdek, çekirdek zarı, plastit, mitokondri ve tubuler yapı taşımayan, kamçıları olmayan ancak kamçı benzeri uzantılar taşıyan, birhücreli canlılardır. Bölünme ya da tomurcuklanma ile eşeysiz ürerler, kalıtsal madde alışverişi konjugasyon, transformasyon, transdüksiyon veya plasmit değişimi ile gerçekleşir. Eubacteria ve Archaebacteria şeklinde iki gruba ayrılırlar. 2700 farklı türü bilinmektedir. II. Alem : PROTİSTA Ökaryot canlılar olan (Yani zarla çevrili çekirdek, kamçı, sil, yalancı ayak ve organel içeren) bir ve çok hücreli fotosentetik algler, çok çekirdekli ya da çok hücreli heterotrof bazı mantarlar, bir hücreli ökaryotik canlıları içerir. Fotosentez, absorbsiyon ya da doğrudan yeme ile beslenirler. Eşeyli ya da eşeysiz çoğalırlar. 60.000 yaşayan, 60.000 de fosil türü ALT ALEM (SUBREGNUM): PROTOZOA Protozoa (Eski yunanca protos = birinci; zoon = hayvan) bir hücreli mikroskobik hayvanlardır. Bir protozoon’ın yapısı çokhücreli hayvanların (birhücreye) bir hücresine karşılıktır fakat fonksiyon bakımından çokhücreli bir organizmanın bütün temel görevlerini yapar. Birhücrelilerin hepsi çok küçük mikroskobik hayvanlar olmakla beraber büyüklükleri oldukça değişiktir. Bazıları 2-3 mikron boyunda olup çoğu 250 mm. den daha küçüktür. (Nadir olarak 15-16 mm. boyunda olanlara da rastlanır Sporozoa’dan Porospora gigantea ). 30.000’den fazla bir hücreli hayvan türü bilinmektedir. Bunlar tatlı sularda, denizlerde, rutubetli topraklarda yani sulu ortamda yaşarlar. Bir kısmı da diğer hayvanların vücudunda parazittir. Kuru yerlerde ancak kist halinde bulunurlar. Bu geçici bir korunma durumu olup aynı zamanda birhücrelilerin yayılması bakımından da avantaj sağlar. Þöyle ki bu durumda kuş, böcek ve rüzgarla her yere taşınabilirler. Denizde yaşayanlarda kuruma tehlikesi olmadığından genellikle kist oluşumu yoktur. Vücutları stoplazma ve nukleustan ibarettir. Stoplazma ekto ve endoplazma olmak üzere 2 kısma ayrılmıştır. Dışta yer alan ektoplazma granülsüz veya çok az granüllü ve yoğun, iç kısımda bulunan endoplazma ise granüllüdür. Ekto ve Endoplazma arasında geçiş vardır. Genellikle hücre zarı yani Pelikula (veya Pellicula) altında ektoplazma, anterior uçta cytostom (hücre ağızı) ve cytopharynx bulunur. Besin stoplazma içine geçerken etrafında bir zar şekillenerek koful oluşur. Sindirim bu kofulun içinde gerçekleşir. Posterior uçta cytopig (hücre anüsü) bulunur. Hücre anüsü bir çok kamçılıda ve özellikle sillilerde görülür. Hücre anüsü çok dar yapılı olduğundan, varlığı ancak dışkılama sırasında belirlenebilir. Bir veya daha fazla nukleuslu olabilirler. Tek nukleuslu formlara monoenergid , çok nukleuslulara da polyenergid adı verilir. Bir hücrelilerde bütün hayatsal olaylar organellerle yapılır. (Belirli bir ödevi olan stoplazma farklılaşmalarına organel denir.) Hareket organelleri pseudopod (yalancı ayak), flagellum (kamçı), sillerdir (kirpik). Pseudopodların yeri değişken olup vücudun herhangi bir yerinde teşekkül edebilir ve kaybolur. Buna karşın kamçı ve kirpikler yeri ve şekilleri sabit olan daimi organellerdir. Sporozoa ve Ciliatlar.da vücudun uzayıp kısalması myonem adı verilen kas lifleri ile yapılır. Parazit birhücrelilerde hareket organeli genellikle yoktur. Bununla birlikte bir kısmı (gelişimin erken evrelerinde) yer değiştirebilirler. Kayma şeklinde olan özel bir yöntem ile hareket edebilirler. Kirpik ve kamçılar hareketten başka duygu organı vazifesini de görürler. Bundan başka bazı flagellatlarda göz vazifesini gören ve ışıktan etkilenen kırmızı renkli stigma vardır. Ciliatlar.ın bir çoğunda uyartı nakleden organeller de tesbit edilmiştir.Bunlar sillerin dip cisimlerini birbirine bağlayan ektoplazmik fibrillerdir. Bir hücrelilerin bazılarında örneğin amiplerde vücut ince bir zarla örtülüdür. Plasmolemma adı verilen ve çok ince olan bu zar madde alış verişini düzenler. Fakat hayvanın vücuduna belirli ve sabit bir şekil vermez. Buna karşın bir çok tek hücrelilerde korunma ve destek organelleri vardır. Bu organeller sayesinde vücut şekilleri sabit kalır. Koruma ve Destek Organelleri: Yapılarına göre iki türlüdür. 1. Euplasmatic : Stoplazmanın farklılaşmasından meydana gelen organeller; fibriller aksopodların eksen çubukları radyolenlerin iç kapsülleri, pelikula vs. 2. Alloplasmatic : Stoplazmanın salgı maddesinden meydana gelen organeller; örtüler, kabuklar, evcikler, kistler ve iskeletler. Örtü ve kabuklar vücut yüzeyine yapışıktır. Evcikler ise yalnız belirli yerlerde yapışıktır. Kistler: Bunlar ya yalnız organik maddeden (jelatin, pseudokitin, sellüloz) veya inorganik maddeden SiO2 ve Ca2CO2 den yapılmıştır. Tatlısu protozoonlarında ve bir çok parazitlerde görülen geçici korunma organelleridir. Bunlar yaşamaya elverişli olmayan zamanlarda ve bazen çoğalma esnasında meydana gelirler. Kist meydana geleceği zaman hayvan bütün organellerini kaybeder. Yuvarlak bir şekil alır. Kendi etrafına saldığı jelatinli tabaka sertleşir. Böylece kist meydana gelmiş olur. Normal şartlar başlayınca kist parçalanır ve yeniden organeller teşekkül eder. Beslenme (4 tiptir) I. Ototrof : Bitkilerdeki fotosenteze karşılıktır. Yani anorganik maddeleri organik hale koyar. (Bir kısım flagellatlarda) II. Saprozoik : Erimiş haldeki organik maddelerle geçinirler. Bu maddeler bakteriler tarafından parçalanmış olan organik maddeler vücut sıvıları ve barsak sıvılarıdır. (Parazit yaşayanlar ve renksiz flagellatların bir kısmı). III. Miksotrof : Hem organik ve hem anorganik maddelerle geçinirler (Euglena). IV. Heterotrof : Katı organik maddelerle beslenir (serbest yaşayan birhücrelilerin çoğu). Beslenme ile ilgili organeller. Cytostom (Hücre ağzı), Cytopharynx (yemek borusu) Ciliatlar.da besin stoplazma içine geçerken bir sıvı vakuolü teşekkül eder. Sindirim bu vakuol içersinde olur. Artık maddeler vücudun herhangi bir yerinden veya hususi bir yerden (Cytopig ) dışarıatılır. Boşaltım organeli : Osmoz sonucunda ve besin maddeleri ile birlikte stoplazma içersine giren fazla suyun dışarı atılmasına yarayan Kontraktil vakuollerdir. Deniz formlarında çok nadir olarak bulunur; parazitlerde yoktur. Esas olarak tatlı su protozoonlarında mevcuttur. Katı atıklar çok defa stoplazmada biriktirilir. Öyle ki bu durum bir çeşit atık pigmentasyonuna (renklenmesine) neden olur. Çoğalma 11 1. Bölünme : Enine (Ciliata) veya boyuna olmak üzere (Ekseri flagellatlarda) ikiye bölünme. 2. Tomurcuklanma : İkiye bölünmenin bir modifikasyonuna tomurcuklanma adı verilir. Öncelikle tomurcuk taslağı meydana gelir. Bu taslak ana hayvanın büyüklüğüne erişince koparak ondan ayrılır veya koloniler oluşur. 3. Multible bölünme : Nukleus bir çok defalar bölünür. Sonra stoplazma nukleus sayısı kadar parçalanır. Çoğalma neticesinde fertler bazen bir arada kalarak kolonileri meydana getirirler. Cinsiyet ve Döllenme : Cinsiyet olayları bütün gruplarda görülür. Döllenme çok hücrelilerdeki gibi cinsiyeti farklı iki hücrenin haploid sayıdaki kromozomlarının birleşmesiyle 3 şekilde olabilir. 1. Konjugasyon, 2. Autogamie, 3. Kopulasyon Kopulasyon : Yüksek organizasyonlu hayvanlarda olduğu gibidir. Birleşen hücrelere gamet, birleşme mahsulüne zigot denir. Basit halde, kopulasyon yapan gametler normal vegetatif fertlerden farklı değillerdir. Yani bunlarda gametleri verecek olan fertler bir çoğalma safhası geçirmeden doğrudan doğruya gametlere değişirler. Böyle bir kopulasyonda eşeysel bir çoğalmadan bahsedilemez. Çünkü redüksiyon Diğer durumda ise gametler vegatatif fertlerden farklıdır. Esas ferdin ikiye bölünmesi (mayoz bölünmesi neticesinde) meydana gelir ve kromozom sayısı yarıya iner. Birbiri ile birleşen gametler ya görünüşleri aynı isogamet (isogamie) veya farklı anisogamet (anisogamie)’dir. Anisogamide yedek besin maddesi içeren gamete dişi veya macrogamet diğerine de erkek ya da microgamet denir. Sporozoonlarda izogamiden çok hücrelilerdeki oogamie’ye kadar bütün tipler görülür. Konjugasyon : Yalnız Ciliat’larda görülen özel bir döllenme şeklidir. 12 Autogamie : Kendi kendini döllemedir. Ekseriya bir kist içinde meydana Bazı tek hücrelilerin yapısı çok basit olduğu halde diğer bazıları çok kompleks bir yapı gösterir. Kompleks yapılı birhücrelilerde bütün hayatsal olaylar çeşitli organellerle yapılır. Protozoon’lar hareketlerini sağlayan yapının çeşidine göre sınıflandırılır. SUBREGNUM PROTOZOA 1. Class - Flagellata (Mastigophora) Kamçılılar 2. " - Sarcodina (Rhizopoda) Kökbacaklılar 3. " - Sporozoa (Sporlular) Hareket organeli yok, parazit 4. " - Ciliata (Infusoria) Kirpikliler Sub Class Protociliata " Euciliata " Suctoria Barnes ve Demirsoy.a göre de Phylum (Şube) : Sarcomastigophora 1. Class : Flagellata (Mastigophora) Kamçılılar 2. Class : Sarcodina (Rhizopoda) Kökbacaklılar Phylum Sporozoa Sporozoa (Sporlular) Hareket organeli yok, parazit Phylum Ciliophora - Ciliata Ciliata (Infusoria) Kirpikliler Subclass Protociliata Euciliata Suctoria 13 I. Class - FLAGELLATA (Mastigophora) , Kamçılı hayvanlar Flagellatlar bir veya birkaç kamçıya sahiptirler. Kamçı hareketi temin eder ve besin almaya yarar. (Çıkış yeri Flagellata sistematiğinde önemlidir). Nukleus zarından veya stoplazma içindeki dip taneciğinden (bazal granül) çıkar. Burada bir de kamçı kesesi teşekkül etmiştir. (Dip taneciği bazı flagellatlarda bölünme anında ikiye ayrılır, kutuplarda iğ iplikleri meydana getirir). Flagellatlarda kamçının dip kısmına yakın bir yerde göz lekesi (stigma) denen kırmızı pigmentli bir organel vardır. Bu organizmalarda karbonhidrat depo eden cisimcikler stoplazmada yer alır. Plastidler genellikle serbest yaşayanlarda bulunur. Kloroplast içerenler güneş ışığında besin yapabilirler. Bu karakterleri nedeniyle bitki olarak da sınıflandırılırlar. Ancak hepsinde selüloz bir hücre çeperi yoktur. Çoğalma uzun eksen boyunca bölünmek suretiyle eşeysizdir. Bölünme ön uçtan başlar, nukleus mitozla bölünür, organeller bölünür. Eşeysel çoğalma tam olarak ancak bir kaç Zooflagellat.da saptanmıştır. (Son zamanlarda yapılan çalışmalar çoğalma olaylarının günün karanlık peryodunda olduğunu göstermektedir). Klorofilleri olmasına rağmen yaşadıkları ortamda bazı amino asitlerin mevcut olmasını isterler. Flagellatlar ototrof, heterotrof bazısı da saprofit olarak yaşar. Katı haldeki besin maddeleri ile beslenen türlerde, besin vücudun ön kısmında, kamçı dibinde bulunan ağız yolu ile vücuda girer. Þimdiye dek bildiklerimizden bu grubun hem bitki hem de hayvansal organizmalara ait özellik gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu özellik evrim bakımından bitki ve hayvanların aynı orijine sahip olduklarını destekler durumdadır. Bazı flagellatlar, örneğin Eudorina ve Volvox koloni teşkil eder, Volvox’lar, çok hücreli hayvanların embriyo gelişmelerinin blastula safhasına benzer. Tek hücreliler ve çok hücreliler arasında geçit gibi görülürler. 14 Uygun olmayan şartlar altında kist teşkil ederler veya palmella safhasına geçerler. Palmella safhasında kistlerden farklı olarak metabolizma devam ettiği gibi bölünme ve çoğalma olayları da görülür. Vücut küre şeklini alır ve kamçılar kaybolur. Tatlısu flagellatlarında boşaltım organeli olarak kontraktil vakuol bulunur. Bunlar ya tek ya da vakuol sistemi halindedir. Fazla suyun dışarı atımında da kullanılır. Flagellatlara yağmur suları, birikinti suları, dam olukları, nehir ve göl gibi sularda rastlanır. Bazıları hayvan ve insanlarda parazittir. 60.000 kadar flagellat türü bilinmektedir. Ordo - Cystophlagellata : Doğrudan gözle görülebilecek büyüklüktedirler. Pelikula ile örtülü vücut içi jelatinli bir madde içerir mahtut bir bölgede stoplazma toplanmıştır. Noctiluca   miliaris : 1-1,5 mm. çapında bir veya iki kamçılı ve genellikle küre biçimindedirler. Stoplazma vücudun ön kısmında bulunur ve küçük bir bölgeyi kaplar. Vücudun geri kalan kısmını jelatine benzer bir madde doldurmuştur. Stoplazma, jelatinsi madde içine ağ şeklinde uzantılar gönderir. Başka organizmaları yiyerek geçinir. Stigma ve plastidleri Çoğalmaları ikiye bölünme veya zoospor meydana getirmek suretiyle olur. Zoosporlar birleşerek zigotu teşkil eder. Çok sayıda Noctiluca bir araya gelirse, ışık salmaları nedeni ile yakamoz denen olayı meydana getirirler. Denizde pelajik yaşarlar. Ordo - Euglenoidina : İğ şekilli, oval, uzun vücutlu olup vücut yüzeyi kalın bir pelikula ile örtülüdür, renkli veya renksiz olabilirler. Renklilerde parlak yeşil kromatofor bulunur. Euglena   viridis : Oval görünüşlüdürler. Yeşil renkli kromatoforları ince uzun olup bir merkez etrafında toplanmıştır. Bol oldukları zaman su 15 yüzünde hareket ederler. Yeşil lekeler meydana getirirler. Stigma ve boşaltım organeli olan kontraktil koful, vücudun ön kısmında yer almıştır. Astasia sp. Kromatoforsuz ve çoğu stigmasızdır. Ordo - Phytomonadina : Sabit şekilli, oval ve uzun flagellatlar olup vücut yüzeyi ince veya kalın olabilen selüloz zarla örtülüdür. Stigmaları vardır. İki kamçılı olup çanak şekilli bir kromatoforları vardır. Soliter yaşarlar veya koloni teşkil ederler. Nematod gibi diğer omurgasızların bağırsaklarında kamçısız olarak bulunan parazit türleri de vardır. Volvox : Tatlısularda yaşarlar ve koloni teşkil ederler. Bir kolonide 4-128 fert bulunur. Bazı türlerde 20 bin kadar fertten oluşan koloniler de görülür. Kolonide hareket belirli bir bölgeden öne doğru görülür. Yüzlerce fert küre üzerinde sıralanmıştır. Her fert ucu küre merkezine uzanan 6 köşeli jelatin bir piramit içindedir. Komşu fertler stoplazma köprücükleri ile irtibatlıdırlar (Fertler küre veya yassı şekillidirler). Çoğalma eşeyli veya eşeysiz olabilir. Koloninin ön kısmında bulunan fertler çoğalma kabiliyetini kaybetmiştir ve beslenme işini görür. Her bir fertte aynı delikten çıkan eşit uzunlukta 2 kamçı, stigma, çanak şeklinde kromatofor ve kontraktil vakuol Gonium : 4-16 fertlik koloni teşkil ederler. Eudorina : Genel olarak 32 nadiren 16 fertlik koloniler teşkil eder. Ordo - Protomonadina : Parazit flagellatlardır. Hayvan karakteri gösterirler. Küçük renksiz, 1-2 kamçılı, ameboid hareketli olup çoğu besinini pseudopod teşkil ederek veya basit bir ağızla alır. Soliter veya koloni halinde yaşarlar.Bu takım içerisinde yer alan bir familya (Coanaflagellatidae) ön tarafında birbirine çok yakın mikrovilluslardan oluşmuş .Collare. = yakalık taşırlar. Kamçı, bu yakalığın içinde bulunur. Coanaflagellatlar,süngerlerin koanositlerine benzediklerinden belki çok hücrelilerin köken aldığı hat olabilecekleri düşünülmektedir. 16 Leismania : Bu genus’a bağlı türlerin bazısı böceklerde bazısı omurgalılarda yaşar ve önemli hastalıklara neden olur. Leishmania donovani (Visceral Leismaniasis): Kala-azar hastalığının etkenidir. Hindistan, Güney Rusya, Çin, Türkistan, Irak ve Akdeniz havzasında görülür. Başka memleketlerde hem çocuk hem de büyükler hastalığa yakalanabildikleri halde Akdeniz havzasında bilhassa 4 yaşın altındaki çocuklarda görülür. Parazit memeli konakçısında dalak, karaciğer, kemik iliği, barsak ve lenf bezlerinin kan hücrelerinde (reticulaendothelial) bulunur. İnsan vücudundaki hücrelerde kamçısını kaybetmiştir. Hücre içinde çoğalır, çoğalma sonucu hücreler patlar, genç fertler yeni hücrelere geçer. Bir kısmı da dolaşım sistemine geçer, ara konakçı sinek (Phlebotomus) böyle bir kanı emince hastalık etkenini alır. L. donovani sinek vücuduna geçince kamçılı hale geçer, orta barsakta (mide) çoğalır oradan ön barsağa ve tükrük bezlerine geçer. Hastalarda karaciğer ve dalak şişer. Kansızlık baş gösterir. Düzensiz nöbetler sonucu hasta tedavi edilmezse öldürücüdür. Leishmania tropica : Asya, Afrika, İran, Arabistan ve Türkiye.de bulunur. Avrupa memleketlerinden (İspanya, İtalya, Yunanistan ve nadiren Fransa’da rastlanır). Yurdumuzda Güney ve Güneydoğu illerinde vardır. Ara konakçısının insektisitler ile hemen hemen ortadan kaldırıldığı yerlerde çok nadir olarak ortaya çıkar. Böceklerden (Diptera) ara konakçısı Phlebotomus papataci dir. Parazit ara konağın orta barsak epitelinde çoğalır, ön barsağa doğru yayılır, epipharynxe yerleşir ve nihayet sineğin bir insanı ısırması ile memeli konukçuya geçmiş olur. Memeli konukçularındaki kuluçka süresi birkaç gün, haftalar ve hatta bazen 3-4 yıl olabilir. Deride önce sivilce şeklinde bir kabarcık daha sonra birkaç santimetrelik yara meydana gelir. (Bir yıl içinde yara kurur ve bir leke bırakır. Onun için hastalığın bir başka ismi "Yıl- çıbanı" veya "Þark- çıbanı"dır. Bazı hallerden sonradan bakterilerinde yaraya girmesi ile yara daha çok büyüyebilir. Þark çıbanı el, yüz, ayak gibi örtülmeyen yerlerde 17 Trypanosoma : Bu genus omurgalı hayvanlarda kan paraziti olan türleri ihtiva eder. Serbest olarak kanda yaşar onun dışında diğer sistemlerde de görülür. (Konakçılar arasında kan emen omurgasız hayvanlar vasıtasıyla yayılır). Parazit, omurgalı hayvanın vücudunda tam bir Trypanosoma karakteri gösterir. Burada parazitin vücudu uzar, iki uç sivrileşir, dalgalı bir zar içinde uzanan kamçı görünür. Trypanosoma türleri bütün hayvanlarda bulunabilir, ancak insanda ve evcil hayvanlarda patogendir. (muhtemelen bu konakların yeni olması nedeniyle) Hastalık yapan türler tropik bölgelerde yaşar. Trypanosoma lewisi : Fare kanında bulunur. Patojen değildir. Trypanosoma   brucei : Sığırlarda nagana hastalığına sebep olur. Güney Amerika.da görülür. Trypanosoma   gambiense : Afrika da uyku hastalığının etkeni olup en önemli patogen trypanosomalardandır. Glossina palpalis denen çeçe sineği ile taşınır.Parazit, sineğin sindirim kanalında çoğalır, gelişimini tamamlar. Tükrük bezine geçer. Sinek insanın kanını emerken paraziti memeli konukçusuna bulaştırır. Düzensiz aralıkla nöbet başlar. Hastanın ateşi yükselir, lenf bezleri şişer, Parazitin metabolizma sonucu meydana getirdiği maddeler hastada felç yapar ve "uyku" haline neden olur. Sinir sistemini istila ettiğinde genel olarak öldürücüdür. Termit ve selülozla (simbiyoz) beslenen diğer böceklerin barsaklarında yaşayan ve Beta glikosidaz enzimi salgılayan ve böylece selülozu glikoza çeviren birçok flagellat türü bilinmektedir. II. Class : SARCODİNA (Rhizopoda) Bu sınıfa dahil hayvanlarda vücut şekilsiz olup simetrisiz olduğu gibi küresel simetri gösterenler de vardır. Flagellatlar.dan daha basit olup, gelişim dönemlerinde bazen kamçı içerirler. Yine Flagellatlar.dan farklı olarak vücut yüzeyinde pelikula bulunmaz . Vücut ordolara göre çıplak 18 veya kabukludur. Stoplazma bariz biçimde ekto ve endoplazma kısımlarına ayrılmış veya ayrılmamıştır. Nukleus bir veya daha fazladır. Hareket ve besin alma organeli çeşitli tipteki yalancı (Pseudopod) ayaklardır. Yalancı ayaklar loblu (lobopod), iplik gibi (filopod) ağ (retikulopod) şeklinde yahut desteklidir (aksopod). Deniz ve tatlısularda yaşarlar. Tatlısularda yaşayanlarda l-2 kontraktil koful vardır. Bazılarında kabuk, evcik, bazılarında stoplazma içinde SiO2 den ibaret iskelet bulunur. Çoğalmaları ikiye veya daha fazla parçalara bölünme ya da tomurcuklanma ile olur. I. Ordo: Amoebozoa : Stoplazma ekto ve endoplazmaya ayrılmış hareket loblu lobopod veya iplik filopodlarla olur, bunlar ya bir yerden çıkar veya vücut yüzeyine dağılmıştır. Subordo - Amobina Amoeba (Çıplak amipler) : Bu subordo’nun en tipik örneği amip cinsidir. Amipler tatlısularda yaşarlar. Çapları 200-300 mikron kadardır. Stoplazma ekto ve endoplazma olarak belirli bir şekilde ayrılmıştır, bir veya birkaç tane besin vakuolü, küre şeklinde bir kontraktil vakuol (nadiren 2-3) ve disk şeklinde nukleusları vardır. Pseudopodları lobopod veya filopod şeklinde olup bu harekete amoeboid hareket denir. Amoeboid harekete birçok Protozoa.da rastlandığı gibi kan hücrelerinden akyuvarlarda da görülür. Pseudopodun meydana geldiği bölgede endoplazmanın kolloid hali değişir. Gel halindeki endoplazma sol haline geçer. Amibin kontraksiyonu ile arka bölgede sol haline geçen endoplazma pseudopod istikametinde akar. Amip sudaki besin parçasını çevirir ve onu içine alır. Sindirim vakuol içinde olur. Sindirilmeyen artıklar hücrenin herhangi bir bölgesinden dışarıya atılır. Çoğalma eşeysizdir. İkiye bölünme tomurcuklanma ve multible bölünme ile olur. Amoeba   proteus : Çapı 200-500 mikron olan en büyük amip türlerindendir. 19 Amoeba vespertilio : En çok görülen tatlısu formlarından biridir. Entomoeba coli : İnsan kalın barsağında kommensal olarak yaşar. Besin kofulu içinde yemiş olduğu bakteri maya ve diğer mikroorganizmalar vardır. Entomoeba   histolitica : İnsanlarda amipli dizanteriyi yapar. Barsak epitelini yer. Parazit barsak boşluğunda iken minuta adını alır. Minutalarda besin kofulu içinde bakteri yoktur (E. coli.den farklı). E. histolitica kistleri su vs. ile alınır. Kistler sindirim borusunda açılarak amipler barsak dokularına girer. Barsak duvarına yerleştikten sonra magna adını alır. (Barsak epitelini ve alyuvarları yediği için vakvuolde alyuvarlara rastlanır). Minutalar barsak boşluğunda kist teşkil eder ve ancak yeni bir konağa (insana) geçtiği zaman açılır. Subordo - Thecamoeba (Kabuklu amipler) Bu grupta kadeh, şişe yumurta vs. şeklinde olan bir kabuk meydana getirilir. Kabuğun organik maddesine dışardan alınan anorganik maddeler de karışır. Pseudopodların dışarı uzanabilmeleri için kabukta bir tane büyük veya daha fazla küçük delik bulunur. Arcella   vulgaris - Nukleus 2 veya daha fazladır. Saat camına benzeyen kabukları vardır. Pseudopodlar filopod cinsindendir. Difflugia : Balon şeklinde olan kabukları yabancı cisimlerle sertleşmiştir. Pek çok türü vardır. 2. Ordo - Foraminifera : Vücut plazmasında bariz bir ektoplazma ayrımı yoktur. Dallanan pseudopodları vardır. Hepsi kabukludur ve kabuğun üzerinde çok sayıda küçük delik bulunur. İlksel formlar kum, kitin, sünger spiküllerinden, yüksek formlar ise kalsiyum karbonattan yapılmış kabuk içerirler. Kabuk boşluğu ya tek bir odacıktan ya da ara bölmeler ile birbirinden ayrılmış olan bir çok odacıktan oluşmuştur. Foraminifer kabuklarının deniz dibinde birikmesi ile tebeşir ve kalker tabakaları 20 teşekkül etmiştir Denizlerde yaşarlar. (18.000 türü bilinmektedir). Pseudopodların hepsi ya büyük delikten çıkar veya buna ilave birçok küçük delik bulunur. Salyangoz kabuğu biçimindedir. Bölünerek çoğalırlar. Bir veya daha çok sayıda küçük nukleus içerirler. Ammodiscus - Kabuk bir odacıklı olup kumdan yapılmıştır. Az veya çok helezonlu boru şeklindedir. Nummulites - Çap 19 cm. büyük fosil formlar bu cinstendir. Kabuk mercimeğe benzer üzerinde ikinci bir kabuk vardır. Foraminiferlerden Fusulinidae familyası birinci zamanın son devrinde oldukça kısa bir süre (75 milyon yıl) içerisinde büyük bir gelişme göstermiş ve sonra yok olmuştur (bunların bazıları sığ deniz tabanını kaplayan çapı 2 cm. kadar olan büyük tek hücrelilerdir). Genellikle bu fosillere petrolün bulunduğu yataklarda rastlanır. (Bir petrol kuyusu kazılırken tortul kayaları arasında birbirini izleyen ince tabakalar halinde Fusilinidae türlerinden oluşan katlar görülür. Tabakalardaki (belli bir kısmı içinde bulunan) türlerin incelenmesiyle sondaj yapılan yerde paleozoik tabakada ne kadar ilerlendiği tahmin edilebilir. 3. Ordo - Heliozoa (Güneş hayvancıkları) - Küre şeklindedirler. Stoplazma ekto ve endoplazma bölgelerine ayrılmışlardır. (Dıştaki ektoplazma bir veya daha çok vakuollüdür. Endoplazma orta bölgede granüllü olup nukleuslar yer alır). Çoğu tatlısularda yaşar, vücut çıplak veya kabuk kafesle örtülüdür. Pseudopod destekli tipinde (aksopod) olup, ekto-endoplazma sınırından, ya da nukleustan hatta çok nukleuslu türlerde herbiri bir nukleustan çıkar. (Hususi bir destek noktasından çıkar). Actinosphaerium - Örtü ve iskeleti yoktur. Oldukça büyük çapı= l mm. Aksopodların eksen çubukları ekto-endo stoplazma sınırında olup endoplazmada 200 veya daha fazla nukleus var. (Ektoplazmada 2-14 kontraktil koful yer alır. Kokmuş bataklık sularında bulunur. 21 Clathrulina - Küre şeklinde büyük delikli pseudokitinden iskeletleri vardır. Boru şeklinde uzun bir sapla kendilerini tespit ederler. 4. Ordo - Radiolaria - Stoplazmaları iç ve dış olmak üzere kapsül ile iki bölgeye ayrılır. (Kapsül organik madde ve pseudokitinden yapılmıştır) kapsül üzerindeki delikler vasıtasıyla iki stoplazma bölgesi temas halindedir. Genellikle silisyum dioksitten pek azında da stransiyum sülfattan yapılmış (kalsiyum aliminyum silikatta olabilir) değişik şekillerde hayvanlar aleminin en güzel ve zarif iskeletlerini salgılarlar. Başlıca iskelet elementleri iğne, diken, dallı veya çatallı çubuklar ve muhtelif şekilde delinmiş küreledir. (Bunlar kapsülün iç ve dışında bulunabilirler) Bu iskeletler okyanus tabanında çamur haline gelir ve basınçla çakmak taşı gibi silisli kayalara dönüşür. Endoplazmada bir veya daha çok nukleus, yağ damlacıkları, ektoplazmada besin vakuolleri, pigmentler ve yağ damlaları (Tek hücreli alg) yer alır. Bir kısımdan çok sayıda pseudopodlar çıkar. Pseudopodlar çoğunlukla filopod veya aksopod tipindedir (bu ordoda kontraktil vakuol yok). Dış tabakalarını genişleterek suda farklı seviyelere iner ve çıkarlar. Denizlerde yaşarlar, genellikle plankton hayvanlardır. Heterotrofturlar, flagellatlar ve diatomeler ile beslenir. Theopilium - İskelet miğfer şeklinde-Akdeniz.de Heliosphaeera - İskelet kafes şeklinde - Akdeniz.de III. Class - SPOROZOA (Sporlular) Omurgalı ve omurgasız hayvanlarda hücre içi ve hücre dışında yaşayan parazitlerdir. Her tür belirli bir konakçıda yaşar. Yuvarlak veya oval bir hücreye benzerler. Tek bir nukleusları vardır. Parazit olduklarından hareket ve boşaltım organelleri yoktur. Sporozoonlar konakçı vücudunda bir süre eşeysiz olarak çoğalır. Bu tarz çoğalmaya Schizogonie ana sporozoona Schizont ve bölünme sonucunda 22 meydana gelen genç hayvana da Merozoit denir. Merozoitler sağlam konukçu hücrelere hücum ederler diğer hücreleri aşılarlar. Merozoitlerin büyümesi ile yine eşeysiz çoğalan Schizont’lar veyahut eşeyli olarak çoğalan gamontlar teşekkül eder. Parazit organizma ancak eşeyli çoğalma yani Sporogonie yolu ile başka konukçulara geçme imkanını bulur. Yaşam döngüleri üç bölüme ayrılabilir; 1. Sporogonie (eşeysiz çoğalır) 2. Schizogonie (eşeysiz çoğalır) 3. Gametogonie (eşeyli çoğalır). Bu ayrımda, schizogonie safhası iki bölüme ayrılarak schizogonie ve gametogonie olarak incelenmektedir. Schizogonie periyodunun sonuna doğru bazı gametler makro ve mikrogamete dönüşerek eşeyli çoğalırlar. Bu safha eşeysiz ve eşeyli iki bölüme ayrıldığından bir farklılık oluşmaktadır. Gamontlar çoğunlukla bölünerek veya doğrudan doğruya gametleri (mikro ve makro gamet) meydana getirir. Gametlerin birleşmesi ile ortaya çıkan zigot yardımı ile parazitin geçişi olur. Zigot’un etrafı koruyucu sert bir kabukla örtülür onun için buna Spor da denilir. Sporozoa adı buradan gelmektedir. Zigot=spor, içinde çok sayıda genç fert teşekkül eder. Spor başka bir konakçıya geçince muhafaza parçalanır ve genç Sporozoitler serbest hale geçer. Büyüyerek schizont haline gelir. Bazı türlerde zigotun bir konakçıdan diğerine geçişi kan emen bir ara konakçıyla olur. Bu halde zigot etrafında kabuk bulunmaz. Sporozoanın çoğunda, bir hayat devri içinde schizogonie ve sporogonie birbirini tabip eder. Bu çoğunlukla konakçı değişimi ile birlikte görülür. Ordo - Coccidiomorpha : Hücre içi parazitidirler. Hayvanların barsak epiteli veya iç organlarında yaşarlar. Eimeria - küçük bir çiyan cinsi olan Lithobiusların barsak epitelinde yaşar. Ayrıca kümes hayvanlarının barsaklarında da yaşar. Plasmodium - Anopheles cinsinden dişi bir sivrisinek bir insanı soktuğunda deride açtığı deliğe biraz da tükrük akıtır. Şayet bu sinek plazmodiumlu ise tükrük içerisinde bulunan sporozoidler kana geçer ve eritrositlere girerler. Sporozoidler eritrositin içinde büyüyerek amip şekilli 23 bir schizont haline geçerler. Oradan karaciğere geçer, burada multible füzyon (çok parçaya bölünme) geçirerek merozoitler oluşur. Bu şekildeki çoğalmaya Schizogonie denir. Bu faz yaklaşık 10 gün sürer, çıkan merozoitler tekrar karaciğer hücrelerine saldırarak schizogonie ile çoğalabilirler. Merozoitler daha sonra eritrositlere saldırırlar ve burada tekrar schizogonie geçirirler. Eritrositin içi merozoidlerle dolunca parçalanır ve serbest kalan merozoidler schizogonie’yi tekrarlamak üzere diğer eritrositlere girerler bu bir süre devam ettikten sonra schizontlar merozoitlere kıyasla daha büyük olan ve daha çok besin maddesi ihtiva eden erkek ve dişi gamontlara değişirler. Gamontlar ancak ara konak vazifesi gören bir sivrisineğin barsağına geçebilirlerse gelişmelerine devam ederler. Bu zamanda erkek gamontlar multiple bölünmeyle 4 veya 8 mikrogamet meydana getirir. Dişi gamontlar olgun makrogametlere değişirler. Döllenme sivrisineğin barsak boşluğunda olur. Zigot uzundur ve amoeboid hareket eder. Buna ookinet zigot denir. Ookinet sivrisineğin barsak epitelinden geçerek barsak kaslarına yerleşir ve etrafı kalın bir kılıfla çevrelenir. İçerde multiple bölünme ile pek çok sayıda sporozoid meydana gelir. Kılıfın patlaması ile serbest hale gelen sporozoidler sivrisineğin vücut boşluğundan geçerek tükrük bezlerine gelirler. Böyle bir sivrisineğin insanı sokması ile Plasmodium’un hayat devresi tamamlanmış olur. Nöbetler daima merozoidlerin kan içine dökülmesi zamanına rastlar. İlk nöbetten bir hafta sonra gametler teşekkül eder. Gamontlu kan emmek sureti ile sivrisinekler enfekte olur. sivrisinekteki gelişme 10-20 gün arasındadır. Enfeksiyondan sinek etkilenmez. Plasmodium   vivax : 48 saatte bir alyuvarlar parçalanarak merozoitler kana geçer. Alyuvarların patlamasından önce titreme, patlamasından sonra ateş gelir. Bu parazitin neden olduğu sıtmaya Tersiana denir. Plasmodium   falciparum (Lavenaria malaria) : Tropik sıtmaya sebep olur. 48 saatte schizogoni devresi tamamlanır. Eritrositlerin birbirine yapışması sonunda kılcal damarların tıkanma tehlikesi vardır. Beyin ve kalp damarları tıkanırsa ölüme sebep olur. 24 Plasmodium   malaria : Schizogoni devresi 72 saattir. Quartana tipi sıtmaya neden olur. Sıtma tedavisi 17. asırda cinchona denen bir ağaç kabuğunun Peru’dan Avrupaya getirilmesi ile başlar. O zamandan beri kinin, malarya tedavisinde kullanılmaktadır. Denilebilir ki bu ilaç insanlar tarafından keşfedilen ilaçlar arasında son zamanlarda keşfedilen sülfamidler ve antibiyotikler dahil en fazla nisbette insan hayatı kurtarmıştır. 2. Ordo - Gregarinida : Birçok omurgasız hayvanın barsak ve vücut boşluklarında parazit olarak yaşarlar. Gragarina   blattarum : Hamam böceklerinin barsaklarında parazit olarak yaşarlar. Vücutları epimerit, protomerit ve deutomerit olmak üzere üç bölümlüdür. Epimerit çengellidir. Hayvanın tutunmasına yardım eder. Nukleus bir tane olup deutomerit bölümünde yer alır. IV. Class : CILIATA (Infusoria) Birhücreli hayvanların en yüksek organizasyonlu grubunu teşkil ederler. Vücutları oval, küre, silindir, vazo vs. gibi değişik şekillerde olup pelikula ile sarılmıştır. Bazıları üzerini örten zarın (pelikula) elastiki olması sebebi ile şekillerini değiştirebilir. Stoplazmaları ektoplazma ve endoplazma bölgelerine ayrılmıştır. Ektoplazmada kirpikler (sil), miyonemler, besin alma ile ilgili olan organeller, kontraktil vakuoller ve savunma organeli olan trikosistler bulunur. Endoplazma granüllü bir sıvı halindedir. Burada besin kofulları yedek besin depoları (glikojen ve yağ) ve nukleuslar görülür. Hareket organeli olan siller beslenmede de etkili kısa iplikçiklerdir. Bunlar ektoplazmada bulunan dip taneciklerinden çıkarak pelikula’yı deler ve yüzeye geçerler. Uzunlamasına ve diagonal olarak sıralanmış vaziyettedirler. Ciliat’ların bir kısmı da dip taneciklerini birbirine bağlayan 25 ipliksi bir sistem mevcuttur. Siller yapı ve fonksiyonları bakımından flagellatların kamçılarına benzerlerse de boyları kısa ve sayıları fazladır. Vorticella gibi bazı Ciliat gruplarında düz veya çizgili kas liflerinden ibaret miyonemler vardır. Bu lifler sayesinde bütün vücut veya bazı kısımları kontraksiyon yapabilir. Heterotrofturlar, bazıları bakteri, küçük birhücreliler ve çürümüş besinler ile geçinir. Bunlarda peristom bölgesindeki tüylerin hareketi ile ağıza doğru bir su akımı oluşturulur. Besinler titrek tüylerin hareketi ile cytostom ve huni şeklindeki cytopharynxten geçer. Bu arada küresel biçimde toplanan besin koful içine alınır. Besin kofulları stoplazma içinde belirli bir yönde hareket ederler. Sindirilen besinler koful membranından stoplazmaya geçer, artık maddeler ise sitopig’den dışarı atılır. Tatlısularda yaşayan türlerin ektoplazmasında ve belli yerlerde kontraktil kofullar vardır. Paramecium’da kontraktil koful etrafında daire şeklinde sıralanmış toplayıcı kanallar vardır. Trikosistler, korunma organelidir. Bunlar ektoplazmada, vücut yüzeyine dik olarak sıralanmış oval veya çomak şeklinde küçük organellerdir. Mekanik veya kimyasal uyartı karşısında pelikulada bulunan delikten fırlatılarak sivri uçlu uzun iplik halini alırlar. Paramecium gibi bazı cinslerde bu organeller bütün vücutta, yahut vücudun belli bölgesinde bulunur (Didinium). Endoplazmada Macronukleus ve Micronukleus vardır. Macronukleus beslenmede rol oynar. Micronukleus, çoğalma ile ilgilidir, sayısı l-80 kadar olabilir. Bölünmeleri enine ikiye bölünme şeklindedir. Nadiren boyuna olur. Macronukleus amitoz, micronukleus mitozla bölünür. Vorticella ’da olduğu gibi yeni teşekkül eden fertler bir araya gelerek koloni meydana 26 getirebilirler. Yalnız Suctoria alt-sınıfında tomurcuklanma ile çoğalma görülür. Ciliatlar.da Protociliata hariç hepsinde eşeysel çoğalmaya benzetebileceğimiz konjugasyon görülür. Konjugasyonda bireyler ağızlarınının bulunduğu kısımdan yan yana gelerek bir çift teşkil ederler. Bu sırada çiftteki her organizmanın macronukleus’u parçalanarak kaybolur. Mikronukleus’lar ise, üst üste iki defa bölündüğünden her bir fertte 4 nukleus meydana gelir. Bunlardan üçer tanesi stoplazma içinde erir. Geriye kalan birer nukleus bölünerek ikişer nucleus meydana getirir. Bu sırada yan yana gelmiş olan iki ciliat’ın hücre zarı eriyerek arada bir stoplazma köprüsü teşekkül etmiştir. Her iki organizmanın nukleuslarından birisi stoplazma köprüsü yolu ile diğerine geçer ve orada bulunan nukleus ile birleşir. Bundan sonra fertler birbirinden ayrılır. Bu dönemden sonra örneğin Paramecium caudatum ’da üç bölünme ile 8 nukleus teşekkül eder. Bunlardan üç tanesi kaybolur. Geriye kalanlardan 4’ü macronukleuslar.ı bir tanesi de micronukleus.u meydana getirir. Paramecium ve micronukleus bölünür. Macronukleuslar taksim edilir. Paramecium ve micronukleuslar tekrar bölünür. Neticede bir macro bir micronukleusu olan 8 Paramecium meydana gelir. Ciliata sınıfı 3 alt sınıfa ayrılır: l- Subclass; Protociliata 2- Subclass; Euciliata 3- Subclass; Suctoria 1- Sub Class Protociliata : Vücut şekilleri yuvarlak veya yassı olup siller vücudun her tarafında bulunur. Hücre ağzı ve kontraktil koful yoktur. Nukleus iki veya daha çok bölünme ile ve konjugasyonla değil kopulasyon şeklinde eşeyli olarak çoğalırlar. Kurbağaların larva ve erginlerinde nadiren de diğer soğuk kanlı ve omurgalılarda barsak parazitidirler. 27 Opalina ranarum : Vücut yassı ve çok nukleuslu su kurbağalarının son barsağında parazittir. 2- Subclass Euciliata : Hücre ağzı vardır, genç ve ergin safhaları kirpikli olan Ciliatlardır. 1- Ordo - Holotrichia : Basit yapılı siller kısa ve eşit boyda bunlar ya boyuna sıralar halinde bütün vücut yüzeyini kaplar veya kemer oluşturacak şekilde sıralanırlar. Ağız yüzeyde veya içeri çökük bir çukur (peristom) dibindedir. Paramecium : Bu grubun en çok bilinen cinsidir. Þekli nedeniyle terliksi hayvan olarak da adlandırılır. En çok rastlanan türleri; Paramaecium bursaria- geniş ve yassı olduğundan yeşil renkli görülür (zooklorel= yeşil renkli alg, stoplazmada simbiyoz olarak bulunur). Paramecium caudatum : En çok rastlanan türdür. Colpidium colpoda : Şekil olarak böbrek gibidir. Dileptus: Ön uçta uzun ve kontraktil bir hortum bulunur, arka uç sivri, macronukleus tespih tanesi gibi bir veya birçok kısımlıdır. 2 - Ordo - Spirotricha : Peristomun sağından veya ön kenarından cytopharynx’e inen adoral membranal bölge içeren tüm Ciliatlar bu grupta yer alır. Kirpikler kaynaşıp zar şekline dönmüştür. Sub Ordo 1- Heterotrichae - Kirpikler vücudun her tarafında eşit ve uzun sıralar oluşturacak tarzda dizilmiştir. Ayrıca ağzın bulunduğu bölgede cytopharynx.e kadar devam eden bir kirpik bölgesi vardır Stentor (Borozan Hayvanı) : Vücut huniye benzer biçimdedir. Ağızları vücudun geniş tarafında olan ağız çukurunun (peristom) dibindedir. Membranel bölgesi peristomun etrafını sardıktan sonra helezonlar teşkil ederek sitofarinse iner. 28 Genellikle kendilerini bir yere iliştirirler ancak buradan ayrılarak serbest yüzdükleri görülür. Macronukleus tesbih şeklinde olup micronukleus bir veya birden fazladır. Balantidium : Omurgalı (Domuzlarda) ve omurgasız hayvanların barsaklarında parazit olarak yaşar. Sub Ordo 2-Entodinomorpha : Sınıfın en kompleks grubudur. Vücudun arka ucunda değişen sayı ve biçimde dikenimsi uzantılar yer alır. Ağız bölgesinden başka diğer bölgelerde de membranal bölgeler vardır. Entodinium : Siller yalnız adoral bölgede yer alır. Sığır, koyun, deve vs. geviş getiren hayvanların sindirim sisteminde yaşar. Arka ucu uzantılıdır. Ophryoscolex : Arka uçtaki uzantıların dışında bazı türlerde ön uçta da diken çelenkleri vardır. Daha çok keçilerde bulunur. Stylonychia : Arka uçta 3 uzantı vardır. Tatlısularda bulunur. 3 - Ordo - Peritrichia : Siller diğer ordolara göre daha azalmıştır. Vücudun ön ucunda daire biçiminde peristom vardır ve burada etrafı sillerle çevreli iç ve dış sil kemeri oluşturur. Adoral bölgedeki siller dalgalı bir zar görünümünde. Bazılarında vücudun arka tarafında halka şeklinde sıralanmış siller bulunur ve genellikle vücutları bir sapta tutunmuştur. Çoğalmaları diğer Ciliatlardan farklı olarak boyuna bölünme iledir. Konjugasyonda görülür. Vorticella : Saplı ve çan biçimindeki vücutta siller yalnız ön tarafta iki sıra helezon oluşturacak tarzda dizilmiştir. At nalı şeklindeki macronukleus’un girintisinde küçük bir micronukleus bulunur. Sap ile kendini bir yere tutturur ve sapta bulunan esnek iplikler (miyonem) ile ileri geri hareket edebilir. Kontraktil vakuol bir tanedir. Vorticella microstoma - Pis sularda görülür. Vorticella nebulifera - Temiz sularda. 29 3 - Sub Class Suctoria : Gençleri serbest yüzer ve kirpikli Ciliatlara benzer. Ergin safhada silleri yoktur. Yerine emme tentakülleri meydana gelmiştir. Doğrudan doğruya veya sap ile kendilerini bir yere tesbit ederler. Sap kutikuladan yapılmıştır. Uzayıp kısalamaz. Bir adet oval biçimli uzun veya dallı macronukleus veya daha fazla sayıda micronukleus bulunur. Besin alma organelleri emme tentakülleridir, bunlar ektoplazmanın tüp şeklindeki uzantılarıdır. Stoplazmalar ekto ve endo olmak üzere ikiye ayrılır. Emme tentakülleri avın üzerine yapışır ve av felce uğratılır. Sonra da emilir. Eşeysiz çoğalma iç ve dış tomurcuklanma ile olur. Eşeyli çoğalma ve konjugasyon da görülür. Ephelota   gemmipara : Emme tentaküllerinden başka sivri uçlu tentakülleri de vardır. Denizlerde yaşarlar. SUB-REGNUM : METAZOA Protozoaların dışında METAZOA adı altında toplayabileceğimiz diğer hayvan phylumlarında vücut çok hücreden yapılmıştır. Gelişmeleri sırasında çeşitli embriyo tabakaları ve bunlardan da farklı organlar teşekkül eder. Phylum : PLACOZOA En ilkel çok hücreliler olarak kabul edilirler. 1883 yılında Avrupa.daki bir deniz akvaryumunda küçük, hayvana benzer serbest yaşayan bir canlı bulundu ve adına Trichoplax adhaerens dendi. Bu canlı, yassı vücutlu (bazen küremsi) 0.1-3 mm çapında, gevşek yapılı, kasılgan, mezenşime benzeyen ince iç hücreleri örtmüş monosilli epitel hücreleri ile çevrilidir. Kenar kısımları düzensiz, amipler gibi şekil değiştiren hücrelerden oluşmaktadır. Renksizdirler. Üzerindeki silleri ile çok yavaş olarak sürünür gibi hareket ederler. Bir hücreli ve algler ile beslenirler. Bölünme ve tomurcuklanma ile eşeysiz olarak çoğalırlar. DNA miktarı bugüne kadar bilinen hayvanların hepsinden daha azdır. Birçok araştırmacı bunları süngerler ile birlikte incelemeyi teklif etmektedirler. 30 Phylum : PORİFERA (Spongaria) Süngerler radiyal simetrilidir. Farklılaşmış bir organ sistemleri yoktur. İlk defa Aristo tarafından hayvanlar alemi içersine ilave edilen bu canlılar, sonradan uzun yıllar bitkisel organizmalar olarak kabul edilmiş hatta bazıları cansız olduklarını iddia etmiştir. 18. Asrın başlarında Zoophyta grubu içersine konulmuş daha sonra Linnaeus bunları Coelenterata grubu içersine yerleştirmiştir. 19. asrın başlarında phylum Porifera adı altında ayırt edilerek hayvanlar alemindeki bugünkü yerini almıştır. Ancak bugün bile süngerlerin sistematik yeri münakaşalıdır. Birçok araştırmacı tarafından Protozoa ve Metazoa gibi ayrı ve bunlara eşit anlamda Parazoa adı altında incelenmektedir. Süngerlerin çoğu denizde (larvaları hariç) sesil olarak yaşarlar. Ufak bir grubu (Spongilidae familyası) tatlı sularda bulunur. Sahillerde ve derin sularda kendilerini taşlar, mercan resifleri, bitkiler veya herhangi bir sert yüzey üzerine tesbit ederler. Çeşitli vücut şekilleri de (vazo, kadeh, torba veya şekilsiz kümeler halinde) bazen de çeşitli cisimlerin üzerini örten kabuk şeklinde olur. Boyları birkaç mm. ile iki m. arasında olup çok değişiktir. Renkleri genellikle kirli sarıdan (kirli beyaz, gri, yeşil, mavi, kırmızı, hatta) siyaha kadar olur. Genellikle çoğalan fertler ana hayvandan ayrılmayarak koloni meydana getirirler. Soliter yaşayanları da vardır. Bütün metazoonlardan çok daha ilkel bir yapı şekli ile Protozoa kolonisinden biraz daha ileri hücresel yapı gösterirler. Tüm çok hücrelilerin atası olan Protozoa.nın koloni teşkil eden flagellat grubundan süngerler alınmış ancak bir yan kol olarak kalmışlardır. Yüksek organizasyonlu hayvanlardan herhangi birinin süngerlerden gelmiş olduğuna dair bir kanıt yoktur. Uyarmalara karşı duyarsız olduğu sinir sistemi ve sindirim boşluğu bulunmayan tek Metazoa phylumu olduğu bilinmekteydi. Ancak son elektromikroskobik çalışmalarla bir sinirsel düzenlenmenin olduğu gösterilmiştir. 31 Basit yapılı bir süngerde vazo şeklinde olan vücut ortada geniş bir boşlukla bunun etrafını saran ince bir çeperden teşekkül eder. Sünger kapalı olan dip kısmıyla vücudunu bir yere tesbit eder. Serbest kalan taraftaki deliğe osculum ortada kalan boşluğa da osculum boşluğu gastral boşluk veya spongocoel denir. Sünger vücut hücreleri yapı ve görevleri farklı iki tabaka meydana getirir. Vücut çeperi gastral ve dermal olmak üzere iki tabakadan yapılmıştır. Gastral tabaka : Osculum boşluğunu çevreleyen bu tabaka bir epitel gibi yanyana gelmiş başka hiçbir grupta görülmeyen kamçılı ve hunili hücrelerden (choanocyte) yapılmıştır. Bunlar, kamçıların devamlı burgu hareketiyle osculum boşluğundaki suyu harekete getirir ve su ile birlikte sürüklenen besin maddelerini içlerine alarak sindirirler. Dermal tabaka : Bu tabakanın dış yüzeyi büyük ve yassı Pynacocyte (Pinakosit) hücrelerinden yapılmıştır. Bu hücrelerin arasında Porocyte denen por hücreleri bulunur. Por hücreleri dermal tabakasından başlayıp osculum boşluğuna kadar devam eden uzun hücrelerdir. Ortalarında hücre içi bir kanal uzanır ve kanalın bir ucu vücut yüzeyinden dışarıya diğer ucu ise iç boşluğa açılır (Bu kanala ostium adı verilir). Dermal tabaka esasında mezenşim karakterinde olup, esas kısmı peltemsi bir yapı gösteren ara madde yani matrixten yapılmıştır. Bu kısım içinde Amoebocyte hücreler yer alır. Amoebocyte hücrelerin çeşitli tipleri vardır. Örneğin cinsiyet hücrelerinin orijinini teşkil eden ve regenerasyonda rol oynayan archeocyte hücreleri; besin maddesini bir yerden diğer bir yere nakleden gezici hücreler ve sünger iskeletini teşkil eden skleroblast ve spongioblast hücreleri. Süngerlerde su vücuda porlardan girer ve choanocyteler aracılığı ile osculumdan dışarı atılır. Özel bir sindirim kanalı olmadığından choanocyteler tarafından yakalanan besinler burada sindirilir (hücre içi sindirim şeklinde). 32 Süngerlerin besinini mikroskobik organizmalar ve organik parçacıklar (ölmüş bitki ve hayvan artıkları) teşkil eder. Süngerlerde yapı bakımından 1- Ascon, 2- Sycon ve 3- Leucon olmak üzere üç tip ayırt edilir. Yapı bakımından basit olan sünger Ascon tipinde olanıdır. Bu süngerlerde gastral boşluk ile dış ortam arasında vücut çeperine kat eden kısa ve düz kanallar bulunur. Sycon tipte vücut duvarı içersinde tüp şeklinde çöküntüler meydana gelmiştir. Bu çöküntülerin etrafında choanocyteler yer alır. Leucon tipte vücuttaki mezenşim tabakası çok kalındır. Vücut duvarının içersinde odacıklar oluşmuştur. Bu odacıklar etrafında choanocyteler yer alır. Bütün sünger tiplerinde vücut desteğini sağlayan iskelet mevcuttur. Bu, spongin liflerinden yapılmıştır. İskelet genellikle iğne şeklinde spiküller veya ağdan yapılmıştır. Mezenşim içersinde yer alan özel hücreler tarafından meydana getirilirler. Spiküller kalkerli ve silisli maddelerden yapılmış olup skleroblast hücreleri tarafından meydana getirilir (Spiküller eksen ve ışın sayısına göre tiplere ayrılır ve buna göre süngerler arasında bir ayırım yapılır). Lif ağı şeklinde olan iskelet ise bileşimi kollagene benzer bir protein olan sponginden yapılmıştır. Spongin spongioblast adı verilen hücreler tarafından salınır. Çoğalma : Eşeyli ve eşeysizdir. Eşeysiz çoğalma 1. tomurcuklanma ile olur ve koloniler meydana gelir. Tatlısularda yaşayan süngerlerde iç tomurcuklanma yani gemmula adı verilen özel bir eşeysiz çoğalma görülür. Tatlısu süngerleri bulundukları suyun kuruması ve donması gibi uygun olmayan yaşama şartlarında ölmeye mahkumdurlar. Bu gibi hallerde tatlısu süngerlerinde gemmula (iç tomurcuklar) meydana getirilir. Gemmula teşekkül edeceği zaman özel arkeositler (Amoebocyteler) bir araya gelir ve dışında epidermis hücreleri bulunan toplu iğne başı gibi yuvarlak ve kabuğu değişik ortam şartlarına dayanıklı olan sarı renkli 33 tanecikler gemmula meydana gelir ve ortam şartları normale dönünce tam bir sünger halini alırlar. Gemmula teşekkülü kurak mevsimlerde tatlısu süngerlerinde türlerinin devamını sağlar. Diğer bir eşeysiz çoğalma 2. Regenerasyon.dur. Yaralanan ve kopan yer Amoebocyte ile tamir edilir. (Bununla birlikte yavaş da seyredebilir. Bazen aylar yıllar alır.) Parçalanan kısımlar Amoebocyte hücre yardımı ile hemen onarılır. 3. Eşeyli çoğalma: Yumurta ve spermalarla olur. Ekserisi hermafrodittir. Dışardan su ile birlikte gelen sperma evvela bir choanocyte içine girer ve buradan yumurtaya iletilir. Döllenme ana hayvanın mezenşimi içinde olur. Döllenmeden sonra segmentasyon başlar (totalegual). Çoğalan hücreler bir blastula meydana getirirler. Silli epitel ihtiva eden embriyo kanala geçerek ana hayvanı terk eder. Bir süre serbest yüzdükten sonra invaginasyon ile dış yüzeydeki kamçılı hücreler içe dönerek vücudun iç yüzeyini örter. Daha sonra kendini bir yere tesbit eden larva ergin bir sünger halini alır (zoocoğrafik dağılış bu yol ile sağlanmış olur). Süngerler diploblastik olmakla beraber embriyonun ektodermi ergin ferdin iç kısmını, endodermi ise dış kısmını örtmüş olur. Bu durum süngerlerin karakteristik özelliğidir. Solunum : Amoebocyte hücreleri O2 ’yi vücut mezenşimi içinde vücuda dağıtır. CO2 ’yi de dışarı atar ve solunumla ilgili olaylar hücre içinde cereyan eder (Protozoa gibi). Süngerler çok basit organizasyonlu olmaları nedeniyle yüksek bir regenerasyon yeteneğine sahiptir. İpek parçadan geçirilen süngerin her parçası yeni bir sünger meydana getirebilir. 3 sınıf ayırt edilir. 1- Class - Calcarea (Calcispongia) 2- " - Hexactinellide 3- " - Demospongia 34 1- Class - CALCAREA Spikülleri Ca2CO3’den yapılmıştır. Vücut yüzeyi sert kıllarla örtülüdür. Hepsi denizlerin derin olmayan kayalık sahillerinde bulunurlar. Birkaç milimetre ile 15 cm. kadar yükseklikte olan küçük formlardır. Grantia : 2,5 cm. boyunda basit silindir şeklindedir. Akdeniz ve Atlantik sahilinde bol bulunur. (Sycon tipinde iskelet kalkerden yapılmıştır.) Leucosolenia : Grantia’ ya benzer, daha küçük, kanal şekli daha karışıktır. Akdeniz (Çok sayıda türü var.) 2 - Class - HEXACTİNELLİDA : Camlı süngerler. Spiküllerini ya ayrı ayrı veya silisli bir madde ile lehimleyerek ağ meydana getirirler. Radiyal simetrili silis sipiküllerinden yapılmıştır. Euplectella   aspergillum : Venüs sepeti sıcak denizlerde yaşar (güzel görünüşlü). 3 - Class - DEMOSPONGİAE : Deniz ve tatlı sularda yaşar. Ticari önemi olan bütün süngerler bu gruptandır. En büyük süngerlerdendir. İskeletleri spongin denen ve bir çeşit protein olan keratin liflerinden meydana gelmiştir. Denizde yaşayan formlar 150 cm. kadar olabilir. Bazılarında silispikül vardır. Euspongia officinalis (Banyo süngeri) : Karışık yapılıdır. Spongin lifleri ve diğer anorganik maddeler ağ şekilli iskelet oluşturur. Lifler ıslakken yumuşak, kuruyunca sertleşir. (Hayvanın oluşumundan sonra canlı kısım parçalanır, döğülür ve hazırlanır.) Memleketimizde Akdeniz’den toplanır. Spongilla   lacustris : (Spongiller ağ tarzındadır) Kanal sistemli Leucon tipinde karışıktır. Büyük formlar hoş olmayan kokuları ince dikenli iskeleti ve tadı nedeniyle özellikle balıklar tarafından yenmez. Küçük formlar birkaç yıl büyükler ise 50 yıl veya daha fazla yaşar. Ayrıca bir 35 takım canlıların Annelid, Crustacea vs. barınağıdır. Sonuç olarak hücre tabakaları Diploblastik, coelom yok, metameri yok, sindirim sistemi, hücre içi morfolojik karakterleri farklılaşmış organ sistemi yok. PHYLUM : COELENTERATA Doku ve kısmen organların bulunduğu ilk hakiki metazoalardır. 1- Embriyolarında iki bariz hücre tabakası (diploblastik) mevcuttur. Kelime olarak coel= boşluk, enteron= sindirim sistemi anlamına gelir ki bu grubun üyeleri içi oyuk kese biçiminde ve 2- ışınsal simetrili vücut yapısına sahiptir. 3- İç kısım dışarıya bir ağızla açılan sindirim boşluğudur. Coelenterata adı da bu nedenle verilmiştir. Phylumun öteki adı knidaria ise bu gruba 4- özgü knidoblast ’ ların varlığına dayanmaktadır. Bu grubun bütün diğer yüksek organizasyonlu hayvanlarla aynı kökenden geldiklerine ve bunların atası olduğuna inanılmaktadır. Sebep olarakta yüksek organizasyonlu hayvanlar gibi bunların da dışarıya bir ağızla açılan iç sindirim boşluğunun varlığı gösterilmektedir. Protozoonların Ciliatlardan geldiğine inanılır. Çünkü Coelenterata larvaları (Planula) silli yapısı ve serbest yüzen tek hücresi ile Ciliatlara benzetilmektedir (Süngerlerde ise böyle bir durum yok yan dal halinde kalmış). 5- Bu grupta ilk gerçek doku gelişimi görülür. Aynı zamanda epitel, bağ, kas, sinir dokuları ve üreme organları bulunmaktadır. Sindirim boşluğunu kaplayan hücrelerin oluşturduğu tabaka (Gastrodermis) endodermden, dışını örtenler ise epidermis (ektoderm) dir. Yüksek organizasyonlu hayvanların aksine bu ikisi arasında mezoderm tabakasının hücresi yoktur. 6- Aradaki mesoglea denen, boşlukta hücresiz veya çok az hücre kapsayan jelatimsi bir matrix ile doldurulmuştur. Epidermis genellikle yassı bir hücre tabakası, dışı ince bir kutikula ile örtülü veya siller ve kamçılar içerir. Buradaki epitel kas hücreleri vücudun kontraksiyonunu sağlar. Özellikle ağız ve tentakül civarında duygu hücreleri dağılmıştır veya toplanarak duygu epitelini oluştururlar. Duygu hücrelerinden, bundan başka, ağız ve tentaküllerde 36 knidoblastlar yer almıştır. İntertestial hücreler tomurcuk ve diğer hücreleri oluştururlar. Bu phylumdaki (dimorfizm) hayvanların çoğunda iki tip fert görülür ve genel olarak bu, iki tip döl değişimi ile ortaya çıkar. Bunlardan sesil yaşayana polip serbest yaşayana meduz adı verilir. 7- Metagenez yani döl değişimi eşeyli ve eşeysiz çoğalmanın biri ardından tekrarlanmasıdır. Polipten eşeysiz olarak meduzlerin, meduzden eşeyli olarak poliplerin oluşumu metagenez olarak bilinir. Meduz vücudunun yanlarında küçük birer çıkıntı halinde gonadlar bulunur. Dişi gonad, yumurtaları; erkek gonad, spermaları meydana getirir. Döllenme suya dökülen spermatozoonların ovaryum içindeki yumurta hücresi ile döllenmesi sonucu olur. Polip tomurcuklanma ile eşeysiz olarak meydana gelir. Bazen meduz bazen de polip nesli bulunmayabilir. Tomurcuklanma en çok rastlanan çoğalma tarzıdır. Ayrıca 8- regenerasyon kabiliyeti çok yüksek küçük bir parça kısa bir zamanda bir fert oluşturur. Polip torba şeklinde olup ortada gastral boşluk ve bunu çevreleyen çeperden meydana gelir. Ağız peristom adı verilen bölgenin ortasındadır. Bunun aksi tarafı ile kendilerini tesbit ederler. Peristomun kenarında yakalama kolları tentaküller yer alır. Meduz ters dönmüş bir polip şeklindedir ve bir şemsiyeye benzer. Üst taraf Uxumbrella polip vücuduna, alt taraf subumbrella ise peristoma tekabül eder. Þemsiye sapının üzerinde kısa bir ağız borusu manubrium yer alır. Sub ve Uxumbrella sonunda tentaküller yer alır. Gastral boşluk çevresinde halka kanal ise basit ve dallanmış kanalları ihtiva eder. Bu phylumun en önemli özelliklerinden biri de knidoblast denen hücrelerin içinde yakıcı kapsüllerin (nematocyte) bulunuşudur. Yakıcı kapsüller mikroskobik hücre organlarıdır. Kitine benzeyen bir maddeden yapılmış ve dışında knidosil denen bir iğne taşır ve bu iğnenin besine dokunuşu ile nematosit dışarı fırlatılır. Fırlamada besin hayvanından gelen kimyasal etkenin olduğu zannedilmektedir. 37 Yakıcı kapsüller üç tiptir. 1- Penetrante : Öldürücü kapsüller (minyatür şırıngayı andırır fırlatıldığında hyphotoxin akıtır). 2- Volvante: Sarıcı kapsüller (avını ya paralize eder ya da öldürür). Kapsül içinde kapsüle bağlı bir ip var. Hayvana sarılır kaçmasını önler. 3- Glutinante: Yapışkan kapsüller (avlamadan başka hidranın takla atar gibi hareketinde tentakülün sert zemine yapışmasını sağlar). Vücut duvarında Ektoderm hücreleri arasında epitel kas hücreleri bulunur. Bunlar elastikiyeti sağlar. Vücudun ve tentakülün hareketi. Bundan başka peristom orta ağız sahası ile tentakül hücreleri üzerinde duygu hücreleri Bu hücreler ya toplanarak duygu epiteli teşkil ederler ya da epitel hücreleri arasına dağılmıştır. Duygu hücreleri sinir hücreleriyle irtibattadır. Bunlar polarize (kutuplaşma) olmadıklarından uyartıları her yöne naklederler. Beyin ve omurilik gibi merkezileşme yok. Ektoderm hücreleri arasında İnterstitital adı verilen enbriyonal hücreler de vardır. Bunlar knidositleri meydana getirirler, cinsiyet hücreleri değişirler, regerenasyon ve tomurcuklanma ile diğer hücre tüplerini verirler. Knidoblast hücreleri yakıcı kapsüller ihtiva eder. Endoderm kısmında çok vakuollü ve uçları ekseriya iki kamçılı hücreler bulunur. Bunlara besin hücreleri denir. Bunların arasında sayıca daha az olan bez hücreleri vardır. Avlarını canlı olarak yakalarlar. Yakalanan avlar evvela nemotocytler ile uyuşturulur, öldürülür ve sonra yutulur. Sindirim kısmen hücre içinde kısmen de hücre dışında yapılır. Vücut boşluğuna alınan madde endodermden çıkarılan enzimlerle kısmen sindirilir. Daha sonra besleyici hücre pseudopodlar ile besini hücre içine alarak (interselular olarak) sindirir ve besin maddesi diffüzyonla diğer hücrelere iletilir. Artıklar ağız yolu ile atılır. 38 Solunum: Suda erimiş 02 vücut duvarındaki ektoderm hücreleri ile alınır ve CO2 i dışarı verir. Endodermde bu olayı tekrarlar. 1) Hydrozoa, 2) Scyphozoa, 3) Anthozoa olmak üzere 3 sınıfa (class) ayrılır. 1. Sınıf HYDROZOA : Döl değişimi vardır. Ekto ve endoderm arasındaki ara tabakada hücre bulunmaz. Cinsiyet hücreleri ektoderm kökenlidir. Hem polip hem meduz dölü var. Bir hidroid polipin vücudu kaide, sap ve esas vücut kısmı olmak üzere 3 bölgeden yapılmış olup gastral boşluk ince bir tüp gibidir. Kaide, vücudu tesbite yarayan küçük bir tutunma kısmıdır. Koloni teşkil eden formlarda kaidenin etrafında zemin üzerine yayılan boru şeklinde uzantılar, stolon vardır. Stolon koloniyi sabit tutmaya yaradığı gibi tomurcuklanma ile üzerlerinde yeni fertler de oluşabilir. Soliter poliplerde stolon yoktur. Hidromeduz umbrellasının kenarında tentatüller bulunur. Bundan başka Uxumbrella ile subumbrella sınırında şerit şeklinde bir saçak (velum) vardır. Velum Obelia dışındaki hidromeduzlar için karakteristiktir. Meduzların sinir dokusu poliplere nazaran daha iyi gelişmiştir. Duyu organları genel olarak statositlerdir. Meduz ve meduzitler ayrı eşeylidir. Gonadlar manibriumun çeperinde veya radyal kanalların da altlarında bulunur. Cinsiyet hücreleri ekseriya dışarıya bırakılır. Döllenme ve gelişme nadiren ana hayvanın vücudunda olur. Meduzlar plankton (deniz yüzeyinde) halinde yaşarlar. Yalnız hidralarla bazı koloni teşkil eden formları tatlısuda yaşar. 1. Ordo - Hydroida : Umbrellaları genel olarak yüksektir. Gonatları manibriyum etrafında teşekkül eder. (Soliter veya koloni teşkil ederler). Kolonide iş bölümü vardır. Poliplerin bir kısmı besin almaya yarar (hidront); bir kısmı ise üremeyi temin eder. Buna üreme polibi gonangium denir. Üreme polibi 39 üzerinde cinsiyet fertleri gonoforlar meydana gelir. Hidroid poliplerinin koloni teşkil edenlerinde ektoderm kökenli bir kitin dış iskelet bulunur. Bu iskelet bazen sapların ve stolonların etrafını çeviren bir ince boru halindedir. Bunun dışında bazı hallerde hydrantların etrafında bir dış iskelet (hidroteka veya hydrotheca) bulunur. Bu şekilde hydrantlar tehlike halinde kendilerini teka içine çekebilir. Bazen tekalarda 1 veya daha fazla parçalı kapak bulunur. 1- Fam : Hydridae : Soliter yaşarlar. 5-6 tentakülden ibaret bir tentakül çelenkleri vardır. Gastral boşluk tentaküllerin içine kadar uzanır. Meduz dölü yoktur. Dünyanın her tarafında göl veya gölcüklerde yaşarlar. Teka bulunmaz. Hydra vulgaris : Tatlısuda yaşar. Hydra viridis Chlorohydra viridissima : Endoderm hücrelerinde simbiyont olarak yaşayan yeşil renkli zooklorelleri ihtiva ettiğinden yeşil renklidir, berrak suda yaşar. 2- Fam : Campannularidae : Hidrantların etrafında yer alan çan biçimindeki hidrotekaları ile tanınırlar. Obelia : Tek bir bireyle yaşama başlayan fert zamanla çok dallı koloniler meydana getirir. 3 - Fam : Sertullaridae : Sapsız olan hidrotekalar 1-4 parçalı kapak ihtiva ederler. Hydrantlar tamamen teka içerisine çekilebilir, tekalar karşılıklı ve dönüşümlü dizilir. Sertularella 4 - Fam - Plumularidae : Koloni dalları tüy şeklindedir. Hydrotekalar dallar üzerinde bir sıra üzerinde bir tarafı daha yapışarak dizilir. Kapak yoktur. Genellikle meduz dölü yoktur. (Eşeysel fertler meduzoidler halinde kolonilere bağlı kalır). Aglophenia 2 - Ordo : Siphonophora 40 Yüksek polimorfizm gösteren suda yüzen veya sabit olan bu grup şekilleri değişmiş polip ve meduz tipleri ihtiva eder. Zehirlidir. Physalia - Serbest yüzen en tehlikeli deniz analarındandır. Zehiri kobra yılanınkine yakın olup , büyük ızdırap verir. 2. Class : SCYPHOZOA Genellikle büyük deniz analarının bulunduğu gruptur. Vücutları 4 ışınlı bir radial simetri gösterir. Mezoglea tabakası hücreli bir jelatin tabakası halindedir. Eşey hücreleri endodermden oluşur. Döl değişim vardır. Ancak polip dölü gerileyerek önemini kaybetmiş meduz dölü önem kazanmıştır. Bu grupta (umbrellanın kenarında velum yoktur) Subumbrellanın ortasındaki dört köşeli kısa bir manibriumun ucunda dört köşeli ağız vardır. Ağzın köşe kısımları genellikle uzayarak kısa veya uzun olabilen ağız tentaküllerini meydana getirir. Sifo meduzlarda duygu cisimlerine rhopalium adı verilir. Vücut kenarları eşit bölmeler halinde loblara ayrılmış ve Rhopaliumlar kenar lopları arasındaki girintilerde yer almıştır. Bazılarında ışık verme kabiliyeti vardır. Birçoklarında mesoglea içinde zooksantel ve zookloreller yer alır. Hepsi karnivordur. Bu hayvanlar çana benzer vücutlarının açılıp kapanması, nabız atışı şeklinde bir hareketle yayılırlar. Vücutları kase, kadeh, borozan, kubbe, tabak, piramit, küp şeklindedir. Ordo - Semaeostomeae Umbrellanın tabak veya kase şeklinde olması ve kısa manibrium ile diğer ordolardan ayrılır. Aurelia (deniz anası): Bütün dünya denizlerine dağılmıştır. Ters dönmüş bir kaseye benzer. Aurelianın periferinde eşit bölümler halinde 8 lob bulunur. Bu loblar arasındaki girinti kısmında rhopalium denen 8 adet duygu organı yer alır. Subumbrellanın merkezinden kısa bir manibrium uzanır. Ortasında kase şeklinde ağız açıklığı bulunur. Manibriumdan 4 ağız tentakülü çıkar ve su içerisinde uzanır. Bu kollar üzerinde çok sayıda yakıcı hücre yer alır. Aurelia’nın besinini teşkil eden küçük 41 hayvansal organizmalar bu kolların yardımı ile yakalanır. Mide umbrella bölgesinin hemen hemen yarısını kaplayan at nalı şeklinde 4 gastrik cep ihtiva eder. Bu gastrik ceplerin iç yüzeylerinde de yakıcı hücreler yer alır. Gastrik ceplerin dış kenarlarında sekizi dallı bir kanal sistemi vardır. Bunlar periferde halka kanallarla birleşir. Bu sistem hem sindirim hem de sindirilen besinin sirkülasyonu ile ilgilidir. Üreme bilindiği gibi meduzlarda eşeylidir. Gastrik ceplerin tabanında parlak pembe renkte gonatlar yer alır. Bunlardan gametler teşekkül eder (Endodermden). Gametler olgunlaşınca gastrik cepler içine dökülürler ve buradan ağız yolu ile dışarı atılır. Yumurta suda döllenir ve az bir zamanda kirpikli bir planula larvası meydana gelir. Kısa bir süre serbest yüzdükten sonra kendisini sert bir zemin üzerine tesbit eder ve genç bir polip gelişir. Daha sonra polibin serbest ucunda enine bölünmeler ile tomurcuklar ephyra meydana gelir. Ephyra’ların kenarları 8 girinti ile parçalara ayrılmıştır. Az sonra her bir ephyra ana fertten ayrılır. Vücudun altı üstüne döner ve bu suretle serbest yüzen bir meduz meydana gelir. Ve aynı devrede devam eder. Aurelia   aurita   - 5-40 cm. boyda olup bütün Avrupa denizlerinde yaşar. Büyük sürüler teşkil ederler. 3. Class : ANTHOZOA (Mercanlar) 6000 türü ile en geniş sınıftır. Pharynx ve mezenterin gelişmiş olması ile farklıdır. Pharynx tüp şeklinde olup dış ortamı gastrovasküler boşluğa bağlar. Mezenter gastrovasküler boşluğun içinde septumlar biçiminde ve arada mezoglea bulunan iki gastrodermis tabakasından yapılmıştır. Bitki benzeri tamamıyla polip evresindeki sölenteratlar olup denizlerde yaşarlar. 6-8 veya çok ışınlı vücut bilateral simetrilidir. Yalnız polip dölü bulunur ve çoğu koloni halinde yaşarlar. Gastral boşluk oluşmuş bölmeler odacıklara ayrılmıştır. Mercanların hemen hemen hepsinde iskelet ektodermik veya mezenşimik olup ektoderm hücrelerinin kalkerli veya keratinli salgılarından meydana gelir. Çoğalmalar eşeysiz yani 42 tomurcuklanma ile veya eşeylidir. Eşey hücreleri endodermden meydana gelir ve ayrı eşeylidirler. Denizlerde bulunur. Soliter veya koloni halinde sesil olarak yaşarlar. Koloniyi bağlayan ana doku mezoglea ve gastrodermal tüplerdir ve koloninin alt yarısını yapıştırır. Mercan kayalıklarında olduğu gibi ölü iskeletlerinden oluşan resifler (üstündeki bireyler canlıdır) yuva ödevi görür. Sıcak denizlerde bulunurlar (Deniz gülü, deniz kırbacı, deniz yelpazesi, deniz kalemi, mercan başlıca örneklerdir). Phylum - CTENOPHORA (Taraklılar) Knidositleri bulunmayan sölenterlerdir. Yalnız iki tentakülleri vardır. Vücutlarının yanlız bir boşluk ihtiva etmesi, organ sistemlerinin bulunmayışı sinir sisteminin subepitel oluşu ile knidlilere benzerler. Denizlerde 100 kadar türü olup ceviz büyüklüğündeki küçük hayvanlardır. Bir jel kütleyi çevreleyen iki hücre tabakasından oluşurlar. Ekto ve endoderm arasındaki jel kütle mezogleaya benzer olup daha gelişmiştir ve içinde hücre bulunur. Dış yüzey tarağa benzeyen ektoderm kökenli 8 sıra kirpikle örtülmüştür. Bunların yardımı ile su üstünde hareket ederler. Vücudun üst kutbunda primer eksenin ucunda karmaşık yapılı bir duygu organı yer alır. Vücut yüzeyindeki tarak benzeri organlar radial simetrili, iç organları ise bilateral simetrilidir. Bu organ hücrelerine bağlanan 4 kirpik demeti ile dengelenen kalker tanecikler kirpiklere daha çok yüklenir ve duygu hücrelerini uyarırlar. Bu durum bazı kirpiklerin daha çok vurularak normal duruma dönmesini sağlar. Sinir sistemi epidermis altında yer alan dağınık bir sistem şeklinde olup bir ağ halindedir. Duygu organında kirpiklere uzanan sinir uzantıları vuruşları kontrol eder. Ağız vücudun alt tarafındadır. Sindirim boşluğu gastrovasküler boşluk halindedir. Sölenterlerden başlıca farklılıkları çok değişik larva gelişimine sahip olmalarıdır. Hepsi hermafrodittir. Çoğu parlak renklidir. Boşaltım sistemi henüz gelişmemiştir. Hem sölenterlerde hem de bu grupta büyük regenerasyon yeteneği görülür. Ktenoforların hepsi karnivordur. 43 Pleurobranchia   ileus - Az çok küre biçiminde ve 13 mm. boyda olup kuzey denizi ve Atlas Okyanusu.nda bulunur. COELEMATA (Bilateria) Sölomatlar bilateral simetrili muhtemelen yerde sürünen hayvandan türemiştir, çünkü bunların ağızları aşağı doğru yönelik olarak vücut ventral ve dorsalde farklılaşmış böyle olunca bileteral simetri doğmuştur. Duyu organları öne yönelmiş bunu sinir sistemi izlemiş ve hayvanın hareket ettiği yönde bir baş ortaya çıkmıştır. Organların oluşumuna mezoderm de katılmıştır ve mezodermle astarlanmış ikinci bir karın boşluğuna rastlanır (Coelom). Phylum : PLATYHELMİNTHES (Yassı kurtlar) Vücutları dorso-ventral olarak yassılmış, genellikle yaprak şeklinde ve yumuşak yapılı olan hayvanlardır. Tatlısu, deniz ve karalarda yani nemli ortamlarda serbest olarak yaşayan türlerden başka parazit olanları da vardır. Gastrodermis ve epidermis arası (blastocoel) mezenşim dokusu ile doldurulmuştur. Yassı kurtlar vücudun ventral bölgesinin orta kısma yerleşmiş tek açıklık olan ağızla, dışarı ile ilişkili bir gastrovasküler boşluğa sahiptir. Bu boşluk bazen dallanmış da olabilir. Dolaşım sistemi yoktur. Bu nedenle de sölenterlere benzerlerse de simetri durumlarının farklılığı, gonatların da taşıma kanallarının oluşu ve boşaltım organlarının varlığı ile onlardan ayrılır. En dışta epitel tabaka ve salgıladığı kutikula ile siller olup, vücut derilerinin altında bir epitel ve kas tabakası yer alır. Bu tabaka ile barsak arasındaki boşluk yıldız şekilli hücrelerin meydana getirdiği (ve aralarında boşluklar bırakan) blastocoel ile doludur. (Blastocoel intercelular boşluk bırakan yıldız şekli hücrelerden oluşmuştur ve bütün organlar bu doku içine gömülüdür). Sindirim sistemi sert bir yutak ve orta barsak olarak ayırdedilir. Anüs yoktur (ağız her iki maksatla da kullanılır). Torba halinde olan barsak parazit içermez. Boşaltım organı protonefridium tipinde ve dallı bir kanal sistemi halindedir. Protonefridiumlar yüzlerce alev hücresi içerir, çift ya da tek, bazen de çok 44 sayıda delikle dışarı açılır. Bu delikler vücudun karın tarafında ya da son kısmında bulunurlar. Protonefridiumlar vücudun su miktarını da düzenlerler. Sinir sistemi ağ şeklinde olup bazen de bir beyin ganglionu ile ondan çıkan sinir kordonları biçimindedir. Vücutları dışta ektoderm, içte endoderm ve bu iki tabaka arasında organların bir çoğunu meydana getiren mezodermden oluşur. Bu organlar kaslı bir yutak, basit gözler, duygu organları, bir beyin ganglionu, bir çift birbirine bağlı karın sinir şeridi ve üreme organlarıdır (ovaryum ve testisler, bunlarla ilgili kanallar, penis ve vaginadır). Sölenterlerin aksine yüksek organizasyonlu hayvanlar gibi bilateral simetrili olup belirli bir ön ve arka uca sahiptirler. Hareket vücut yüzeyindeki kirpiklerle, kısmen de toprak solucanlarına benzer şekilde kas kasılmalarıyla yapılır. I - Class - Turbellaria Tatlı su, tuzlu su ve rutubetli topraklarda serbest yaşarlar. Boyları 0.1-500 mm. arasında değişir. Fam: Planariidae :Yassı vücutludurlar,belirli bir baş bölgesi ayırdedilmez. Fakat ön taraf daha geniş olup duygu organı, göz, statosit, tentaküller içerir. Ağız karnın orta bölgesindedir. Başın iki yanı kulak gibi çıkıntılı olup, bazen iki yanında tat ve koku çıkıntıları bulunur. Düz bir boru halinde olan yutak (pharynx) bazen etrafı kas kılıfı ile çevrili ve ağızdan dışarı çıkarılarak ava sokulan bir boru halindedir.Derileri bir tabakalı yumuşak ve silli epidermis şeklindedir. Dışarı doğru kutikula salınmaz. Derideki kas kılıfı kontraksiyonu ile sürünerek hareket eder (karın tarafındaki yoğun siller yaşlanma sonucu azalır veya suda dalgalanarak yüzen planariadaki gibi). Sillerin hareketi vücut çevresindeki suyun hareketini dolayısı ile solunumu kolaylaştırır. Boşaltım organı protonefridiumlardır. Protonefridium vücudun iki yanında uzanan çok dallı iki kanaldan oluşur. Vücut dokusu içine kadar ulaşan ve bu kanallarla ilgili her bir küçük kanal ucunda kirpik demetine sahip olan alev hücreleri vardır. Üremeleri enine bölünme ile eşeysiz ve hermafrodit olduklarından karşılıklı döllenme ile eşeylidir. Hepsi karnivordurlar (böcek, solucan yer). 45 Turbelleryalarda çok yüksek regenereasyon kabiliyeti vardır. Solunum vücut yüzeyi ile yapılır. Planaria - Vücut benekli gri ve siyaha yakın renklerde olup 5-25 mm. uzunluktadır. Bunları bıçakla keserek öldürmek hemen hemen olanaksızdır. Bir planaryadan kesilip ayrılan en küçük parçalar bile yenilenme yetenekleri sayesinde eksik kısımlarını tamamlayarak yaşamaya devam ederler. Kesilen parçanın baş kısmına olan uzaklığı yenilenme yeteneğinin başarısını etkiler. Yenilenme, paranşim içinde yer alan neoblastlar tarafından yapılır. II - Class - TREMATODA Ergin haldeyken çeşitli hayvan ve bazen insanların iç organlarında parazit olarak yaşarlar. Yapı olarak turbelleryalara benzerlerse de parazit yaşamalarından dolayı konakçıya yapışmaya yarayan bir ya da daha fazla vantuza ve kirpikler yerine kalın bir dış tabakaya yani kutikulaya sahip olmaları ile onlardan ayırt edilirler. Turbellaryaların bütün hayat boyunca muhafaza ettikleri silli epitelleri trematodların sadece larva döneminde görülür. Yer yer diken ve pullar bulunur. Sindirim, boşaltım ve üreme organları turbellayalara benzer. Ancak ağız ön uçta yer alır. Genellikle hermofrodit hayvanlardır. Beslenmeleri ağız ve barsakla, büyük kısmında ise sadece vücut yüzeyi ile gerçekleşir. Ordo - Digenea Fam. Fasciolidae -Vücutları dorso-ventral yönde yassılaşmış olup, 10 mm. kadar büyüklüktedirler. Biri ağız çevresinde diğeri ise karın ortasında olmak üzere iki vantuzları vardır. Karın vantuzunun yeri familya ayrımında kullanılır. Cins-Distomum : Bu cinse bağlı türler geviş getiren hayvanlarda görülür ve karaciğer sülüğü veya karaciğer kelebeği olarak isimlendirilirler. Tesadüfen insanlara geçerek ölüme sebep olabilir. Distomum lanceolatum (Küçük Karaciğer Kelebeği): Ergin halde koyun, keçi, sığır, at karaciğerinde bulunur. Gelişme safhasında salyangoz ve 46 karınca olmak üzere iki ara konukçusu vardır. Boyu en fazla 1 cm. kadardır. Yassı vücutludur. Önde yer alan ağız bir ağız vantuzu (çekemi) içinde bulunur (geriye doğru barsağın uçları kapalıdır). Ağız vantuzunun gerisinde karın vantuzu yer alır. Parazit konukçu hayvana bu vantuz vasıtası ile tutunur. İki vantuz arasında eşey deliği bulunur. Hermofrodittirler. Bir çift olan testislerden çıkan kanallar birleşerek bir tek kanal (vas defferens) oluşturur ve penise açılır (Penis, penis kesesi içindedir). Dişi üreme organını küçük bir ovaryum, kısa bir oviduct ve uterus takip eder ve penisin yanından dışarı açılır. Bir fert binlerce yumurta meydana getirir. Yumurtalar konukçu hayvanın safra salgısı ile dışarı atılır. Yumurta açılır, içinde tam olarak gelişmiş sillerle örtülü bir miracidium larvası çıkar ve besini ile birlikte kara salyangozunun sindirim kanalına geçer, yumurta kabuğu erir; miracidium larvası serbest hale geçer ve orta barsak duvarına yerleşerek Sporosist meydana getirir (Bunun içinde ikinci bir sporosist dölü), daha sonra içerde serkaria dölü meydana gelir. Serkarialar vena vasıtası ile salyangozun solunum organı boşluğuna gelir ve burada (grup halinde) kistler oluşur. Her kistte 300 kadar serkaria vardır. Kistler solunum organından mukusla dışarı atılır ve otlara yapışır. Bu otu karınca (Formica) yerse metaserkariaya değişir. Bu hayvan koyun keçi vs. tarafından yenirse kist midede açılır ve mide duvarını deler. Vena yolu ile karaciğere gider, safra kanalına yerleşir ve erginleşir. Yumurtalar safra ile barsağa gelir, oradan dışkı ile dışarı atılır. Konakçının zayıflamasına ve ölümüne neden Fasciola   hepatica: Boyu 20-30 mm. kadardır. Koyun, keçi ve sığırların safra kesesinde bulunur. Halk arasında karaciğer kelebeği denir. Kutikula üzerinde diken gibi kabartılar vardır (kirpikli epitel). Dışkı ile konukçunun vücudundan atılan yumurtalar ancak su ile temas ettiği takdirde açılır ve içinden miracidium larvası çıkar (larva su içinde serbest yüzerken). Limnea cinsinden su salyangozuna girer, karaciğere yerleşerek sporosist oluşturur. Sporosistin içindeki embriyonal hücreler redia’ları 47 bunlar da serkariaları meydana getirir. Serkarialar salyangozun barsağı yolu ile dışarı atılır. Bunlar su kenarında bir bitkiye tutunur ve orada kist haline geçer. Otu yiyen konukçu hayvanın midesinde kist açılır, serkaria karaciğere geçerek safra kanalı ve kesesine yerleşir. Yumurtaları idrar yollarında iltihaba sebep olur. Distomum 5-6 mm. en çok 1 cm boyda olmasına karşın bunlar 20-30 mm. boyda olduklarından safra kanallarını kolayca tıkayabilir. Barsak Distomum.daki gibi iki kola ayrılarak aşağı iner ve yanlara doğru kollar oluşturur. Opisthorcis sinensis : (Çin karaciğer kelebeği) İnsan, köpek, kedi, fok ve balık yiyen memelilerin safra kanallarında bulunur. Miracidium ve serkarialar için ana konak salyangoz ve balıktır. Oryantal bölgelerde yaygındır (İnsan dışkısı karışmış sularla sulama nedeni ile) safra ve karaciğerde tahribat yapar. Echinostoma   (Schistosoma)   haematabium: Erkek büyük ve kalın vücutlu olup vücut ventralinde boydan boya bir yarık taşır. Dişi iplik şeklinde daha ince olup erkekteki bu yarık içinde yaşar. İnsanların toplardamarlarında parazit olarak bulunur. Sıcak ülkelerde ara konak su salyangozu olup özellikle pirinç tarlalarında su ile temastaki insan derisinden girerek yumurtalarını kana bırakırlar. Biraraya geldiğinde böbrekten atılamayıp iltihap ve kanamaya neden olur. III. Class - CESTODA (şeritler) Endoparazittirler. Ergin halde omurgalıların barsaklarında, nadiren karın boşluğunda parazit yaşarlar. Dar ve yassı şerit şeklindeki hayvanlarda önde başın bulunduğu kısma scolex denir. Scolex baş ve boyun kısımlarını kapsar. Bu kısımda parazitin konukçu hayvana tutunmasına yarayan çengel ve vantuzlar bulunur. Vücudun geride kalan kısmı seri halinde proglottis denen bölmelerden ibarettir. Proglottisler boyun kısmından tomurcuklanma ile meydana gelirler. Bu nedenle en yaşlı proglottisler en sondadır. Bunlar zaman zaman atılır. Bütün vücut yüzeyi kutikula ile örtülüdür. Kutikulanın altında sırasıyla kaide (bazal) membranı ve bunun altında dış tarafta halka, iç tarafta ise boyuna 48 uzanan kas liflerinden oluşmuş kas tabakaları bulunur. Bunun dışında parenşim kaslar da bulunur. Boşaltım organları protonefridiumlardır. Sinir sistemi başta enine bir ganglion ile geriye doğru uzanan iki sinir şeridinden meydana gelmiştir ki bunlar ana boşaltım kanallarının dışında uzanırlar. Barsak sıvısı içinde yaşadıklarından sindirim sistemi ve ağız yoktur besinlerini barsaklardan osmos yolu ile alırlar. Hermafrodittirler ve proglottislerin her birinde erkek ve dişi üreme organları vardır. Her bir proglottis kendisi ya da başka bir proglottis ile çiftleşebilir. Döllenmiş yumurta ile dolan proglottis kopar ve konakçı vücudundan atılır. Ordo- Cestodes Fam.- Taeniidae Taenia   solium: (domuz tenyası) Ergin halde insan ince barsağında yaşar. Ara konakçısı domuzdur. Ara konağın sindirim kanalına geçen yumurtanın kabuğu erir serbest kalan onkosfer (kancalı embriyo larvası) barsak epitelini delerek kas dokusuna geçer ve sistiserkus (kist) meydana getirir. Böyle bir domuz eti iyi pişirilmeden yenirse, kist barsakta erir, scolex dışarı çıkarak barsak duvarına tutunur. Bundan sonra proglottisler gelişmeye başlar. Ergin halde boyu 3-4 m. kadardır. Taenia   saginata : (Sığır tenyası) Bu şeridin ara konakçısı yalnız sığırdır ve ergin halde insanda bulunur. Sığır etinde bulunan larva şekline Cysticercus adı verilir. Larvalı sığır eti çiğ veya az pişmiş olarak yendiği zaman insanın ince barsağında 8-10 m. boyunda olan şerit meydana gelir. Pişmeden veya az pişmiş olarak yendiği zaman parazit alınmış olur. Domuz şeridine benzer ancak kanca yoktur. Bu şeritler besine ortak olarak insanı zayıflatır. B12 vitamini sömürür, fakat aynı zamanda meydana getirdiği toksik maddelerle kansızlık ve sinir bozukluklarına sebep olur. Parazitleri düşürmek için ilaç verilir. Ama scolex düşmedikçe 2,5 - 3 ay içinde şerit tekrar eski halini alır. 49 Echinococcus   granulosus: (Köpek tenyası) İnsanlar için en tehlikeli olan şerit köpek tenyasıdır. Ergin halde köpeklerde bulunan bu şeridin gelişmesinde ara safha koyunda ve insanda geçer. Köpekle oynayan bir çocuğu, köpek yaladığı zaman yumurtaları kolayca alabilir. Yumurtalar çiğ olarak yenen sebze ve meyvalardan da alınırlar. O zaman parazitin larvası insanın özellikle ak ve karaciğerinde bazen bir çocuk başı büyüklüğünde kistler meydana getirir. İçerisinde birçok scolex oluşur. Kistler çiğ et yiyen köpeklerin barsağında ergin şerit haline geçer. Bu parazit evcil hayvanlarda büyük ekonomik zararlara sebep olur. Kistler delindiği zaman kanla nakledilen scolexler vücudun başka yerlerinde yeni kistler meydana getirirler. Bunlar kalp ve beyine, diğer önemli organlara geçtiği zaman hastanın durumu çok ciddi bir hal alır. Kistlerin tedavisi ancak operasyonla mümkün olmaktadır. PSEUDOCOELOMATA Blastocoel ergin dönemde vücut boşluğu biçiminde gelişir, pseudocoel denen bu boşluk bütünüyle periton zarla astarlanmamıştır. Madde iletimi, azotlu atıkların depolanması, gametlerin gelişme ortamı, eşey bezleri ve organların gelişme ortamı görevlerini üstlenmiştir. Vücut örtüleri tek tabakalı epiteldir. Kaslı yutağın ve anüslerinin gelişmiş olması bu hayvanları Platyhelmintlerden ayırır. Regenereasyon yetenekleri yoktur. Phylum- NEMERTEA (Hortumlu solucanlar) Bazı literatürde class olarak alınmaktadırlar; en yakın akrabalarının Platyhelmintler olduğu düşünülmektedir. Platyhelmintler ile Annelid arasında özelliklere sahiptirler. Paranşime sahip olması, rhabdit benzeri salgı salgılayan silli epitel ile örtülü olması ile Platyhelmintlere, dolaşım sistemlerinin oluşması ve anüse sahip olmaları ile de Annelidlere benzerler. Vücutları yassı veya yuvarlak olup belirli bir baş bölgesi gelişmemiştir. Küçük bir gruptur (550 tür) hemen hepsi denizlerle serbest olarak yaşar. Parazit değillerdir; bu nedenle de fazla bir ekonomik önemleri yoktur; ancak evrimsel açıdan ilk organ sistemlerinin 50 görüldüğü bu grupta boy ortalama 5-20 cm. olup siyah ya da renkli çizgileri olan hayvanlardır. Gruba adını veren proboscis (hortum) vücudun ön ucuna açılan içi boş ve besin yakalanmasında kullanılan kaslı bir tüptür. Bu grupta görülen ilk önemli gelişme bir uçta besin almaya yarayan bir ağız aksi tarafta artıkların atılmasını sağlayan anüs ve arada bir özafagus ve barsakla tam bir sindirim sisteminin bulunmasıdır. Su ve metabolik artıklar yassı kurtlarda olduğu gibi alev hücreleri (protonefridium) ile atılır. Diğer bir gelişme sindirim ve dolaşım işlevlerinin ayrılması olup ilk dolaşım sisteminin bu grupta görülmesidir. Bu sistem vücut boyunca uzanan birbirine enine damarlarla bağlanmış kaslı 3 tüpten meydana gelmiştir. Kalp ve kılcal damarlar yoktur. Kırmızı kan hücreleri içeren gruplar vardır. Kan hareketi, vücut kontraksiyonu ve kaslı kan damarlarının kasılması ile olur. Vücudun ön ucunda sinir halkası ile birbirine bağlanmış iki grup sinir hücresinden (ganglion) meydana gelen bir beyin yer alır. Ayrı eşeylidirler. Regenereasyon yetenekleri var. Gelişmeleri metamorfozla olup larvasına "pillidium" larvası denir. Cerebratulus marginatus: Yassı vücutlu olup 30-40 cm. boydadır. Akdenizde yaşar. Memleketimizde Ankara tavşanlarında rastlanmaktadır. Aschelminthes 1. Phylum: Rotifera 2. Phylum: Nematoda 3. Phylum: Nemotomorpha 1. Phylum - ROTİFERA (Rotatoria) Bunlara döner solucanlar da denir. Bütün dünya deniz ve tatlısularda taban cisimcikleri üzerinde ve alglerde bulunur; bir kısmı da planktoniktir. 51 Laboratuvarlarda Protozoa kültürlerinde de rastlanır. Protozoonlardan daha büyük, mikroskobik hayvancıklardır. Vücutları baş, gövde ve ayak olmak üzere 3 bölgeye ayrılır. Vücut ince bir kitin tabakası ile kaplı olup genellikle arka uçta bir ayak yer alır. Hayvanın tespit edilebilmesi salgı bezleriyle olur. Başta kenarı sillerle çevrili bir disk organı vardır. Buna tekerlek organı da denir. Bu organ harekete ve besin almaya yarar. Rotatorlar saydamdır. Hareket halindeyken iç organları görülür. Ağızdan sonra kaslı farinx (mastax) gelir. Farinx, kutikular bir çeneye sahip olup 7 parçadan oluşmuştur. Öğütücü mide kitinden öğütücü dişler içerir. Daha sonra kaslı mide yer alır. Sindirilmeyen maddeler anüs ile sonlanan bir barsakla dışarıya atılırlar. Başaltım organı protonefridiumdur. İyi gelişmiş bir sinir sistemi vardır. Dişiler partenogenetik olarak çoğalabilirler. Yumurtalar döllenmeden gelişebilir. Erkekleri dişilerinden daha küçüktür. Rotifera’lar arasında şekil ve yaşadıkları yerler bakımından çok büyük değişiklikler vardır. Göl sularında bulunanların vücudu uzun yapılıdır. Arka kısımları çatal şeklindedir (bu hayvanlar ağızlarının etrafında bulunan kirpiklerle suda yüzerler ve solucan şeklinde hareketler yaparlar). Diğer bazı Rotifera’lar silindiriktir ve içinde yaşayabilmek için kendilerine bir kabuk örerler, bu şekilde dış etkilerden kendilerini korumuş olurlar. Bu durum onların çok yaygın olmalarını sağlar. Rotiferlerde yalancı bir coelom bulunduğundan Nematoda ve Gastrotrichia.larla çok yakın akrabalıkları olduğu kabul edilmektedir. Rotifer ve Gastrotrichialar sabit hücreli hayvanlardır. Embriyonik gelişme sonunda mitoz durur. Büyüme ve regenereasyon görülmez. Yalnızca birkaç gün yaşarlar ve yaşlanma başlar ancak günde birkaç saat sodyum sitrat içinde tutulurlarsa insanlardaki gibi yaşlanma nedeni olan kalsiyum tümüyle alınır ve yaşam süresi uzatılabilir. Bu alanda yapılacak deneyler ile insanın ömür uzunluğunun uzatılabileceği sanılmaktadır. Rotatorlar kuru olarak yani latent safhada yılarca canlı tutulabilir. - 272° C.da 8 saat yaşarlar. Bu nedenle deneylerde de kullanılabilirler. 52 Fam - Philodinidae Philodina - Tatlı ve durgun sularda serbest olarak yaşarlar. Sürünerek hareket eden birçok rotator ihtiva ederler. Fam - Brachionidae Gövde kase şeklinde olup vücudunda çıkıntı şeklinde küçük dikenler bulunur. 2. Phylum - NEMATODA Rotifera ve Gastrotrichia ile akraba oldukları ileri sürülmektedir. 10.000 den fazla türü olan bu grup üyeleri denizlerde, tatlısularda, toprakta bitkisel ve hayvansal çürümüş maddeler içinde bulunur. Gruplar farklı ortamlarda yaşamalarına karşın vücut organizasyonları çok benzer. Vücutları uzun ve segmentsizdir; ön kısmı yuvarlak arka kısmı iğ şeklinde sivri, yassı veya çatallıdır. Büyüklükleri çok değişir, serbest yaşayan gruplar 1 mm. kadardır, parazit yaşayan at barsak nematodu 35 cm., Floria medinensis ise 2 metredir. Çoğu hayvan ve bitki parazitidirler. Hemen hemen her toprakta ekonomik önemi büyük olan çok sayıda nematod Başta halka biçimli bir serebral ganglion buradan karın tarafına inen sinir kordonları bulunur. Nematodlarda sindirim sistemi düz bir boru şeklindedir. Ön uçta ağız, arkada anüs bulunur. Bilindiği gibi bu grupta vücut duvarı ile sindirim sistemi arasında yer alan vücut boşluğu, pseudocoel (yalancı boşluk) tipindedir (hakiki coelomda bulunan mezodermik tabaka yoktur). Vücutları kalın fakat çok esnek olan epidermis tarafından salgılanan kalın, üstü partiküllü birkaç tabaka olabilen kutikula ile kaplanmıştır. Silli epitel yoktur. Yalnız boyuna kasları gelişmiştir. Bu nedenle kolaylıkla yılan gibi sürünerek hareket ettikleri halde zorlukla yüzerler. Ergin devrede hücre bölünmesi (mitoz) durur. Ancak hayvan hücre büyümesi ile gelişir. Genç bir nematodun ergin hale gelmesi sırasında kutikula büyümeyi engeller. Bu nedenle kutikula periyodik olarak değiştirilir (gömlek 53 değiştirme). Bu bir nevi deri değiştirmektir. Bu grupta genellikle ergin oluncaya kadar 4 kez deri değiştirme görülür. Her organ belli sayıda hücre içerir. Regenereasyon yoktur. Nematodların çoğu ayrı eşeylidir. Bu durum hayvanlar aleminde ilk defa görülür ve eşeyli olarak ürerler. Erkek eşey açıklığı anüsten, dişinin ise ön ventral taraftan (bir çift olarak) açılır. Fam - Ascaridae - Oldukça kalın vücutludurlar. Ascaris lumbricoides   (barsak solucanı): İnsanlarla domuzların ince barsağında (30 cm. yuvarlak açık pembe renkli) yaşarlar. Ayrı eşeylidirler. Parazit yaşadığı için ağız ve anüs küçülmüş olup, dolaşım sistemleri Döllenme vücut içinde olur, erkekten alınan spermalar uterusa gelerek yumurtayı döller. Sert bir kabuk ile çevrilen yumurtalar yaşadığı hayvanın barsağına inerek dışarı atılır, yumurtaların gelişebilmesi için birkaç hafta nemli toprak veya suda kalması lazımdır. Yumurtalar henüz dışkı içinde iken içlerinde küçük kurtçuklar gelişir. Bu yumurtalar domuz veya insan besinine karışarak alınırsa ince barsakta açılır. Genç kurtlar ince barsağı delerek kan damarlarına buradan da kalp ve akciğere geçerek, bronşlara girerler. Oradan hava boşluğuna ve yemek borusuna tekrar bronşa geçerek erginleşirler. Genç kurtlar çok sayıda ise iltihap, sıtma, kanama gibi nöbetlere sebep olur. Bir dişi askaris günde 200.000 döllenmiş yumurta bırakır. Ascaris   megalocephala (at askarisi) 20-30 cm. boyda olup at barsaklarında parazittir. Fam. Anguillulidae Tarımda ekonomik önemi olan türleri içerir. Anguillula tritici : Buğday zararlısı Anguillula dipsaci : Çavdarda zararlı Heterodera : Pancar ve domateste zararlı 54 Fam. Filariidae İplik kalınlığında ince uzun vücutludurlar. Erginleri lenf dokularında yaşar. Birkaç cm. boydadır. Küçük larvalar kana karışır ve kan emen sineklerle yeni konağa geçer. Filaria - Çoğu bağ dokusu içinde genellikle derinin altında yaşar. Filaria bancrofti - İnsanların lenf sisteminde yaşar ve lenf damarlarını tıkar (Dokularda şişme görülür vücudun altı ve bacaklar şişer). Fil hastalığı elephantiasisi yapar. İnsandan insana geçimi sinek ile olur. Fam. Trichinellidae Trichinella   spiralis: Hayat devresinin bir kısmını insanda geçirip, domuz ve sıçan ince barsağında parazit olup kana, dokulara, çizgili kaslara geçip orada kalker kist oluşturur. Kurtçuklar birkaç yıl sonra yeni konukçuya geçer, kistler sindirilir. Larvalar ince barsakta erginleşir ve hastalık Trichinosis başlar, barsak çeperlerinin delinmesi ateş ve ishal yapar. İkinci safha larvalar kas dokusuna yerleşir. Kas faaliyeti durur. Ağrılar başlar ölüm görülebilir. Fam. Strongylidae - Vücutları silindir şeklinde bazen de iplik gibidir. Kenarları ekseriye dişli olan büyük bir ağız kapsülü içerir. Ancylostoma   duodenale   (Kancalı kurt) Anemiye neden olur. Erginler insan ince barsağında beş sene kadar kalabilir. Barsağın mukozası ile beslenir ve dişleri ile barsak tümörlerini eritir. Fam. Oxyuridae - Çok küçüktür. Gelişmelerinde taşıyıcı ara konak yoktur. Omurgalı hayvanlarla arthropodların barsaklarında yaşarlar. Ağızlarının kenarı düz veya dudaklıdır. Oxyuris - Çoğu 3 dudaklı olup dişilerde vücudun arka ucu iğne gibi uzun ve sivri, erkeklerin ise küttür. Oxyuris   vermicularis - İnsanlarda genellikle çocuklarda görülen parazitlerden biridir (dişiler 2-5 mm, erkekler ise 9-12 mm. boyunda olur). 55 Genç hayvanlar ince barsakta, erginleri kör barsak ve kalın barsakta yaşarlar. Genellikle geceleri yumurta ile dolu dişiler anüsten çıkarak anüs çevresine binlerce (13.000 kadar) yumurta bırakırlar. Normal halde bunlar gelişerek larvaları meydana getirirler. Larvalar henüz yumurta kabuğundan çıkmamış bir halde ağız yolu ile insana geçtikleri taktirde 14 günde ergin hale gelirler. Parazitlerin cilt üzerindeki hareketleri kuvvetli bir kaşıntı yapar. Bazen kaşınan yerlerden tırnak aralarına giren yumurtalar bilhassa küçük çocuklarda parmakların ağıza sokulması ile tekrar aynı konağa döner. Önemli enfeksiyonlara sebep olur. 3. Phylum - NEMATOMORPHA Vücutları iplik şeklinde ve çok uzun olan çoğunlukla kaynak sularında rastlanan kıl kurtlarıdır. İki uçta biraz yassılaşmış olan vücut silindirik bir yapı gösterir. Larva parazitken, erginleri serbest yaşar. Vücutları hipodermis tarafından salgılanan kutikula tabakası ile örtülüdür. Hipodermis bir hücre sırasından meydana gelmiştir ve altında hücreleri epitel şeklinde sıralanmış bir kas kılıfı yer alır. Kas kılıfı yalnız boyuna uzanan liflerden yapılmıştır. Vücudun ön ucunda bulunan ağız ya çok küçülmüş veya tamamen kapanmıştır. Barsak karın sinusunun içinden geçer. Bütün vücut boyunca uzanan sindirim borusu ergin hayvanlarda yer yer körelmiş olabilir. Bu hayvanlarda özel bir boşaltım aygıtı yoktur. Hepsi ayrı eşeylidir. Yumurtalarını suya ve su bitkileri üzerine uzun iplikler halinde bırakırlar. Yumurtalardan küçük larvalar çıkar, bunlar böcekler tarafından besin ile alınırlar. Larvalar bu hayvanların sindirim borusundan vücut boşluğuna geçerler ve orada metamorfoz geçirerek süratle ergin boya ulaşırlar ve konağı terk ederek serbest olarak kaynak suları içinde yaşarlar. Fam- Gordiidae (tel kurtları) Gordius aquaticus - Kahve renkli bir tel şeklindedir. Avrupada bulunur 56 PHYLUM - GASTROTRİCHA Rotiferlere çok benzerler, ancak tekerlekler organı yoktur. Vücutları karın tarafı yassı bir şişeye benzer. Ön uçları baş şeklinde arka uçları çatallıdır. Vücut yüzeyi ince bir kutikula ile örtülüdür ve yüzeyde diken, pul gibi çıkıntılar görülür. Vücut yüzeyinde bazı bölgeler (karın yüzeyi ve ön uca yakın kısım) sillidir. Karın tarafındaki silli bölge yan yana uzanan iki şerit meydana getirir. Baş kısımda da kamçılardan meydana gelmiş dört püskül bulunur. Deride birçok bezler vardır. Ağız ön uçtadır. Sindirim borusu düz olarak arka uca kadar uzanır ve anüs ile sonlanır. Boşaltım organı vücudun yanlarında yer alan 7 çift protonefridiumdur. Boşaltım kanalları dolanmaz, ancak çok kıvrımlıdır. Sinir sistemi ön barsağın yan kısmında yer alır, iki parçalı beyin ve bundan ayrılan bir çift sinir kordonundan meydana gelir. Ancak mikroskopta görülebilen küçük hayvanlar olup havuzlarda, durgun sularda ve çok azı denizlerde yaşarlar. Besinleri bakteri ve alglerdir. Bu phylumda da rotororlarda olduğu gibi hücre sayısı sabittir. Bir kısmı hermofodittir. Bir kısmı da partenogenetik çoğalan dişilerden meydana gelmiştir. Erkeklere PHYLUM - BRYOZOA (Yosun hayvanları) Bir kısmı yosunlara çok benzer diğer bir kısmı da kayalar üzerinde ince dantelli kabuklar şeklinde görünürler. Genellikle koloni meydana getiren sesil hayvanlardır. Bazı türler kalsiyum karbonattan meydana gelen koruyucu bir kılıf salgılarlar. Ağız; üzerinde tentaküller bulunan daire veya at nalı şeklinde lopofofor adı verilen bir kenarla çevrelmiştir. Sindirim borusu "U" harfi şeklindedir (bu sebeple anüs ağıza yakındır). Hermofrodit hayvanlardır. Tatlısuda yaşayanlar statoblast adı verilen tomurcuklanma ile ürerler. 2 gruba ayrılırlar: 1. Entoprocta, 2. Ectoprocta 57 1. Entoprocta- Hakiki karın boşluğu (Coleom) yoktur. Yerine yalancı coelom (Pseudocoelom) mevcuttur. Anüs lopofoforun içindedir. 2. Ectoprocta- Gerçek coelom vardır ve anüs açıklığı lopofoforun dışında kalır. Kolonilerinde avicularium adı verilen ve kuş gagasına benzeyen bir organ bulunur. Kaslarla hareket eder ve ses çıkararak açılıp kapanır. Küçük hayvanların koloni üzerine yerleşmesine engel olur. PHYLUM - BRACHİOPODA (Kandil kabuklular) Kökeni eski devirlere dayalı, kaslarla açınıp kapanan ve kalsiyum karbonattan meydana gelmiş kabukları ile midyelere benzerler. Ancak midyelerde kabuk vücudun sağında ve solunda, bu grupta ise hayvanın altında ve üstünde yer alır. Alttaki kabuk bir sap kısmı ile sağlam bir zemine tutunur ve hepsi denizde yaşar. Sesil hayvanlardır. Jeolojik devirlerde çok daha zengin (3.000 tür) tür sayısına sahip olmakla birlikte bugün 200 kadar türle temsil edilirler. Ağızın iki yanında sillerle çevrilmiş lopofofor kolları tentakülleri bulunur. Boşaltım organları sindirim sistemi kontraktil çalışan kalp, gerçek coelom boşluğu vardır. Yumurtadan çıkan larva sillerle örtülüdür. COELOMATA Bu hayvanlar periton denen mezodermal zar ile yani epitelle tamamen çevrilerek astarlanmış ikinci bir karın boşluğu içerirler. İç organlar bu boşluk içinde yerleşmiş yine peritonla astarlanmışlardır. Coelomatlar ergin dönemde bilateral simetrilidirler. PHYLUM - ANNELİDA Tatlısu, deniz ve karada yaşayan halkalı kurtların bir kısmı diğer hayvanlarda parazittirler. Vücut homonom segmentlere ayrılmıştır. Gerçek coelom ve mezoderm (schizocoel) ihtiva ederler. Sindirim, boşaltım, üreme ve sinir sistemleri vücut boyunca uzanır veya kısmen metameri gösterir. 58 1. Annelitlerde deri ve kas çok iyi gelişmiştir. Vücut en dışta epidermisin bir salgısı olan kutikula ile sarılmıştır. Bunun altında tek tabakalı bir epidermis bulunur. Ondan sonra halka kaslar daha sonra da boyuna kaslar yer alır. 2. Sindirim sistemi Genel olarak önde ağızla başlayan ve anüsle sonlanan uzun bir boru şeklindedir. 3. Dolaşım sistemi kapalıdır. Barsağın üstünde, mezenter içinde uzanan kontraktil bir sırt damarı ile barsak ve karın sınırı arasından geçen bir karın damarından meydana gelir. Sırt ve karın damarı vücudun ön ve arkasında birleştikleri gibi her segmentte bu iki damarı birbirine birleştiren halka şeklinde damarlar vardır. Bazı hallerde sırt damarından başka halka damarlardan bazıları da kontraktil olabilir. Bu taktirde bunlara kalp adı verilir. Kan sırt damarında arkadan öne doğru karın damarında da önden arkaya doğru akar. Kan plazmasında az miktarda kan hücresi ve erimiş halde hemoglobin bulunur. Annelitlerde damar sistemi olmayan birkaç basit form da mevcuttur. 4. Solunum, deri ve bazı sucul gruplarda solungaçlarla yapılır. 5. Boşaltım organı segmental sıralanmış nefridium’lardır. Her segmentte bir çift nefridium vardır. Organları silli bir huni (nefrostom) ile coelom boşluğundan başlarlar ve huninin devamı olan silli boşaltım kanalı da aynı segmentten veya onu takip eden segmentin ventral kısmından dışarıya açılır. Nefridiumlar boşaltım maddelerinden başka coelom boşluklarına geçen eşey hücrelerini de dışarı taşırlar. 6. Sinir sistemi vücudun ön kısmında bulunan bir çift serebral ganglion ile başlar. Buradan ayrılan iki konnektif yutağın etrafını bir halka gibi sardıktan sonra ilk segmentin ventral bölgesinde yer alan karın ganglion çifti ile birleşir. Vücut boyunca her segmentte 1 ganglion çifti bulunur. Bir önceki segmentte bulunan ganglion çiftlerini birleştiren sinir ipliklerine konnektif, aynı segmentte bulunan iki ganglionu birleştiren ipliğe komisur denir. Annelitler ve Artropodlar için karakteristik olan bu tip sinir sistemine ip merdiven sinir sistemi denir. 59 7. Üreme, ayrı eşeyli veya hermafrodit olabilir. Bazı türlerde eşeysiz üreme de görülür. Gelişmelerinde bazı gruplarda sillerle kaplı bir trochophora larva evresi vardır. 8. Mezodermik orijinli olan coelomun içi bir epitel tabakası ile örtülü olup gerçek bir karın boşluğu meydana getirir. Vücut ile barsak arasında kalan coelom boşluğu yani epitel tabakanın barsağa dayanan kısmına splanchopleura, vücut duvarının kas kılıfına dayanan kısmına ise somatopleura adı verilir. 9. Annelitlerde genelde yüksek bir regenereasyon yeteneği vardır. I. Class- POLYCHAETA l. Hemen hemen hepsi denizlerde yaşayan, hafifçe dorso ventral yassı kurtlardır. 2. Belirli bir baş bölgesi vardır. Çenenin değişimi ile meydana gelmiş olan pharynx çevresinde prostomium ile örtülen bir peristomium gelişmiştir. Başın ön kısmı çevresinde 4 çift tentakül var. 3. Parapodiumun bulunması ile karakteristiktir. Parapodun üzerine çok sayıda kitin kıllar (setae) bulunur. 4. Kan kırmızı renkte olup nedeni kan sıvısında erimiº halde bulunan hemoglobin ve ameobosit hücreleridir. 5. Ayrı eşeylidirler. Her üreme mevsiminde coelom epitelinden geçici olarak ovaryum ve testisler meydana getirilir. Döllenme suda olur. Yumurtadan trochophor larvası çıkar. Sub.Class - Errantia Farinkslerini torba gibi ağızdan dışarıya uzatılabilir ve genellikle kitin çene veya diş ihtiva eder. 1-2 çift gözleri vardır. Vücut homonom segmentlidir. Geçici olarak borular içerisinde yaşıyorlarsa da genellikle serbest hareket ederler. 60 Fam. Nereidae Nereis Nereis diversicolor - (deniz kurdu) 8-8.5 cm. boyda olup. Avrupa denizlerinde bulunur. Nereis virens - Kum kurdu veya midye kurdu. Sub.Class - Sedentaria Segmentlere göre vücutları 2 veya 3 farklı bölgeye ayrılır. Gözleri ya çok küçüktür veya hiç bulunmaz. Devamlı olarak boruların içinde yaşarlar. Bazıları kuma gömülürler. Arenicola Arenicola marina - Boyu 12-15 cm. olup olta yemi olarak kullanılır. Akdeniz ve Atlas Okyanusu.nda yaşar. II. Class - OLYGOCHAETA 2000 kadar türü vardır. Tatlısularda ve nemli toprakta yaşar. Belirli bir baş bölgesi yoktur. Yarık biçiminde olan ağız ön uçta, anüs ise arka uçta yer alır. Barsak bütün sırt boyunca uzanan typhlosolis adı verilen girintiye sahiptir. Bu yapı barsakta emilim yüzeyini arttırmaktadır. Barsağın etrafında yer alan Chloragen hücreleri, karaciğer gibi ödev görüp, glikojeni sentez ve depo ederler. Class’ın ismi harekette rol oynayan Setae’lardan ileri gelir. Setaeları kaslar hareket ettirir. Parapod bulunmaz Polychaetlerden farklı olarak hermafrodittirler. Bununla birlikte eşeysiz çoğalan türler de vardır. Her solucan hem dişi hem erkek olabilir. Ancak döllenme vücut içinde olur. Yumurta içinde küçük bir solucan gelişir. Gelişmeleri esnasında, trochophor larvası yoktur . Olygochaetaların en belirgin özelliklerinden biri genellikle eşeysel olgunlaşma sırasında delikler civarında, 6, 7 segmenti kapsayan ve vücudu bir halka gibi saran clitellumun bulunmasıdır. Gelişme sırasında bir madde salınır. Bu, karından birbirine dönük olan hayvanların birbirine bağlanmasını sağlar. Bu kısımda ortalama 32. segmentten geriye 6-7 segmenti kapsar ve burada epidermis çok bezli ve şişkin bir hal alır. Her 61 segmentte kısa kitin setalar vardır. Clitellumda intersegmental boğumlar ve kıllar belirsizleşir veya tamamen kaybolur. Vücut yüzeyi ince bir kutikula ile örtülüdür. Bunun altında epidermis daha içte biri halka şeklinde diğeri de boyuna uzanan liflerden meydana gelmiş 2 kas tabakası ve coelom epiteli bulunur. Karada yaşayanlarda bazı segmentlerde sırt tarafta birer por bulunur. İç tarafta coelom boşluğuna açılan bu porlara coelom ve sırt porları denir. Kuruma tehlikesi olduğu zaman coelom sıvısının bir kısmı buradan dışarıya verilerek derinin nemli kalması sağlanır. Yüksek regenereasyon kabiliyetleri vardır. Besinleri Fam. Tubifidae Çok ince yapılıdırlar . Tubifex tubifex Tatlısularda. Suların dibinde başları dip çamuruna gömülü arka uçları serbest olarak yaşarlar. Boyları 8,5 cm. kadar olabilir. Fam. Lumbricidae - (Toprak solucanları) vücut kılları S şeklinde kıvrık ve sivri uçludur. Her segmentte 8 kıl bulunur. Bunlar yanlarda birer çift boyuna sıra teşkil edecek şekilde sıralanır. Dişi genital por 15, erkek genital porları ise genellikle 14’üncü segmentten dışarıya açılır. Lumbricus terrestris - Boy 30 cm. segment sayısı 140-180 kadar tarla ve bahçe toprakları içinde bulunur, clitellum 31-37 segmentler arasında yer alır. L. rubellus - Boy 15 cm. kadar, clitellum 26-32 segmentler arasında yer alır. Genellikle çürümüş yapraklar arasında bulunur. III. Class - HIRUDINEA Parazittirler ve vücutları sabit sayıda segment içerir. Derilerindeki sekonder bölmeler sebebiyle her iç segment dışta 2-14 halka gösterir. Hirudo medicinalis eskiden beri tıpta kullanılır. Vücutta belirgin bir baş bölgesi yoktur. Bugün bu hayvanlardan elde edilen hirudin maddesi kanın pıhtılaşmasını önlediğinden geniş ölçüde faydalanılmaktadır. Sülükler tatlısularda yaşarlar. Vücutları dorso ventral yassılaşmıştır. Vücudun her iki ucunda anterior ve posteriorde birer vantuz bulunur. 62 Sülükler vantuzlarla tutunarak ileri doğru hareket eder. Ön vantuzun içinde ağız, ağzın arkasında 3 köşe teşkil edecek şekilde sıralanmış 3 kitin diş bulunur. Bu dişlerle yara açıp kan emer. Kan emenlerde tükrük bezi salgısı kanın pıhtılaşmasını önleyen ferment içerir. Sindirim kanalında yan cepler vardır. Bunun için bir defa kan emince aylarca besin almadan yaşayabilir. Hermafrodittirler (Eşeysiz çoğalmazlar). Paraziter yaşama uygun olarak Parapodium veya setaeları yoktur, regenerasyon kabiliyetleri çok azdır, Trochophora larva dönemi Fam. Hirudinidae Hirudo medicinalis - Tıpta kullanılır. Boyu 15 cm. kadardır ve tatlısularda yaşar. Limnatis nilotica - 8-10 cm. boyda olup çeşme yalaklarında yaşar, memeli ve insana geçer. Burun ve ağız boşluklarına yapışarak kan emer. Phylum - ONYCHOPHORA Tropik bölgelerde yaygındırlar. Taşlar altında ağaç kovuklarında rastlanan geceleyin faal olan hayvanlardır. Vücut annelitlere benzer şekilde homonom segmenlidir. Ancak bu segmentler dış boğumlarla birbirlerinden ayrılmadıkları için dıştan görünmezler. Taşıdıkları üyeler segmentlerin yerini işaret eder. Ayrı bir baş bölgesi yoktur. Vücudun ön kısmında ventral olarak yerleşmiş ağız ve yanlarında papillalar bulunur (dorsalde anten gibi bir yapı). Dorsalde göz yer almıştır, ayaklar poliket parapodlarını andırır. Ancak yürümeye yaradığından homolog değildir. Ayrı eşeylidirler. Döllenme ve yumurtaların gelişmesinin bir kısmı vücut içindedir. Dolaşım açık olup kalp dorsaldedir. Kan kısmen hemocoel içinde dolaşır. Solunum püskül trakelerle olur. Boşaltım organı nefridiumlardır. Bu özellikleriyle arthropodlar ile annelitler arasında bir karakter gösterirler ve Arthropodaya geçişi oluştururlar. Fam. Peripatidae 63 Peripatus - Boyları 5 cm. olup geceleri faaldirler. Phylum - ARTHROPODA (Eklem bacaklılar) Karada, tatlı ve tuzlu sularda, havada yaşarlar. Ekvatordan kutuplara kadar geniş bir yayılış alanına sahiptirler. Arthropodlar, homonom segmentli olan annelidlerin aksine Heteronom segmentlidirler. Yani embriyo dönemlerinde muhtelif vücut bölgelerindeki segmentler değişik şekilde gelişerek bir takım bölgeler meydana getirmiştir. Bu bölgeler baş , toraks ve abdomen olmak üzere üç kısımdır. Arthropodlardaki simetri, annelidlerde olduğu gibi, bilateraldir. Hareket değişik sayıdaki segmentlerden yapılmış bacaklarla sağlanır. Kasları enine çizgilidir. Kontraksiyon süratli olduğundan, hareket de çabuk olur. Deri, kutikula ve Ca tuzlarının birikimi ile olağanüstü sertleşmiş ve bir dış iskelet meydana getirmiştir. Dış iskelet harekete engel olmamak için segmentler arasında kesintili olup yerini ince deri kıvrımlarına bırakır. Kaslara destek ödevini görür, zaman zaman atılır ve alttaki deriden yeniden meydana getirilir ki buna deri değiştirme denir. Böylelikle dış iskelet hayvanın büyümesine engel olmaz (her larva ergin hale gelinceye kadar belirli sayıda deri değiştirir. Bu sayı türe, sıcaklığa ve besine göre değişik olup 5-7 kadardır. Lahana kelebeğinde sıcaklığa göre 3-5, güvede ise besine göre 4-40 defa deri değiştirilir). Arthropodlarda her segmentte bir çift ekstremite yer alır. Ancak birçok grupta segmentler kaynaşmış olup dolayısıyla ekstremite sayısı segment sayısını belirler. Başta: Antenler, ağız ekstremiteleri ve gözler bulunur. Toraksta yer alan ekstremiteler hareketi sağlar ve çeşitli gruplarda yürüme, çoğalma, duygu organı, koşma gibi çok değişik görevleri görür. Sindirim borusu vücut boşluğunda serbest olarak uzanır. Dolaşım sistemleri açıktır. Kan kısmen damarlarda kısmen de vücut boşluklarında dolaşır. Boşaltım organları koksal bezler, maksil bezleri, anten bezleri veya böceklerde olduğu gibi malpiki boruları şeklindedir. 64 Solunum suda yaşayanlarda solungaç veya boru ve kitap şeklindeki trakelerle yapılır. Sinir sistemi beyin, yutak konnektifi ve karın ganglionlarından meydana gelmiştir. İp merdiven şeklindeki duyu organları iyi gelişmiştir. Antenler, basit ve bileşik gözler işitme organları ve denge organları bulunur. Ayrı eşeylidirler. Döllenme genellikle içte olur. Bazılarında partenogenez de görülür. Genel organizasyon ile Arthropodalar muhtemelen Annelidaya benzeyen vücudu segmentli kurt (larva) gibi bir atadan köken almışlardır. Bu köken canlıda, çok basit yapılı olan baş muhtemelen duyu kıllarını taşımaktaydı. Ağız ventral tarafta yerleşmiştir. Prostomiumun gelişmesindeki ilk basamak bir çift ventral üye yeni bacakların her vücut segmentinde meydana gelmesi ve hareketin buna ilavesidir. İkinci aşama da buna paralel biçimde başta duyu organları olan göz ve antenlerin gelişimidir. Phylum Oncopoda ve Onycophoranın yaşayan örnekleri bunu göstermektedir. Arthropoda evriminde üçüncü basamak bacakları oluşturan kısımların birbiriyle eklem oluşturacak biçimde bölümlere ayrılmasıdır. Bu gelişme birinci çift extremitelerin ağıza gıda atmaya veya almaya yarayacak şekilde gelişmesini dolayısı ile birinci vücut segmenti ile başın birleşmesini sağlamıştır. Trilobita’da anten ve gözler bu kademede iyi gelişmiştir. Bu kademeye yakın bir noktada Arthropodalar farklı iki dala ayrılır. Birinci grup Cheliserata yani örümceklerin bulunduğu grup diğeri ise (Insecta) böcekler Mryapodlar ve Crustaceae.leri içeren Mandibulata.dır. Günümüzde yaşayan eklembacaklılar iki altşubeye ayrılırlar. Antensiz olanlar keliser (cheliser) taşımaları nedeniyle Chelicerata altşubesine dahil olup bu grupta akrepler, örümcekler ve akarlar yer alır. Anten taşıyanlar ise, ağızın gerisinde yer alan ilk üye çiftinin mandibula olması nedeni ile Mandibulata altşubesi içerisinde incelenirler ve bu grup içerisinde böcekler, kabuklular, kırkayaklar ve çıyanların bulunduğu myriapoda grubu yer alır. 65 Zoologların çoğu böyle bir gruplandırmayı kabul etmektedir. Bununla birlikta bazı sistematikçiler Mandibulata altşubesi, birbirleri ile yakın akrabalıkları olmadıkları ileri sürülen grupları içerdiğinden yapay bir birlik oluşturmaktadırlar. Büyük bir olasılıkla Arthropoda evriminde, Mandibulata ve Chelicerata şeklinde iki daldan çok dört ana dal mevcuttur. Bu dallar; Trilobita (soyu tükenmiş), Chelicerata, Crustacea ve Uniramia altşubeleri ile temsil edilmektedir. Uniramia içerisinde kırkayaklar, çıyanlar ve böcekler yer alır. Diğer üç altşubenin üyeleri sucul olmasına karşın Uniramia karada evrimleşmiştir. Uniramia türleri mandibula ve bir çift anten taşırlar; Uniramia ismi bu hayvanların üyelerinin dallanmamış olduğuna ya da dallanmamış atasal bir üyeden köken aldığına işaret Bazı görüşlere göre, Uniramia üyelerinin ya da tüm altşubelerin farklı Annelida benzeri atadan köken aldığına ilişkin, karşılaştırmalı morfolojiden elde edilen bazı kanıtlar vardır. Eğer bu doğru ise, Arthropoda superphylumu (üstşube) olarak düşünülüp, Trilobita, Chelicerata, Crustacea ve Uniramia, şube (phylum) düzeyine yükseltilebilir. Arthropoda.nın polifiletik olduğu görüşünü bazı uzmanlar ve özellikle bir çok entomolog kabul etmemektedir. Arthropoda phylumunun sistematiği 1. Sub.phylum TRİLOBİTOMORPHA 2. Sub.phylum MANDİBULATA Class : Crustacea Sub.class : Entomostraca Sub.class : Malacostraca Grup Myriopoda Class Chilopoda Class Diplopoda Class Symphyta Class Pauropoda 66 Class Insecta 3. Sub.phylum CHELİCERATA Subphylum - TRİLOBİTOMORPHA (Fosil Formlar) Class - Trilobita Bütün arthropodlar içerisinde en ilkel gruptur. Hepsi denizlerde yaşamış olan bu grubun bugün yaşayan temsilcileri yoktur. Toraks segmentlerinde 1’er çift üye vardır. Son segment üyesiz telsondur. Başta 1 çift anten vardır. Sonra gelen 4 segmentin her biri segmentli üye taşır. Bu grupta vücut tipik olarak birisi dorsal, diğeri ventral, diğer ikisi de yanlarda olmak üzere 3 bölge halindedir ve bu bölgelerin herbiri lobus olarak adlandırılmıştır. Bu nedenle trilobit denmiştir. Subphylum - CHELİCERATA Vücut Cephalothorax (Baş ve toraks) ve abdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Cepholothorax’da 6 çift ekstremite bulunur. Bunlar : 1. çift Chelicer (ağızın ön tarafında) 2. çift Pedipalpus 3.- 6. çift Yürüme bacağı I. Class - Arachnida 1. Ordo - Scorpionida (Akrepler) Cephalothoraks 6 segmentlidir, abdomen iki kısım olup preabdomen 7, dar ve uzun olan post abdomen 6 segmentten oluşur. Abdomen Cephalothorakstan büyüktür, cephalothorax abdomene bütün genişliği ile bağlanır. Oldukça gelişmiş olan pedipalpusların dip tarafı geniş olup besinin ağıza alınmasına yardım eder. Pedipalpusun uçları kıskaçlıdır (örümcekten farkı) avlarını pedipalpleri ile avlar chelicerleri ile parçalayıp yerler. Chelicer ise küçük ve ucu makas şeklindedir (3 parçadan yapılmıştır). Postabdomenin son segmentindeki telson kısmında zehir iğnesi ile zehir bezi yer alır. Preabdomenin ventralinde 1. sternitin 67 ortasında genital kapak, genital delik ve 2. sternit üzerinde pectin adı verilen dokunma ve bulma organı olarak kabul edilen bir çift tarak bulunur. 3, 4, 5 ve 6. sternitte kitap trakelerine ait birer çift solunum deliği vardır. Akreplerde yürüme bacaklarında göze çarpan özellik ön bacakların diğerlerine göre küçük oluşudur. Cephalothoraks’ın ön orta kısmında 2 median göz ve yanlarda 2-5 tane nokta göz bulunur. Bileşik gözler daha iyi gelişmiştir. Ağız pedipalpler ile bacaklar arasındaki artrium içinde ve üst dudağın altındadır. Akreplerde yumurta dişinin vücudunda açılır ve yavru olarak dışarıya çıkar (doğuruyormuş gibi ancak uterus yoktur). Yavru sırtta taşınır ve bakılır. 700 türden 4 tanesi Türkiye’de vardır. Fam. Buthidae Buthus gibbosus - Batı, Orta ve Doğu Anadolu’da bulunur 6 cm. kadar boydadır. Androctanus crassicauda - Güney ve Güneydoğu Anadolu’da (Adıyaman) bulunur. Bizdeki akreplerin en büyüğüdür. Fam. Scorpionidae Pandinus imperator - Ülkemizde bulunmaz. Dünyanın en büyük akrebi olup Afrika’da yaşar 22 cm. kadar boydadır. Scorpio maurus fuscus - Kuzey Anadolu’da bulunur 6 cm. boydadır. 2. Ordo - Solpugida (Örümcek benzeri) Cepholothorax abdomenle tüm genişliği ile birleşir. Abdomen segmentlidir. Zehir bezleri yoktur. Hızla kaçarlar. Görünüşleri korkunçtur. Halk arasında büyü denir. 3. Ordo - Areneida (Örümcekler) Vücut, cephalothoraks ve abdomenden oluşur. Cephalothoraks ile abdomen dar bir bel (pedicel) bölgesi ile ayrılır. Abdominal bölgede segmentasyon kaybolmuştur. Yalnızca bir familyada segmentasyon görülür. Cephalothorax, karapaks denilen daha sert bir kitinle kaplıdır. Gözlerin sıralanışı sistematikte önemlidir. Bu kısımda 3-4 çift ocel göz 68 bulunur. Cheliserleri tipiktir. Geniş bir kaide kısmı ile kıvrık bir çengel kısmı vardır. Zehir bezinin salgısı bir kanal ile dışarı akıtılır (bu salgı sindirimde rol oynar). Pedipalpus kıskaçlı değildir ve kaide kısmı geniştir. Besin almada kullanılır. Erkekte uç kısım şişe şeklindedir. Kopulasyon sırasında spermleri alır ve dişiye nakleder. Dişide bu kısım çengel şeklindedir. Yürüme bacakları coxa, trochanter, femur, patella, tibia, metatarsus, tarsus segmentlerini içerir. Tarsus segmentinin apexinde çengel biçiminde dişler bulunur. 4. çift bacağın metatarsusu üzerinde 2 sıra halinde tarak şeklinde dikenler bulunur ki buna calamistrum denir. Yine bacakların tarsus kısmında bir çift çengel tarak şeklinde çıkıntılar yer alır. Bu yapılar ağlar üzerinde kolaylıkla yürümeyi sağlar. Örümcek bacaklarının çoğunda diken ve tüy bulunur ki bu sistematikte önemlidir. Abdomenin arka ucunda, anüs önünde 4-6 çift konik çıkıntı halinde görülür, son kısmında ağ papilleri yer alır. Koninin uç kısmında küçük deliklerden oluşmuş cribellum levhası yer alır. Ağı yapan sıvı buradan salınır. Opistosomada (abdomende) ventralde öne yakın bir kısımda eşey açıklığı ve bunun yan taraflarında da kitap trake şeklinde solunum organları yer alır. Boşaltım organları (Prosomada) Cephalothorax’ta yer alan 7 çift koksal bezleridir. Ayrı eşeylidir. Yırtıcı, dişi erkeği yer Fam. Aviculariidae- Büyük örümcekler Zehirli kuş ve memelilere dahi saldırırlar. Avicularia avicularia - Kuş örümceği. Fam. Theridiidae- Bütün dünyaya yayılmış vücut küre şeklinde bacaklar ince, zehirleri ölüme neden olur. Latradectus congulobatus- Boyu küçük petrol renginde karnının üstü kırmızı ayakların son parçası esmer kırmızı Akdeniz sahillerinde bizde de olabilir. Zehiri çok kuvvetli halk korkar. Latradectus lugubris, Güney Rusya Türkistan, İran ve Türkiye.de. Çok zehirlidir. At, deve ve sığırlarda ölüme sebep olur. Fam. Lycosidae Koşucu örümcekler, 69 Hognatarantula- boyu 3-3.5 cm. açık kirli kahve rengi kırmızı renkleri var. Halk arasında büyü denir. 4. Ordo- Acarina- (Kene ve uyuz böcekleri)- Toprak ve suda serbest bir kısım da sıcak kanlı hayvanların parazitidir. Cephalothorax ile abdomen birleşmiştir. Vücut segmenti hemen tamamen kaybolmuştur. Ağız yapıları delici ve emici tipte değişmiştir. Delici formlarda ve celiserler delme dikeni stilet şeklini almıştır. Pedipalpusların kaide parçası ve üst dudak bu kısım etrafını bir kılıf gibi sarar. Solunum püskül trakeler ile. Vücut ve bacaklarda kıllar bulunur. Boşaltım birkaç türde koksal bez. Genelde malpiki tüpleriyle yapılır. Bir kısmı basit bir kalp içerir. Diğerlerinde kalp yoktur. Kıl düzenim ve sayısı sistematikte önemlidir. Fam. Ixodidae- Sert kabuklu gerçek keneler Ixodes ricinus. Göz yok, pedipalp 3, 4 parçalı tokmak şeklinde hortum var. Evcil hayvan paraziti kan emer. Bacakların ucu çengelli ve tutunma alanı içerir. Fam. Argasidae- Yumuşak vücutlu keneler Argas   persicus tavuklarda evlerde çatılarda veya parazit hayvan yuvasında yaşarlar. Fam. Eriophyidae- Bitki özsuyu ile beslenen keneler. Eriophyes pini-sarı çamda düğüm şeklinde mazı oluşumuna sebep Fam. Phyllocoptidae- Uzun kurt şekilli yaprakların sararma ve dökülmelerine neden olur. Phyllocoptrata oleivorus (Turunçgil pas akarı)- Turunçgil meyvalarının kabuklarını tahrip eder. Kabuk kalınlaşır, meyvalar küçük kalır, suyu azalır, asit miktarı artar, dal ve yaprakların bazı hastalıklara hassasiyeti Fam. Tetranychidae- Birçok tür. Bitki .zsuyu emer. Tükrükle temasa geçen bitki hücrelerinde marazi gelişme ve büyümeler olur. Tetranychus ulmi- Avrupa kırmızı örümceği- Kışı yumurta halinde geçirir. Yaprakların renginin değişmesine ve vaktinden önce dökülmesine 70 neden olur. Mahsül azalır ve meyve kalitesi düşer. Elma, armut ve şeftali ağaçlarında görülür. Fam. Sarcoptidae (Acaridae)- Uyuz böcekleri mikroskobik hayvanlardır. Boşaltım organları küçülmüş kalp yoktur. Vücut tıknaz ince derili, ağız extremiteleri kısa bir emme konisi gelişir, Deri içinde veya üstünde yaşar. Sarcoptes scabiei- İnsanda, parlak kirli sarı yalnız dişisi insan epidermisi altında birkaç mm. ile 3-4 cm. arasında tüneller açar ve burada yumurtlar. Sarcoptes canis- Köpekte yatay tüneller açarak uyuz hastalığı Pseuroptes ovis- Koyunda Subphylum - MANDİBULATA Chelicerata’lardan farklı bu grupta anten, mandibul ve maxil vardır. Aynı zamanda bileşik göz ihtiva ederler. 1- Class - Crustacea- Sert kabukludurlar. Büyük bir kısmı denizlerde bir kısmı tatlısularda rutubetli bataklık yerlerde, az bir kısmı da acı sularda yaşar. Kaya, bitki veya hayvanlara yapışık olarak bulundukları gibi parazit olanları da vardır. Parazitlerin bir çoğu o kadar şekil değiştirmişlerdir ki erginlerinde sınıf karakterini görmek mümkün değildir. Bulundukları grup ancak biyolojk gelişmelerini takip etmekle anlaşılır çünkü biyolojik gelişmelerinde tipik ve ortak larva tipleri vardır. Vücut genel olarak baş (cephalo), göğüs (toraks) ve karın (abdomen) olmak üzere 3 kısma ayrılır. Baş birbiriyle kaynaşmış bir biçimde 5 segmentten meydana gelmiştir. Ancak bu segmentlere karşılık gelen ekstremiteler görülür. Bazen baş, toraksın 1. ve 2. segmenti ile veya tümü ile birleşmiş olabilir. Baş ile göğsün birleşmesi sonucunda cephalothorax meydana gelir. Başla toraks arasında bariz bir sınır yoktur. Başın arka kenarındaki dorsal deri katlanmasının geriye doğru uzaması sonucu oluşan, iki parçalı bir kabuk şeklinde carapax bütün vücudu içine alır. Bazen de vücudun bir kısmını örten dorsal bir kabuk şeklindedir. Değişik şekilli olan toraks (2-60) segment ihtiva eder. 71 Genellikle abdomen segmentleri dıştan görülebilecek şekilde belirgindir. Başta sırası ile 2 çift anten, 1 çift mandibula, 2 çift maksil yer alır Bu sınıfa özel bir karakter veren antenlerin 1. çifti 2. çiftten çok küçük, diğer üyelerin aksine bir kollu olup duyu almaçlarını içerir. 2. çift antenler yarık ayak biçiminde hareket eder ve yakalamayı sağlarlar. Antenlerden başka bu kısımda gözler vardır. Çoğunda bileşik gözler bir sap üzerinde olup özel kaslarla hareket ettirebilir. Başta bulunan 1 çift mandibula ile 2 çift maksilla ağız ekstremiteleridir. Besin almaya yararlar. Crustacea ekstremiteleri yarık ayak veya çatal ayak şeklindedir (Tipik olan ekstremitelerin kaide kısımları coxa ve precoxa’ dan ibaret olup bundan sonra 5 parçalı bir endopodit kısmı ile kama şekilli bir exopodit kısmı bulunur. Bu ekstremitelerin iç ve dış kollarında çeşitli şekilde uyartılar bulunabilir). Toraks ayakları (thorocopodlar) muhtelif grupların yaşayışına göre değişik biçimlidir. Yüzme ve besin toplamak gibi işlevleri yerine getirirler ve bunlar yarık ayak tipindedir. Bazı gruplarda abdomendeki ekstremiteler kaybolmuş bazılarında gelişmiştir. Bunlara pleopod denir ve yüzmeye, sıçramaya yararlar. Vücudun son kısmında üye olmayan telson denen bir çıkıntı vardır ve furka isimli 2 uzantı taşır. Birkaç parazit form hariç hepsi ayrı eşeylidir. Gelişmelerinde genel olarak metamorfoz görülür. Yumurtalardan nauplius (gelişme safhası) larvası çıkar. Bu larva, yumurta şeklinde 3 çift ekstremite alında ocel göz ve segmentsiz olan vücudu ile karakteristiktir. Bundan başka metanauplius, zoea ve mysis larva tipleri de görülür. Boşaltım organı 1 çift anten bezi ve 1 çift maxil bezidir. Gelişmiş Crustacea.lerde dolaşım sistemi sırttaki kalp dışında arter ve venaları da geliştirecek biçimde evrimleşmiştir. Solunum organı olarak abdomen bacakları üzerinde ve toraks bacakları bazalinde solungaçlar yer almış olup basit formlarda bu görevi deri almıştır. Ayrı eşeylidirler. 72 Sub. Class- Entomostraca- Segment sayısı çok değişik olup vücudun son kısmında çatal şeklinde uyartıları alan furca bulunur. Parazit formlar hariç, derileri fazla sertleşmemiştir. 1. Ordo- Phyllopoda- Fam. Branchipodidae- Uzun vücutludurlar. Carapax’ları yoktur. Abdomende ise ekstremite yoktur. Ucunda bölmesiz 2 furka bulunur. Branchipus schaefferi- Tatlısularda yaşar. Uzun ve hafifçe yanlardan basık bulunan vücutları 1 cm. boyundadır. 2. Ordo- Cladocera (Su Pireleri)- Vücut yanlardan basık ve 2 yan parçadan oluşmuş bir carapax ile örtülüdür. Baş bunun dışında kalır ve karın tarafına doğru yönelmiştir. Vücut az sayıda segmentli olup segment sınırları belirli değildir. Fam. Daphniidae- 7-8 mm. boyundadırlar. Balık yemi olarak önemlidir. Daphnia magna-, Bütün dünyada, küçük durgun göl, havuzlarda ve tatlısularda bulunur. Daphnia longispina - Ülkemizde Gölbaşı.nda tespit edilmiştir. Daphnia pulex- Bütün Avrupada 3. Ordo Copepoda - (Kürek Ayaklılar)- Sularda serbest yaşayanları olduğu gibi parazit olanları da vardır. Vücut yapıları yayılış tarzına göre değişmiş, bazıları Crustacea.den ziyade kurda benzer bu ancak gelişme safhalarından anlaşılır. Bunlarda carapax görülmez. Bunların birinci antenleri uzun ve kuvvetlidir. Erkeklerin l. çift antenlerinden biri (sağdaki) diğerine nazaran daha kuvvetlidir. Fam. Centropagidae, Tatlısu ve denizlerde yaşarlar. En az 24 segmentli antenleri iplik gibi uzundur. Diaptomus emiri - Emir gölünde dişiden 7 tek yumurta salkımı var. Fam. Cyclopidae (tepegöz) Çoğunluk tatlusuda yaşar. l. çift antenlerin her ikisi de erkek bireylerde dişiyi tutmaya yarar. Boyu thorax cephalo uzunluğunu geçmez. Dişide l çift yumurta salkımı bulunur. Cyclops stenur Çubuk barajı, Emir gölü.nde bulunur. 73 4. Ordo Cirripedia (Sülük ayaklılar) erginleri denizde yaşayan hayvanlar üzerinde yengeç, balina vs. veya taş, gemi, tekne iskele gibi yerlere kendilerini tespit ederler. Birinci anteni tutunma organı şeklinde olur. Bu kısım vantuz gibi genişlemiştir. Bazılarında tespit yeri bir safiha gibi genişler, bazılarında da bir sap gibi uzar. Vücutları 2 parçadan oluşmuş bir carapax ile tamamen örtülüdür. Bunun altında kalker plakaları bulunur. Yumurtadan nauplius larvası çıkar bir müddet sonra bu larva cypris larvasına dönüşür. l. anten bu dönemde iyi gelişmiştir. Bu dönemde deniz dibine çökerek kendini tesbit eder. Balanus- Genellikle vapurlara yapışırlar. Yenir. Sub.Class Malacostraca Cephalothorax ve abdomen olmak üzere 2 kısımdan meydana gelen vücut, sabit sayıda segmentten oluşur. (Gövde daima l4 segmentlidir yalnızca Lepostrakada da 15 segmentten yapılmıştır) Başta 5, toraksta 8, abdomende 6, nadiren 7 segment bulunur. Segmentlerin herbirinin dorsal kısmına tergum ventral kısmına sternum denir. Bunlar da yanlarda pleuron denilen kısımlarla birleşirler. Bazılarında cephalothorax segmentlerinde kalkan şeklinde bir karapax bulunur. Bütün extremitler ve abdomen karapaxın dışındadır. Abdomenlerinin son kısmı çoğunluk yassı bir telson ile sonlanır. Extremite ve ganglion ihtiva etmez. l çift büyük birleşik göz, alın gözü erginde yok. Bazen kollar çok dallı. Mandibulalarda çiğneyici kısımlar meydana gelmiştir. Toraksta 8 çift abdomende 6 çift ekstremite vardır. Toraks ayakları yarık ayak şeklindedir. ve yürümeyi sağlarlar. Abdomendekiler ve telson yüzmeyi sağlar. Solunum solungaç ile yapılır. Istakoz, karides gibi Crustacea.lerde sindirim sistemi çok iyi gelişmiştir. Squiilla- Akdenizde yaşar. Ordo-Decapoda (On ayaklılar) Crustacealer içinde en evrimli olan gruptur. Vücut baş ve thorax segmentlerinin oluşturduğu büyük bir cephalothorax ve abdomenden oluşmuştur. Cephalothorax’ın sırt tarafında büyük kalkan şeklindeki carapax vücuda yapışık yanlarda ve karına doğru sarkar. Baş carapax’ın altına çekilmiştir. Carapax rostrum denen öne doğru sivri bir uzantı meydana getirir. Vücut segmentleri veya kuyruk 74 yüzgeçleri yassı ve geniş bir alan oluşturup karına doğru kıvrıktır. Torakstaki ilk üç ekstremite besin sağlamak üzere maxilliped şeklinde değişikliğe uğramıştır. Birinci çift diğerlerinde büyük, ucu daima makaslıdır; 5 çift dış kollarını kaybederek bir kollu, yürüme bacağı haline dönüşmüştür. Bu grupta abdomen şekil ve büyüklüğü çok değişiklik gösterir. Bazılarında uropod ve telsondan meydana gelmiş bir kuyruk yüzgeci bulunur. Abdomende yüzmeye yarayan 5 çift pleopod vardır (karında bulunan birinci yüzgeç ayağı dişide çok küçülmüş veya kaybolmuştur. Erkekte ise protopodit ve endopodit kısımları kaynaşarak spermanın dişiye iletilmesini sağlarlar). Sinir sistemi gelişmiştir. Baş ganglionu ile ventral özofagusun altında 6 ganglionun kaynaşmasından meydana gelmiş subözöfegal ganglion bulunur. Karın ganglionları da kaynaşmıştır. l. antenlerinin kaide kısmında da ilk parçada denge organları statositler bulunur. Solunum larvalarda vücut yüzeyi, ergin de solungaçlarla yapılır. Boşaltım 2. antenlerin kaide kısmına açılan anten bezleri ile yapılır. Gelişimlerinde metamorfoz görülür. Zoea, metazoe larva safhaları ile çeşitli larva tipleri görülür. Sub.Ordo - Natantia Vücut hafifçe yanlardan basık, rostrum iyi gelişmiş toraks bacakları zayıf, abdomen bacakları ise iyi gelişmiş olup yüzücüdürler. Abdomen cephalothoraxtan uzun ve kuyruk yüzgeci içerir. Familya : Carididae Palaemon serratus (karides) yenir. Sub.Ordo - Reptantia Vücut sert karın yönünde yassıdır (Üstten basık). Rostrum küçük veya yoktur. Yürüme bacakları iyi gelişmiş ve ilk çiftinde makas gibi büyük kıskaç vardır ve hepsinden kalındır. Fam. Palinuridae (Zırhlı kabuklular) - Kutikula kalın olup zırh gibi vücudu sarar. Carapax üzerinde dikenler bulunur. Karın ayakları yüzme bacağı şeklinde ve zayıf dişilerde yumurta taşımaya yarar. Amacura - Vücut yuvarlak abdomen gelişmiştir. Carapax epistomla kaynaşmaz, rostrum gelişmiştir. Yürüme bacaklarının ilk üç çifti makaslı, birincisi çok kalındır. Fam. Nephropsidae 75 Homarus vulgaris (Astacus gammarus) - Istakoz. Koyu mavi renkli 30-45 cm. Yenir. Pişirince kızarır, yosunlu kayalık sahillerde bulunur. Fam. Potamobiidae Potamobius (Astaculus) fluviatilis - Tatlısu ıstakozu (yenir). Anumura - Abdomen iyi gelişmemiş ve yumuşak telson körelmiştir. Carapax epistomla kaynaşmaz. 3. yürüme bacağı makaslı değildir. Fam. Paguridae (Keşiş Istakozları) Abdomen yumuşak olduğundan diğer hayvanlar tarafından kolaylıkla yenir. Deniz salyangozlarının boş kabukları içerisine yerleşirler. Brachyura (Yengeçler)- Vücutları dorso-ventral yassılaşmış, kısa ve yassı olan abdomen cephalothorax’ın altına doğru kıvrılmıştır. Carapax epistomla kaynaşır. Kuyruk yüzgeçleri yoktur. Dişilerde abdomenin son segmenti yuvarlak, erkeklerde sivridir. Yürüme bacağının ilk çifti daima makaslıdır. 3. çiftte hiçbir zaman makas yok. Fam. Canciridae Cancer pagurus (pavurya) - Akdenizde 9-12 cm. yenir. Fam. Majiidae Maja- Deniz örümceği 12-18 cm. Bazı memleketlerde yenir. Fam. Potamonidae (tatlısu yengeci) - Cephalothorax enine oval biçimdedir, yüzme bacakları yoktur. Potamon fluviatilis - 5 cm. yenir. Göl ve nehir kenarlarında taş dibinde. Fam. Portunidae- (yengeç) İyi yüzücüdürler. Yürüme bacaklarının son kısımı levha şeklini almış yüzme bacağı haline gelmiştir. Portunus puber (Çalpara) - Karadenizde, tatlısularda bulunur. ORDO ISOPODA (Tesbih böcekleri), Boyları 1 mm. ile 25 cm. arasında değişir. Vücut dorso-ventral basıktır. Carapax hiçbir zaman tam olarak gelişmemiştir. Karada yaşayanlarda kitin tabakası çok sertleşmiştir. Baş toraksın birinci segmenti ile kaynaşmıştır. Toraks 7 veya 6 segmentlidir. Abdomen çok kısa ve segmentleri birbirine kaynaşmıştır. 76 Asellus   aquaticus - Tatlısuda bulunur. Boy l2 mm. kadardır. Kör kuyu mağara, derin göllerde yaşar. Oniscus   murarus (Asellus) (Duvar tesbih böceği)- 12 - 17 mm boyda kerpiç duvarlarda, mahsenlerde, serlerde, rutubetli depo, kiler, çürümekte olan bitki altında veya sağlam bitki üzerinde yaşarlar. ORDO-AMHIPODA - Dış görünüş olarak çok değişik şekilli olanları vardır. Çoğunda vücut yandan basıktır. 5- 20 mm büyüklüktedir. Baş toraks’ın 1 ve 2. segmenti ile kaynaşmıştır. Deniz ve tatlısularda yaşarlar. Ayrı eşeylidirler. Gelişmelerinde metamorfoz yoktur. Fam. Gammaridae Vücutları incedir. Suda karınlarının hareketiyle süratle yüzeler. Hızla akan acı ve tatlı sularda yaşarlar. Gammarus pulex - Boyu 12 -17 mm. Ülkemizde de tespit edilmiştir. MYRIAPODA’LAR Myriapodalar bir sınıf; Pauropoda, Symphyla, Diplopoda ve Chilopoda da ordo olarak ele alınıyordu. Sonra bu ordolar arasındaki benzerlik ve farklılıkların bir class seviyesinde olduğuna karar verildi. Biz de bu grupları class olarak inceleyeceğiz ancak bu classlara dahil olan hayvanların myriapodalar olarak ortak karakterleri şunlardır. Bu hayvanların hepsi karada yaşarlar. Vücutları baş ve gövde olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Başta bir çift anten iki üç çift ağız ekstremiteleri ve değişik sayıda nokta göz bulunur. Myriapodlarda yavaş yavaş böcek başı gelişimi görülür, maksillalar kaynaşarak labiumu oluşturur. Solunum trake ile yapılır. Boşaltım organı malpiki borularıdır. Vücut değişik sayıda segment içerir. Her segmentte bir veya iki çift exremite bulunur. Myriapoda grubunu dört sınıfta inceleyeceğiz, Pauropoda, Symphyla, Diplopoda, Chilopoda. Class. Pauropoda - Genital açıklık (üçüncü segmenttedir) vücudun ön ucuna yakındır. Küçük boylu yuvarlak yassı şekildedirler. Antenleri farklı olarak iki kolludur. Ağız extremiteleri l çift mandibul ile l çift zayıf maxildir. Maxiller alt dudağı oluşturmak üzere kaynaşmıştır. Dolaşım 77 sistemi, gözleri ve trakeleri körelmiştir. Nemli yerlerde ormanlarda yaşarlar. Kutikula kitin içermez. Fam. Pauropodidae Pauropus huxlegi l-l,5 mm. dir. Rutubetli yerlerde yaşar. Class. Symphyla Genel olarak küçük boyludurlar (1-8 mm). Vücutları yumuşak ve pigment bulunmadığından beyazımsı, renksizdir. Genital açıklık üçüncü segmentte öndedir. Başta l çift ve bir kollu çok segmentli iplik şeklinde uzun anten bulunur. Bu grup Apterygotlara benzeyen bir sınıftır. Ağız l çift mandibula, l çift maxilla ve bir de ağız kapağı şeklinde labiumdan (2. maxil) ibarettir. Gövdeyi oluşturan segmentlerden birer çift ekstremite çıkar. Solunum organları püskül trakeler halindedir (Bu grup böceklere köken teşkil ettiği için önemlidir). Vücudun arka ucunda 2 büyük uzantı ve uçlarında ağ bezlerine ait kanallar açılır. Dünyanın her tarafında bulunur. Hareketlidirler. Işıktan kaçarlar. Scutigerella immaculata Class- Diplopoda (Kırk ayaklar) Çoğunluk uzun boyda ve silindirik yapılı hayvanlardır. Genital açıklık ön uçtadır. Deri fazla miktarda Ca2C03 içerdiğinden serttir. Tergit, sternit, pleura bölgeleri iyi gelişmiştir. 2,5 mm.den. 28 cm.’ye kadar olabilirler. Ağız parçaları l çift mandibula ile l çift 2. maxilla’dır. (l. maxilla bulunmaz). Başta l çift anten yer alır. Antenler çok kısa 8 parçalıdır. Genel olarak vücutları çok sayıda segmentten meydana gelmiştir. Bu segmentlerden ilk 4 çifti toraksı oluşturur (ilk defa) bu segmentlerden l. de ekstremite yoktur. Diğer 3’ünde l’er çift ekstremite vardır. Bacaklar karının orta çizgisine yakın yerinden çıkar. Abdomende 2 segmentin bir tek tergitle örtülmesi sonucu olarak her segmentten ikişer çift ekstremite çıkar gibi görülür. Bacakları genel olarak zayıf yapıdadır ve yanlarında büyük bir çengel ile bir de kıl gibi ince çengel bulunur. Sinir sistemleri büyük bir beyin ganglionu ile homonom metamerli karın ganglionları zincirinden ibarettir. Gözleri birçok ocel gözün biraraya 78 gelmesinden meydana gelmiş kümecik halindedir. Antenlerin üzerinde koku almaya yarayan çıkıntılar vardır. Sindirim sistemi çok basit olan bu grubun son barsağın başlangıcında bulunan malpiki boruları ekskrasyon (boşaltım) organı görevi yapar. Dolaşım sistemi iyi gelişmiştir. Solunum püskül trakelerle olur. Ayrı eşeylidirler. Fam. Julidae Vücut çok segmentlidir. Julus   terestris 30-70 segmentli geceleri faaldir. Dokununca helezon gibi kıvrılır. Class. Chilopoda (Çıyanlar) Vücut uzun dorso ventral basıktır. boyları 3 mm. ile 260 mm. arasında değişir. Baş gövdeden bariz olarak ayrıdır. Genital açıklık vücudun sonundadır. Başta basit yapıda çok sayıda segmentten ibaret l çift uzun kıl gibi anten, l çift mandibula ve 2 çift maxilla vardır. Gövde kısmında herbir segmentten l çift ekstremite çıkar. Birinci segmente ait ekstremite çifti şekil değiştirmiş olup bunun kaide kısmında yer alan zehir bezi kanalı sivrilmiş olan uç kısımdan dışarıya açılır. Sinir sistemi başta bulunan bir serebral ganglion ile ventralde homonom karın ganglion zincirinden ibarettir. Ayrıca böceklerdeki gibi bir visceral sinir sistemi de vardır. Sindirim sistemi basit; son barsağa ektodermik 2 malpiki borusu açılır. Ağıza 2 tükrük bezi açılır. Geceleyin faaldirler. Solunum boru trakelerle yapılır (böceklerdeki gibi). Diğer arthropodları avlayarak geçinirler. Ayrı eşeylidirler. Fam. Scolopendridae Gövde 25-27 segmentli, Bacaklar uzun olduğundan Áok hýzlý hareket ederler. Scolopendra   morsitans (çıyan) Ülkemizde tespit edilmiştir. Gündüzleri taşlar altına saklanır. S. cingulata 5-9 mm boyundadır. S.gigantea - 26 cm. Hindistan’da bulunur, zehiri insanı öldürür. Fam. Lithobiidae Vücut Scolopendridae’ye göre daha kısa ve segment sayısı az. Bacakları ise daha uzundur. Cins Lithobius- Ormanlarda bulunur. Fam. Scutigeridae Vücut kısa antenler kıl gibi ince. Bacaklar uzun ve vücudun arkasına doğru uzunlukları artar. 79 Scutigera   coleopterata Boy 16-24 mm. evlerde bulunur. Gece çıkar ve çok hızlı hareket eder. Phylum: MOLLUSCA (Yumuşakçalar) Bu phylum arthropod’lardan sonra en kalabalık grubu teşkil eder. Aşağı yukarı bugün 90.000 kadar yaşayan, 35.000 kadarda fosil türü Phylum üyelerinde vücut bilateral simetrili olup, baş, ayak ve iç organlar torbası olmak üzere üç bölge ayırt edilir. Ergin vücut yapısı diğer omurgasızlardan çok farklılık gösterir. Fakat ilkel mollusklarda görülen veliger larva tipi annelidlerin trochophor larvasına çok benzer. Bu mollusk ve annelidlerin ortak bir atadan geldiklerini düşündürmektedir. Ancak molluska, kendine özgü (amphineuralar dışında) segmentsiz bir vücut yapısı geliştirirken annelidler segmentli bir vücuda Başta ağız açıklığı cerebral ganglion ve göz bulunur. Karın bölgesinde geniş ve yassı kas dokusundan yapılmış bir ayak, ayağın üzerinde iç organlar kütlesi, bu kütleyi örten iki katlı bir deri olan manto ve mantonun üst yüzeyinde Ca2C03’ten oluşan kalkerli, sert bir kabuk yer almıştır, manto ile vücut boşluğu arasındaki kısım manto boşluğudur. Kabuk mantodaki salgı bezlerinin salgısıdır. Arthropodların dış örtülerine benzer olarak bu kabukta barınmayı sağlar, fakat hayvanın hareketini güçleştirir. Sindirim sistemi ağız, yutak, yemek borusu, mide, barsak ve anüsten meydana gelen tek bir tüpten ibarettir. Bu kısım bazen kıvrılmış olabilir. Yutak bir kas grubu yardımı ile hareket eden, tipik törpü şeklinde dili andıran bir yapıya (radula) sahiptir. Mollusklarda sadece bivalvlerde radula bulunmaz. Bunlar deniz suyunu süzerek besinlerini sağlayan hayvanlardır. Mollusklar da hem gerçek bir coelom, hem de dolaşım sistemi görülür. Coelom boşluğu, kalp, gonad ve boşaltım organı ile temas halindedir. 80 Dolaşım sistemleri açıktır. Ancak Cephalopoda sınıfının bütün üyelerinde kapalı dolaşım sistemi görülür. Çok gelişmiş olan kalp bir karıncık ve 2 kulakçıktan oluşmuştur. Kalp bazılarında bir bazılarında ise iki atriumlu olabilir. Kalp, omurgalı hayvanlarda olduğu gibi pericard ile çevrilmiştir. Kulakçıklar kanı toplardamarlardan alır, karıncığa pompalar. Kuvvetli kaslı karıncık atar damarlarla vücuda sevk eder. Boşaltım organı Annelidlerde olduğu gibi, bir çift olan ve kirpikli huni ile başlayan hakiki nefridiumdur. Kirpikli huninin bir ucu perikardial boşluğa, diğer ucu da manto boşluğuna açılır. Bu durumda perikard boşluğu coeloma karşılıktır. Cephalopodada nefridiumlar böbrek keselerini oluşturmuşlardır. Nefridiumlar boşaltım maddelerini manto boşluğu vasıtasıyla dışarı atarlar. Manto boşluğundaki solungaca ktenidium denir. Solunum genellikle solungaçlarla, ilkel formlarda hava teması ile gerçekleşir, ara formlarda akciğer gelişimi görülür. Sinir sistemi belirli sayıda çift ganglionlardan meydana gelmiştir. Tipik olarak üç çift ganglion bulunur: l- Serebral ganglionlar (beyin ganglionu), 2- Pedal ganglionlar (ayak gangalionu), 3 Vücudun arkasındaki Visceral ganglionlar (iç organlar torbası ganglionu). Birçok molluskda ayrıca bir çift 4. Pallial ganglion (manto ganglionu) bulunur. Bu ganglionlar sinir şeritleri vasıtası ile birbirine bağlıdır. Bütün yumuşakçalarda deri altında bu ganglionların oluşturduğu sinir ağı bulunur. Sinir ağına özellikle ayakta, mantoda ve cephalopodların tentaküllerinde rastlanır. l- Class Amphineura - Chiton ve bunların arkabaları ile temsil (tümü fosil) edilen bu grupta vücut elips şeklinde olup küçük ve kabuklu hayvanlardır. Chiton: Classa örnek teşkil eden bu hayvanın konveks olan dorsal yüzeyinde kiremit sırası gibi birbiri üzerine binmiş 8 adet Ca2C03 plakası bulunur. Bu plakalar yalnız yanlarından mantoya bağlı, manto ile ayak arasında pallial boşluk bulunur. Molluskların ekonomik önemi olan başlıca sınıfları şunlardır: l- Lamellibranchiata (Peleciopoda), 2- Gastropoda, 3- Cephalopoda (Cephalopodlar). 81 Class I- Lamellibranchiata (Bivalvia) (Midyeler) Balta ayaklılar Suda yaşarlar. Bilateral simetrilidirler. Kabuk ve manto sağ ve sol olmak üzere ikiye ayrılmış ve bu iki parça yer yer birleştiğinden 2-3 aralık kalmıştır. Bu aralıklar kullanılmış suyu dışarı atmaya ve solunum suyunu almaya yararlar ve bazen manto kenarları buradan sifon biçiminde dışarı çıkan birer yapı oluşturmuştur. Bu yapı suyun giriş çıkışını düzenler. Kabuk karın tarafından açılır. Dorsalden elastiki bir ligamentle bağlıdır, baş tamamen kaybolmuştur. Göz çoğunda yoktur. Ayak bazı türlerde körelmiş olabilir, varsa kuvvetli kaslardan yapılmış olup distal kısmı hayvanın ön ucundan dışarı çıkar ve hareketi sağlar. Ligamentin iki yanında her bir kabuk birer umbo içerir, bunun altında kabuk kenarına paralel büyüme çizgileri yer almıştır. Kalp hayvanın sırtında pericardium (coelom boşluğu) içindedir. 2 atriyum 1 ventriculus, yani 2 kulakçık, 1 karıncık içerir. Ventriculustan aorta çıkar ve aorta arterlere, daha küçük arterlere ve onlar da daha küçük kılcaldamarlara ayrılır. Arterler manto, sindirim sistemi ve ayak gibi organlara gider. Ayrıca venalar (toplar damarlar) da gelişmiştir, (böbrek venaları gibi). Kan, venalardan kulakçıklara oradan pompalanarak, karıncığa oradan da aort’lara (ön ve arka) oradan da vücuda dağılır. Kan sıvısı hemoglobin ve hemosiyanin içerir. Boşaltım organı nefridiumlardır. Yüksek formlarda böbrek oluşumu görülür. Ön uçta ağız bulunur. Midenin altında ayağın üst tarafında karaciğer yer almış olup salgısını mideye gönderir. Barsak çok kıvrım yapar ve yukarı dönerek perikardial boşluktan (coelom boşluğu) bazen karıncıktan geçer. Bazı türlerde manto kenarında dokunma ve ışığa duyarlı benekler vardır. Ayakta pedal ganglionun yanında statocyst denen denge organı vardır. İçindeki kum granülleri hayvanın hareketi doğrultusunda yer değiştirir. Sinir uçları uyarılarak mesajlar beyine gider. Kabuk parçaları sırt tarafta elastiki bir şerit (ligament) vasıtasıyla birbirine bağlanmıştır. Çoğunda ligamente ilave olarak kabuk parçalarının ön kenarlarında dişler bulunur. Bu dişler karşı parçada kendilerine karşılık gelen çukurluklara girerek bir çeşit menteşe oluştururlar. Dişlerin yapısı ve büyüklüğü eşit (homodont) 82 veya değişik (heterodont) olabilir. Her kabukta birbirinden diğerine uzanan ve kabukların kapanmasını sağlayan anterior ve posterior adduktor kasları vardır. Ayrıca anterior ve posterior retraktor kasları ile bir de sadece anteriorda yer alan protraktor kas bulunur. Bunlar ayağın hareketini kontrol ederler. Midye kabuğunun en içteki kalsiyum karbonattan yapılmış sedef tabakası, epitel hücreleri tarafından ince tabakalar halinde salgılanır. Eğer kabukla manto epiteli arasına bir madde girerse epitel hücre, yabancı madde etrafında merkezileşen Ca2CO3 tabakaları salgılamak üzere uyarılır. İnci bu yolla oluşur. Deniz ve acı su midyelerinde embriyonal gelişmeden sonra serbest yüzen silli veliger larvası vardır ki annelitlerin trochophora larvasına benzer. Burdan dibe inerek ergin midyeye erginleşir. Döllenme suda olur. Tatlısu midyelerinde ise parazit yaşayan glochidium larvası vardır. I. ORDO Protobranchiata Midyelerin en ilkel grubudur. Arka yan tarafta çift sıralı tarak şeklinde iki solungaca sahiptirler. Her ktenidium ayakla manto arasında uzanan yatay bir eksen ve iki sıra flamentten oluşur. İlkel midye flamentleri kısa ve yassı üçgenler şeklinde diğerleri iplik şeklindeki flamentler kıvrılarak serbest ucu uzayıp dış taraftan yukarı uzayarak U şeklini alır. Cins Nucula (Fındık midyesi)- Midyelerin en küçüğüdür. 4 mm. Kabuk yuvarlak ve üçgen şeklindedir. Avrupa denizlerinde yaşar. Cins Arca Kabuk parçalarının yüzeyi ışın şeklinde kaburgalı Arca noae (Nuhun gemisi midyesi) - 8-10 cm. Taxodont menteşeli (eşit yapılı birçok küçük diş). II. ORDO - Heterodonta Midyelerin çoğu bu ordodandır. Heteredont menteşeli ve [solungaçları çift yaprak şeklinde olup solungaç flamentleri enine köprülerle birbirine bağlıdır (kabuk çevresi eşit olmayan az sayıda dişi içermektedir). ] Adduktor kaslar (kapama) eşit büyüklükte ve iki tane. Fam. Unionidae - Nehir ve göl midyeleri kabuk parçaları uzunca ve eşittir. Dış yüzey esmer yeşil renkte iç yüzey sedeflidir (Menteşe az dişli veya dişsiz olur). 83 Cins - Unio - Kabuk kalın ön kısmı kısa arka kısmı çok uzundur. Margaritana margatirifera (Nehir inci midyesi) -Dağlardaki derelerde bulunur. 10 cm. İncisi makbul değil. Cins - Anodonta (Göl midyesi) Kabuklar çok ince ve geniş olup tipik tatlısu midyesidir, Menteşe dişsiz. Tüm dünyada yaygındır. Fam. Cardiidae Cins - Cardium (kalp midyesi)- Kabuk kalp şeklinde üzerinde ışınsal olarak sıralanmış çizgiler var. Bunlara kaburga denir (4-5 cm. kabuk dişli). Fam. Tridognidae Tridagna gigans (dev midye)- Boy 2 m. Ağırlık 250 kg. 10 kg. kadar da eti vardır, yenir. Hint okyanusunda yaşar. Kabukları çamaşır teknesi olarak kullanılır. III ORDO - Anisomyaria - Adduktorlar ya farklı büyüklükte veya bir tanesi hiç bulunmaz genellikle menteşede diş yoktur. Solunum solungaçları yaprak şeklindedir. Ekonomik önemi olan midyeler, denizlerde bulunurlar ve çoğunlukla sifonlarını su içine uzatarak kum ve çamura gömülü yaşarlar. Fam. Aviculidae - Kabuk parçaları eşit değildir, menteşe kenarları dişsiz veya zayıf dişli olup kanat biçiminde uzantılardan oluşmuştur. Cins Avicula (Kuş midyesi) Sol kabuk parçası sağdan daha kubbeli boyu 8 cm. dir. Meleagrina margaritifera (İnci midyesi) - Uzunluk 15-30 cm. şark incisi denilen kıymetli incileri meydana getirir ve kabuklarından da sedef elde edilir. Hint Okyanusunda yaşar. Fam. Ostreidae - Kabuk parçaları eşit değildir. Menteşe zayıf ve dişsiz olur. Daha büyük ve kubbeli olan sol kabuk parçası yere yapışır. Sağ parça bir kapak gibi onu örter. Ostrea edulis (İstiridye) - Kabuk büyüklüğü 8-l0 cm. kadardır. Kayalık yerlerde bulunur. Salgı ile kendilerini kayalara veya kabuklara yapıştırır. Fam. Mytilidae Kabuk parçaları eşit, menteşe yok. Ligament iç tarafta yer alır. 84 Cins- Mytilus (Deniz midyesi yenen) - Kabuk parçaları eşit, uzun arka tarafı yuvarlak üçgen şeklinde hemen bütün denizlerde bulunur. Menteşe yok. Ayakları küçülmüş olup salgısı ile kenetlenmiş sert zemine tespit Class : 2 - Gastropoda : Salyangozlar Karada yaşayan tek Mollusca sınıfıdır. Tatlısu ve denizlerde de bulunur. Tek bir dorsal kabuk var (İnsan besini) . Veliger larvasında ağız önde anüs arkadadır. İç organlar torbası embriyolojik gelişme esnasında 180 derecelik (torsiyon olayı) bir dönme yapar. Vücudun her iki tarafının eşit büyümemesinden dolayı bir tarafın, genellikle de sol tarafın daha fazla büyümesi ile torsiyon ortaya çıkar. Bu nedenle önce arkada bulunan kalp ve anüs ağzın üzerinde yer alır ve solungaçlar da ön tarafa gelmiş olur. Soldaki organlar gelişemez kaybolur. Sağdakiler sola geçer. Torsiyondan sonra vücut büyük ölçüde asimetrik bir yapı kazanır. Kabuk, torsiyon olayından bağımsız olarak bir düzlemde rulo gibi kıvrılır. Opisthobranciata.da ve diğer bazı gruplarda olduğu gibi torsiyona ilave olarak detorsiyon yani geri torsiyon görülür. Bu olayda vücut yine simetrisiz kalır; fakat önceden öne gelmiş organlar yana kayar. Torsiyon olayında, manto boşluğu öne kaydığından, tehlike anında hayvanın başını saklayabileceği bir odacık şekillenmiş olur ve hayvan bu odacığın ağzını gerektiğinde ayağı ile kapatarak korunur. Ayrıca buharlaşma ile su yitirilmesini önler. Detorsiyon ile, manto boşluğu vücudun yan tarafına kaydırılarak sindirim kanalı ile atılan atıkların solunum suyuna karışması engellenmiştir ve detorsiyon, büyük bir olasılıkla bununla ilgili geliştirilmiş bir uyumdur. Kuvvetli kaslardan yapılmış geniş bir ayak (çoğunlukla mukus salan hücrelerle kaplı ve ventral taraftan dışarı açılan bir bez içerir) ile sürünerek ve ayak yüzgeç gibi kullanılarak hareket sağlanır. Karada yaşayan ve karadan tatlısuya geçen Gastropodlarda solungaç küçülmüş, buna karşılık manto boşluğu solunum organı olarak gelişmiştir, ayrıca bazı gruplarda akciğer görür. Mantonun içi kılcal damarı ağ gibi örülmüş hava solunum deliğinden girer ve geri çıkar. Genellikle iç döllenme görülür. Bir kısım gastropodlar hermafrodittirler. 85 Genital delik sağ göz tentakülünün dibine yakın bir yerden dışarı açılır. Bu grupta iyi gelişmiş bir baş bulunur. Başın dorsalinde 1-2 çift tentakül ve 1 çift göz yer alır. Göz, ya tentakül dibindeki kabartının veya geriden çıkan özel tentakülün ucunda olabilir. Ağız içinde bir dili andıran radula, bunun üzerinde birkaç sıra halinde dizilmiş kitin dişler yer alır. Gastropodların ataları muhtemelen bilateral simetriliydiler. Fakat torsiyon sonucu sindirim, kalp, anüs, solungaç, boşaltım, sinir sisteminin bir kısmı bugün kaybolmuştur. Dişlerin uçları arkaya dönüktür. Aşındıkça alttan yenileri çıkar. Hem herbivor, hem karnivor olanları vardır (Dişlerin durumuna göre). Gastropodlarda veliger larva tipi görülür. I ORDO - Prosobranchia - En ilkel gruptur. Solungaçlar öndedir. Başta 1 çift tentakül bulunur ve gözler bunların dibinde yer alır. Genellikle denizde yaşarlar. Torsiyon vardır ve visceral konnektif buna bağlı olarak 8 şeklindedir. Bu sebeple manto ön tarafa gelmiş ve içinde bir ktenidium olup kalbin önünde yer alır. Çoğu denizde bir kısmı da tatlı ve acı sularda yaşarlar. Kabuk büyük ve kalındır. Fam. Patellidae - Cins - Patella (Çanak salyangozu) - Kabuğu çanak şeklindedir, Avrupa denizlerinde yaşar. Fam. Cypraeidae - Kabuk yumurta şeklinde iki taraftan kıvrık. Operkulum Cins - Cypraea (Porselen salyangozu) - Kabuğun üzeri parlak bir tabaka ile kaplıdır. Fam. Muricidae (Dikenli salyangoz) - Kabuk ağzının ön ucu kısa veya uzun olabilen düz bir kanal şeklinde uzamıştır. Tropik denizlerde, yırtıcı salyangozlardır. Cins - Murex -Kabuk üzerinde en az 3 sıra diken veya kabartı bulunur. II ORDO - Opisthobranchia - 86 İç organlarda az veya çok geri torsiyon (detorsiyon) görülür. Solungaçlar arkada yandadır. Başta 2 çift tentakül vardır. Gözler art tentakül dibindedir. Kabuk küçük veya hiç yoktur. Fam. Limacinidae - Cins - Limacina - Denizde yaşar. Balinaların besinini oluşturur. Sürüler halinde dolaşır. III ORDO Pulmonata - Akciğerli anlamına gelir. Kara salyangozlarında tekrar suya dönünce akciğer oluşmuştur. Düzenli aralıklarla hava için yukarı çıkarlar. Başta 1- 2 çift tentakül vardır. Ktenidium bulunmaz manto boşluğu fazla damarlı tavanı ile akciğere dönüşmüştür, manto açıklığı ise solunum deliği görevini görür. Hepsi hermofrodit. Larva evresi görülmez. Yumurta doğrudan doğruya gelişir. Genellikle karada, az bir kısmı suda yaşarlar. I - Sub.Ordo - Basommatophora - Bir çift tentakül bulunur. Gözler bunların dibindedir. Birkaçı denizde, çoğu tatlısuda yaşarlar. Fam. Limneidae - Kabuk ince, ağzı keskin kenarlı, tatlısularda yaşarlar. Cins - Limnaea - Kabuk koni şeklinde tepesi sivri, kabuk ağzı geniş ve oval biçimdedir. II - Sub.Ordo - Stylommatophora - İki çift tentakül bulunur. Gözler arka tentakülün ucunda yer alır. Karada yaşarlar. Fam. Helicidae - Kabuklu salyangozlar. Cins - Helix - Kabuk bütün vücudu içine alacak büyüklükte ve yüksekliği ile genişliği hemen hemen aynıdır. Kışın kabuk ağzı kapatılır. En çok tür içeren cinstir. Helix   pomata - Bağ-bahçe salyangozu, Avrupa kara salyangozu en büyüğüdür. Fam. Limacidae - Bütün türleri çıplaktır. Kabuk küçük plakalar şeklinde içte yer alır. Cins - Limax - Bahçe sümüklüböceği 87 Limax   agrestis - Üreme yeteneği fazla olan bir gruptur. Taze filizleri yiyerek zarar verir. III - Class - Cephalopoda Molluskların en yüksek organizasyonlu grubudur. Genel olarak ağız etrafındaki kollarla 1/2 m. olurlar. 5-10 cm. ve 17 m. olanlar da vardır. Bu durumda ağırlık birkaç tonu bulur. Bilateral simetrilidirler. Vücut baş ve iç organlar kitlesi olmak üzere iki bölgeye ayrılır. Büyük olan baş üzerinde çok iyi gelişmiş bir çift göz bulunur. Gözler ilkel gruplarda merceksiz, gelişmiş olanlarda merceklidir. Ayak bölgesi bu grupta büyük bir kısmı önde ağızın etrafını çeviren kollara dönüşmüş, geri kalan kısmı da manto önünde vücut çeperine yapışan huni şeklini almıştır. Ayrıca bir ayak bölgesi yoktur. Derin deniz formlarında ışık verme kabiliyeti vardır. Ağız başın tepesinde etrafı halka biçiminde bir kıvrımla (dudak) çevrilidir. Ganglionlar yutak etrafında bir ganglionlar kitlesi oluşturmuş, buccal, cerebral, pedal ve visceral ganglionlar gelişmiştir. Boşaltım organı nefridium ve böbrek keseleridir. Manto boşluğu muhtemelen ortadan boğumlanarak önde pericard boşluğu, arkada gonad Coelomunu oluşturmuş, içinde ovaryum ve testisler bulunur. Manto boşluğunda, solungaçlar, böbrek, genital delik ve anüs yer alır. Mürekkep balıklarında kıkırdaktan oluşan bir iç iskelet bulunur. Ayrıca bu grupta mürekkep kesesi vardır. Kese anüsün yanına açılır. Tehlike anında buradan manto boşluğuna siyah bir sıvı salınır, oradan sifonla dışarı püskürtülür ve hayvan kendini düşmana karşı saklar. Mürekkep seyreltilmiş melanin pigmentidir. Bugün yaşayan türlerin çoğunda kabuk kaybolmuş veya körelmiştir. Ayrı eşeylidirler. Döllenme vücut içinde olur. Kapsadıkları solungaç sayısına göre 2 gruba ayrılırlar. Ordo - Tetrabrahchiata - İki çift solungaç bulunur. İki nefridium vardır. Başta zayıf vantuzsuz 38 kol vardır. Bunlar kılıf içine çekilebilir. Çok odacıklı ve Ca2CO3’dan oluşan ve helezon şeklinde kıvrık kabukları vardır. Hayvan büyüdükçe en son meydana gelen en büyük odacığa çekilir. Bugün bu gruptan yalnız bir cins yaşamaktadır. Diğerleri fosil 88 formlardır. Göz merceksizdir. Göz basit bir boşluk olup içi ektodermik retina tabakasıyla kaplıdır ve küçük bir delikle dışa açılır. Fam. Nautilidae Cins- Nautilus - Hint Okyanusu ve Büyük Okyanusta yaşar. Dorsalde manto tarafından salgılanan iyi gelişmiş bir dış kabuk vardır. Ordo - Dibranchiata - Bir çift solungaç bulunur, bir çift nefridium vardır. Ağzın etrafında 8 veya 10 kol bulunur. 1.Sub. Ordo - Decapoda - İkisi ayrı tipte, 10 kol bulunur. Vücut çıplak, kabuk rudimenter (kalıntı) haldedir. On koldan uzun olan iki tanesine tentakül adı verilir. Uç kısımlarında vantuzları bulunur. Vücut uzun ve yanları yüzgeçlidir. Gözler gelişmiş merceklidir. Tehlike anında kullandığı mürekkep kesesi vardır. Fam. Loliginidae - Vücut oldukça uzun ve koni şeklinde, yüzgeçler büyüktür ve vücudun alt ucuna yakındır. Tentaküller geri çekilmez. İç kabuk kitinlidir. Loligo vulgaris - (kalamar) Yenen bir türdür Akdenizde ve Atlas okyanusunda bulunur. 45-60 cm boyundadır. Fam. Sepiidae - Vücut oval şekilli yan yüzgeçler uzun olur. İç kabuk kalkerlidir. Tentaküller geri çekilebilir. Sepia   officinalis - (Mürekkep balığı) Yüzgeçler gövde boyunca devam eder. Vücut uzunluğu 20-30 cm. 2.Sub.Ordo - Octopoda - Ahtopotlar. 8 kolu vardır. Tentaküller bulunmaz. Vantuzları sapsızdır. Vücut kısa ve yuvarlaktır. Fam. Octopodidae - Kollar büyük ve dip kısımda kısa bir zarla birbirine bağlı. Octopus vulgaris - Ahtopot, kolları üzerinde iki sıralı vantuzlar yer alır. PHYLUM : ECHİNODERMATA (Derisi Dikenliler) Larvaları bilateral, erginleri ise radial simetrili olan hayvanlardır. Vücut eksenden geçen düzlemlere göre beş kısma ayrılır. Genelde beş ışınlı veya küre şeklindedir. Gösterdikleri çok değişik karakterler nedeniyle sistematik yerleri oldukça şüphelidir. Vücut örtüsü genelde silli bir 89 epiteldir. Bunun altında mezodermal bağ doku kökenli dermal plakalardan oluşmuş bir kabuk yani iç iskelet bulunur. Bu mezenşim hücrelerden meydana gelen mezodermik deri iskeletinin oluşturduğu kalker cisimcikler ya dağınık ya kaslar ile bağlı ya da kaynaşarak kabuk oluşturur. Bazen yüzeye hareketli ve hareketsiz dikenler çıkar. Bunların modifiye olması ile pediseller oluşur (savunma organıdır, ambulakral ayakları korur) Dorsal yüzeyi büyük ve sabit dikenler ile örtülüdür. İskelet uzun dikenli Ca2CO3 tan oluşmuş eksoiskelet, dermal kalker plakalar endoiskeletten oluşur. Ca2CO3 tan yapılan dermal plakalar kaslarla ve konnektif doku ile bağlıdır ve bu da eksoiskelete hareket ve esneklik kazandırır. Sölom, yani vücut boşluğu üç ayrı boşluk sistemi halindedir. 1- Organların yer aldığı perivisceral sistem: Bu boşluk silli bir epitelle çevrilmiş olup hayvanın içerisinde içi hücreli bir sıvı ile dolu geniş bir alan oluşturur. 2- Perihemal sistem: Ağzın etrafında bir halka kanal ile buradan ayrılan beş radial kanal ve ayrıca uca doğru uzanan bir aksial kanaldan oluşmuştur. (oral halka kanal) Kan damarı sistemi gibi görülen ambulakral kanal sisteminin altında muhtemelen ambulakral ayaklara ve gonatlara besin taşıyan kesin işlevi henüz bilinmeyen, aboral bölgede bir halka kanal gelişmiş olabilir. 3-Ambulakral kanal sistemi: Aboral kısımda yeralır . Ağız ventralde yani oral tarafta; anüs ise dorsalde yani aboral tarafta olup arada sindirim borusu yer alır. Baş ve beyin yoktur. Hareket, su basıncına dayanan su-damarı (Ambulakral damar sistemi) sistemi ile yapılır. Ambulakral kanal sistemi ağız etrafında bir halka kanal ve bundan ayrılan beş radial kanal ile bu kanallardan çıkan küçük lateral kanallardan oluşur; lateral kanallar tüp biçimli deri uzantısı olan ambulakral ayakların içine açılır. Burada genellikle kontraktil bir ampul bulunur. Ambulakral kanal sistemi, halka kanaldan ayrılan medrapor kanalı (taş kanal) ile dışarıya bağlanır. Sistemin görevi hareket ve yer değiştirmeyi sağlamaktır. Ampul içindeki su, kontraksiyon ile ayağa itilir, ayak uzar ve yapıştığı 90 yerden çözülür; ayak çeperinin kontraksiyonu ile de su ampule geri döner. İçte basınç oluşur ayak ucundaki vantuz yere yapışır; vücut o yöne çekilir. Solunum dışa doğru deri çıkıntılarından oluşan çok sayıda dermal solungaçlar ve ambulakral ayaklar ile sağlanır. Dış ortamdaki su ve iç ortamdaki sölom sıvısı arasındaki gaz alışverişi bu dermal solungaçlar, ambulakral ayaklar ve vücut içine doğru yönelmiş deri çöküntüleri ile gerçekleşir. Gerçek bir dolaşım sistemi yoktur. Ağız çevresinde halka biçimli bir kanal ve ayrılan radyer kollar (Asterias). Kan, renksiz lenf yapısındadır ve amobosit hücreler içerir. Sillerin hareketi sölom sıvısının hareketini sağlar. Duygu organları iyi gelişmemiştir ancak deri epiteli hassastır. Ayrı eşeylidirler. Genital stolon ve gonatlar genital sistemi oluşturur. Sperm kesesi ve yardımcı bezler yoktur. Gonatlar, örneğin deniz yıldızında, kolların her iki tarafında birer tane, yani beş çift salkımdan oluşur. Eşey hücreleri aboral kutuptan kol bazaline yakın bir yerden küçük kanallar ile dışarı atılır. Döllenme suda olur. Zigot bipinnaria denen bilateral larva safhasını verir. Silli epitel ile örtülü bu larva Mollusk ve Annelidlerdeki trochophoraya ve de ilkel konlat larvasına benzer. Sinir sistemi ağız üzerindeki bir sinir halkası ve beş radial koldan ibarettir. Beyin yoktur. Epitel doku altındaki sinir hücresi ve liflerden oluşan ağlar halindedir. Sölom hücresi ile göçmen hücreler boşaltımı yapar. I- Class: Asteroidea (Deniz yıldızları) Genellikle 5 kolludurlar; daha fazla kollu da (40 kola kadar) olabilirler. Tüp ayaklar kolların altında bir oluk içinde bulunur. İstiridye ve deniz tarağının en büyük düşmanıdır. Büyük regenereasyon kabiliyeti vardır. Fam. Astropectinidae Astropecten auranticus 5 halkalı Fam. Asterinidae Cins. Asterina spp. Kolların kısalığı yüzünden vücut 5 köşeli görülür. Fam. Asteridae Kollar uzun sayıları 5-12 olur. 91 Cins. Asterias Deniz yıldızı II.Class: Echinoidea (Deniz kestaneleri) Bu sınıfta kol yoktur. Kabuk üzerinde bulunan pedisel ayaklar bütün vücutta dikenler arasındadır. Þekilleri basık yarım küreyi andırır. İskeletine testa adı verilir. Sindirim kanalının ön kısmında Aristo feneri denilen kalkerli dişli bir yapı bulunur. 1. Ordo: Regularia - Vücut az çok küre şeklindedir. Fam. Echinidae Cins. Echinus 2. Ordo: Clypeasteroidae - Disk şeklindedirler. Kabuk çok basık olur. Ağız düz veya konkav olan oval kısımda, anüs ayrı tarafta kenara yakın Fam. Clypeastridae Cins. Clypeaster 3: Ordo: Spatongoidae - Kalp şeklindedirler ve ağız tam ortada yer almaz. Anüs iki yüzeyin sınırında veya sınıra yakın yerde bulunur. Fam. Spatangidae Cins. Spatangus III: Class: Ophiuroidea (Yılan yıldızları) Yılana benzer kollar bulunur, bu hayvanlar kollarını yılan gibi oynatarak hareket ederler. İnce uzun gevrek yapılı bu kollar vücuttan belirli bir şekilde ayırtedilir. Harekette tüp ayaklar kullanılmaz. Tehlikede kollarının birisini bırakıp kaçarlar. Fam. Ophiolepididae Cins: Ophiura (Yılan yıldızı) IV: Class: Holothurioidea (Deniz hıyarları) 92 Bu sınıf diğer sınıflardan dikensiz uzun ve kaslı bir vücut yapısıyla ayrılırlar. Vücudun ön ucunda ağzın etrafında geri çekilebilen tentaküller bulunur. İskelet vücut içine gömülüdür. Küçük kalker plakalar halindedir. Fam. Cucumariidae V. Class: Crinoidea (Deniz zambakları) Genel olarak sesil olarak yaşayan çiçek, bitki benzeri hayvanlardır. Merkezi olarak yerleşmiş ve yukarı dönük bir ağız ve küçük vücudun üzerinde kollar yer alır. Aksi tarafta bulunan sap, kök benzeri bir yapı ile vücudu tespit eder. Kollar üzerinde tüy benzeri telekler bulunur. Fam. Pentacrinidae- Kollar halinde çok dallıdır.

http://www.biyologlar.com/omurgasiz-hayvanlar-sistematigi

Canlılığın Çeşitliliği ve Sınıflandırma

Sınıflandırmanın hiyerarşik düzeni: • Domain - Archea, Eubacteria, Eukaryote • Alem - Bitkiler, Hayvanlar, Mantarlar, Protists, Eubacteria (Monera), Archaebacteria • Filum • Sınıf • Takım • Aile • Cins • Türler Örneğin, Avrupa Hare’sinin sınıflandırılması şöyledir: Eukaryote -> Animal-> Chordata -> Mammalia -> Lagomorpha -> Leporidae -> Lepus -> Lepus Europaeus. 1-Eubacteria: • Prokaryotik , • tek hücreli , • küçük hücrelerden oluşmaktadır. • Çekirdek ve zarlı organel yok. • hücre duvarları peptidoglikan yapılmış 2-Archae (veya Archaebacteria) • Prokaryotik , • tek hücreli , • küçük hücrelerden oluşmaktadır. • Çekirdek ve zarlı organel yok . • Tuz gölleri veya sıcak gibi aşırı ortamlarda yaşayan bakterilerdir,Bunların hücre duvarlarında peptidoglikan yok. 3-Protista • Eukaryotik, • tek hücreli veya koloni halindedir. Düzensiz ve büyük ölçüde bilinmeyen alemdir . Örneğin, bazı protistalar hayvan ve bitkilerin özellikleri sergilemek ortak taşırlar 4-Mantarlar • Eukaryotik • çok hücreli heterotrof canlılardır. • Besinlerini emerek alırlar.. 5-Bitkiler • Eukaryotik • çok hücreli • Ototrof canlılardır 6-Hayvanlar • Eukaryotik • çok hücreli • Heterotrof canlılardır Doğal (Filogenetik) Sınıflandırma • Canlıların organ yapılarının benzerliğine, dolayısıyla evrimsel akrabalıklarına bakılarak yapılan sınıflandırmadır. • Doğal sınıflandırmada homolog organlar dikkate alınır. • Homolog organlar; Köken ve yapıları aynı,şekil ve görevleri farklı olan organlardır. Homolog organları homoloji inceler. Örnek : İnsanın kolu – Kuşun kanadı – Balinanın yüzgeci • Organları homolog olan canlılar akrabadırlar. Akraba canlıların proteinlerindeki amino asit dizilişleri, embriyonik gelişim evreleri, boşaltım artıkları da benzerdir. • Nicel gözlemlere dayanır. Canlıların sınıflandırılmasında temel alınan bazı özellikler : o Hücre tipi ve sayısı (Ökaryot – Prokaryot) (Hücresel organizasyon) o Embriyo tabakalarının sayısı (Endoderm – Mezoderm – Ektoderm) o Embriyonik örtülerin bulunuşu (Vitellus – Koryon – Amniyon – Allontois) o Vücut boşluğu tipleri (Gastrovasküler – Sölom) o Simetri şekilleri (Bileteral – Işınsal) o Vücutta segmentlerin bulunuşu (Benzer parça) o İskeletin bulunuşu (varsa kıkırdak veya kemik) o Azotlu boşaltım maddelerinin benzerliği (NH3 – Üre – Ürik Asit) o DNA’ daki baz dizilişi o Sistemlerin varlığı (Sindirim, solunum, dolaşım vs.) Ampirik (=Morfolojik) Sınıflandırma Aristonun yapmış olduğu sınıflandırma şeklidir. 1.Canlıları morfolojik benzerliklerine göre sınıflama.(kuş ve sinek) 2.Yaşadıkları çevreye göre sınıflama(havada,karada,suda) 3.Beslenme şekillerine göre sınıflama(etçil,otçul) 4.Analog organlarına göre sınıflandırma Filogenetik (=Bilimsel ,Doğal)Sınıflandırma 1.Köken birliği 2.Genetik benzerliği 3.Akrabalık derecesi 4.Protein benzerliği 5.DNA nükleik asit benzerliği 6.Boşaltım artığı benzerliği 7.Embriyonal orjin 8.Anatomik ve fizyoloji yapı Homolog Organ:Köken ve yapıları aynı ,şekil ve görevleri farklı veya aynı olan organlara denir. Örneğin, "Arının kanadı ile sineğin kanadı."(köken ve görevleri aynı) Analog Organ:Kökenleri ve yapıları farklı ,şekil ve görevleri benzer olan organlara denir. Örneğin,"Kuşun kanadı ile sineğin kanadı."(kökenleri farklı,görevleri aynı) NOT:Filogenetik sistematikte 1.Canlıların kromozom sayısı 2.Morfolojik benzerlik 3.Analog organ 4.Yaşanılan çevre dikkate alınmaz. Sistematik Birimler Alem >Bitkiler Alemden Şube >Tohumlu Sınıf >Kapalı Tohumlu Takım >Çift Çenekli Familya >Baklagil Cins >Fasulye Tür >Ayşe Kadın Fasulye Türe doğru gittikçe 1-Birey sayısı azalır. 2-Çeşitlilik azalır. 3-Ortak özellik artar. 4-Genetik benzerlik artar 5-Akrabalık artar. 6-Protein benzerliği artar. Tür:Sistematikteki en küçük birimdir.Birbirine benzeyen aynı kromozom sayısına sahip,birbirleriyle çiftleştiklerinde kısır olmayan verimli döl oluşturan bireylere tür denir. Tür: 1- Ortak atadan gelen 2- Yapı,şekil,görev bakımından benzer 3- Kendi aralarında üreyebilen 4- Üreyebilen fertler meydana getirebilen bireyler topluluğudur. Tür sınıflandırmanın en küçük birimidir.Binominal (ikili adlandırma) sistemine göre adlandırılır. örn:Homo sapiens-Modern insan örn:Pinus silvestris-Sarı çam Binomiminal sistemde ilk ad a) Cins adıdır. b) Büyük harfle başlar. c) Sınıflandırmadaki yerini belirtir d) Farklı türlerde cins adının aynı oluşu yakın akraba olduğunu gösteri Örn: Pinus pinea, Morus nigra, Populus nigra, Pinus nigra verilen türlerde cins ismi aynı olan Pinus nigra ve Pinus pinea yakın türdür. (Akrabadır). Binominal sistemde Ikinci ad. a) Tür adıdır b) Özellik belirtir c) Farklı türlerde aynı oluğu akrabalığı belirlemez. örn: Pinus nigra,Morus nigra,Populus nigra Tür adları aynıdır ancak akraba değillerdir. *Türler ikili ad ile adlandırılırlar.İlk isim cins adını belirtirken ikinci isim belirleyici addır.İki isim birden türün adını oluşturur. *Cins aynıysa familya,takım,sınıf,şube,alem aynıdır. Sistematikte İkili İsimlendirme Metodu: Pinus pinea(Fıstık çamı) Pinus slvestris(Sarı çam) Pinus helepensis(Halep çamı) Pinus nigra(Kara çam) Pinus buritia(Kızıl çam) A-Hücre Sayısına Göre Canlılar 1.Bir Hücreliler: -Eubakteriler -Arkaebakteriler -Protistalar 2.Çok Hücreliler -Mantarlar -Bitkiler -Hayvanlar B-Hücre Yapısına Göre Canlılar 1.Prokaryot Hücre -Çekirdek zarı yoktur. -DNA ve RNA zarsız,sitoplazma içinde bulunur. -Zarlı organelleri yoktur. -Sadece Ribozom organeli bulundurur. -Hepsi tek hücrelidir. -Organize çekirdeği olmayan hücredir. 1-Eubakteri 2-Arkebakteri 2.Ökaryot Hücre -Çekirdek zarı vardır. -DNA ve RNA zarla çevrilidir. -Zarlı organelleri vardır. -Tek hücrelide çok hücrelide olabilir. -Organize çekirdeği olan hücredir. 1-Protista 2-Fungia 3-Plantae 4-Animalia 1-Virüsler: Hücre zarı,sitoplazma,organeller bulunmaz. Enzimleri (Metabolizmaları )yoktur. Protein kılıf ve yönetici molekül(DNA veya RNA) den oluşur. Obligat endo-parazittir. Konukçu Hücre dışında cansızdır.Ancak,ph,ısı ve kimyasal koşullar uygun oldukça canlılıkları devam eder. Canlılara üremeleri,mutasyona uğramaları ve yönetici mol.taşımalarıyla benzer. Antibiyotiklerden etkilenmezler. hücreler virüslere karşı bağışıklık maddesi interferon üretirler. Her virüs özel bir Hücre içinde, çoğalabilir(Enfeksiyon oluşturur) Sınıflandırılması: 1-Bakteri virüsleri:DNA taşırlar az miktarda RNA taşıyanları vardır. 2-Bitkisel virüsler:RNA taşırlar. 3-Hayvansal virüsleri:DNA taşırlar az miktarda RNA taşıyanları vardır. 2-Bakteriler: Prokaryotturlar Enzim sistemleri bulunur,özgün metabolizmaları vardır. Nucleus ve zar sistemlerine ait organeller bulunmaz. yönetici molekülü DNA dır ve nuclear alanda çıplak olarak bulunur. Protein,yağ ve karbonhidrat içeren hücre çeperi vardır. Bazılarında kapsül bulunur. Sitoplazmada :DNA,RNA,ribozom,poliribozom,glikojen,yağ damlaları bulunur. Hücre zarı kıvrımlarından oluşmuş mesezom ve tilakoid taşıyanlar vardır. 1-Mesezom:oksijenli solunum Enzimleri taşırlar. 2-Tilakoid:klorofil taşırlar. Flagellum(kamçı) taşıyanlar aktif hareketlidir. Tek veya koloniler halinde yaºarlar. Sınıflandırılması Şekillerine göre: Koloni oluşumuna göre: Gram boyama yöntemine göre: Solunum biçimlerine göre Beslenme biçimlerine göre: 3-Mavi-yeşil algler Prokaryotturlar. Tek veya koloni halinde yaşarlar. Selüloz çepere sahiptirler. Sitoplazmada klorofil(Yeşil),fikosiyanin(Mavi) pigmentleri taşırlar. Fotosentetik bakterilere benzemekle beraber farklı olarak fotosentezde oksijen açığa çıkar. Mikroskobiktirler. Mantarlarla ortaklaşa likenleri oluştururlar. Havanın serbest azotunu tutarak toprağı verimli hale getirirler. Olumsuz koşullarda endospor oluştururlar Üremeleri: a)Eşeysiz üremeleri sporlarla gerçekleşir,b)eşeyli üreme görülmez. örnek:Nostoc ,Oscillatoria. Protistalar Eukaryotturlar. Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Tek ve koloni oluşturan türler vardır. Suda,karada,canlı artıklarında,canlıların vücudları içinde yaşayabilirler. Aktif hareketlidirler. Beslenmeleri yönünden,hayvansal,bitkisel ve mantarsal özellikler gösteren türler vardır. Üremeleri a)Eşeysiz: bölünerek ve sporla b)Eşeyli: konjugasyon Önemli sınıflar ve özellikleri: A)Rhizopoda :Kök ayaklılar:(Amipler) Belirgin şekilleri yoktur. Serbest ve parazit olanları vardır. Beslenme ve hareketlerini pseudopod (yalancı ayak) denen sitoplazmik uzantılarla yaparlar. Tatlı suda yaşayanlarda kontraktil koful bulunur. Kontraktil koful hücreye giren fazla suyu ve metabolik artıkları hücrenin dışına atar. Bölünerek (Amitozla) çoğalırlar. Beslenme bütün hücre yüzeyi ile gerçekleştirilir.(Endositozla-Ekzositozla) B)Cilliata:Silliler(Paramecıum) Tatlı sularda Kontraktil kofulları vardır. Beslenmelerini ve hareketlerini sillerle yaparlar. Hücre zarı pelikula denen sert yapıdan oluşmuştur. Pelikuladan hareket organeli siller ve korunma organelleri trikositler bulunur. Pelikula hücreye şekil ve dayanıklılık verir. Besinlerin alınımı hücre ağzı ile sindirim artıklarının atılımı ise hücre anüsüyle olur. İki nucleus taşırlar a)Macronucleus:Metabolizmadan(Beslenme,solunum,boşaltım ,eşeysiz üreme vb.) b)Micronucleus: Eşeyli üremede görev alır. Üremeleri a)eşeysiz:Amitozla b)eşeyli:Konjugasyonla gerçekleşir. Dış uyarıları algılar ve yön değiştirerek tepki verirler.(Hücrede ön ve arka kavramı gelişmiştir.) C)Flagellata:Kamçılılar: (Euglena) Tatlı sularda yaşarlar. Kontraktil kofulları vardır Beslenme ve hareketlerini kamçılarıyla yaparlar. Kloroplast taşırlar.(Hem ototrof hem hetotrof beslenirler.) Işığı algılayan göz lekesi sayesinde ışıklı ortamlara doğru hareket ederler. Üremeleri amitozla gerçekleşir. Besinlerini hücre ağzıyla alırlar. D)Sporozooa: Sporlular: (Plazmodium) Parazit yaşarlar. Üremeleri sporla olur.(Metagenez görülür:Eşeyli ve eşeysiz üremenin birbirini ardışık takip etmesidir.) Hareket organelleri yoktur.(amoboid hareket ederler.) Besinlerini hazır aldıklarından besin kofuluları bulunmaz. Hayvansal organizmaların vücudunda yaşadıklarından kontraktil koful taşımazlar. Mantarlar Sentrozom ve kamçı oluşumu yoktur Eukaryot , çok hücreli canlılardır. Miselyum denen hücre sıralarından Oluşurlar Hücre çeperleri bulunur. Çeper kitinden oluşmuştur Mavi-Yeşil alglerle Likenleri oluştururlar Hücre dışı sindirim yaparlar. Hücrelerde besin olarak yağ ve glikojen bulunur Saprofit ,parazit , patojen ve mutualist beslenirler Sporla çoğalırlar(Metagenez görülür.) Canlı vücudunda ve organik artıklarda bulunurlar. Gerçek dokusal oluşumları yoktur. Bitkiler Eukaryot, çok hücreli canlılardır. Hücrelerinde çeper,kloroplast ve kofullar bulunur. Dokusal oluºuma sahiptirler. Üremeleri: a) Metagenez(Dölalmaşı) b) Eşeyli üreme ile olur. Su ve karasal ortamlarda yaşayanları vardır. Ototrof canlılardır. Sınıflandırılması A)Çiçeksiz bitkiler: Üremelerinde metagenez görülür. Gerçek kök gövde ve yaprak oluşumları yoktur. Bazılarında iletim demetleri yoktur.(Su yosunu,Kara yosunu,vb) Gametofit dölü sporofit döl takip eder. Gametofit döl eşeysiz üreme ile(Sporla),Sporofit döl eşeyli üreme ile (Sperm ve Yumurtanın birleşmesiyle) meydana gelir. İlk kök ve iletim demetleri eğreltilerde görülür. Çiçekli bitkiler: Eşeyli üreme görülür.Bazı gruplarda eşeysiz üremede ( Vegetatif üremede) görülür. Üreme organları çiçeklerdir. İletim demetleri vardır. Gerçek kök gövde ve yaprak oluşumları vardır. Üremeleri tohumlarla olur. Tohumlarının etrafında meyve olanlara kapalı tohumlular olmayanlara açık tohumlular (Kozalaklılar) denir. Kapalı tohumlularda tohumda bulunan çenek sayısına göre 1-Tek çenekliler(Soğan ,Lale, Zambak) 2-Çift çenekliler(Ella ,Nohut , Fasulye vb.) Hayvanlar Çok hücrelidirler. Hetotrofturlar.Holozoik ve parazit beslenirler. Aktif hareket edebilirler Eşeyli ürerler.Bazı gruplarda eşeysiz üremede (Vegetatif üreme) görülür. Sınıflandırılması A)Omurgasızlar: a)Süngerler: En ilkel çok hücreli hayvanlardır. Tatlı ve tuzlu sularda yaşarlar Sesil (Hareket edmezler.) canlılardır. Vücudları iki deri tabakasından oluşmuştur. a)Ektoderm b)Endoderm Dokusal oluşum yoktur. Vücut oldukça basittir. Eşeyli ve eşeysiz (tomurcuklanarak:gemula) üreyebilirler. Vücudlarında organik ve inorganik artıklardan oluşmuş iç iskelet vardır. Vücudları porlarla kaplıdır. Beslenmesini porlardan giren su ile taşınan besinlerle sağlar. Solunum ve boşaltımı derileriyle(Vücud yüzeyi )yaparlar. b) Sölentereler Tatlı ve tuzlu sularda yaşarlar. Vücudu iki deri tabakasından oluşmuştur (Ektoderm ve endoderm). Üremeleri eşeyli ve eşeysiz(Tomurcuklanma) olur Bazılarında döl almaşı (Metagenez) görülür. Tek açıklıkla dışa açılan sindirim boşlukları vardır. Hem hücre içi hem hücre dışı sindirim vardır. Sesil ve aktif hareketli olanlar vardır. Diffüz(Agis) sinir sistemine sahiptirler. Hücreleri ( kas ,sinir epitel vb.) farklılaşmıştır Solunum ve boşaltımlarını derileri ile yaparlar. c) Solucanlar Vücud üç deri tabakasına sahiptir Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Eşeyli ürerler Rejenarasyon yetenekleri vardır ve üremeyle sonuçlanır. İp merdiven sinir sistemleri vardır. Organ ve sistemleri gelişmiştir. Solunumlarını derileri ile yaparlar. Su kara ve diğer canlıların vücudları içinde yaşarlar. -Yassı solucanlar İlk üç deri tabakasına (Endoderm,mezoderm,ektoderm) sahip canlılardır. İlk sistemleşme bu canlılarda görülür.(Sinir , boşaltım vb.) Tek açıklığı bulunan sindirimleri sistemleri vardır. Bu sistem aynı zamanda dolaşım sistemi olarakta görev yapar. Yüksek rejenarasyon yetenekleri vardır ve üremeyle (Vegetatif üreme) sonuçlanır Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Boşaltım organları pronefridyumlardır. -Yuvarlak solucanlar İlk sindirim sisteminde iki açıklık(Ağız ve anüs) bu canlılarda görülür. Serbest ve parazit yaşayanları vardır. Üreme,sinir ve boşaltım sistemleri gelişmiş solunum ve dolaºım sistemleri yoktur. Eşeyli ürerler ve ayrı eşeylidirler -Halkalı solucanlar İlk kapalı dolaşım bu canlılarda görülür. Solunum deri ile yapılır. Vücudu halkalardan oluşmuştur. Sindirim sistemleri farklı görev yapan organlardan oluşur. Boşaltım organları nefridyumlardır. Çoğu hermafrodittir. d) Yumuşakçalar Suda ve karada yaşarlar. Suda yaşayanlar solungaç karada yaşayanlar kitapsı akciğerlerle solunum yaparlar. Karından bacaklarla hareket ederler. Bazılarında evcik bulunur.(Dış iskelet ödevi görür.) Açık dolaş sistemi vardır. Genelde eşeyli ürerler.Bazı türler hermafrodittir.(Bir canlıda hem erkek hem diºi organlar bulunur ve kendi) kendini dölleyebilir. Boşaltım nefridyumlar la sağlanır. Duyu organları gelişmiştir e)Kabuklular: Vücudları sert bir kabukla örtülüdür. Vücudları segmentlerden oluşmuştur. Suda yaşarlar. Açık dolaşım vardır. Eklemli üyelere(Hareket organlarına ) sahiptirler. Boşaltım maksilla bezlerle yapılır Solungaç solunumu yaparlar. Sindirim sistemleri gelişkin ve salgı bezleri içerir. f)Örümcekler: Solunum trake ve bazı türlerde kitapsı akciğerlerle yapılır. Boşaltım malpighi tüpleri ile yapılır. Açık dolaşım vardır. Sindirim sistemleri gelişkindir Karada yaşarlar. İp merdiven sinir sistemi görülür. Vücudları baş ve göğüsten oluşur. Dört çift eklemli bacakları vardır. g)Böcekler: Vücudları baş , göğüs , karından oluşur. Sert(Kitin) dış iskeletleri vardır. İki çift kanat vardır. Üç çift eklemli bacak vardır. Açık dolaşımları vardır. Trake solunumu yaparlar. Boşaltım organları malpighi tüpleridir. Yumurta ile ürerler.Metamorfoz(Başkalaşım) geçirirler. Petek gözlere sahiptirler. Vücud hareketi çizgili kaslarla sağlanır. Vücud segmental yapıya sahiptir. h)Çok ayaklılar: Eklemli bacakları oldukça çoktur. Boşaltım malpighi tüpleri ile yapılır. Vücud segmentlerden oluşmuştur. Solunum trakelerle yapılır Vücud baş ve gövdeden oluşmuştur. Karada ve nemli yerlerde yaşarlar. I)Derisi dikenliler: Denizlerde yaşarlar. Vücudlarında kalkerli iç iskelet bulunur. Beslenme ve hareket , kanal ve tüp ayaklarda oluşan su hareketi ile sağlanır. metamorfoz geçirirler. Solungaç solunumu yaparlar. Açık dolaşımları vardır. B)Omurgalılar Dokusal özellikte iç iskelet(Omurga) taşırlar. Eşeyli ürerler. Kapalı dolaşıma sahiptirler. Hepside holojoik beslenir. Gelişkin sinir sistemine ve duyu organlarına sahiptirler. Solungaç , akciğer ve deri solunumu görülür. Su ve kara yaşamına uymuş sınıflar vardır. Boşaltım organları böbreklerdır. Sadece kurbağalarda ileri metamorfoz görülür. Sınıflandırılması a-Balıklar: Yumurta ile ürereler Derileri pullarla kaplıdır Yüzerek hareket ederler Kalpleri 2 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır Solungaç solunumu yaparlar Suda yaşarlar b-Kurbağalar: Yumurta ile ürereler Derileri çıplaktır Yüzerek ve yürüyerek hareket ederler Larva döneminde suda yaşarlar,ergin dönemde suya bağlı karada yaşarler Larva döneminde solungaç ergin dönemde akciğer ve deri solunumu yaparlar. Kalpleri 3 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır c-Sürüngenler: Yumurta ile ürerler Derileri plaklarla kaplıdır Sürünerek hareket ederler (Suda yüzerek hareket ederler.) Karada veya suya bağlı karada yaşarlar Akciğer solunumu yaparlar Kalpleri 3-4 odacıklıdır Değişken vücud ısılı canlılardır d-Kuşlar: Yumurta ile ürerler Derileri tüylerle kaplıdır Uçarak hareket ederler Karada yaşarlar Akciğer solunumu yaparlar Kalpleri 4 odacıklıdır Değişmez vücud ısılı canlılardır e-Memeliler Doğurarak ürerler Derileri kıllarla kaplıdır Karada veya suda yaşarlar Yürüyerek,uçarak ve ya yüzerek hareket ederler Akciğer solunumu yaparlar Kalplerei 4 odacıklıdır Değişmez vücud ısılı canlılardır Gagalı,Keseli ve Plasentalı memeli olmak üzere üç grupta incelenir.

http://www.biyologlar.com/canliligin-cesitliligi-ve-siniflandirma

Mutasyon Çeşitleri

Fenotipik olarak kolayca görünebilen özellikler meydana getirirler. Belki gözle görülemezler ama, doku ve kanın incelenmesiyle ortaya çıkarılabilirler. Eğer bu tip bir mutasyon dominant ise birinci dölde görülebilir. İnsan mutasyonlarının oranı üzerindeki çalışmaların çoğu dominant görünebilir mutasyonlara dayanmaktadır. Bunların biri “chondrodystrophic cücelik”tir. Kol, bacak ve yapılarının kısalığıyla tanınırlar. Babası ve anası sağlam olan bir çiftten, bu şekilde bir çocuk doğarsa biz, her iki atadan birinin eşeysel hücrelerinde mutasyon meydana geldiğini anlarız. Fenotip etkilerine göre mutasyonlar birkaç grup altında toplanır. Görünebilir Mutasyonlar Fenotipik olarak kolayca görünebilen özellikler meydana getirirler. Belki gözle görülemezler ama, doku ve kanın incelenmesiyle ortaya çıkarılabilirler. Eğer bu tip bir mutasyon dominant ise birinci dölde görülebilir. İnsan mutasyonlarının oranı üzerindeki çalışmaların çoğu dominant görünebilir mutasyonlara dayanmaktadır. Bunların biri “chondrodystrophic cücelik”tir. Kol, bacak ve yapılarının kısalığıyla tanınırlar. Babası ve anası sağlam olan bir çiftten, bu şekilde bir çocuk doğarsa biz, her iki atadan birinin eşeysel hücrelerinde mutasyon meydana geldiğini anlarız. İntermediyer ve kodominant mutant genler yine birinci döle saptanabilir. Çekinik görünebilir genlerin tanınabilmesi için birkaç dölün geçmesi gerekir. Fakat her iki atadan da çekinik mutant gen gelirse, birinci dölde yine fenotipte kendini gösterir. X’e bağlı mutasyonlar ayrıdır. Kadınlarda mutasyon meydana gelirse erkek çocuklarında (birinci dölde) görülebilir. Erkeklerin X kromozomunda mutasyon meydana gelirse kız çocukları taşıyıcı olur ve özellikle onların çocuklarında ortaya çıkabilir. Görünebilir mutasyonların çoğu çekiniktir. Bir genin değişimi, meydana getireceği enzimin ya da yapısal proteinin yapısının veya işlevinin değişmesine neden olur. Bu genin normal alleli varsa enzim ve yapısal proteinlerin normal olarak üretilmesine devam edilir. Çünkü genler gereksinmemiz olan enzim ve proteinlerin iki mislini üretebilecek yetenektedir. Bundan dolayı tek bir gen varsa hücrenin gereksinmesi olan proteinleri iki misli üreterek karşılar. Normal genlerin çoğu dominant mutant genlerin çoğu da çekiniktir. Bu nedenle de mutant çekinik genlerin etkisini hemen görmek olanaksızdır. Pek az durumda mutant genler de protein üretilir ve normal genlerin ürettiği proteinleri saptırırlar. Bu anormalliklere neden olur. Bu tip genler dominant (başat) genler olarak bilinir. Fakat bu tip mutantlar çok azdır. Genellikle ya üretim yapamazlar ya da normal genlerin etkisinden kurtulamazlar. Bu nedenle çekiniktirler. Dominantlığın Evrimi Normal gelişimi sağlayan genlerin neden çoğunlukla dominant, sapmaları sağlayan genlerin de çekinik olduğu düşünülebilir. Yeterince eskiye doğru gittiğimizde tüm genlerin birbirinden mutasyonlarla çıktığını görürüz. O zaman bir mutant gen nasıl oluyor da normal dominant bir gen haline geçiyor? Yüzlerce mutasyondan ancak pek azı fenotipik olarak yarar sağlar, ilk defa ortaya çıktıklarında çekiniktirler. Fakat homozigot olarak etkilerini göstereceklerinden dolayı, seçim bu bireylerin homozigot olması yönündedir. Yani homozigot çekinik olanlar yaşam savaşında üstünlük sağlar. Bazılarında da heterezigotlar daha üstün olacağı için bu yönde de bir seleksiyona uğrar ve bir zaman sonra dominant genlerin yavaş yavaş toplumda azaldıkları ve bunun yerin içekiniklerin aldığı görülür. Bir zaman sonra tüm populasyona hakim oldukları için dominant gibi hareket ederler. Daha sonra bu genlerden meydana gelecek mutasyonlar çekinik gen ödevini yüklenirler ve bu süreç bu şekilde devam eder (DEMİRSOY, 1988). Örn; Üç Bacaklı Çocuk. 1981 yılında Pekin’de 33 yaşındaki kadın işçi Li Juying’in üç bacaklı bir erkek çocuğu olmuştur. Bebeğin üçüncü bacağının vücudun alt kısmına yapışık olduğu v e bebek büyüdükçe bacağında büyüdüğü bildirilmektedir. Üçüncü bacak diğer iki normal bacaktan daha kalın ve kısadır (Günaydın Gazetesinden). Başka lokuslarda bulunan genlerin de bir genin etkisini göstermede etkili olduğu bilinir. Eğer daha yararlı bir mutant gen ortaya çıkmışsa, bu diğer modifiye edici genin üzerinde de seçici bir özelliğe neden olacaktır. Modifiye edici genin devamlı seçici özelliği bu mutant genin çekinikten intermediyere ve sonuçta dominanta ulaşmasını sağlar. Görünebilir mutasyon kolayca tanınmalarına ve evrim açısından çok önemli olmalarına karşın, genellikle çok seyrektirler. Lethal Mutasyonlar Birçok mutasyon embriyonun yaşayamayacak kadar normalden sapmasını sağlar. İnsanda bu tip öldürücü genlerden “Lethal Gen” yüzlerce vardır. şayet bir gen, zigotun ilk mitoz evresinde, ig ipliklerini meydana getiremeyecek şekilde mutasyona uğramışsa, zigot hiçbir zaman iki hücreli olamaz. Bir gen implantasyon için (ana rahmindeki dokuya gömülme) gerekli enzimi meydana getiremiyorsa embriyo birkaç gün içerisinde dışarıya atılır. Eğer bir mutasyon bozuk bir kalp kası, bozuk bir akciğer, bozuk bir böbrek, bozuk bir sindirim organı ya da bozuk diğer bazı organları meydana getiriyorsa doğumdan çok kısa bir süre sonra ölüme neden olur. Çünkü bu organlar ana rahmi içerisinde kullanılmaz. Bazıları doğumdan birkaç yıl sonrasına, bazıları orta yaşa kadar bireyin yaşamasına izin verebilir. Öldürücü başat genler düzenli olarak çıkabilir ilk dölde elimine edilirler. Eğer embriyonun ilk evrelerinde öldürücü ise biz onları hiçbir zaman göremeyiz. Birçok öldürücü (lethal) gen çekinik olduğu için döller boyunca taşınabilir. Bu şekildeki ölümler üzerinde yapılan araştırmalar, her insanın ortalama olarak çekinik üç ya da dört lethal gen taşıdığını göstermektedir. Her ailede farklı genlerin çekinik lethalleri olduğu için rastgele evlenmelerde bunların honmozigot çekinik olarak ortaya çıkma şansları çok azalmaktadır. Aile içi evlenmelerde ve rastlantı sonucu aynı geni çekinik lethal taşıyan bireyler evlendiklerinde meydana getirecekleri yavrular 1/4 oranında homozigot olacağı için ölüm ortaya çıkacaktır. Pek az lethal mutasyon çeşidi de intermedier bir özellik gösterir. Heterezigot oldukları zaman meydana getirdikleri etkiler kolayca gözlenebilir. Fakat homozigot halde öldürücüdürler. Zararlı mutasyonlar (Semilethal ve Sublethal Mutasyon) Mutasyonların bir kısmı canlının belirli bir evreye kadar yaşamasına izin veriyorsa semilethal; eğer yaşamasına izin veriyor fakat biyolojik işlevlerinin ve üremesinin azalmasına neden oluyorsa sublethal olarak adlandırılır. Birçok özellik, özünde, bir genin değil de birçok genin ortak işleviyle ortaya çıkar, biz buna poligenik kalıtım deriz. Çok genli bu kalıtımda, genlerden bir tanesi mutasyona uğrarsa, ilgili özelliğin etkinliğinde azalmalar ortaya çıkar. Örneğin, pankreas optimum miktarda salgı çıkarmaz, karaciğer daha az etkinlikle safra çıkarır ya da salgının kimyasal yapısı daha değişik olur; böbrek vücudun gereksinimi olan vitaminleri daha büyük ölçüde süzerek atar. Bu genlerden herhangi birinin mutasyona uğraması vücut için büyük ölçüde zarar yapmayabilir. Fakat birçok mutant gen bir araya gelirse zarar çoğalır ve ölüme kadar gider. Bu tip mutasyonların sayısının, görünebilir ve hatta öldürücü genlerden çok daha fazla olduğu zannedilmektedir. Nötral Mutasyonlar Mutasyonların pek az bir kısmı da bulunduğu bireye yaşam savaşında büyük yararlar sağlar (Supervital Mutasyonlar). Fakat bir kısmı da biraz önce anlatılanların dışında, en azından meydana geldiği zaman süreci içerisinde, bulunduğu canlıya ne zarar ne de yarar sağlar. Bu tip mutasyonlara da nötral mutasyonlar denir. Son zamanlarda yapılan birçok çalışma,bazı mutasyonların fenotipik olarak herhangi bir şekilde kendilerini göstermediğini açığa çıkarmıştır. Bu tip mutasyonlar ancak protein moleküllerindeki amina asit dizilimlerinin aydınlatılmasıyla tanınabilir.l protein moleküllerindeki amino asitlerin, proteinin işlevini bozmadan zaman zaman değiştikleri bilinmektedir. Örneğin, enzimlerdeki protein zincirinin ancak pek az bir kısmının aktif bölgeleri oluşturduğu ve bu bölgelerin kimyasal olarak nadiren değiştikleri birçok çalışmayla bilinmektedir. Dolayısıyla zincirin bu aktif merkezlerinin dışındaki herhangi bir yerinde meydana gelecek amino asit değişimleri büyük sapmalara neden olmaz. Eğer enzim, kendini meydana getiren alt birimlere ayrılırsa, değişiklik anlaşılabilir. Elektroforezle amino asitlerin sırası ve miktarı saptanabilir. Bu yöntemle en iyi hemoglobin molekülleri incelenmiştir. Amino asit değişimlerinin birçoğu bu molekülde oksijen taşınmasını engellemez. Nötral mutasyonlar, mutasyon meydana gelirken canlının bulunduğu ortamda bireye bir zarar ya da yarar getirmeyebilir. Fakat yeni bir ortamda veya gelecekte, bu nötral mutasyonlar değer kazanabilir. Nötral mutasyonlar amino asit diziliminde ve evrimsel uyumun kalbi olan varyasyonların oluşumunda büyük öneme sahiptir. Birçok insanın hemoglobinindeki amino asitlerin incelenmesiyle beta zinciri içerisindeki 146 amino asidin ve alfa zinciri içerisindeki 141 amino asidin her birinin değişebildiği gösterilmiştir. Bu değişiklikler hemoglobini daha etkin veya daha az etkin yapamaz. Fakat meydana gelen varyasyonları ilerideki bir değişikliğe uyum yapacak yeteneği kazandırabilir. Örneğin hava kirlenmesine bu şekilde bir uyum yapılabilir (DEMİRSOY, 1988).

http://www.biyologlar.com/mutasyon-cesitleri

PARENKİMA (ÖZEKDOKU )

Parenkima bitkilerde çeşitli fizyolojik ve biyokimyasal etkinlikle ilgili, canlı hücrelerden oluşmuş bir dokudur. Para=etrafı ve enchyma=dökülmüş sözcüklerinden türevlenmiş, yarı sıvı bir madde katı bir ortamda bulunan diğer dokuların etrafına dökülmüş anlamım içermektedir. Daha çok bitkilerde bir “dolgu doku” olarak rol oynar. Filogenetik olarak, çok hücreli ilkel bitki yapısı yalnız parenkimadan oluştuğundan bu doku ilkel olarak göz önüne alınır. Ontogenetik olarak da parenkima yine morfolojik yönden meristemlere benzediğinden ilkel olarak kabul edilir. özet olarak parenkima ayrımlı şekil ve farklı fizyolojik işlevli canlı bir dokudur. Bitkideki Yeri Genellikle temel doku olarak tanımlanan parenkima primer bitki yapısının esas kitle­sini oluşturur. Gövdelerin öz ve korteksi, köklerin korteksi, petiyollerin tüm yapısı, yaprakların mesofili, floem ve ksilemden oluşan iletim dokuları bu yapı içine gömülüdür. Bunun için kolaylıkla adventif kök ve gövde oluştururlar. Ayrıca vaskular ışınlar da parenkimatıktir. Parenkima çiçeklerde, meyvaların etli kısmında ve tohumların depo do­kusunda oldukça yaygındır. Kökeni ve Yaşam Süresi Yaprak mesofili, korteks ve öz gibi primer bitki yapısının parenkima dokusu temel meristemden farklılaşır. Düzenli sıralanan meristematik hücreler olgunlaşmaları sırasın­da uzayıp gerilirler. Enine çeperler düzeylerini değiştirip turgor basınçları artar ve boyuna çeperlerde şekil değişikliği meydana gelir. Böylece meristematik dokudaki düzen ortadan kalkıp çeperler zikzak şeklinde olur. Vaskular sistemle ilgili olan parenkima ise prokambiyum ve vaskular kanıbiyumdan oluşur. Birçok bitkilerde fellogen denilen mantar kambiyumu felloderm olarak bilinen parenkimayı da meydana getirmektedir. Yapısı Parenkima hücreleri üstlendikleri işlevlerine göre yapılarında değişiklik gösterirler fakat tipik olarak şekilleri isodiyametriktir. Şekilden de görüldüğü gibi boyutları eşit olan parenkima hücresi bol protoplast, granalı kloroplast, diktiyosom, endoplasmik retikulum ve çok sayıda mitokondri içermektedir. Merkezde büyük bir nukleus ve birkaç vakuol taşımaktadır. Ayrıca primer çeperin bazı yerleri kalınlaşarak ve çeperin içeri büyümesiyle oluşan “transfer hücreleri”, diğer bir deyimle “taşıyıcı hüc­reler” meydana gelir. Bazen levkoplastlar da içerebilmektedir. Birçok parenkima hücreleri çok düzlemlidir ve bütün çapları eşit özelliktedir. Komşu hücrelerle yakın bir ilişki içinde bulunan çok yüzlü parenkima hücrele­rinde yaklaşık ondört düzlem bulunabilir. Pa­renkima hücrelerinin şekil­leri Diğer tiplerde, örneğin uzamış parenkima hücreleri (prosenkima) yaprağın palisad dokusunda, loblu hücreler sünger parenkimasında, bazı bitkilerin (Xanthorrhoeaceae) mesofilinde katlanmış ve kollu halde bulunur. Yıldız şeklinde parenkima hücreleri hava boşlukları iyi ge­lişmiş bitkilerin {juneus (Saz)} gövdelerinde yer almaktadır. Buna karşın tohumların besi dokularındaki parenkima hücreleri çok sıkı olarak dizilmişlerdir. Fotosentez yapan kloroplastlı parenkimaya “kİorenkima” adı verilmektedir, buna yaprak mesofilinde rastlanır. Kloroplastlar gövde korteksinde de bol bulunur, bazan daha derin dokularda özde bile oluşur. Çiçek ve meyvalarda parenkima hücreleri krormoplast içerir. Salgı yapan parenkima hücreleri yoğun protoplastlıdır, bol ribosom, diktiyosom ve endo- plasmik retikulum içermektedir. Parenkima hücrelerinin şekli, canna (Tesbi hçiçeği) yaprağında aerenkimatik kollu parenkima (1), Gailiardia mesofilinde uzun, kollu parenkima (2), zantedeschia petiyolünde aerenkima (3), secale’ de (Çavdar) endosperm parenkiması (4). Birçok besin maddeleri parenkima hücreleri tarafından sentez ve depo edilir. Bu mad­deler vakuol özşuyunda erimiş halde, sitoplasmada katı tanecikler ya da sıvı halde bulu­nurlar. Bitkinin çeşitli organlarında, parenkima hücrelerinin vakuollerinde antosiyan ya da tanin birikir, bazan da kristal depo edilir. Parenkima özşuyunda şekerler, erimiş karbonhidratlar ve azotlu maddeler bulunur. Amidler, proteinler, nişasta, sıvı ve katı yağlar küçük tanecikler şeklinde sitoplasmada yerelleşir. Protein ve nişasta taneleri Leguminosae’ de kotı’ledonların sitoplasmasında bulunur, protein ve yağ ise hintyağı bitkisinin ve soya fasulyesinin kotiledonlarında yer alır. Parenkima hücrelerinde en fazla, bulunan ürün nişastadır. Nişasta birikimi mevsimlere bağlıdır ve peryodik olarak oluşur. Sukulent bitkilerde parenkima hücreleri geniş, ince çeperli, kloroplastsızdır ve su depo eder. Böyle hücreler müsilajlı özsuyu içeren geniş bir vakuole sahiptir, sonuçta bu maddeler hücrenin su-yakalama yeteneğini arttırır. İdyoblastik parenkima hücreleri çeşitli maddeler örneğin mirosin enzimi (cruciferae, Capparidaceae, Resedaceae), yağsı maddeler (Lauraceae, Simarubaceae), müsilajsi bileşikler (Cactaceae, Portulacaceae, Malvaceae, Tiliaceae) ve reçineli gereçler (Meliaceae, Rutaceae, Rubiaceae) İçermektedir. Etkin, vegetatif yapıdaki parenkima hücreleri yaprak mesofili gibi genel olarak selü­lozdan yapılmış primer ince çeperlere sahiptir fakat bazan primer çeperler kalınlaşabilir. Kalınlaşmış sekonder çeperlere tohumların depo parenkimasında rastlanır {Asparagus (Kuş konmaz) , Coffea arabica (Kahveağaci,) Phoenix dactyljfera (Hur­ma)}. Kalın, ligninleşmiş sekonder çeperler başlıca depo ödevi gören parenkimalarda; bit­kinin odun ve öz kısmında bulunur ve sklereidlere benzerler. Madde alış verişi primer çe­perlerde plasmodesmalarla, kalın çeperlerde basit geçitlerle sağlanır. Parenkima hücrelerinin çeper yapısı. Betula’ nın (Huş – ağacı) genç gövdesinde primer (1), yaşlı gövdesinde sekonder (2) çeperli parenkima hücreleri. Parenkimanm primer çeperlerinin submikroskopik yapısı çok değişkendir. Bitkinin dikey eksenine paralel düzenlenen çeperlerde selüloz mikrofibriller yatay düzen­lenerek gövdenin eğilmesine, köklerde ise sarmal düzenlenerek çekmeye karşı uyum sağlamaktadır. Birçok bitkilerde parenkima hücrelerinin primer çeperleri özel şekilde kalınla­şır ve bu yapılarla hücreler arasında erimiş maddeler kısa bölgelere iletilebilir. Çeper kalınlaşması çeşitli uzunlukta içe doğru büyüme şeklinde olur, böylece yüzey artarak protoplast ile yakın ilişki sağlanır. İçeri doğru büyüyen çeperlere sahip olan hücreler”taşıyıcı hücreler”olarak isimlendirilir. Bu yapılar büyük bir olasılıkla hücreler arasında madde iletimi ile ilgilidir. Hücre düzenlenişi parenkima tipine göre değişmektedir. Etli gövde ve köklerin depo parenkimasmda bol hücre-arası boşluklar vardır fakat tohum endosperminde doku çok sıkı düzenlenmiştir, hücre-arası boşluklar yoktur. Mesofil ve klorenkimada hücre-arası boş­lukların fazla gelişmesi fotosentetik dokuda gaz alış verişi için gereklidir, özellikle hava alanları, sulu topraklarda gelişen bitkilerde iyi gelişmiştir. Su bitkilerinin gövde ve yapraklarında hücre-arası boşluklar çoktur ve bu tip doku “aerenkima” olarak isimlendirilir, bitkinin havalandırılmasında etkin rol oynamaktadır. Çeşitli dokularda hücre-arası boşluklar şizogen kökenlidir. Eğer hücreler birbirinden fazla ayrılmışlarsa aradaki hücre-arası boşluklar da çok geniş olur ve bu durumda hücreler loblar ya da kollar ile ilişkilerini devam ettirirler. Sınıflanma Parenkima bitki metabolizmasında etkin bir işleve sahip olduğundan en önemli yaşam­sal olaylar burada meydana gelmektedir, örneğin bol kloroplast taşıdığından fotosentez yapılır, ayrıca mitokondri oram da fazla olduğundan solunum olayı da daha çok burada yer almaktadır. Bu nedenle işlevlerine göre parenkima dokusu dört tipe ayrılmaktadır: Assimiieme Parenkiması. Hücreler fazla kloroplast içerir, daha çok bitkilerin ışık gören kısımlarında, yapraklarda yer alır. Bol kloroplast ve ışık altında yapılan fotosentez sonucu organik madde sentezi olur. Depo- Parenkiması. Organik maddeleri depo eden, hemen hemen kloroplast içermeyen ince çeperli ve büyük hücreli olan bu tip parenkima daha çok toprak altı organlarında (rizom, yumru) ve tohumlarda bulunur. Depo parenkiması besin maddesinden başka su da depo eder, bu işleve göre ince çeperli, az plasmalı ve bol özsulu hücreler oluşur. Daha çok çöl bitkilerinde { Agave (Sisal) ve Aloe (Sarısabır)} gözlenir. İletim Parenkiması. İletim sistemi etrafında yer alan bu tip parenkima hücreleri su ve besin maddelerini iletmektedir. Havalandırma Parenkiması. Geniş, bol hücre-arası boşluklar içeren ve aerenkima olarak da isimlendirilen bu tip parenkima, gaz depo edip havalandırmaya neden olur. Batak lık ve su bitkilerinin solunumu için kolaylık sağlamaktadır. İşlev Parenkima hücreleri bitkideki yerlerine göre işlevlerinde farklılık gösterir ve bu şekilde etkinliklerini de değiştirme yeteneğindedırler. Ayrıca parenkima hücreleri meristematik etkinlik de gösterirler, örneğin yalıtılmış bir grup parenkimatik hücre tüm bir bitkiyi oluşturma yeteneğindedir. Parenkima dokusu sınıflandırma kısmında görülen işlev­lerden başka yaralanan bölgelerde onarım ve regenerasyon olaylarında da önemli rol oyna­maktadır. Diğer taraftan, adventif kök ve gövde oluşması, aşı yapılan bitkilerde derhal bir aşı birliğinin kurulması hep parenkima hücrelerinin meristematik etkinliği ile sağ­lanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/parenkima-ozekdoku-

İDRAR VE ÜREME SİSTEMİ

Embriyolojik ve fonksiyonel ortaklık (özellikle erkek idrar ve üreme organlarında) nedeniyle iki grup sistemi bu konu (İdrar ve üreme sistemi-Systema ürogenitale) içinde inceleyeceğiz. Systema ürogenitale’deki fonksiyonlardan biri idrarın yapılması ile iletilip dışarı atılmasıdır ki bu işi yapan organlara organa urinaria (İdrar organları-üriner organlar) denir. Üriner organlar birçok anatomist tarafından idrar sistemi (Systema renale) başlığı altında ele alınır. İdrar sistemi, idrar üreten bir çift böbrek ile üreterler, idrar kesesi ve uretra’dan oluşan iletici yollardan ibarettir. Üriner organların cerrahi hastalıkları üroloji, dahili hastalıkları ise nefroloji bilim dalı uzmanları tarafından değerlendirilip tedavi edilir. Systema ürogenitale’deki diğer fonksiyon üreme olup, bunu gerçekleştiren organlara organa genitalia (Üreme organları-genital organlar) denir. Üreme organları, üremede­ki iki cinsin (KADIN-ERKEK) fonksiyon farklılıklarına bağlı olarak iki gruptur. Kadın üreme organları, organa genitalia feminina, erkek üreme organları ise organa genitalia masculina olarak adlandırılır. Birçok anatomist, bu organ gruplarını da ayrı sistemler (Kadın üreme sistemi, Erkek üreme sistemi) şeklinde ele alırlar. İnsan neslinin sürekliliği, üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu gerçekleştirmek amacı ile şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak, şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü erkekten çok daha komplekstir. Neslin devamının sağlanmasında erkeğin rolü aktif olmakla beraber bu olaya gövdece katkısı çok kısa sürer ve sadece koitus ile sınırlıdır. Oysaki kadın, zigotun oluşumu için zorunlu olan ovumu üretmekle kalmaz, zigot’un iletimi, yuvalanması, embriyonal ve fötal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonsiyonlarını-görevlerini de üstlenmiştir. Hatta bununla da kalmaz, doğumdan sonra da normal şartlarda yavrunun beslenmesi için gerekli sütü üretil; normal ruhsal gelişim için çok gerekli olan anne şefkatini verir. Toplumu oluşturan normal fertler, kromozomal, morfolojik ve psikolojik-davranışsal- olmak üzere üç düzeydede ERKEK veya KADIN konfügürasyonuna sahip olmak durumundadır. Cinsiyetin kromozomal olarak belirlenmesi döllenme (Fertilizasyo) esnasında gerçekleşir. Morfolojik karakterler, embriyonal yaşamın . 7.haftasından sonra ortaya çıkan gonadal farklılaşmalarla oluşmaya başlar, doğumdan sonra da devam eder. Cinsiyetin hormonal, fizyolojik ve davranışsal-psikolojik yönlerinin idaresi hipotalamus tarafından gerçekleştirilir. Erkekliğin bütün yönleri androloji, kadınlığın bütün yönleri jinekoloji bilimi çerçevesinde ele alınır. İDRAR SİSTEMİ GİRİŞ : İdrar sistemi (Systema renale, Organa urinaria)’nin asıl görevi, kanda erimiş halde bulunan mineraller (Na.K vb.) ile suyun atılım veya biriktirilmesinin selektif kontrolünü sağlayarak vücut iç ortamının dengesini (Homeostasis) korumaktır. Su ve mineral dengesine ilaveten, bir kısmı toksik olan (Örneğin üre vb.) metabolik artıklar da böbrekler yolu ile idrara geçirilerek vücut dışına atılır. Böbrekler, homeostatik ödevini filtrasyon (süzme), resorpsiyon (geri em­me) ve eksekresyon (salgılama, dışarı atma) fonksiyonları ile gerçekleştirir. İdrar sistemi, idrar üreten bir çift böbrek ile ureterler, idrar kesesi ve üretra’dan oluşan iletici yollardan ibarettir. 1.BÖBREKLER Böbrekler (Tekil L.ren . Gr.nephros), filtrasyon, resorpsiyon ve eksekresyon fonksiyonları ile günde kendilerine gelen 1700 L kandan 2 – 2.5 L idrar oluş­turduklarından “idrar üreten organ anlamında organa üropoetica olarak adlandırılır. Sağlı-sollu bir çift organ olan böbrekler.peritonun arkasında (Retroperitoneal konumda) olarak.omurganın iki yanında karın arka duvarına yaslanmış şekilde bulunurlar.Skeletotopik olarak.sağ böbrek T 12 – L 3. sol böbrek T 11 L2 düzeyinde yer alır. Böbrekler fasulyeye benzer şekildedirler. Her böbreğin ön ve arka iki yüzü, konveks bir dış kenarı ile konkav bir iç kenarı vardır. İç kenar (Margo medi ali s) ‘da böbreğe girip-çıkan oluşumlar için dikine bir yarık (Hilum renale) vardır. Hilum renale’den böbreğin içine doğru sinus renalis olarak adlandırılan bir boşluk uzanır. Hilum renaledeki yapılar, önden arkaya doğru V.renalis, a.renalis, pelvis renalis -> üreter şeklinde sıralanmıştır. Yetişkin bir kişide bir böbreğin ortalama ağırlığı 130-150 gr, boyutları ise 12x6x3 cm dir. Herbir böbrek, üç katmanlı bir destek ve örtü dokusu ile sarılmıştır: 1.Renal kapsül (Capsula fibrosa) olarak adlandırılan iç tabaka, sağ­lam, genişleme yeteneği az fibröz doku katmanıdır. 2.Perirenal yağ kapsülü (Capsula adiposa), orta katman olup böbreği darbelere karşı korur. 3.Perirenal fasya (Fascia renalis), en dış örtü olup, karın duvarındaki ekstraperitoneal yağ dokusunun yoğunlaşması ile oluştuğu kabül edilir.- Perirenal fasya .böbreğin normal pozisyonda durmasına yardım eder. Böbreğin arkasında, perirenal fasyanın dışında olarak, pararenal yağ kapsülü (Corpus adiposum pararenale) yer alır. Fascia renalis önden parietal periton ile sarılmıştır. .Böbreklerin yapısı : Böbreğe frontal bir kesi yapıldığında, içten dışa doğru üç farklı bölge ayırt edilir: Pelvis renalis, medulla renalis, cortex renalis. Pelvis renalis, tepesi hilum renale’den çıkmış, üreter’le uzanan, gövdesi sinus renalis içine oturmuş, kas ve zardan yapılı, huni şekilli bir bölümdür. Pel vis renalis, proksimalde büyük ve küçük kaliksler (Calix renalis majoris et minoris) şeklinde böbrek dokusu içine uzanır. Küçük ve büyük kaliksler, pel­vis renalis ve ureter arbor excretorius olarak adlandırılan (Yazarın adlandırması) BOŞALTIM AĞACINI oluştururlar. Böbrek kitlesinin yaklaşık 2/3unü kapsayan medulla renalis, 8-18 (Ortalama 12 adet) adet piramidal yapı içerir. Tabanları cortex renalis’e, tepe­leri küçük kalikslere oturan piramidal oluşumlara pyramis renalis (.Malpighi piramidleri) denir. Malpighi piramidleri, nefronun distal bomcukları ile toplayıcı borularını içerir. Piramidal borucuklar, içlerindeki filtre materyeldeki suyun geri emilimini (Reabsorpsiyon) sağlayarak idrarı konsantre ederler. Toplayıcı borular daha büyük olan due.papillaris (Bellini kanalı) ‘lere, duc.papillaris’ler de piramidlerin tepesindeki foramen papillarisler aracılığı ile küçük kalikslere açılırlar. Böbrek kitlesinin 1/3′ünü kapsayan dış katman (Cortex renalis), çok sayıda düz ve kıvrımlı borucuklar, kan damarları ve gözle de görülebilen siferik yapılar (Corpusculum renale) ‘dan oluşur. Korteksin böbrek kapsülüne yakın olan dış bölümüne zona externa {Regio corticalis peripherica).Malpighi piramidlerine yakın olan iç bölümüne de zona intema (Regio juxtamedullaris) denir. Malpighi piramidleri arasında da daha koyu renkte kortikal bir doku bulunur. Piramidleri birbirinden ayıran bu kolonlar columnae renales (Bertin kolonları) olarak adlandırılır. .Böbreklerin kanlanması : Böbrekler, vücudumuzdaki aynı boyuttaki herhangi bir organdan çok daha fazla kan alır. Bunun nedeni, böbreklerin, kanı zararlı artık maddelerden temizleyen temel organ olmalarıdır. Kalp atımının % 20-25′ini kullanan böbrekler, her dakikada 1.2 litre, günde yaklaşık 1700 litre kan alır. Kanımız, günde 340 kez böbreklerden geçerek zarar­lı artık maddelerden arındırılır. Bu işlem esnasında 1700 L kanın onda biri kadar (Yaklaşık 170 L) glomeruler filtrat, glomeruler filtratın % 1 kadar ( 1.7 L) idrar oluşur. Böbreğin arteryel kanlanması, aorta abdominalis’in en büyük çift dalı olan a.renalis ile sağlanır. Herbir renal arter.a.mesenterica superior’un hemen aşağı­sında olarak L 1 – L 2 düzeyinde aorta abdominalis’ten çıkar. Sağ renal arter daha uzundur. Hilum renale’ye ulaşan renal arter, ön ve arka diviziona, bu divizionlar da toplam 5 segmental dala ayrılır. Segmental dallar arasında beslenmeyi sağlayabilecek düzeyde anastomozlar olmadığından, bağlanmalarında segmental nekroz ortaya çıkar. Böbrek segmentlerine % 30-35 oranında aberrant (Normal dışı) segmental arterler gelir. Böbreğin venöz kanı. v.renalis aracılığı ile v.cava inferior’a direne olur. Böbreklerin innervasyonu plex.renalis ile sağlanır. Erkeklerde, bu pleksusa ait liflerle, testisten gelen sinirler arasında bağlantılar vardır. 2.ÜRETER Üreter’ler, idrarı pelvis renalis’ten vesica ürinaria (İdrar kesesi) ‘ya taşıyan, 25-30 cm uzunluğunda iki ince (Çapları 4-7 mm), muskuler borudur. M.psoas major’ların üzerine yaslanarak L 2 – L 5 omurlarının transvers çıkıntıları boyunca vertikal şekilde uzanan üreterler, iliak damarları (Vasa iliacae) çaprazlayıp pelvis boşluğuna girerler. Burada önce pelvis duvarında yollarına devam eden üreterler, daha sonra orta hatta yönelirler ve idrar kesesine girerler. Üreterler idrar kesesine girmeden önce, erkeklerde duc.deferens i kadınlarda ise a.uterinayı çaprazlar. Bu çaprazlar cerrahi öneme sahiptir. Gidişleri boyunca, üreterlerin abdominal,pelvik ve duvar içi olmak üzere üç bölümü ayırt edilir. .Abdominal bölüm (Pars abdominalis) : Üretero-pelvik birleşekten (Öreter’in başlangıcı) iliak damarları çaprazladığı yere kadar olan bölümdür. Retroperitoneal konumda yer alır. .Pelvik bölüm (Pars peluina) : Üreter’in, iliak damarları çaprazladığı yerden, idrar kesesine girdiği noktaya kadar olan bölümdür. .Duvar içi bölümü (Pars intramuralis) : Üreter’in, idrar kesesi duvarında yer alan 1.5-2cm ‘lik en kısa bölümüdür. Üreter’ler üç doğal darlığa sahiptir. Üst darlık, üretero-pelvik birleşekte, orta darlık iliak damarları çaprazladığı yerde, alt darlık ise pars intramuralis’tedir. Alt darlık üreter’in en dar yeri kabul edilir, taşlar en çok burada takılır. Üreter’in YAPISI : Üreter’in duvar vapısı, içi boşluklu organların prensip duvar yapısı şeklindedir. İç tabaka olan tunica mucosa çok katlı değişken epitel-urethelium’den yapılıdır; bez içermez. Orta tabaka-tunica muscularis, içte longitudinal, dışta sirküler olmak Üzere İki katmanlı bir düz kas tabakasıdır.(Alt 1/3 bölümünde ise ilave bir dış longitudinal kat­man vardır.)Tunica muscularis’teki periodik peristattik kasılmalar idrarın mesaneye iletil­mesine yardım eder. Dış tabaka olan tunica adventitia gevşek bağ dokusundan yapılıdır. 3.İDRAR TORBASI (Mesane): İdrar torbası (L.vcsica urinaria. Gr.sistis), üreterler yolu ile gelen idrarın belli bir süre bekletildiği, gerektiğinde ürethra’ya iletildiği. 300-500 ml hacimli (Zorlama ile yaklaşık 2 katına çıkarılabilir),içi boşluklu muskuler bir organdır. İdrar torbası, symphysis pubis’in arkasında, pelvis boşluğunun tabanında, böbrek ve üreterler gibi retroperitoneal konumda yer alır. Erkeklerde rectumun önünde, prostat’ın üzerinde, kadınlarda uterus ve vagina’nın önünde bulunur. .Mesane’nin 4 bölümü vardır : a.Apex vesicae: Mesane’nin sivri üst bölümü olup, doluluk oranına göre symphysis pubis veya karın ön duvarı ile komşuluk yapar. Apex’ten göbeğe kadar uzanan bağa lig.umbilicale medianum denir. b.Fundus vesicae: Mesanenin, arka-aşağıda kalan bölümü olup, sağ-sol ureter buraya açılır. İç yüzünde trigonum vesicae bulunur. c.Corpus vesicae : Apex ve fundus arasında kalan, mesanenin en büyük bölümüdür. d.Cervix vesicae : Mesane’nin en alt dar bölümü cervix (Mesane boynu) olup üretra ile uzanır. İdrar torbasının duvar yapısı : İdrar torbasının duvar yapısı da üriner yolların duvar yapısı gibi üç tabakalıdır. lçte tunica mucosa, ortada tunica muscularis, dışta tunica serosa (T.adventitia) bulunur. .Tunica mucosa: Kalınca bir değişken epitel tabakası olup, trigonum uesicae hariç diğer bölümlerde plikalar içerir. .Tunica muscularis: Üç katmanlı bir düz kas tabakasıdır .Topluca m.detrusor vesicae (L.detrudere=aşağı bastırmak, sıkmak) olarak adlandırılır. T.muscularis.içte ve dışta longitudinal, ortada sirküler seyirli kas liflerinden yapılmıştır. M. detrusor uesicae kasıldığında mesane hacmi azalır ve içindeki idrar üretraya gönderilir. Sirküler lifler, mesane boynunda iç üretra sifinkteri [M.sphincter uesicae veya m.sphincter urethrae internum)’ni oluşturur. .Tunica serosa : Sadece üst ve yan yüzler peritondan derive olan seroz bir tabaka ile, diğer bölümler ise gevşek bağ dokusundan oluşan t.adventi­tia ile sarılıdır. 4 ÜRETRA Üretra (Urethra), mesane’de toplanmış olan idrarı dışarı atmaya yarıyan, mukoza ile kaplı, kassal bir borudur. Kadında sadece idrarın geçtiği bu yol, erkekte aynı zamanda gerektiğinde ejekulat’ın atılması için de kullanılır. Üretranın iki deliği vardır. Mesanenin içine açılan deliğine ostium urethrae internum, dışarıya açılan deliğine ostium urethrae externum denir. Kadın ve erkek üretrası arasında şekil, büyüklük ve fonksiyonel yönden fark­lılıklar vardır. a.Kadın üretrası (Urethra feminina) :Mesane boynundan başlayıp, symphysis pubica’nın arka-aşağısından geçerek vulva’da sonlanan 3-4 cm uzunluğunda bir borudur. Kadın üretrasının, pelvik, membranöz ve perineal bölümleri vardır. b.Erkek üretrası (Urethra masculina) : Mesane boynundaki ostium urethrae internum ile glans penisin tepesindeki ostium urethrae exter­num arasında uzanan 20 cm uzunluğunda bir borudur. Erkek üretrası, hem üriner hem de genital bir yoldur. Yolu boyunca prostatik, membranöz ve spongiöz olmak üzere üç bölümü vardır. .Pars prostatica: Uretranın prostat bezi içinden geçen 3-4 cm’lik ilk bölümüdür. Due.ejeculatoriuslar ve prostat’ın boşaltma kanal­ları buraya açılır. .Pars membranacea: Uretranın, diaphragma ürogenitale’yi geçen en kısa ve en dar bölümüdür. Burada sphincter urethrae (İstemli çalışır) yer alır. .Pars spongiosa (On üretra) :Üretranm,corpus spongiosum penis içinde yer alan 15-16 cm lik en uzun bölümüdür.Penil üretra olarak ta adlandırılır. Gl.bulbourethralis’in boşaltma kanalı penil üretranın başlangıç bölümüne açılır. ………………………………………………………………………………………………………………………….. KADIN ÜREME SİSTEMİ GİRİŞ İnsan neslinin sürekliliği üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu ger­çekleştirmek amacı ile şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü erkekten çok daha komplekstir. Neslin devamının sağlanmasında, erkeğin rolü aktif olmakla beraber bu olaya gövdece katkısı çok kısa sürer ve sadece koitus (Penisin vagina’ya sokulması) ile sınırlıdır. Oysaki kadın, zigot’un oluşumu için zorunlu olan ovum’u üretmekle kalmaz, zigot’un iletimi, yuvalanması. embriyonal ve fötal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonksiyonlarını-görevlerini de üstlenmiştir. Hatta bununla da kalmaz, doğumdan sonra da normal şartlarda yavrunun beslenmesi için gerekli sütü üretir; normal ruhsal gelişim için gerekli olan anne şefkatini verir. Kadın üreme organları iki gruba ayrılarak incelenir : 1.Kadın iç üreme organları (Organa genitalia feminina interna): Ovariun tuba uterina, uterus, vagina. 2.Kadın dış üreme organları (Organa genitalia feminina externa): Vulva (Mons pubis, labia majora, labia minora, clitoris, bulbus vestibuli ve gll. vestibulares). A İç üreme organları: 1.OVARİUM (Yumurtalık) : Ovarium’lar, kadında temel üreme organları olup, küçük pelvis’in dışyan duvar­larındaki fossa ovarica’lara otururlar. Sağ-sol bir çift organ olan ovarium’lar erkekteki testis’lerin homoloğudurlar. Ovarium’lar, seksüel yönden olgun bir dişide, dişi üreme hücreleri olan ovum (Yumurta)’lar ile dişi seks hormonları olan östrojen ve progesteron’u üretirler. Herbir ovarium, grimsi pembe renkte, badem şeklinde, solid, nodüler yüzeyli 3x2x1 cm boyutlarında. 3-5 gr ağırlığındadırlar. Ovarium, bir periton plikası olan mesovarium aracılığı ile lig.latum uteri’nin arka yüzüne, lig.ovarii proprium aracılığı ile de tuba uterina’nın tutunma yerine yakın olarak uterus yan duvarına bağlanır. Mesovarium’un iki yaprağı arasında, hilum ovarii’ye ulaşan arter, ven ve lenfatikler ile sinirler bulunur. Ovarium, pelvik duvara lig.suspcnsorium ovarii “infundibulopelvik bağ” ile bağlanır. Ovarium’un serbest dış yüzü, peritonun mezotelium’u ile uzanan epithelium superficiale (Germinal tabaka) ile sarılmıştır. Bu örtünün altında, kompakt bir bağ dokusundan yapılı olan tunica albuginea bulunur .Tunica albuginea’nın altındaki ovarium dokusu, dışta cortex ovarii (Zona parenchymatosa), içte medulla ovarii (Zona vasculosa)’dan yapılıdır. Cortex ovarii’nin parankimatöz dokusu, gelişim ve dejenerasyonun çeşitli aşamalarındaki folliküllerden ibarettir. Folliküller, primordial, primer, sekonder ve tersiyer (Vesiculosusà Graaf follikülü) olmak üzere dört aşamada bulunurlar. Tersiyer follikülün ileri aşaması olgun follikül – Graaf follikülü olup ovulatio ile sonuçlanır. Ovulasyondan sonra, yırtılan Graaf follikülünün yerinde corpus luteum (Sarı cisim) oluşur. Corpus luteum, geçici bir endokrin bez niteliğindedir. 2.TUBA UTERİNA (Salpinks,Fallop borusu) : Tuba uterina’lar, uterus fundus’undan ovarium’lara doğru uzanan 10-12 cm uzunluğunda bir çift muskuler borudur. Sağ-sol herbir salpinks, lıg. latum uteri’nin üst kenarı boyunca, onun iki yaprağı arasında yer alır. Tuba uterina’nın ouarium’la direkt bağlantılı olmayan dışyan ucundaki, karın boşluğuna açılan deliğine osti­um abdominale tubae uterinae, uterus boşluğuna açılan deliğine de ostium uterinum tubae denir. Ovarium’dan ovulasyon (Yumurtlama) ile atılan ovum (Yumurta), ostium abdominale’den tuba uterina boşluğuna girer. Ovum.tuba uterina’nın peristaltik dalgalan ve mukozasındaki siliaların yardımı ile uterus lümenine doğru iletilir. Tarifsel amaçlar için, tuba uterina 4 bölüme ayrılır. a.Infundibülum : Ovarium tarafındaki, huni şeklinde olan 2 cm ‘lik bölüm. b.Ampulla : Tuba uterina’nın en uzun, ince duvarlı orta bölümü. c. İsthtnus : Uterus’a yakın, dar bölüm. d.Pars uterina (Pars Intramuralis): Tuba uterina’nın, uterus duvarı içinde kalan 1 cm uzunluktaki bölümü. .Tuba uterina’nın duvar yapısı, içi boşluklu organların duvar yapısına uyar. 3.UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi): Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3′ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80′inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria‘dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır. 4.VAGİNA (Colpos,Hazne): Vagina (Gr.vagina=kılıf, Colpos=koy, girinti). yukarıda uterus boynu. aşağıda vulva arasında oblik olarak uzanan fibro-muskuler boru şeklinde bir organdır. Vagina, kadın cinsel temas organı olma yanında, doğum esnasında çocuğun geçtiği, menses (Ay hali kanaması) periodunda da ay hali kanının çıkışına olanak veren bir yol olarak fonksiyon görür. Uretra ve mesanenin arkasında, rektumun önünde yer alan vagina’nın uzunluğu 8-10 cm kadardır. Üst ucu ile uterus boynuna bağlanan vagina’nın duvarları ile uterus boynunun portio vaginalis i arasında 4 adet çıkmaz oluşur. Bunlardan en derin olanı arka fomiks (Pars posterior fornix vaginae)’tir. Aşağıda, vagina lümenini vagina girişi­ne (Vcstibulum vaginae) bağlayan açıklığa ostium vaginae denir. Ostium vaginae, kızlarda hymen (Kızlık zarı) ile kapatılmıştır. Hymen şekilleri ve üzerindeki delikler farklılıklar arzettiğinden hymen anularis, hymen semilunaris, hymen cribriformis vb.değişik isimler verilmiştir. Sosyal yönü, değişik ırk ve kültürlerde farklılıklar taşımakla beraber tıp ve biyolojik açıdan önemsiz olan hymen,ilk cinsel temas (Coitus pervaginalis) esnasında yırtılır. Normal durumdaki hymen için hymen imperforatus, yırtık hymen için de hymen perforatus terimleri kulla­nılır. Vagina ortamı asidik (pH=4-4,5)’tir. Bu ortam dışardan gelebilecek bakteriler için bir bariyer nitel iğin dedir. Spermler için de zararlı olan asidik ortam, cinsel temas esnasında atılan ejekulatın bazik salgıları ile nötralize edilir. B.Dış üreme organları : Kadın dış üreme organları vulva ortak adı ile anılır. Vulva kapsamına giren organlar perine (Apış arası) ‘de yer alırlar. Vulva aşağıdaki organları kapsar: a.Mons pubis (veneris) d.Vestibulum vaginae b.Labia majora pudendi e.Erektil organlar .Clitoris c.Labia minora pudendi .Bulbus vestibuli f.Eklenti bezler (Gll.vestibulares) a.Mons pubis :Mons pubis (L.mons=dağ,tepe). symphysis pubis’i saran derialtı yağ dokusunun fazlalaşması sonucu oluşmuş yuvarlakça bir kabarıklıktır. Puberte’den sonra mons pubis derisi dişiye özgü trianguler bir şekilde kıllanır. Buradaki kıllar pubes olarak adlandırılır. b.Labia majora pudendi (Büyük dudaklar) :Mons pubis’ten başlayıp. aşağıya ve arkaya doğru uzanan, iki genişlemiş plika şeklindedirler.- (Erkeklerdeki scrotum’a özdeştirler).Vulva’nın dış sınırını oluşturan büyük dudaklar, yağ dokusu. düz kas, yağ bezleri. areolar doku ve duysal reseptörler içerir. Mons pubis’teki derialtı yağ dokusu birer parmak gibi büyük dudaklar içine uzanır. Puberte’den sonra. büyük dudakların derisi de kıllanır. İki büyük dudak arasında rima pudendi (Pudendal cleft) olarak adlandınlan bir yarık bulunur. c.Labia minora pudendi (Küçük dudaklar) : Vagina girişinin iki yanında yer almış. iyi kanlanan. yumuşak birer deri plikası şeklindedirler. Her bir küçük dudak. elastik lifler ile birçok kan damarı içeren bir öz (Yağ dokusu içermez) ile bunu saran kılsız, ince, düz bir deriden ibarettir. Labia minora’lar önde preputium clitoridis ile uzanırlar. d.Vestibulum vaginae (Vagina girişi) : Küçük dudaklar arasında kalan boşluğa vestibulum vaginae denir. Ostium urethrae externum. ostium uaginae ve vestibuler bezlerin boşaltma kanalları buraya açılır. Seksüel uyarı sonucu, alkalin salgı yapan vestibuler bezler vestibulum vaginae’yi ıslatırlar. e.Erektil organlar : >Clitoris >Bulbus vestibuli .Clitoris: Clitoris, erkekteki penis in özdeşi olup vulva’nın üst ucunda, küçük dudakların birleşim yerinde yer alır. 2-2,5 cm uzunluğunda bir organ olan clitoris. penis’ten farklı olarak üretra ile delinmemiştir ve corpus spongiosum kitlesine sahip değildir. Birçok sinir sonlanmaları içeren clitoris. cinsel uyan sonucu kanla dolarak sertleşir (Ereksiyon). .Bulbus vestibuli :Vestibulum vaginae’nin iki yanında.m.bulbospon- giosus ‘un derininde yerleşmiş bir çift erektil doku kitlesi oluşumudur. Erkekteki bulbus penis ve corpus spongiosum penis’in özdeşidir. f.Eklenti bezler :Salgılarını vestibulum vaginae’ye akıtan iki grup bez bu başlık altında incelenir. Bu bezler, yaptıklan müköz salgı ile vagina girişini ıslatarak koitusun sağlıklı gerçekleşmesine imkan sağlarlar. a.Gl.vestibularis major (Bartholin bezi) : Sağlı sollu bir çift oval şekilli bez olup bulbus vestibuli’lerin arkasında yer alır. b.GU.vestibulares minores: Vestibulum vaginae mukozasında yer alan bu küçük bezler erkekteki prostat bezinin özdeşidirler. PERİNEUM (Perine, Apışarası): Küçük pelvis’in tabanını oluşturan yumuşak dokular ve taşıdığı yapılar, perine kapsamında incelenir. Apışarasında kalan. eşkenar dörtgen şeklindeki bu bölge (Regio perinealis) ‘in sınırları şu şekildedir: .ÖNDE symphysis pubica . YANLARDA sağ-sol tuber ischiadicum’lar . ARKADA coccyx’in tepesi. Eşkenar dörtgen şeklindeki perine, öğretim kolaylığı açısından, sağ-sol tuber ischiadicum’lardan geçirilen biişhiadik çizgi ile iki üçgen alana ayrılır. Ön üçgen ürogenital trigon (Trigonum ürogenitale,regio ürogenitalis), arka üçgen anal trigon (Trigonum anale,regio analis) olarak adlandırılır. Ürogenital frigonda dış genital organlar. anal trigonda ise canalis analis ve anüs yer alır. Perine derisinin derininde diaphragma pelvis ve diaphragma üroge­nitale olarak adlandırılan kas ve zardan yapılı iki duvar bulunur. ……………………………………………………………………………………………………………………………… ERKEK ÜREME SİSTEMİ GİRİŞ : Erkek üreme sistemini oluşturan erkek üreme organları (Organa genitalia masculina),cinse özgü hücrelerin (Spermatozoon) ve hormonların (Androjenler) oluşumunu sağlayan TESTİSLER ile GENITAL YOLLAR, EKLENTİ BEZLER ve CİNSEL BİRLEŞME ORGANI-PENİS’ten ibarettir. Erkeğin üremedeki sorumluluğu,- ürettiği spermatozoonları kadın üreme kanalına iletmek olduğundan, üremede erkek oldukça aktif olmak zorundadır. Kadın genital yollardan farklı olarak. erkek genital yolların son bölümü aynı zamanda idrarın dışa atılmasını da sağlar. Üreme organları, yerleşim yerlerine göre iç üreme organları ve dış üreme organları olarak iki gruba ayrılırlar. Erkek üreme organlarından testisler, üretraya kadar olan genital yollar ile eklenti bezler iç, penis ve taşıdığı genital+üriner yol dış genital organlar başlığı altında incelenir. A. İç üreme organları (Organa genitalia masculina interna): l.TESTİS (Orchis,Didymis,ERBEZİ): Testis’ler erkekte temel üreme organı olup, testis torbası (Scrotum) içinde yer alırlar. Oval şekilde, yanlardan basık, küçük bir kuş yumurtası büyüklüğünde (Herbiri 2,5x3x5 cm boyutlarında, 10-15 gr Ağırlığında) çift Organ olan testis’ler erkek üreme hücreleri olan spermatozoon’lar ile erkek seks hormonları olan androgenleri üretir. Erken fetal dönemde, karın boşluğunda böbreklere yakın olarak yer alan testisler, fetüs geliştikçe aşağıya doğru hareket ederek (Descensus) doğumdan hemen önce inguinal kanal aracılığı ile scrotum’a inerler. Testis’lerin normal fonksiyonlarını yapabilmeleri için, karın boşluğundan scrotum’a inmeleri zorun­ludur. Scrotum içinde yer alan herbir testis, tunica albuginea olarak adlandırılan kalın bir kapsül ile sarılıdır. Bu kapsül, arka kenarından testisin içine girerek mediastinum testis’ i oluşturur. Mediastinum testis, testise girip çıkan damarlar ile rete testise ait kanalcıkları içerdiği gibi gönderdiği bölmelerle de testis’i 250- 300 Iobçuğa böler. Herbir lobçukta 3-4 (Bazı yazarlara göre 1-4) tane olmak üzere tüm testis’te 1000 kadar seminifer kanalcık (Tubulus seminiferus) bulunur. Testis’in temel parankim yapısını oluşturan seminifer kanalcıklar spermatozoon’ların üretildiği yerlerdir. Testesteron vb. androgenler, seminifer borucuklar arasındaki gevşek bağ dokusu içinde yer alan interstisyel endokrin hücreler (Leydig hücreleri) tarafından yapılır. Seminifer kanalcıklar, mediastinum testis’e uzanarak burada birbirleri ile ağız­laşmalar oluştururlar. Mediastinum testis’teki bu kanalcık ağı rete testis olarak adlandırılır. Rete testise ulaşan spermatozoonlar, buradan çıkan 15-20 adet ductuli efferentes testis ile epididim’in kanal sistemine ulaştırılır. Testis’ler abdominal aorta’dan çıkan testiküler arterler ile kanlandırılır.Testis’lerin venöz kanı sağda v.cava inferior’a, solda v.renalis (—>V.cava inferior)’e dökülür. Testis’ler otonom sinirlerle innerve edilir. 2.EPİDİDİM (Epididymis) : Epididim (Gr. epi=üst , didymis=ikiz,testis),her bir testis’in arka-üst bölümü üzerinde yerleşmiş.5-6 cm uzunluğunda, üst bölümü geniş (Caput), aşağı bölümleri giderek daralan bir eklen tidir. Bir kanal sisteminden ibaret olan epididim, rete testis’ten ductuli efferentes testis’ler ile aldığı spermatozoonları duc.deferens (Vas deferens)’e iletme yanında. spermiumlar için bir olgunlaşma ve depolama yeri olarak ta görev yapar.5-6 cm uzunluktaki epididim içinde kesintisiz şekilde kıvrılmış olan epididim kanalı (Due.epididymis) gerçekte 5-7 m (Sindirim kanalının uzunluğu kadar) uzunluktadır. Epididim kanal sistemine kadar olan yollardaki spermiumlar oldukça hare­ketsiz oldukları halde, epididim kanalı içindeki asit ortamda 18-20 saat bekleyen spermiumlar ovum’u dölleyebilecek olgunluğa erışirler.Spermiumlann epididim kanalı içindeki olgunlaşma mekanizmaları tam olarak bilinmemektedir. 3.DUKTUS DEFERENS (Vas deferens,Sperma kanalı); Duktus deferens, epididimin kuyruk bölümünün ucundan başlayıp, epididim kanalının devamı şeklinde uzanan, kalın kassal bir borudur. Vas deferens 40-50 cm uzunluğunda olup. sadece spermiumlarm iletimiyle görevlidir. Önce scrotum içinde epididim’in iç yanında. testis’in arka kenarı boyunca yukarıya doğru seyreden vas deferens. daha sonra funiculus spermaticus içinde olarak inguinal kanalı geçer ve karın boşluğuna girer. Karın boşlu­ğuna girdikten sonra funiculus spermaticus oluşumlarından ayrılan duktus deferens, pelvis’in yan duvannda aşağıya-içyana doğru uzanır. Mesaneye ulaşmadan önce üreter’i çaprazlayıp rektum ile mesane arasına sokulur. Burada, prostad’ın tabanına doğru ilerliyen vas deferens, vesicula seminalis’in boşaltma kanalı ile birleşerek ejakulator kanalın (Ductus ejaculatorius) oluşumuna katılır. Vas deferens’in ejakulator kanal oluşumuna katılmadan önceki 5 cm ‘lik bölümü oldukça geniştir. Yaklaşık 1 cm kalınlıktaki bu genişlemiş bölüme ampulla denir. Prostat, koyu kırmızı renkte, oldukça sıkı dokulu. sert kıvamlı, kestane şeklinde bir bezdir. Bez dıştan ince, sağlam fibromuskuler bir kapsülle sarılmıştır. Kapsülün altındaki prostat dokusunda 40-50 adet tubuloalueoler bez bulunur. Bu bezler salgılarını üretranın prostatik bölümüne akıtırlar. Günde 0,5-2 ml prostat salgısı (Succus prostaticus) üretilir. Salgılanımı testesteron ile idare edilen succus prostaticus, süt gibi alkalik bir salgıdır. Meni hacminin % 20-30′unu prostat salgısı oluşturur. Salgının alkali karakteri, cinsel temas esnasında atıldığı vagina’daki asit ortamın nötralizasyonuna katkıda bulunur. Prostat bezinde 5 lob ayırt edilir. Lobus mcdius (Median lob). posteri­or, lateralis (iki lob) ve anterior olarak adlandırılan loblar içinde. median lob prostat hipertrofisi (BPH),posterior lob prostat kanserinin en çok kaynak­landığı bölümler olarak bilinir. Prostat hipertrofisi 50 yaşın üzerindeki erkek­lerde yaygın olarak görülür. BPH sonucu normalde 8-10 gr. olan prostat bezi 60-150 gr büyüklüğe erişir. lyi huylu bir büyüme olan BPH, üretranın prostatik bölümünü daralttığı gibi aşırı büyümelerde tümüyle tıkayabilir. c.Bulboüretral bez (Gl.bulboıırethralis): Cowper bezleri olarak ta adlandırılan gl.bulbourethralis’ler iki bez olup.prostat’ın aşağısında, membranöz üretranın iki yanında, ürogenital diafragma içinde yer alırlar. Herbiri bezelye büyüklüğünde (0.7-lcm çapında) olan bezler, şeffaf, albuminden zengin, alkali, mukoid karakterli salgılarını boşaltma kanalları ile üretraya akıtırlar. Testesteron kontrolü altındaki salgı .seksüel uyan ile üretraya boşalır. Taze iken kaygan, akıcı ve öze! kokulu olan bu salgı, üretranın kayganlaşması, üretra mukozasının idrarın irridatif etkisinden korunması ve meni içeriğine katkı gibi fonksiyonlara sahiptir. Cowper bezleri testesteron yokluğunda atrofiye olur. MENİ (Ejekulat,Semen) Orgazm esnasında urethra’nın dış deliği yolu ile dışarıya fışkırtılan karma salgı, meni (Ejakulat, semen, döl) olarak adlandırılır. Opak, beyazımsı olan bu salgı, 2-4 ml olup, testis, epididim, vezikula seminalis, prostat ve bulboüretral bezlerin salgılarının toplamıdır.% 90 ‘i su olan bu salgının içinde spermiumlar ile spermiumların metabolizmaları için gerekli olan mineral tuzlar, proteinler, serbest amino asitler, spermin, prostoglandinler ve bol miktarda früktoz bulunur. 2-4 ml lik meni içinde 300-400 milyon (60-100 milyon /ml) sperm bulunur. Hacim olarak spermiumlar ejakulatın % 1′ini oluştururlar. Ejakulatın % 60 70’i vezikula seminalis. % 20-30′u prostat salgısı tarafından yapılır. Erkek üreme sisteminde haftalarca yaşayabilen spermiumlar, kadın üreme sistemine atıldıklarında burada ancak 2-3 gün yaşayabilirler. Ejakülasyondan 2 saat sonraki örneklerde, spermlerin % 80′i hareketli oldukları halde 24 saat sonra sadece % 15 oranındaki spermde hareket vardır. Spermiumların hareketi ve morfolojik olarak normal olmaları, fonksiyonları-dölleme yetenekleri açısından önemlidir. Spermler, düşük ısıda saklanırlarsa, yaşamlarını ve fertilizasyon (Dölleme) özelliklerini korurlar. Menide sperm sayısının 1 ml ‘de 20 milyonun altına düşmesi (Oligospermi) durumunda, döllneme özelliği kaybolur. Ejakulatta 1 ml de 60-120 milyon sperm varsa normospermi, 20-40 milyon sperm varsa hipoozospermi 1-20 milyon sperm varsa oligospermi, 1 milyonun altında speım varsa azospermi terimi kullanılır. B.Dış üreme organları (Organa genitalia masculina externa): 1.PENİS Penis (Phallus.kamış), erkek cinsel birleşme ve idrar boşaltma organıdır. Özel yapısı nedeniyle çeşitli uyarılar sonucu sertleşip dikleşme gösteren penis, bu yeteneği ile cinsel birleşmeye imkan sağladığı gibi ejakulatın vagina’da uterus ağzının yakınlarına atılmasını mümkün kılar. Penis içinde yer alan üretra bölümü, gerektiğinde ejakulatın, gerektiğinde de mesanede biriken idrarın atıldığı bir ortak yol niteliğindedir. Penisin serbest bölümü (Pars libera) ve kök (Pars fixa) olmak üzere iki temel bölümü vardır. Serbest bölüm, istirahat halinde aşağıya doğru sarkık bir halde bulunduğundan pars pendula (L.sarkaç) olarakta adlandırılmıştır. Pars libera (=Pars pendula).yetişkin bir erkekte 8-10 cm uzunluğunda. 3 cm çapında olduğu halde, ereksiyon (Sertleşip dikleşme) esnasında, istirahat anı boyutlarının 1.5-2 katma ulaşır. Serbest bölümün konik şekildeki ucuna glans penis (Balanus) denir. Glans penis, sünnetsiz kişilerde sünnet derisi (Preputium penis) ile örtülmüştür. Penis kökü (Radix penis-Pars fixa), dışardan görülmeyen, penisin tutunup sabitliğini sağlayan bölümüdür. Penis, dışardan deri ve fasya ile sarılmış üç longitudinal erektil kitle (2 adet Corpora cavernosa 1 adet Corpus spongiosum) ‘dan yapılıdır. Erektil kitleler, kaverna olarak adlandırılan, içleri endotel ile kaplı boşluklar içeren süngerimsi bir dokudan yapılmıştır. Taktil veya mental erotik uyarılar sonucu kavernalar kanla dolduğundan ereksiyon gerçekleşir. Penis, a.pudenda internadan kaynak alan atardamarlarla kanlandırılır, Lenfası inguinal lenf düğümlerine akar. Somatik ve visseral innervasyonu n.pudendus yolu ile gerçekle­şir. Parasempatik uyarı kavernalara giren arterleri genişleterek, boşluklara daha fazla kan dolmasına, dolayısı ile ereksiyona neden olur. 2.SKROTUM (Scrotum,Testis yuvası) : Skrotum, perinede yer alan, içinde testis’ler i ve epididimler i barındıran kutaneoz fibromuskuler bir torbadır. Testislerin normal fonksiyon görebilmeleri için descensus ve scrotum içine yerleşmeleri zorunludur. Çünkü testislerin normal fonksiyon görebilmeleri için vücut ısısından daha düşük bir ısıya gereksinmeleri vardır, Scrotıım, yapısındaki özellikler (Derisinde bol miktarda ter bezleri, diğer katmanlarında kas lifleri-m.dartos, m.crcmaster vb.) ile düşük ısıyı (34-35 °) sağlar. Skrotum, kadınlardaki büyük dudaklara özdeştir.

http://www.biyologlar.com/idrar-ve-ureme-sistemi

DUYU ORGANLARI

İnsanlar daima değişen bir çevre içinde yaşarlar.çevredeki değişen her durum ,içinvücudun bütün sistemleri kendini ayarlamak zorunda kalır.yani vücut dışardan gelen bilgilerizamanında değerlendirerek bunlara anlamlı ve uyumlu cevaplar çıkarır .Bu açıdan baktığımızda insanı çevresiyle devamlı bilgi aliş verişi içinde görürüz.Dış ortamdan gelen bilgiler duyu organları yoluyla sinir sistemine taşınır.Duyu organları içide özelleşmiş hücre grupları olan RESEPTÖRLER yer alır.Bunlarortamda bulunan,çeşitli şekillerdeki enerjiyi duyu sinirlerinde aksiyon potansiyaline dönüştüren,elemanlara sahiptir. insanda üzerinde en çok durulan duyuorganları ve duyular GÖZ,KULAK,BURUN,DİL,ve DERİ dir.Bunların dışında,insanın daha başka duyumları alan reseptörlere ve özelleşmiş yapılara sahip olduğu da bilinmektedir. A)GÖZ VE GÖRME DUYUSU İnsanlarda göz,ışık alan ve bundan dolayı görme olayını gerçekleştiren çok özelleşmiş bir organdır.Göz görme işinde doğrudan görev alan kısımlarla,bunları koruyan yapılardan meydana gelmiştir.koruyucu yapılar KAŞLAR ,GÖZ KAPAKLARI,KİRPİKLER,GÖZYAŞI BEZLERİ,ile göz yuvarlığını göz çukuruna bağlayan ve hareketini sağlayan kaslardır.Göz kapakları göz yaşı bezlerinin çıkardığı sıvıyı kırpma hareketi ile gözün saydam tabakasına ya¤¤¤¤¤ bu tabakanın kurumasını engeller.Ayrıca kapanarak gözü korur. resim Gözün görmeyi sağlayan kısımları:RESEPTÖRLER;MERCEK;Ve Işık etkisiyle oluşan uyartıları (impulslar) Beyne ileten sinirlerden ibarettir. Göz yuvarlığı dıştan içe doğru:SERT TABAKA;DAMARLI TABAKA;AG TABAKA dır. 1-SERT TABAKA Göz yuvarlığını en dıştan saran,beyaz,sık telli bag dokudan yapılmış sert bir tabakadır.Bu tabaka,gözün iç kısmında bulunan daha nazik dokuları korur ve göz yuvarlagına dayanıklılık kazandırır. sert tabaka,göz yuvarlagını ön tarafında ve ortasında incelerek saydam bir yapı kazanır.ışığı geçiren saydam tabakaya "KORNEA" denir. 2-DAMAR TABAKA sert tabakanın altında yer alır.gözü besleyen kan damarları bakımından zengindir.Damar tabakanın iç yüzeyinde,siyh renk maddesi taşıyan hücrelerin meydana getirdigi bir tabaka bulunur.Bu tabaka fazla ısığı emerek göz yuvarlağının içini karanlık bir oda haline çevirir.Damar tabaka gözün ön kısmında kalınlaşarak merceği tutan askılarla,İRİS adı verilen renkli kısmı meydana getirir. İRİS,düz kaslarla donatılmış ve renk maddesi(pigment) yönünden zengin hücrelerle,dokulardan yapılmıştır.iris taşıdıgı renk maddesine göre kahve rengi,yeşil ve mavi renklerde olur. irisin ortasında,göz bebegi denilen ve göze ışıgın girmesini saglayan,küçük bir delik vardır.Göz bebegi iristeki kaslarla büyütülüp küçültülebilir. GÖZ MERCEGİ;irisin arkasında yer alır.İki taraflı dış bükey olan saydam bir yapıdır.Uzerı esnek saydam bır zarla ortülüdür. Mercek göz bebegınden gıren ısınları kırılarak AG tabaka uzerıne düşmesini saglar. Mercek, halka seklındekı mercek bagları ıle gözun kırpıksı cısmıne tutunur.Kır pıksı cısım ,sert tabaka ıle saydam tabakanın bırlesme bolgesıne yakın bır yere tutunan dıresel ve uzunlamasına kas lıflerınden meydana gelmiştir.Bunlara KIRPIKSI KASLAR denir. saydam tabaka ile mercek arasında kalan bosluga ON ODA adı verılır.Goz mercegı ıle iris arasında kalan kucuk bosluga ıse "ARKA ODA"adı verılır.Mercek le AG tabaka arasında kalan kısmı,camsı cısım denılen berrak ve jelatınımsı bır madde ile doludur. 3-AG TABAKA(RETINA) isiga duyarlı reseptor hucreler ile sınır hucrelerı ile dosenmiş karmasık bır yapıya sahıptır.Reseptor hucrelerde sinirler bu tabakaya AG gıbi yayıldıgı ıçın AG tabaka denmıştir. AG tabakadaki duyu sınırlerının aksonları goz yuvarlagının arka tarafında bır noktada bırleşerek goz sınırını meydana getırırler.optık sinirin goz,yuvarlagından çıktıgı bolgede reseptorler olmadıgı ve gorüntü meydana gelmedıgı ıçın KOR NOKTA adını alır. Saydam tabaka ile goz mercegınden gecen eksenın,gozün arka kutbunda retınayı kestıgı yerde çukurca bır bolge vardır."SARI BENEK"denılen bu kısımda ag tabaka oldukça incedir. GÖZ KUSURLARI: RENK KÖRLÜĞÜ:Renk görmeyi saglayan üç tip koniden bir veya ikisinin genetik bozukluk sonucu bulunmamasından ortaya çıkar.Goz yuvarlagı optık eksen dogrultusunda uzamışsa goruntu retinanın önünde teşekkül eder ve net goruntu elde edılemez buna MİYOPLUK denır.Bu kısıler ,yakını net gorduklerı halde uzagı goremezler.Göz yuvarlagı optık eksene dık olarak uzayıp şişkinleşirse goruntu retınanın gerısıne duşer ve net olmaz.Buna "hıpermetropluk"denır.Saydam tabaka ve mercegın yuzeyındekı kavıslenmede meydana gelen bozukluk "ASTIMATIZM"dır. B-KULAK VE İŞİTME DUYUSU İSİTME VE DENGE ORGANI KULAKYIR .Kulak dışı,orta ve iç kulak olmak uzere üç ana bolümde incelenır.Dış kulak,kıkırdaktan yapılmış kıvrımlı ve özel şekle sahıp ,bır kulak kepçesi ve kafatası kemıklerı arasında ilerleyen işitme kanalından meydana gelmiştir.Dış kulak yolunun çeperini saran epitel hücreleri,koyu sarı renkli bir madde salgılarlar.Bu madde kulak kiri olarak bilinir.Dış kulak yolu ile orta kulagın birleştigi yerde ,bağ dokusundan yapılmış ,ses dalgaları ile titreşebilecek incelikte ve gerginlikte bir KULAK ZARI bulunur. Orta kulak ,iki uçtan kapalı küçük bir odacık şeklindedir.Orta kulakta şekillerine göre adlandırılan ÇEKİÇ;ÖRS;ÜZENGİ kemikleri bulunur.Çekiç kemiği kulak, ORTA KULAK;"östaki borusu"adı verılen ince bir kanalla yutaga bağlanır.Östaki borusu kulak zarının her iki tarafındaki hava basıncını dengelemeye yarayan yardımcı bir yapıdır.İç kulak kendi aralarında bağlantılı olan labirent şeklindeki karmaşık kemik KANAL ve TORBALARDAN meydana gelmiştir.İç kulağın orta kulağa bağlandığı yere TULUMCUK denir.Bu kısma yarım daire kanalları bağlıdır.Tulumcuktan sonra gelen kısma KESECİK denir.Labirentin işitme ile ilgili kısmı salyangoz kabuğu gibi,bir eksen etrafında iki buçuk defa helezon şeklinde kıvrılmıştır.BU KISMADA SALYANGOZdenir. C-BURUN VE KOKU DUYUSU Koku alma organı burundur.Burun boşluğu iki delikle dışarı açılır,diğer taraftan da yutağa bağlanır.Mukus salgısı burun boşluğunun duvarlarını ve kılları nemli tutar.Böylece burundan giren kirli havanın hem temizlenmesi hem de kuru havanın nemlenmesi sağlanıp hava solunuma uygun hale getirilir. Her iki burun boşluğunun üst tarafında ,koku alma alanı olarak bilinen "SARI BÖLGE"bulunur.Bu bölgede koku reseptörleri vardır.Koku reseptörleri ,sadece mukus içinde eriyerek kendisiyle temas edebilen maddelerle uyarılabilirler.Koku verebilen kimyasallar maddeler,duyu hücrelerindeki çeşitli reseptör moleküllerle reaksiyona girerek hücre zarının geçirgenliğini değiştirir ve sinir impulslarını başlatır.Bu impulslar beyne taşınarak koku alır. D-DİL VE TAT ALMA DUYUSU Yediğimiz ve içtiğimiz çeşitli maddelerin tatlarını almamıza yardımcı olan "TAT TOMURCUKLARI"dil üzerinde ve damağın geri bölgesinde yerleşmişlerdir.Dilin üzeri epitel doku ile örtülüdür.Tat alma tomurcukları ,dil üzerindeki "PAPİLLA"denilen yapılarda bulunurlar.Papillalar MANTARSI;ÇANAKSI;İPLİKSİ şekillerde olur.Tat tomurcukları tat reseptörleri ve destek hücrelerinden meydana gelmiştir.İnsan tarafından ayırt edilen tatlar genel olarak TATLI;EKŞİ;ACI;ve TUZLUolmak üzere dört grıpta toplanır. İnsanların bir kısmı bazı maddelerin tatlarını alamazlar.Bu durum bir çeşit "TAT KÖRLÜĞÜ"olarak adlandırılabilir. E-DERİ VE MEKANİK DUYULAR İnsanda GÖRME İŞİTME KOKLAMA ve TAT ALMA duyularından başka DOKUNMA;BASINÇ;SICAKLIK VE AĞRI gibi bir çok duyularda vardır.Bunlara mekanik duyulardenir.İnsan derisinde bu duyuları alabilen birbirinden farklı yapı ve özellikte mekanik reseptörler bulunur.Mekanik reseptörlerin en önemlileri basınç duyusunu alan PACİNİcisimciğidir.Bu cisimcik derideki en büyük mekanik duyu reseptörüdür.Pacini cisimcikleri deri altında ,derin dokularda ve iç organların duvarlarında yer alır.En küçük basınç değişmelerini bile farketmemizi sağlarlar.Dokunma duyusunu alan reseptörler (merkel diskleri)de bulunur.Bunlar parmak uçları ve dudak gibi kısımlarda fazla sayıda bulunurlar.Bu yüzden parmak ucu ve dudaklar hassastır. Deride dermis tabakasında yer alan ve sıcaklık hissini ayırt eden mekanik reseptörler de bulunur.Sıcaklık ve soğukluk duyusunu alan reseptörler çabuk yorulurlar.Mesala ;bir elimizi sıcak diğerini soğuk suya sokar,bir süre sonra ikisini birden ılık suya batırısak soğuk sudan çıkan elimiz ,ılık suyu sıcak ,sıcak sudan çıkan elimiz ise soğuk hisseder. KIL KÖKÜ RESEPTÖRÜ: Kıl ile kıl uç oganı adı verilen kıl kökündeki sinir teli,bir tip dokunma reseptörüdür.Bir kılıfın hafif hareketi kıl kökünü saran sinir telini uyarır. SERBEST SİNİR UÇLARI En az özelleşmiş reseptörlerdir.Derinin her tarafında ve diğer dokularda bulunurlar.Ağrı duyusunu alırlar.Ağrı vücut için koruyucudurlar. Duyu organları (Organa sensoria), canlının kendi iç dünyasında ortaya çıkan değişiklikler ile yaşadığı ortamdaki çeşitli uyarılan (Fiziksel, kimyasal. me­kanik) alarak MSS’ne iletilmesini sağlayan organlardır. Bundan 2000 yıl önce Aristo’nun, dokunma, koku, tad, işitme ve görme olmak üzere 5 duyu tanım­lamasına karşın, bugün bunlara ilaveten basınç, ağrı. sıcak, soğuk, hareket, denge. açlık. tokluk vb. duyuların da varlığını biliyoruz. Bu duyuların alınmasını sağlayan organlar. reseptör adını verdiğimiz özel algılama ünitelerine sahiptir. Reseptörlerle alınan duyum. duysal sinirlerle MSS’nin ilgili alanlarına, Korteks serebrinin genel duyu. işitme, görme merkezleri, hipotalamus. beyin sapındaki solunum ve dolaşım merkezleri) iletilir. Herbir reseptör, uyaran cinsine bağlı olmaksızın tek bir yanıt doğu­rur. Örneğin göze vurulan yumruk. parlak ışıklar şeklinde yorumlanır; derideki ısı reseptörleri elektrostimülatörle uyarılırsa sıcaklık duyusu alınır. Her reseptör kendine gelen uyarıları, sinir impulsu-elektrik enerjisine dönüştüren biyolojik bir transdüserdir. Reseptörler, lokalizasyonlarına göre dört gruba ayrılırlar. Deride bulunan ve dış ortamdan gelen direkt uyarıları alan reseptörlere eksteroreseptör, vücut içinde bulunan kan basıncı, oksijen ve karbondioksit konsantrasyonu vb. algılayan reseptörlere interoreseptör, uzaktan gelen ses, görüntü ve koku duyularını alabilen reseptörlere telereseptör, eklemler, kaslar ve kulağın vestibüler bölümünde bulunan derin duyu reseptörlerine proprioreseptör denir. Algıladıkları uyarı tiplerine göre de reseptörler. termoreseptör, nosiseptör, kemoreseptör, fotoreseptör, mekanoreseptör ve baroreseptör olarak adlandırılırlar. Duyular, genel duyular ve özel duyular olarak iki grupta ele alınırlar. Dokunma, basınç, titreşim, sıcak-soğuk, stereognosis ve propriosepsiyon gibi duyular GENEL DUYU. Görme, işitme-denge, koku ve tad ÖZEL DUYULAR ola­rak adlandırılır. Propriosepsiyon dışındaki genel duyu reseptörleri deride de bulunurlar. Bu nedenle özel duyulara girmeden önce derinin yapısı, fonksiyonları ve eklentilerini inceliyeceğiz. DERİ VE EKLENTİLERİ Deri ile eklentileri olan kıllar, tırnaklar, deri bezleri ve deride bulunan genel duyu reseptörleri integumentum commune (L. integumentum=örtü) veya İNTEGUMENTER SİSTEM başlığı altında ele alınır. Deri ve eklentilerini ayrı ayrı inceliyeceğiz. a.DERİ (Cutis) : Deri, insan vücudunun en büyük organı olup, yaklaşık alanı 1,5 – 2 m2, ortalama kalınlığı 1-2 mm (Göz kapaklarının derisi 0,5 mm, sırtın üst bölüm derisi 5 mm kalınlığında) ‘dir. Vücudu, mekanik, osmotik, kimyasal, ışık ve termal zararlı etkenlere karşı koruyan deri, vücut ısısının düzenlenmesinde (Termoregülasyon) de rol oynar. Ultraviyole ışığının etkisi ile D vitamininin oluşumu deri sayesinde gerçekleşir. Deri, sahip olduğu ter ve yağ bezleri ile bir boşaltım organı olarak görev yaptığı gibi, taşıdığı çeşitli reseptörlerle de en geniş genel duyu organı konumundadır. Deri ve hastalıklarının ele alındığı tıp dalına dermatoloji (Gr.derma=deri,logia=bilim) denir. Deri, birbirinden oldukça farklı iki tabakadan yapılıdır. Ektodermden gelişen. çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılı yüzeyel tabakaya epidermis denir. Mezodermal orijinli olan ve epidermisin altında yer almış tabakaya da dermis (Corium) denir. Epidermis : Derinin üst tabakası olup, çok katlı keratinleşmiş epitelden yapılıdır. Üzeri, gerek deri bezlerinin ürettiği ve gerekse keratinleşmiş hücrelerin oluşturduğu özel bir katmanla sarılmıştır. Bu katman, derinin kimyasal ve mekanik zararlara karşı korunmasına katkı sağladığı gibi, mikroplar için de bir bariyer oluşturur. Kan damarları içermeyen epidermis, dermis’teki damarlar­dan difüzyonla buraya ulaşan kanla beslenir. Vücutta epidermisin en kalın olduğu yerler avuç içi ve ayak tabanıdır. Epidermis 5 katmanlı bir yapıya sahiptir. Bunlardan en derinde yer alanı stratum basale (germinativum)’dur. Str.basale, derinin rengini veren bir kat­man (Çünkü melanosit hücrelerini içerir) olduğu gibi gerektiğinde epidermisin diğer katmanlarını da oluşturabilecek yetenektedir. Str. basale’nin uyarılma­sı, en yüzeyel katmanın incelmesi ile sağlanır. Dermis : Dermis, birbirine örülmüş kollojen ve elastik bağ dokusu liflerinden oluşmuş kalın bir tabakadır. Damar ve sinirlerden zengin olan dermis, birçok duysal sinir sonlanmaları (Reseptörlere girerler veya reseptör olarak fonksiyon görürler),deri bezleri ve kıl kökleri içerir.(Bu yapılar, derinin spesialize eklentileri başlığı altında ele alınacaktır). Hipodermis (Subkutis) : Derinin altında yer alan, gevşek, fibröz bağ dokusun­dan yapılmış, yağ hücrelerinden zengin bir tabakadır. Dermişten daha kalın olan bu tabakada, derialtı duysal sinirler, yüzeyel venler ve lenf damarları yer alır. Hipodermisin gevşek yapısı nedeniyle üzerindeki deri serbestçe hareket ettirilebilinir. Kadınlarda bu tabakada, erkeklere göre daha çok yağ doku bulunur. Özellikle meme, kalça ve karın bölgesinde biriken subkutan yağ dokusu, kadın vücudundaki karakteristik konturların oluşmasını sağlar. b DERİNİN ÖZEL EKLENTİLERİ. Bu başlık altında deri bezleri, kıllar, tırnaklar ve deri reseptörleri incelenir. Deri bezleri : Deride yağ ve ter bezleri (Gll.sebaceae et sudoriferae) olmak üzere iki cins bez bulunur. .Yağ bezleri (Gll.sebaceae) : Dermiste bulunan basit dallı bezler olup. salgılarını ya kıl folliküllerine veya direkt olarak deri yüzeyine akıtırlar. Yağ bezleri ayak tabanı ve avuç içi dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Yağ bezlerinin. özel kokulu salgısı sebum olarak adlandırılır. Sebum, deri yüzeyini yağlayarak bakteri ve mantarlara karşı bir bariyer teşkil eder. Yağ bezlerinin kronik iltihabına akne denir. Yağ bezlerinin salgılama fonksiyonu sıcaklık, cinsiyet hormonları ve yaş gibi faktörlerden etkilenir. Androjenler yağ bezlerinin çalışmasını uyarırlar. .Ter bezleri (Gll. sudoriferae) : Salgı gövdesi dermişin derinliklerinde veya hipodermiste yer alan ter bezlerinin ektin ve apokrin olmak üzere iki tipi vardır. Ekrin ter bezleri, küçük bezler olup dudak kenarları, tırnak yatakları,- vulvanın küçük dudakları ve glans penis dışında tüm vücut derisinde bulunurlar. Vücut ısısı yükseldiğinde ekrin bezler uyarılırlar ve bol salgı yaparlar; bu durum vücut ısısının düşmesine neden olur. Apokrin ter bezleri, koltuk altı, areola mammae, vulva’nın büyük dudakları, anal ve genital bölge derisinde bol bulunurlar. Apokrin ter bezleri streslere yanıt olarak salgı yaparlar. Karakteristik kokulan vardır.(Feromen). Kıllar (Pili) : Kıllar, memelilerin karakteristik oluşumlarından olup avuç içi, ayak tabanı, dudaklar, glans penis, meme başı ve vulva küçük dudakları hariç tüm vücutta bulunur­lar. Korumat duyu ve vücut ısısının regülasyonuna katkı gibi fonksiyonları vardır. Bir kılın deri içine girmiş bölümüne kıl kökü, deri dışında kalan bölümüne scapus pili (Kıl, kıl gövdesi) denir. Kıl kökünün en alt bölümü ve etrafı, yapılan bulbus pili olarak adlandırılır. Kılların büyümesi bulbus pili yolu ile gerçekleşir. Kıl kökünü saran bağ dokusu kılıfı (Foiliculus pili)’nın ortası hizasına. bir düz kas olan m.arrector pili tutunur. Sempatik sinirlerle innerve edilen bu kas, emosyon, soğuk vb. nedenlerle kasılarak kılı dikleştirir, deriyi özel şekle (Kaz derisi görünümü) sokar. Kılların insan vücudundaki dağılışları ile çeşitli bölgelerdeki özellikleri yaşa,- cinse ve ırka göre değişiklikler gösterir. Vücudun son-sabit kıllanmaya geçmesi pubete ile başlar ve 40-50 yaşlarına kadar devam eder. Seksüel hormonlardan etkilenmelerine göre insan kılları üç gruba ayrılırlar. 1. Her iki cinste iç salgılı bezlerin kontrolünde olan, puberte de meydana gelen kıllar (Hirci=Koltukaltı kıllan, pubes=pubis kılları,genital bölge kılları ile muhtemelen baş kılları-capilli=saçlar). 2. Erkeklerde androjenlerin etkisi altında olan kıllar (Öarba=sakal,-tra- gi=dışkulak yolu kılları, vibrissae=burun kılları, omuz, sırt, göğüs,-karın,- kol ve önkolun ekstensor yüz kıllan). 3. Seksüel hormonlarla İlgisi olmayan ve her iki cinste aynı şekilde görülen kıllar (Şupercili=kaşlar, cilla=kirpikler, ekstremite kıllarının bir bölümü). Tırnaklar (Ungues) Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının son falankslarının uçlarının dorsal bölümlerinde bulunan, saçlara benzer şekilde epidermisin bir modifikasyonu olan, boynuzumsu (keratinöz), elastik oluşumlardır. Işığı geçirme özelliğindeki (Translucent) tırnaklar, alttaki vaskuler dokunun rengi nedeniyle pembe renkte görülürler. Bir plak şeklindeki tırnağın kalınlığı 0,5-0,7 mm kadardır. Büyümeleri hormonlar, beslenme koşullan ve hastalıklarla etkilenen tırnaklar normal koşullarda haftada 0,5-1 mm büyürler. Tırnağın kök ve gövde olmak üzere iki temel bölümü vardır. Tırnak kökü (Radix unguis) sinus unguis içinde yer alır. Tırnak gövdesi (Corpus Unguis) ve tırnak kökü, tırnak yatağı olarak adlandırılan alanda epidermisin str.germinativum’u üzerine oturur. Tırnak gövdesinin proksimal bölümünde, yarımay şeklin­de beyaz bir alan (Lunula) bulunur. Tırnak kökü ve lunula’nın altındaki tırnağın büyümesini sağlayan kalın hücre tabakasına matrix unguis denir. . DERİDE BULUNAN GENEL DUYU RESEPTÖRLERİ: Deride, derinin bir duyu organı olmasını sağlayan dokunma, ağrı, ısı, basınç ,ve titreşim duyularını alan reseptörler vardır. Bu reseptörler, kapsüllü ve kapsülsüz olmak üzere iki morfolojik tiptedirler. Bu reseptörlerden bazıları bir duyu için spesifik oldukları halde, bazı duyular birkaç reseptör tarafından da alınabilir. Ömeğin ağrı duyusu sadece serbest sinir sonlanmaları tarafından alınır. Dokunma duyusu ise kıl follikülü reseptörleri, Merkel diskleri. Meissner korpüskülü ve Ruffini korpüskülü tarafından alınır. Kapsülsüz ve kapsüllü reseptörleri ayrı ayrı inceliyeceğiz. KAPSÜLSÜZ RESEPTÖRLER -.Serbest sinir sonlanmaları, Merkel diskleri ve kıl follikülü reseptörleri kapsülsüz reseptörlerdir .Serbest sinir sonlanmaları: Ağrı, dokunma, basınç ve muhtemelen ısı duyusunu alırlar .Merkel diskleri (Meniscus tactus) :Saçsız deride ve kıl folliküllerinde bulu­nan basınç reseptörleridir. .Kıl follikülü reseptörleri: Tüm kıl follikülleri etrafında bir sinir ağı şeklinde yer alan dokunma reseptörleridirler. KAPSÜLLÜ RESEPTÖRLER: Meissner korpüskülü, Vater-Pacini cisimciği, Krau­se cisimciği, Ruffini korpüskülü derinin kapsüllü reseptörleridir. .Meissner korpüskülü (Corpusculum tactus) : Kılsız derinin (Avuç içi,ayak tabanı,dudaklar,dış denital organlar) dermal papillalarında bulunan dokunma ve iki nokta, taktil diskriminasyonu duyusunu alan reseptörlerdir. .Vater-Pacini cisimciği (Corpusculum lamellosum) : Dermıs, hipodermis ,bağ­lar, eklem kapsülü, periton ve dış genital organlarda bulunan titreşim ve hızlı mekanik değişimleri (Basınç, gerilme) alan reseptörlerdir. .Krause cisimciği (Corpusculum bulboidea) .Mukozalar ve derinin dermis tabakasında yer alan siferik şekilli soğuk ve basınç-dokunma duyusunu alan reseptörlerdir. .Ruffini korpüskülü : Krause cisimciği kategorisinde değerlendirilen bir reseptör olup sıcak ve muhtemelen dokunma, basınç ve gerilme duyusunu alır. Tablo. Genel duyulan alan deri reseptörleri STEREOGNOSİS: Stereognosis (Gr.stereos=kitle, üç boyutlu oluşum; gno- sis=bilme tanıma) dokunma duyusu yolu ile elimize aldığımız veya dukunduğumuz bir oluşumun bilinen şekil ve bazı niteliklerini tanıma yeteneğidir. Bu yetenek, da­ha önce görülüp-dokunulan ve beyinin duyu alanlarında hafızalanan bilgiler çerçevesinde gerçekleşir. Stereognosis, gözler kapalı iken iyi bilinen demir para, anahtar, tarak ve kalem gibi objelerin elle dokunulması ve tanınmasının istenmesi şeklinde muayene edilir. KOKU ORGANI (Organum olfactorium) Burun boşluğu mukozasındaki olfaktor (L.olere= kokmak, facere=yapmak) reseptör hücreleri içeren regio olfactoria KOKU ORGANI olarak fonksiyon görür. Buradaki olfaktor sinir hücreleri, atmosfer havasına karışmış koku partiküllerini algılayan kimoreseptör özelliğindedir. Koku organı, filogenetik olarak suda yaşıyan hayvanlardan ziyade karada yaşayan hayvanlarda gelişmiştir. İnsanlarda bu duyu, diğer omurgalılara göre daha az gelişmiştir. Örneğin köpekler insanlara göre 10 milyon kez daha kuvvetli koku duyarlar. KOKU MUKOZASININ YAPISI : Burun boşluğu üç farklı örtü ile kaplanmıştır. Koku mukozası T.mucosa olfactoria) burun üst konkasının yukarısında kalan özel bir mukozadır.Koku mukozasının en önemli özelliği olfaktor reseptör hüc­relerini içermesidir. Bu hücrelerin dendrit niteliğindeki silialarr mukozanın yüze­yine dönüktür. Mukozadaki destek hücreleri ve Bowman bezleri yaptıkları salgılarla mukoza yüzeyini ıslatırlar. Solunan havadaki koku partikülleri, mukoza salgısı içinde eridikten sonra .olfaktor reseptör hücreleri tarafından algılanırınsan koku mukozasında 25 milyon (Köpeklerde 220 milyon) olfaktor reseptör hücresi vardır. Olfaktor reseptör hücreleri, algıladıkları kokuyu sinir impulsion haline çevirerek, akson niteliğindeki merkezi uzantıları (Nn.olfactorii) ile MSS’ne (Bulbus olfactorius->Trac.olfactorius-»Koku beyni) iletirler. TAD ORGANI (Organum gustatorium) İnsanlarda, konuşma ve beslenme için vazgeçilmez bir organ olan dil, mukozasının içerdiği özel yapılardaki (Tad tomurcuğu) tad reseptörleri (Nörosensorial gustatorik hücreler) sayesinde tad organı olarak ta fonksiyon görür. Tad tomurcuk­ları (Caliculus gustatorius) dildeki papilla vallata (Herbirinde 90-250 adet) ve papilla fungiformis (Herbirinde 1-8 adet)’lerde yerleşmişlerdir. Dilde yaklaşık 10.000 adet tad tomurcuğu bulunur. Tad tomurcukları fıçı şeklinde yapılar olup, dil yüzeyine veya papilla vallataların etrafındaki aralığa bakan taraflarında birer tad delikleri (Porus gusta­torius) bulunur. Tadı algılacak, suda erimiş partiküller bu delik aracılığı ile tad tomurcuğunun içine girer. Tad tomurcukları, olfaktor mukozaya benzer şekilde tad reseptörleri niteliğindeki nöroepitelial tad hücrelerini içerir. Bu hücrelerin algıladığı tad duyumları n.lingualis (Chorda tympani bağlantısı ile duyu n.facialis’e aktarılır) ve n.glossopharyngeus yolu ile MSS’ne taşınır. Tad duyusu ile ilgili diğer bir kavram da lezzettir, Lezzet tad, koku, besinin ısısı, çiğneme anında çıkardığı ses ve görünümünün yarattığı ortak bir duyum­dur. Dilin farklı bölgeleri değişik tadları alır. Tatlı ve tuzlu dil ucunda, ekşi dil kenarlarında, acı ise dil köküne yakın bölümde algılanır. GÖRME ORGANI (Organum visuale Görme organı, sağ-sol göz çukurlarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü (L.oculus, Gr.ophtalmus) , tüm vücuttaki reseptörlerin % 70′ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir. Bu tabaka (retina) daki nöronlar-görme reseptörleri nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde vücuttaki tüm afferent liflerin 1/3 u kadar sayıdaki lifin oluşturduğu n.opticus yolu ile MSS’ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyanlar gelmesine karşın, elektro manyetik spektrumun 1/70 ‘ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (infrared) ışık spektrumunu da görebilirler. Göz anatomisi, göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi jaccessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir. a. Göz küresi (Bulbus oculi) : Göz küresi.orbita içinde yer alan, yaklaşık 2,5 cm çapında 10 gr ağırlığın­da .yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç tabakalı bir- duvar yapısına sahiptir. GÖZ KÜRESİNİN DUVAR YAPISI : Dıştan içe doğm fibröz,vasküler ve sensorial olmak üzere üç tabakadan yapılıdır. 1. Fibröz tabaka (Tunica fibrosa) :Bazı anatomistler tarafından destek tabaka olarak ta adlandırılmış olan dış tabaka, kalın Jibröz bağ dokusun­dan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz taba­ka, ekstraokuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür. Fibröz tabakanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup sdera (Gr. skleı os=sert) ,1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup cornea (L.corneum-=boynuzumsu) olarak adlandırılır. Göze ışık kornea yolu ile girer. Korneanın kan ve lenf damarları yoktur, kırıcılığı 40 diyoptridir. 2. Vasküler tabaka (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigment­ten zengin bir tabakadır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahve renginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vasküler tabakanın, arkadan öne doğru choroidea, corpus ciliare ve iris olmak üzere üç bölümü vardır. Corpus ciliare, vasküler tabakanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği düz kaslar vardır. Aynı zamanda göz merceği (Lens) ’de aşıcı bağlarla corpus ciliare’ye tutunur. İris ise, göz merceğinin önünde, kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup,yapısında m.sphincter et m.dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. İris’in ortasındaki açıklığa pupilla (L.göz bebeği) denir. 3. Sensorial tabaka (Tunica sensoria) : Göz küresinin en iç tabakası olup retinal (L.rete=ağ) veya sinirsel tabaka olarak ta adlandırılır. Sensorial tabaka, çok nazik bir tabaka olup 130 milyon kadar fotoreseptör (Rod ve koni) ile çok sayıda nöron içerir. Sensorial tabakanın arkadaki en iyi gören alanına san leke (Macula lutea) denir. N.opticus’un retinayı terkett’ıği bölüm (Discus nervi optici) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Lens : Pupilla’nın arkasında yer alan lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında, bikonveks bir mercektir. Lens.asıcı bağlarla (Zona ciliaris, Lig.suspensoriun lentis) corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Göz boşlukları (Camera oculi) : Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve camera posterior) önde olup, corpus ciliaredeki bezler tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön ka­meradaki cornea ile iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer. Göz içindeki üçüncü boşluk, en büyük kamera olup camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan camera vitrea, lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan corpus vitreum ile doludur. b. Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) : Kaşlar.göz kapakları,kirpikler,konjunktiva,gözyaşı aparatı ile orbita içindeki ekstraokuler göz kaslan, gözün yardımcı organları olarak adlandınlırlar. 1. Kaş (Superciliurh) : Frontal kemikteki herbir arcus superciliaris’in üzerin­deki deride yer alan, kısa, yatık seyirli kıllara topluca supercilium (Kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş, gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur. 2. Göz kapaklan (Palpebrae) : Herbir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapaklan arasında horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yer­lerine canthus (L.göz kapaklarının birleşme noktalan) veya commissura pal­pebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan conjunctiva (Konjunktiva) ile kaplanmıştır. Göz kapaklarının iç dokusu, m.orbicularis oculi,tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu.bunlar içindeki Meibom bezleri (Gll.tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır.Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller. Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periodik açılıp-kapanma hareketleri ile glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına, dolayısı ile konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler. Göz kapaklarının serbest kenarlarında cilium-kirpikler bulunur. Üst göz kapağında 100-150, alt göz kapağında 75 kadar kirpik vardır. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur. 3. Konjunktiva (Conjunctiva) :Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Konjunktiva.gll conjunctivales’leri içerir. Konjunktivanın göz kapaklarındaki bölümüne palpebral konjunktiva, göz küresini saran bölümüne bulber konjunktiva denir. Göz kapaklan kapatıldığından İt ve üst iki çıkmaz şeklindeki konjunktival aralık, konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. 4. Gözyaşı aparatı (Apparatus lacrimalis) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem gözyaşı aparatı olarak adlandırılır. Bu aparat, gözyaşı bezi, gözyaşı kanalcıktan, gözyaşı kesesi ve nazolakrimal kanal dan oluşur. Gözyaşı bezi (Gl.lacrimalis) : Gözyaşı bezi, orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı (L. lacrima, Gr.dacryos) olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanal­cığı ile üst konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır; diğer bir kısmı ise iç kantus yakınında bulunan gözyaşı pınarı ‘na (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolakrimal kanal) geçer. Atılım kanalları :Göz kapaklarının iç kantusa yakın kenarında,- punçtum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delik­ler atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve göz kapakları içinde ilerleyerek gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara canaliculus lacrimalis superior/inferior (Alt ve üst gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis) ,burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır. Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakterial ve lizozimal enzimlerle, saccus conjunctivalis’e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı içeriğindeki besinleri ve suyu korneaya ulaştırır. 5. Ekstraokuler kaslar : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraokuler kasların 4′ü düz. 2′si oblik şehirlidir. Düz seyirli kaslar : .M.rectus superior, M.rectus inferior, M.rectus medialis, M.rectus lateralis Oblik seyirli kaslar : M.obliquus superior, M.obliquus inferior Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır M.levator palpebrae s uperioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü vardır. İŞİTME ve DENGE ORGANI (Organum vestibulocochleare) İşitme denge organı kısaca KULAK (L.auris, Gr.otos=kulak) olarak adlandırılır. Dış, orta ve iç olmak üzere üç bölümden oluşan kulak, merkez sinir sistemin­deki bağlantıları sayesinde SES ve YER ÇEKİMİ değişimlerini algılamada özelleşmiş, analitik kapasiteye sahip bir organımızdır. Kulakla ilgili hastalıklar, kulak- burun-boğaz bilim dalı (Otorinolaringoloji) hekimleri tarafından tedavi edilir. Dış, orta ve iç kulağı ayrı ayrı inceliyeceğiz. a. Dış kulak (Auris externa) : Dış kulak, sadece karada yaşıyan memelilere özgü bir yapı olup, sesin toplanması, arttırılması ve orta kulağa iletilmesinde rol oynar. Dış kulak kapsa­mında kulak kepçesi (Auricula), dış kulak yolu (Meatus acusticus externus) ve kulak zarı (Membrana tympani) incelenir. Kulak kepçesi (Auricula) : Embriyolojik olarak 6 adet mezenşimal şişkinlikten oluşmuş, deforme huni biçimli, tipik bir yapıdır. Bazı memeliler­de, uzun ve hareketli olan kulak kepçesi insanlarda küçük ve immobil (hareketsiz) bir hale gelmiştir. Kulak şekli ile girinti ve çıkıntılarının belirgin­liği, kişiden kişiye bazı farklılıklar gösterir. Kulak kepçesinin alt bölümündeki kıkırdak çatıdan yoksun parçaya kulak memesi (Lobulus auriculae) denir. Dışkulak yolu (Meatus acusticus externus) : Dış kulak yolu, kulak kepçe­sinin topladığı ses dalgalarını kulak zarına ileten S şeklinde bir borudur. Yetiş­kinde 3-4 cm uzunluktaki bu borunun kıkırdak ve kemik olmak üzere iki bölümü (Pars cartilaginea.pars ossea) vardır. Kıkırdak ve kemik bölümler arasında 40° ‘lik bir açının bulunması nedeniyle yolun yöneltisi düz değildir. Dış kulak yolunu örten deri, kulak kepçesini saran derinin devamı olup, deri altı dokusunda kulak kiri salgılayan bezler (Gll.ceruminosae, cerumen=kulak kiri) bulunur. Yolun kıkırdak bölümü derisinde tragi olarak adlandırılan kulak kılları vardır. Kulak zan (Membrana tympani) : Kulak zarı, dış kulak yolunun sonunda, dış kulak-orta kulak sınırında yer almış, ince, yarı saydam bir zardır. Canlı bir insanda inci gibi gri-parlak (Sedef rengi) görünümdedir. Kulak zarının gergin ve gevşek olmak üzere iki bölümü (Pars tensa, pars flaccida) vardır. Gergin bölüm, zarın büyük bir kısmını işgal eder. Kulak zarının ortasındaki çöküntülü yere umbo denir. Umbo, çekiç kemiğinin kulak zarına tutunan sapının (Manubrium) ucuna rastlar. Kulak zarı aydınlatılarak incelendiğinde umbo’dan başlayıp, öne-aşağıya doğru uzanan trianguler şekilde ışıklı bir alan görülür. Bu alana Politzer üçgeni (İşık refleks üçgeni) denir. Gevşek bölüm, kulak zarının üst kısmında dar bir alan işgal eder. b. Orta kulak (Auris media): Orta kulak, temporal kemik içinde yer alan, nazofarinksle bağlantılı havalı boşluklar, işitme kemikçikleri ve bunlara bağlanan kas-bağlardan ibaret bir bütündür. Bu boşluklar içinde en büyük olan ve işitme kemikçiklerini içinde taşıyan boşluk timpanik kavite (Cauitas tympanica) olduğundan, birçok anatomist tarafından orta kulak ile özdeş olarak kullanılır. Timpanik kavite ve bununla bağlantılı diğer boşlukların havalanması, nazofarinkse açılan tuba auditiva (Eustachi-Ostaki borusu) ile sağlanır. Timpanik kavite ve mastoid havalı boşlukları : Timpanik kavite, os temporale’nin petroz parçası içinde yer alan, irregüler şekilli 1 ml hacimli bir boşluktur. Kulak zarı düzeyine göre epitimpanum (L.tympanum=davul), mezotimpanum ve hipotimpanum olarak üç bölüme ayrılır. İşitme kemikçikleri zinciri esas timpanik boşluk olan mezotimpanumda bulunur. Timpanik kavitenin 6 duvarı vardır: .Üst duvar. teğmen tympani tarafından oluşturulur. İnce olan bu duvar, orta kulak iltihaplarının kafa boşluğuna yayılmasına imkan verebilir. .Alt duvar. bulbus v.jugularis intema ile timpanik boşluğu ayıran ince bir duvardır. .Ön duvar. a.carotis intema ile komşuluk yapan bu duvarın üst bölümünde iki kanala (Semicanalis m.tensoris tympani ve tuba auditiva) ait delikler bulunur. .Arka duvar, proc.mastoideus tarafında yer alan bu duvardaki aditus ad antrum, mastoid boşluklarla timpanik kavite arasındaki bağlantıyı sağlar. .Içyan duvar. orta kulak ile iç kulak arasında yer alan bir duvar olup, yuvarlak ve oval pencere (Fenestra cochleae-yuvarlak pencere. fenestra vestibuli-oval pencere) içerir. Duvarın ortasında. kohleanın ilk kıvrımı tarafından oluşturulan promontorium bulunur. .Dışyan duvar. kulak zarı tarafından oluşturulur. Mastoid boşlukların en büyüğü antrum mastoideum olup yeni doğanda dahi mevcuttur. Diğer mastoid boşluklar (Cellulae mastoideae) 2-4 yaşlarında oluşur. İşitme kemikçikleri (Ossicula auditus) :Timpanik boşluk içinde yer alan ve kulak zarından aldıkları ses titreşimlerini 15-20 kat artışla oval pencere (Fenestra vestibuli)’ye ileten .birbiri ile eklemleşmiş üç küçük kemikçik (Çekiç- malleus. örs-incus. özengi-stapes; MİS) ‘tir. •İşitme kemikçikleri ile igili kaslar : İşitme kemikçikleri ile ilgili iki kas vardır M.tensor tympani, m.stapedius. M.tensor tympani, uzun, silindir şekilde bir kas olup kulak zarını gerer. M.stapedius kasıldığında, özengi kemiğinin tabanını oval pencereden uzaklaştırır, M.tensor tympani ve m.stapedius, kemikçik zinciri ile kulak zarının normal tonusunu korurlar. iç kulağa ulaşacak aşırı uyarıları önlerler, ses ileti aparatında regülatör ödev görürler. c. İç kulak (Auris intema) : İç kulak, temporal kemiğin petroz parçası içine yerleşmiş, insan vücudunun en iyi korunmuş organıdır. Dış ve orta kulak sadece işitme ile ilgili oldukları halde, iç kulak hem işitme hem de denge duyusunun algılandığı yapıları taşır. Kemik ve membranöz karmaşık kanallar sistemi ile, bu kanal sisteminde bulunan perilenfa, endolenfa ve reseptör hücrelerinden oluşmuş olan iç kulak iki bölüme ayrılarak incelenir : Kemik labirint (Labyrinthus osseus) : Embriyolojik olarak, zar labirinti oluşturan kulak keseciğini (Vesicula otica) saran mezenşimal dokudan meydana gelen, kapsül niteliğinde bir yapıdır. Kemik labirintin iç yüzü ile zar labirint arasındaki aralık perilenfa ile doldurulmuştur. Kemik labirintin vestibulum, kemik yarım daire kanalları ve koklea olmak üzere üç bölümü vardır. Vestibulum, kemik labirintin merkezi bölümü olup, önde koklea, arkada kemik yarım daire kanalları ile devam eder. Vestibulum içinde zar labirintin denge ile ilgili yapılarından utriculus ve sacculus bulunur. Kemik yarım daire kanalları, ön,arka ve dışyan olmak üzere üç tanedir.Bu kanalların vestibulum’a bağlanan bir uçlarında birer şişkinlik (Ampulla) bulunur. Ön ve arka yarım daire kanallarının non-ampuller bacakları, ortak bir bacak (Crus commune) ile vestibulum a bağlandığı halde, dışyan kanalın non-ampuller bacağı tek başına vestibuluma bağlanır. Koklea (Cochlea-Salyangoz kabuk) iç kulağın işitme ile ilgili yapılarını taşıyan kemik bölümüdür. İkibuçuk defa bükülmüş bir salyangoz kabuğuna benzer. Koklea’da merkezi kemik yapı olan modiolus etrafında dolanan spiral kanal (Canalis spiralis cochleae) bulunur. Bu kanal ince bir kemik lamı ile (Lamina spiralis) iki skalaya (Scala tympani, scala vestibuli) ayrılır. Zar labirint (Labyrinthus membranaceus) : Zar labirint, kemik labirint içinde yer almış, kabaca onun şekline uyan, içi endolenfa ile dolu. ince, birbirleri ile bağlantılı bir kanal ve keseler sistemidir. İşitme-denge duyusunun algılandığı esas yapıları taşıyan zar labirintin iki bölümü vardır. Vestibüler labirint : Denge ile ilgili zar labirint bölümleri (Utri­culus, sacculus, due. semicirculares)’dir. .Koklear labirint: Zar labirintin işitme ile ilgili bölümü olup, koklea içinde uzanan duc.cochlearisten ibarettir. Due. cochlearis scala media olarak ta adlandırılır. Burada, mekanik ses uyarılarını,-elektrik impulsları haline getiren ‘reverce mierophene’niteliğinde Corti organı yer alır.

http://www.biyologlar.com/duyu-organlari-1

GÖRME ORGANI (Organum visuale)

Görme organı, sağ-sol göz çukurlarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü (L.oculus, Gr.ophtalmus) , tüm vücuttaki reseptörlerin % 70′ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir. Bu tabaka (retina) daki nöronlar-görme reseptörleri nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde vücuttaki tüm afferent liflerin 1/3 u kadar sayıdaki lifin oluşturduğu n.opticus yolu ile MSS’ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyanlar gelmesine karşın, elektro manyetik spektrumun 1/70 ‘ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (infrared) ışık spektrumunu da görebilirler. Göz anatomisi, göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi jaccessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir. a. Göz küresi (Bulbus oculi) : Göz küresi.orbita içinde yer alan, yaklaşık 2,5 cm çapında 10 gr ağırlığın­da .yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç tabakalı bir- duvar yapısına sahiptir. GÖZ KÜRESİNİN DUVAR YAPISI : Dıştan içe doğm fibröz,vasküler ve sensorial olmak üzere üç tabakadan yapılıdır. 1. Fibröz tabaka (Tunica fibrosa) :Bazı anatomistler tarafından destek tabaka olarak ta adlandırılmış olan dış tabaka, kalın Jibröz bağ dokusun­dan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz taba­ka, ekstraokuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür. Fibröz tabakanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup sdera (Gr. skleı os=sert) ,1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup cornea (L.corneum-=boynuzumsu) olarak adlandırılır. Göze ışık kornea yolu ile girer. Korneanın kan ve lenf damarları yoktur, kırıcılığı 40 diyoptridir. 2. Vasküler tabaka (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigment­ten zengin bir tabakadır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahve renginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vasküler tabakanın, arkadan öne doğru choroidea, corpus ciliare ve iris olmak üzere üç bölümü vardır. Corpus ciliare, vasküler tabakanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği düz kaslar vardır. Aynı zamanda göz merceği (Lens) ’de aşıcı bağlarla corpus ciliare’ye tutunur. İris ise, göz merceğinin önünde, kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup,yapısında m.sphincter et m.dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. İris’in ortasındaki açıklığa pupilla (L.göz bebeği) denir. 3. Sensorial tabaka (Tunica sensoria) : Göz küresinin en iç tabakası olup retinal (L.rete=ağ) veya sinirsel tabaka olarak ta adlandırılır. Sensorial tabaka, çok nazik bir tabaka olup 130 milyon kadar fotoreseptör (Rod ve koni) ile çok sayıda nöron içerir. Sensorial tabakanın arkadaki en iyi gören alanına san leke (Macula lutea) denir. N.opticus’un retinayı terkett’ıği bölüm (Discus nervi optici) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Lens : Pupilla’nın arkasında yer alan lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında, bikonveks bir mercektir. Lens.asıcı bağlarla (Zona ciliaris, Lig.suspensoriun lentis) corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Göz boşlukları (Camera oculi) : Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve camera posterior) önde olup, corpus ciliaredeki bezler tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön ka­meradaki cornea ile iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer. Göz içindeki üçüncü boşluk, en büyük kamera olup camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan camera vitrea, lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan corpus vitreum ile doludur. b. Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) : Kaşlar.göz kapakları,kirpikler,konjunktiva,gözyaşı aparatı ile orbita içindeki ekstraokuler göz kaslan, gözün yardımcı organları olarak adlandınlırlar. 1. Kaş (Superciliurh) : Frontal kemikteki herbir arcus superciliaris’in üzerin­deki deride yer alan, kısa, yatık seyirli kıllara topluca supercilium (Kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş, gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur. 2. Göz kapaklan (Palpebrae) : Herbir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapaklan arasında horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yer­lerine canthus (L.göz kapaklarının birleşme noktalan) veya commissura pal­pebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan conjunctiva (Konjunktiva) ile kaplanmıştır. Göz kapaklarının iç dokusu, m.orbicularis oculi,tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu.bunlar içindeki Meibom bezleri (Gll.tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır.Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller. Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periodik açılıp-kapanma hareketleri ile glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına, dolayısı ile konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler. Göz kapaklarının serbest kenarlarında cilium-kirpikler bulunur. Üst göz kapağında 100-150, alt göz kapağında 75 kadar kirpik vardır. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur. 3. Konjunktiva (Conjunctiva) :Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Konjunktiva.gll conjunctivales’leri içerir. Konjunktivanın göz kapaklarındaki bölümüne palpebral konjunktiva, göz küresini saran bölümüne bulber konjunktiva denir. Göz kapaklan kapatıldığından İt ve üst iki çıkmaz şeklindeki konjunktival aralık, konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. 4. Gözyaşı aparatı (Apparatus lacrimalis) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem gözyaşı aparatı olarak adlandırılır. Bu aparat, gözyaşı bezi, gözyaşı kanalcıktan, gözyaşı kesesi ve nazolakrimal kanal dan oluşur. Gözyaşı bezi (Gl.lacrimalis) : Gözyaşı bezi, orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı (L. lacrima, Gr.dacryos) olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanal­cığı ile üst konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır; diğer bir kısmı ise iç kantus yakınında bulunan gözyaşı pınarı ‘na (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolakrimal kanal) geçer. Atılım kanalları :Göz kapaklarının iç kantusa yakın kenarında,- punçtum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delik­ler atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve göz kapakları içinde ilerleyerek gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara canaliculus lacrimalis superior/inferior (Alt ve üst gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis) ,burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır. Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakterial ve lizozimal enzimlerle, saccus conjunctivalis’e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı içeriğindeki besinleri ve suyu korneaya ulaştırır. 5. Ekstraokuler kaslar : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraokuler kasların 4′ü düz. 2′si oblik şehirlidir. Düz seyirli kaslar : .M.rectus superior, M.rectus inferior, M.rectus medialis, M.rectus lateralis Oblik seyirli kaslar : M.obliquus superior, M.obliquus inferior Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır M.levator palpebrae s uperioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü vardır.

http://www.biyologlar.com/gorme-organi-organum-visuale

Ribozomal Ribonukleik Asitler (= rRNA) ve Ribozomlar

Ribozomların Yapısı: Elektron mikroskobunda yoğun cisimler olarak görülürler. TISSIERES ve WATSON. 1959 yılında bakteri ribozomlarını Mg+ +'lu çözeltilerde çöktürdüklerinde, sedimantasyon sabitesi 70 S, 50 S ve 30 S olan parçacıklardan meydana geldiklerini gördüler. Ribozomlar, ribonukleik asit ve proteinden oluşmuştur. Bir bakteri hücresi yaklaşık 10.000 kadar ribozom içerdiği için, rRNA, tüm hücredeki RNA'nın yaklaşık % 75 - 85'ini oluşturur. Normal bir karaciğer hücresi yaklaşık 6 x 106 ribozom içerir. Bununla beraber toplam hücre proteininin en fazla % 10'u ribozomlarda bulunur. 30 S'li parçacık 16 S'li, 50 S'li parçacık ise 23 S'li rRNA içerir. Her iki alt birimin RNA'sı da yalnız tek bir RNA'dan oluşmuştur. 50 S'li parçacıktan elde edilen 23 S'li rRNA'nın yanı sıra 5 S'li küçük bir RNA molekülü daha izole edilmiştir. 23 S'li RNA, baz oranı bakımından 16 S'li RNA'dan önemli farklar göstermektedir. Bu durumda 23 S'li RNA, 16 S'li RNA'nın dimeri değildir. Her iki ribozomal alt birim, yani.30 S'li ve 50 S'li parçacıklar, sayısı tam olarak bilinmeyen, moleküler ağırlıkları en fazla 12.000 ve 30.000 dalton arasında bulunan proteinleri de içerir. Memeli hayvanlardan elde edilen, sedimantasyon sabitesi 80 S olan ribozomlar, düşük Mg++'lu ortamlarda kural olarak ayrışmazlar. Ancak EDTA gibi kompleks yapıcılar aracılığıyla, tüm iyonları uzaklaştırıldıktan sonra, alt birimlerine ayrılırlar. Bakterilerden, mitokondrilerden yada kloroplastlardan alınan ribozomların sedimantasyon sabitesi 70 S olmasına karşın, memeli hücrelerinin sitoplazmasında yada yüksek bitkilerde (bira mayası dahil) bulunan ribozomlar, belirli olarak daha yüksek parçacık ağırlığına sahiptir. Bu sonuncularda ribozom alt birimlerinin daha ağır olması, taşıdıkları proteinin fazla olmasından - yaklaşık toplam ağırlığının % 55'i (bakterilerde % 37) kadar- ve rRNA'larının moleküler ağırlığının yüksek olmasındandır. rRNA'lar yüksek .oranda sitozin ve guanin taşımasıyla, mRNA'dan ve DNA'dan baz bileşimi bakımından farklılık gösterir. Elektron mikroskobunda, ribozom, hafifçe üstten basılmış iki yarım kürenin birleşmesiyle meydana gelmiş bir yapı olarak görülür. En son tanımlanan ribozom komponenti 5 S rRNA'dır (Şekil 8.16). Bu parçacık, büyük ribozomal alt birimle birleşmiştir. Dört farklı 5 S rRNA tipi izole edilmiş ve polinukleotit dizilerinin yaklaşık 120 ve 121 nukleotitten meydana geldiği saptanmıştır. Şekil 8. 85 S’lik ribozomların oluşumu (a) fal ve ayrışımı (b) Baz dizilimine dayanarak, 5 S rRNA için, çift olmayan kıvrımlarının yanı sıra, çift yapan (ikili kol) bölgelerinin de olduğu kabul edilir. Mekân olarak dizilim tRNA'nın varsayılan modeline benzeyebilir. Kıvrım-1. şimdiye kadar izole edilen tüm 5 S’li parçacıklarda aynı baz dizilimine sahiptir. Bu dizilimin (kıvrımın) 5 S’li komponentleri, 50 S’li alt birimlere bağlamakla sorumlu olduğu varsayılmaktadır. Kıvrım-2 50 S ve 30 S’li ait birimler arasında köprü ödevi görür. Kıvrım -3 de tRNA bağına katılır. tRNA’dan farkı, ancak, normal nükleik asit bazlarını taşımasıdır. Her iki ribozomal alt birimin birbirine bağlanması, üç kuvvetin etkisiyle olur. Böylece eylemli (stabil) komple bir ribozomun oluşması sağlanabilir Bu kuvvetler şunlardır. a) Büyük ve küçük ribozomal alt birimlerinde bulunan rRNA çeşitlerinin bazıları arasındaki su köprüleridir. Bu bağlar K + ve Mg + + ile kuvvetlendirilir. b) mRNA, ribozomun her iki alt birimi arasına girdikten (yığıldıktan) sonra, protein içeren f1 àf3 faktörleri ve büyümekte olan peptit zincirleri bu bağlanmaya katılır. c) 5 S rRNA, doğrudan doğruya bir menteşe gibi her iki alt birimi birbirine bağlı Ribozomun biyolojik aktivitesi ve yapısı, RNA'nın ve proteinlerin bütünlüğüne bağlıdır. Eğer her ikisinden biri (protein yada RNA) yaralanırsa, tüm parça aktivite-sini yitirir. Proteinler, yapısal ribozomal proteinler olmakla beraber, keza ribozoma özgü enzim aktiviteli proteinler de olabilir. Her iki ribozom alt birimi, bugün kullanılan yöntemlerle yaklaşık 40 proteine parçalanır. Bunlar uygun koşullarda, rRNA ile biyolojik olarak aktif ribozom için tepkimeye girer. Her ne kadar ribozomun oluşması için birçok farklı protein molekülü ve rRNA karşılıklı olarak birbiriyle tepkime göstermek zorundaysa da, bu oluşma tek bir tepkime ile (1. düzende) ortaya çıkar. Proteinler ile rRNA'nın aggregat (yığışım) oluşturması fevkalâde hızlı ise de, biyolojik olarak aktif ribozom oluşturması için, özel proteinlerin aggregat üzerinde yer değiştirmesi ve yeniden düzenlenmesi adım adım ve çok daha yavaş olur.

http://www.biyologlar.com/ribozomal-ribonukleik-asitler-rrna-ve-ribozomlar

İNSAN ANATOMİSİ VE İSKELET

Anatomik Duruş Baş dik ve alın öne bakan, kollar yanda ve sarkık olan, avuç içleri öne dönük, ayaklar birleşik ve ayak uçları öne doğru olan vücut duruşuna anatomik duruş denir. Anatomide kullanılan terimler vücudun bu durumuna göre tanımlanır ve adlandırılırlar. İnsan Vücudunun Ana Bölgeleri Vücudu yapan organ ve oluşumların daha iyi kavranılması, yerlerinin belirlenmesi ve hastalıkların kolay tanımlanması için vücut, bölgelere ayrılarak incelenir. İnsan vücudunun ana bölgeleri (Regio) şunlardır. 1.Kafa (Capital ) 2.Yüz ( Facial) 3.Boyun (Cervical) 4.Göğüs (Pectoral) 5.Karın (Abdominal) 6.Sırt-Bel (Dorsal) 7.Apışarası (Perine) 8.Üstyanlar (Superior) 9.Altyanlar (İnferior) Bu ana bölgelerin bulundurduğu önemli bölgelerden bazıları şunlardır: Üstyan: Omuz, kol, dirsek, önkol, el Altyan: Kalça, uyluk, diz, bacak, ayak İnsanda Vücut Boşlukları İnsan vücudunda kaslar, zarlar ve kemikler tarafından çevrilmiş geniş yapılı dört adet boşluk (Cavum) vardır. 1.Kafatası boşluğu (Cranium) ve 2. Omurga kanalı 3. Göğüs boşluğu ( Thorax ) 4. Karın boşluğu ( Abdomen) 5.Leğen boşluğu (Pelvis) Kafatası boşluğu (Cavum cranium): Kafatası kemiklerinin içerisinde kalan kısım ile omurga kanalı içerisine uzayan boşluktur. Bu boşlukta tüm beyin bulunur. Göğüs boşluğu (thorax): Göğüs kemiği (iman tahtası), kaburgalar ve göğüs omurlarının yaptığı iskeletin, boş yerlerinin kaslar ve zarlar ile kaplanmasıyla oluşur. Kalp, kalp zarı, akciğer, timüs, yemek borusu ile soluk borusunun göğüs parçası, aortanın göğüs parçası, alt ve üst ana toplar damarlar, lenf düğümleri bulunur. Diyafram kası: Karın ve göğüs boşluklarını ayıran geniş ve yassı yapılı kas grubudur. Karın boşluğu (abdomen): Kemik yapılı olarak sadece bel omurları ile çevrelenmiştir. Arkadan, yanlardan ve önden karın kasları ile çevrelenir. Mide, bağırsaklar, böbrekler, karaciğer, öd kesesi, dalak, pankreas, böbreküstü bezler, aortanın karın parçası, alt anatoplardamar bulunur. Leğen boşluğu (pelvis): İki kalça kemiği, sağrı ve kuyruk kemikleri ile arkadan yarım biçimde çevrelenir. Sidik kesesi, düzbağırsak, kadınlarda yumurtalık, tüpler, dölyatağı, dölyolu; erkeklerde, üreme bezleri (prostat), sperm kanalının (vasdeferens) bir kısmı bulunur. FONTİKULUSLAR (fonticulus- fontinella) BINGILDAK Kafa tavanında yeni doğanların kafa tavanında ki genişçe bölümler zarsı evrede kalmış olup kemikleşme meydana gelmemiştir. Kemikleşme olmayan yerler bıngıldak olarak isimlendirilir. Altı adet bıngıldak bulunur: Ön (1), arka (1), önyan (2), arkayan (2), Ön bıngıldak en büyük yapılı olanıdır ve alın kemiği ile tepe kemiklerinin birleşim hatlarına yerleşir. Burası kemikleşmesini 18 aylık olununca tamamlar. İNSAN VUCUDUNDA ZAR SİSTEMLERİ (FASYA) Vücudumuzda çoğu organ ve bazı yapıların üzerleri ince katmanlı zarlar tarafından örtülmüşlerdir. Bu yapılar “fasya” veya zar adıyla anılır. 1. Müköz zarlar: Bu zarlara mukoza katmanı da denilir. Sindirim, solunum, üreme ve boşaltım sistemleri organlarında bulunur. Bunların yüzeyi epitel hücreleri ile örtülmüştür. Örneğin, ağız boşluğu çok katlı yassı, mide ve bağırsaklar tek katlı pirizmatik, solunum yolları tek katlı silli pirizmatik epitelle örtülmüştür. Genellikle bağ dokusundan oluşan bir taban zarı üzerinde bulunur. Çoğunlukla dış salgı yapan bezler bulunur. a. Koruma; b. Mukus salgısı; c. Besin emilimi gibi işlevleri vardır. 2. Seröz zarlar: Vücut boşlukları ile bu boşluklardaki organları saran zarsı yapılardır. Tek katlı yassı epitel hücreleri ve altındaki ince bağ dokusundan yapılmıştır. Önemli seröz zarlar: Perikard, yüreği sarar; plevra, akciğerler ve göğüs boşluğunu örter; periton, karın ve leğen boşluğu duvarlarını ve leğen boşluğu duvarlarını ve bu boşluğun organlarını sarar. 3. Sinoviyal zarlar: Özelleşmiş seröz zarlardır. Eklemlerdeki eklem kapsüllerinin iç yüzeyinde, kirş ve tendon kılıflarında, bursaların (kese biçimli yapılar) içinde görülür. Sinovia denilen eklem sıvısını salgılar, eklem yüzeylerindeki sürtünmeyi engeller. HAREKET SİSTEMİ Systema locomotorium insan vücuduna belirli bir biçim veren ve hareket imkanı sağlayan bir sistemdir. Hareket sistemi, kemikler ve eklemlerden oluşan iskelet sistemi (Systema skeletale) ile çizgili kaslardan oluşan kas sistemi (Systema musculare) nden meydana gelir. 1. İskelet Sistemi: Kemikler (Ossa, tekil=Os) ile bunları birbirlerine bağlayarak iskelet (Gr. skeletos=dik duran) oluşumunu sağlayan eklemler (articulationes. tekil articulation) den meydana gelir. İskeletin bazı yerlerinde, bazıları zamanla kemikleşen kıkırdak (Cartilago) elemanları vardır. OSTEOLOGIA (KEMİK BİLİMİ): Kemikler, kemik doku (Textus osseus, osseoz doku)’dan oluşmuş sert yapılardır. Yetişkin bir insanda çeşitli tiplerde 206 kemik bulunur. Bu kemikler konpakt (sıkı) ve spongioz (süngerimsi) kemik dokusundan yapılmıştır. 206 kemiğin tamamında hem sıkı, hem de süngerimsi doku bulunur. Kemik tipleri: a. Uzun kemikler (Ossa longa): Uzunluğu genişliğinden büyük olan kemikler olup özellikle ekstremite bölümlerinde bulunurlar. Kol, ön kol, uyluk, bacak ve parmak kemikleri uzun kemiklerdir. b. Kısa kemikler (Ossa brevia) : Kabaca uzunluğu, genişliği ve kalınlığı birbirine eşit olan kemiklerdir. El ve ayak bileği kemikleri kısa kemiklere örnektir. c. Yassı kemikler (Ossa plana) : İnce ve kavisli kemiklerdir. Kafa tası kemikleri, kaburgalar, kürek kemikleri ve göğüs kemiği yassı kemiklerdir. d. Düzensiz kemikler (Ossa irregülaria) : Belirli bir şekle uymayan bu kemikler, çıkıntıları ile kaslara yapışma yeri teşkil ederken sağlam eklemler de oluştururlar. Omurlar, kuyruk sokumu kemiği ile sifenoid.etmoid.maksilla ve mandibula gibi kafa tası kemikleri düzensiz kemiklerdir. Bunlardan sifenoid ve maksilla aynı zamanda havalı kemiklere (Ossa pneumatica)’de örnek teşkil ederler. e. Sesemoid kemikler (Ossa sesemoidae) : Bazı tendonlar ile kasları kemiklere bağlayan fibröz bandlar içerisinde bulunan kemiklerdir. Sesemoid kemikler, tendonların ekstremiteleri aşarak belirli bir açı ile ilgili kemiklere yapışmasına olanak verirler. Dizdeki patella ile el bilek kemiklerinden os pisiforme en tipik sesemoid kemiklerdir. f. İlave kemikler (Ossa accesssoriade) : Özellikle ayakta olmak üzere gelişme sırasında kaynaşmayan kemik bölümleri ilave kemikler şeklinde ortaya çıkarlar. (Örneğin: os trigonium, os vasalinum, os tibiale externum). KEMİK OLUŞUMLARININ ADLANDIRILMASI * Eklemleşmeler için oluşmuş geniş çıkıntılar üç tiptir: Caput (Kaput): Baş Condylus (Kondil): Lokma veya yumruk şeklindeki çıkıntı. Epiconylus (Epikondil): Kondillerin üst tarafında yer alan belirgin çıkıntı. *Yuvarlak çıkıntılar 5 ayrı şekilde adlandırılırlar: Tuberculum (Tüberkül): Küçük yuvarlak çıkıntı Tuberositas : yüksekliği fazla olmayan, pürüzlü kabarcık. Protuberantia: Küçük yükseklik tarzındaki çıkıntı, tümsek. Malleolus (Malleol): Küçük çekiç ucu şeklindeki çıkıntı. Trochanter (Trokanter): Yumru, yuvarlak çıkıntı. * Çizgisel çıkıntılar linea ve crista olarak, belirgin keskin çıkıntılar processus ve spina (dikensi çıkıntılar) olarak adlandırılır. * Çeşitli depressionlar 4 şekilde adlandırılır: İncisura: Çentik şeklinde defekt. Sulcus: Oluk şeklinde defekt. Fossa, fovea, foveola, fossula: Çukurluk ve çukurcuklar. İmpressio: Bir başka oluşumun kemik üzerinde oluşturduğu sığ çukurluk, iz. * Kemiklerdeki çeşitli açıklıklar 5 şekilde adlandırılır: Foramen: Delik şeklinde açıklık. Canalis : Kanal Meatus: Geçit, yol. Fissura: Yarık şeklindeki açıklık. Apertura: Açıklık, ağız. * Uzun kemiklerin genel bölümleri: Epiphysis (Epifiz): Uzun kemiğin iki ucundan her biri. Diaphysis (Diafiz): Uzun kemiğin orta bölümü, gövdesi. Metaphysis (Metafiz): Epifiz-diafiz arasında kalan, sekonder kemikleşme odağı bölgesi. Tipik Kemiğin Anatomik Yapısı Vücudumuzdaki uzun kemikler (Örneğin: kol ve uyluk kemikleri) tipik bir kemiğin makroskopik anatomisinin öğrenilmesinde iyi bir örnek teşkil ederler. Yetişkin uzun kemiklerinin çoğu, diafiz olarak adlandırılan tubuler bir gövdeye sahiptir. Gövdenin içindeki, kemik iliği ile dolu olan boşluğa cavum medullare denir. Cavum medullare’yi çevreleyen kemik dokusu kompakt kemik yapısındadır. Uzun kemiğin, iki ucu her biri epifiz olarak adlandırılır. Diafize göre daha geniş olan epifizler spongioz (süngerimsi) kemik yapısındadır. Buradaki boşluklara kırmızı ilik yerleşir. Diafiz ile epifiz arasında sekonder kemikleşme odağına ait epifiz kıkırdağı bulunur. Bu bölge metafiz olarak adlandırılır. Epifizlerde, diğer kemiklerle birleşmeyi sağlayacak olan eklem yüzleri (facies articularis) vardır. Eklem yüzleri, cartilago articularis (eklem kıkırdağı) ile örtülmüştür. Kemiğin eklem yüzeyleri dışında kalan bölümleri dıştan periost (Periosteum) ile kaplıdır. İnce bir zar olan periost bir çok kan damarları, sinirler ve lenf damarlarına sahiptir. Periost yaşam boyu kaybolmayan potansiyel bir kemik doku üretim yeridir. Büyüme periyodu ile kıkırdakların iyileşme dönemlerinde devreye girer. Metafiz içinde yer alan cavum medullare (ilik boşluğu) endosteum ile kaplıdır. Endosteum, ince bir epitelial örtüdür. Yetişkin bir insanda cavum medullare, sarı kemik iliği (Medulla ossium flava) olarak adlandırılan yağdan zengin bir bağ dokusu ile doludur. Sarı kemik iliği, aşırı hipoksi (uzun süreli oksijen azlığı), kan kaybı vb vücudun alyuvar gereksiniminin yükseldiği durumlarda kan hücreleri üretebilecek potansiyelde reserv hemopoetik bir organdır. Aksial iskelet: Baş-boyun ve gövde iskeleti Appendiküler iskelet: Ekstremite (kollar, bacaklar) iskeleti APPENDİKÜLER İSKELET Appendiküler isklet (Skeleton: isklet, appendiculare: eklent) başlığı altında gövde iskeletine bağlanmış üst ve alt tarafların iskeletini oluşturan kemikler incelenir. Üsttaraf Kemikleri (Ossa membri superioris) Üst taraflar, gövdenin en üst böölümü olan göğüs’ün iki yanına tutunmuş sağ ve sol olmak üzere iki çift ve simetrik birer uzantı halindedir. İki bölüm halinde ele alınırlar. Üst tarafları göğüs iskeletine bağlayan kemikler ÜST TARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ, serbest hareketli üst taraf kemikleri de SERBEST ÜST TARAF KEMİKLERİ başlığı altında incelenir. Appendiküler iskeleti oluşturan 126 kemiğin 64’ü üst taraf kemiklerine aittir. Bir taraf kavşak kemikleri 2. serbest hareketli kemikler ise 30 tanedir. ÜSTTARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ: Göğüs kavşağı olarak ta adlandırılan üsttaraf kavşağı nscapula (kürek kemiği) ve clavicula (köprücük kemiği) olmak üzere iki kemikten (iki taraf için dört kemik) oluşur. Kürek kemiği (Scapula): Kürek kemiği, göğüs kafesinin arka yüzüne oturmuş, trianguler, yassı bir kemiktir. Üç köşesi (L.angulus=köşe), üç kenarı (L. margo=kenar) ve iki yüzü (L. facialis=yüz) vardır. Hafif çukur olan önyüzü kaburgalara (2.7.kaburgalar) yaslanır. Konveks olan arka yüzünde spina scapulae denilen belirgin bir çıkıntı bulunur. Arka yüzü üst ve alt iki çukurcuğa bölünen spinaın genişlemiş ucuna acromion (Gr. Omuz çıkıntısı) denir. Akromion üzerinde köprücük kemiği ile eklem yapacak bir eklem yüzü vardır. Kürek kemiğinin oldukça kalın olan dış köşesinde, serbest hareketli üsttaraf kemiklerinin ilki olan kol kemiği (Humerus)’nin eklemleşeceği sığ bir eklem yüzü (Cavitas glenoidas) yer alır. Cavitas glenoidalis’nin iç yanındaki kalın boyuna collum scapulae denir. Glenoid çukur (Cavitas glenoidalis)’nun üst tarafında, üst kenarın devamı şeklinde boyun’a tutunan büyük bir çıkıntı-processus coracoideus (gr. Coracoideus=karga gagası) uzanır. Bu çıkıntıya korakoklavikuler bağ ile göğüs ve kolun bazı kasları tutunur. Köprücük kemiği (Clavicula): Acromion ile sternum (Göğüs kemiği) arasında horizontale yakın olarak yerleşmiş olan bir kemik olup, tüm uzunluğunca deri altından palpe edilebilir. Bu kemik vücut kemiklerinin en yüzeyel yerleşim gösteren ve en kolay kırılabilen ve kemikleşmesi ilk başlayan kemiğimizdir. Clavicula’nın acromion’la eklemleşen arka ucuna extremitas acromialis, sternıum ile eklemleşen ön ucuna extermitas sternalis, iki ucu arasında kalan orta kısmına ise corpus claviculae denir. SERBEST ÜST TARAF KEMİKLERİ: Kol (Brachium), ön kol (Antebrachium) ve el (Manus) kemikleri bu başlık altında incelenir. Kol kemiği (Humerus) : Humerus, üsttarafın en büyük kemiği olup tipik bir uzun kemik yapısındadır. Üst ve alt uçlar (Epiphysis proximalis et distalis) ile bir cisme (Diaphysis) ayrılarak incelenir. ÜST UÇ: Üst uç, caput humeri olarak adlandırılan, geniş, yuvarlak bir baş ile bu başın dış yanında yer alan iki çıkıntı (Tuberculum majus et minus) içerir. Caput humeri, scapula’nın cavitas glenoidalis’ine oturur; çıkıntılar ise omuz etrafındaki kaslara yapışma yeri teşkil eder. Tuberculum majus et minus arasındaki olukları pazı kası (M.biceps brachii)’nin uzun başının kirişi geçer. Baş ile tüberküller arasındaki dar bölüme anatomik boyun (Collum anatomicum), tüberkülller ile cisim arasındaki geçiş bölümüne de cerrahi boyun (Collum chirurgicum) denir. CİSİM: Üst bölümü silindirik, alt bölümü önden arkaya hafif yassı bir yapıdadır. Anatomik olarak üç yüzlü kabul edilir. Cismin ortalarına doğru dış yüzde deltoid tüberkül (Tuberositas deltoidea), arka yüzde ise iç yandan dış yana, yukarıdan aşağıya doğru uzanan spiral bir oluk bulunur. Bu oluk n.radialis’in basısı ile oluştuğundan sulcus nervi radialis olarak adlandırılır. ALT UÇ: Humerus’un alt ucu, ön kol kemiklerinin üst uçları ile eklemleşecek yapılara sahiptir. Bu yapılar topluca condylus humeri (L.condylus=lokma) olarak adlandırılır. Kondilin ulna’nın çentiği ile etkileşen bölümüne trochlea humeri (L.trochlea=makara), radius’un başındaki çukurluk ile eklemleşecek bölümüne capitulum humeri (L.capitulum=başçık) denir. Alt ucun ön yüzünde lokma çıkıntıların üzerinde iki çukurcuk (Fıossa coronoidea, fossa radialis) bulunur. Alt ucun arka yüzünde ise trochlea’nın üst tarafında, ulna’nın çıkıntısının girdiği fossa olecrani olarak adlandırılan büyükçe bir çukurluk yer alır. Condylus humeri’nin üst bölümünün dış ve iç yanında görülen çıkıntılara epikondil (Epicondylus medialis et lateralis) denir. Bu çıkıntılar birçok ön kol kasına yapışma yeri teşkil eder. İç epikondil’in arka yüzünde, ön kolun iç yanında seyreden n.ulnaris’in geçişi esnasında oluşmuş bir oluk (Sulcus nervi ulnaris) bulunur. ÖNKOL KEMİKLERİ Dirsek ile el bileği arasındaki üst ekstremite bölümüne önkol (Antebrachium) denir. Önkol iskeleti Radius ve ulna olarak adlandırılan iki kemik tarafından oluşturulur. Radius (Döner kemik): Radius, önkol un dışyan tarafında yer alan, ulna’ya göre daha kısa bir kemiktir. Üst ve alt uç ile bir gövdeden ibarettir. Üst uç disk şeklinde bir baş (Caput radii) sahiptir. Caput radii, yukarıda humerus’un alt ucundaki capitullum radii, içyanda ulna ile eklem yapar. Başın altındaki kısa ve ince bölüme collum (boyun) denir. Boyunun aşağısında, önde pürtüklü bir çıkıntı (Tuberositas radii) bulunur. Tuberositas radii’de pazu kası sonlanır. Gövde, yukarıdan aşağıya doğru genişleyen bir yapıda olup üç yüzlüdür. Ön ve arka yüzlerin bileşim hattında, içyanda oluşmuş keskin kenara margo interosseus denir. Alt uç, üst uca göre daha geniş olup el bilek kemiklerinin üst sırası ile eklem yapar. Ulna (Dirsek kemiği): Önkol iskeletinin içyanını oluşturan ulna radius’tan daha uzun bir kemiktir. Üst ve alt iki ucu ile gövdeden ibarettir. Üst uç oldukça geniş bir kitle şeklinde olup semilunar çentik ile iki çıkıntı içerir. Humerus’un alt ucundaki trochlea ile eklemleşen semilunar çentik incisura trochlearis olarak adlandırılır. Çentiği arka-yukarıdan sınırlayan büyük çıkıntıya olecranon, aşağı-alttan sınırlayan küçük çıkıntıya da proc.coronoideus denir. Proc.coronoideus’un dışyanında Radius başı ile eklem yapan bir çentik bulunur. Gövde, Radius gövdesinin aksine aşağıya doğru daralan bir yapıdadır. Radius’ta olduğu gibi üç yüzü ayırt edilir ve margo interosseus’a sahiptir. Alt uç, üst uca göre dar olup proc.styloideus olarak adlandırılan küçük bir çıkıntı ile başçığa (Caput ulnae) sahiptir. Caput ulnae, radius’un alt ucu ile eklemleşir. EL KEMİKLERİ Toplam 27 kemikten ibaret olan el kemikleri (Ossa manus) üç grupta ele alınır. 1.El bileği kemikleri (Ossa carpi) ……8 adet 2.El tarak kemikleri (Ossa metacarpi) …… 5 adet 3.El parmak kemikleri (Ossa digitorum manus.phalanges) ..14 adet El bileği kemikleri (Ossa carpi): İki sıra halinde dizilmiş 8 kısa kemikten ibarettir. Bu kemikler ligamentlerle birbirlerine sıkıca bağlandıklarından hareketleri oldukça kısıtlanmıştır. Proksimal sırada yer alan kemikler (Dıştan İçe doğru) Os scaphoideum, os lunatum, os triquetrum, os pisiforme Distal sırada yer alan kemikler (Dıştan İçe doğru) Os trapezium, os trapezoideum, os capitatum, os hamatum Herbiri doğumdan sonra belirli bir zamanda kemikleşen el bilek kemiklerinin röntgenogramları yaş tayininde önem taşır. El Tarak kemikleri (Ossa metacarpi), avuç içi (Palma manus.metacarpus)’nin iskeletini oluşturan 5 adet minyatür uzun kemiktir. Herbir metakarpal kemiğin üst ucuna basis, gövdesine corpus, başsı distal ucuna çaput denir. El tarak kemikleri dıştan içe doğru os metacarpale, I,II …V şeklinde numaralandırılarak belirlenir. Her bir metakarpal kemik yukarıda elbilek kemiklerinin distal sırası kemikleri, aşağıda is proksimal falanksın tabanı ile eklemleşir. El parmak kemikleri (Phalanges, falankslar) de el tarak kemiklerinde olduğu gibi birer minyatür uzun kemik karakterindedir. Herbir falanksın üst ucuna basis.gödesine corpus.alt ucuna da çaput denir. Başparmak (Digitus I.pollex) hariç diğer bütün parmaklarda üçer tane falanks bulunur. Bunlar proksimal.media (orta) ve distal falank olarak adlandırılır. Falankslar metakarpofalangeal eklemlerle metakarplara, interfalangeal eklemlerle birbirlerine bağlanır. ALTTARAF KEMİKLERİ (Ossa membri inferioris): Altttaraflar.gövdenin en alt bölümü olan pelvis’in iki yanına tutunmuş sağ ve sol olmak üzere çift ve simetrik iki sütun halindedir. Alttaraflar yapılarındaki kalın, güçlü kemikler ve kaslar yardımı ile vücudumuzun tüm ağırlığını taşıma, dik durma ve yer değiştirme ödevlerini üstlenmiştir. Appendiküler iskeleti oluşturan 126 kemiğin 62’si alttaraf iskeletine aittir. Alttaraf kemikleri de üsttatarfta olduğu gibi ALTTARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ (Kalça kemeri kemikleri) ve SERBEST ALTTARAF KEMİKLERİ şeklinde ayrılarak incelenir. ALTTARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ: Kalça kemeri olarak da adlandırılır. Kalça kemiği (os coxae) Geniş, irregüler şekilde, yassı kemik karakterinde bir kemiktir. Bağımsız taslaklardan gelişen üç ayrı kemiğin (Os ilii, os ischii, os pubis) 16-18 yaşlarında sinostozisi sonucu oluşmuştur. Üç kemiğin birleşim yerinde, uyluk kemiğinin başı ile eklem yapan derin bir çukurluk (Acetabulum) bulunur. Acetabulum’un ön-alt tarafında görülen geniş birliğe foramen obturatum denir. a.Os ilii (Böğrü kemiği) : kalça kemiğinin en büyük ve kanat şeklindeki üst bölümü olup üsttaraf kemiklerinden scapula’ya benzer. Korpus ve ala (kanat) olarak iki parçası vardır. Korpus diğer os coxae bölümleri ile kaynaşır. Ala ossis ilii yüzeysel olarak hissedilebilen çıkıntıları nedeniyle önem taşır. Üst serbest kenarına crista iliaca, bunun öndeki çıkıntısına spina iliaca anterior superior denir. Ala’nın dış yüzü facies glutea, iç yüzü ise fossa iliaca olarak adlandırılır. Os pubis (Edep veya çatı kemiği) : Klaça kemiğinin ön-alt bölümünü oluşturan os pubis üsttaraf kemiklerinden clavicula’ya uyar. İki kolu foramen obuturatum’u çevreler. Korpusun dış yüzeyindeki çıkıntıya tuberculum pubicum, iç yüzündeki eklem yüzüne facies symphysialis denir. Sağ, sol facies symphysialis’ler kartilogöz bir eklem olan syphysis pubica aracılığı ile birleşirler. Os ischii (Oturak kemiği): Kalça kemiğinin arka-alt bölümünü oluşturan L şeklinde bir kemiktir. Foramen obuturatum’u arkadan ve alttan çevreleyen os ischii, os coxae’nin en sağlam kemiğidir. Os ischii, üsttaraf kemiklerinden scapula’nın proc.coracoideus’una uyar. Kemiğin en kalın bölümü olan korpus’un arka-alt bölümündeki çıkıntıya tuber ischiadicum denir. SERBEST ALTTARAF KEMİKLERİ: Uyluk /femur), bacak (crus) ve ayak (pes) kemikleri bu başlık altında incelenir. Uyluk kemiği (Os femoris): Os femoris, uyluk iskeletini yapan vücudumuzun en uzun, en kalın ve en sağlam kemiğidir. Uzun, tubuler bir kemik yapısında olup vücut boyunun ¼’ü kadar uzunluğa sahiptir. bu güçlü kemik, vücudun desteklenmesi yanında diz ve kalça eklemi yolu ile mobilitesinde de rol oynar. Normal yürüme, koşma ve atlama sonucu ortaya çıkan 3500 kg/sq basınca dayanabilir. Üst Uç: üst ucun en belirgin oluşumu 4-5 cm çapında büyükçe bir yuvarlak şeklindeki çaput ossis femoris’tir. Çaput’un tepesindeki küçük çukurluğa fovea capitalis denir. Femur başı gövdeye uzun bir boyunla (Collum ossis femoris) bağlanır. Femur boyunu ile gövdenin birleştiği yerin etrafında belirgin çıkıntılar ve çizgiler vardır. Birleşim yerinin dış tarafındaki büyük çıkıntıya trochanter majör, iç yandaki çıkıntıya da trochanter minör denir. Bu iki çıkıntı önde ve arkada intertrokonterik çizgisel çıkıntıyla birbirine bağlanmıştır. GÖVDE: Öne doğru konveksite gösteren femur gövdesi (corpus), arka yüzündeki pürtüklü çizgisel çıkıntı (Linea aspera) dışında düzgün ve tubiler görünüştedir. Linea aspera’nın dudaklarının alt uca devamı facies poplitea’yı sınırlar. ALT UÇ: alt ucu, üst uca oranla daha geniş ve kalın olup, arkada bir çukurla (fossa intercondylaris) ikiye ayrılmış medial ve lateral kondillerden (Condylus laterali et medialis) oluşur. Kondillerin antero-inferior yüzleri facies articularis (Eklem yüzü)niteliğinde olup tibia üst ucu ve patella ile eklem yapar. Diz kapağı kemiği (patella) En büyük yapılı sesamoid kemiktir. Diz ekleminin ön bölümünde, m.quadriceps femoris ‘in kirişi içinde bulunur. BACAK KEMİKLERİ : (Ossa cruris) : Diz’den ayak bileğine kadar olan alt taraf bölümü bacak (crus) olarak adlandırılır. Tibia (Kaval kemiği): Tibia bacağin içyanında yer alan üst ucu daha kalın, yaklaşık os femoris uzunluğunda tubiler bir kemiktir. Tibia, vücut ağırlığına destek olduğu gibi, bu ağırlığı ayak bileği eklemi (Art. Talocruralis) yolu ile os femoris üzerinden talusa aktarır. Tibia, üst ve alt iki uç ile bir gövdeden ibarettir. Üst uç oldukça kalın olup os femoris’in alt ucu ile eklem yapan iki kondil (Condylus medialis et lateralis) den oluşur. Üst uçla gövdenin geçiş yerinde ön yüzde pürüzlü belirgin bir kabarıklık görülür. Lig. Patellae’nin yapıştığı deri altında kolayca palpe edilen bu kabarıklık tuberositas tibiae olarak adlandırılır. Gövde üç yüzlü olup, deri altında kolayca hissedilen ön kenarına margo anterior denir. Alt uç üst uca oranla daha ince olup, iç yanından aşağıya doğru uzanan çıkıntısı malleolus medialis olarak adlandırılır. Alt uçtaki eklem yüzü trochlea tali ile eklem yapar. Malleolus lateralis, bir buluş noktası olarak fonksiyon görür. Fibula (Kamış kemiği): Fibola, bacak iskeletinin dış tarafında yer alan, iki ucu kalınlaşmış, uzun, ince bir kemiktir. Üst ucu tibianın dış kondiline bağlanan fibula diz eklemine katılmaz. Bu nedenle vücut ağırlığının taşınmasında çok az fonksiyona sahiptir. Distal uç talus le eklemleşir. Alt ucundaki çıkıntı malleolus lateralis olarak adlandırılır. Malleolus lateralis bir buluşma noktası olarak işlev görür. AYAK KEMİKLERİ : İnsan vücudunun ağırlığını taşıma ve destekli hareketlerimizi sağlama ödevini üstlenmiş olan ayaklarımız, bu fonksiyonlarını yerine getirebilecek biçimde kemik iskelete sahiptir. Toplam 26 kemikten ibaret olan ayak kemikleri (Ossa pedis) üç grupta ele alınır. 1.Ayak bilek kemikleri (Ossa tarsi) 7 adet 2.Ayak tarak kemikleri (Ossa metatarsi) 5 adet 3.Ayak parmak kemikleri (Ossa digitorum pedis, phalanges) 14 adet Ayak kemikleri transversal ve longitudial kemerler oluşturacak şekilde yerleşmişlerdir. Bu kemerlerin bozulması, çeşitli ayak şekil anomalilerine neden olur. Ayak bileği kemikleri (Ossa tarsi), el bileği kemiklerine benzer şekilde iki sıra halinde dizilmişlerdir. Arka sıra, iki büyük kemik olan talus (eklem kemiği) ve calcaneus (topuk kemiği)’tan, ön sıra ise os naviculare (sandal kemik), ossa cuneiformia (kamamsı kemikler, 3 adet) ve os cuboideum (Kübik kemik)’ten oluşur. Calcaneus ayak bileğinin en büyük yapılı kemiği olup topuk çıkıntısını oluşturur. Ayak tarak kemikleri: (Ossa metatarsi): tibial (iç yan) taraftan başlanarak I,II…V. Metatarsal kemik biçiminde numaralandırılır. Minyatür uzun kemik yapısındadırlar. Ayak parmak kemikleri (Ossa digitorum pedis) ayak baş parmağı (Hallux, digitus pedis) de 2, diğerlerinde 3’er adet olmak üzere toplam 14 adet kemikten ibarettir. AKSİAL İSKELET: Aksial iskelet başlığı altında gövde ve baş-boyun iskeletini oluşturan kemikler (Omurga, göğüs kemikleri, kafatası incelenir. OMURGA (Columna vertebralis): Omurga, kafatası tabanından başlayıp, boyun ve tüm gövde boyunca uzanan lingitudinal bir kemik dokudur. Omurga, rijit bir kemik sütunu olmaktan ziyade yetişkinlerde 26 adet bağımsız kemiğin birleşmesi ile oluşan, kabaca S şeklindeki fleksibil bir kolondur. Omurganın oluşumuna katılan her bir bağımsız kemik omur (Vertebra) olarak adlandırılır. Omurganın, geçtiği vücut bölümlerine göre içerdiği omur sayıları şöyledir: Boyun (Vertebrae cervicales) C 7 adet Göğüs (Vertebrae thoracicae) T 12 adet Bel (Vertebrae lumbales) L 5 adet Sakrum (Vertebrae sacrales) S 1 adet (yetişkinde) Kuyruk (Coccyx) 1 adet (yetişkinde) Toplam 26 adet Yirmi adet omur birbirine discus intervertebralis (Omurlar arası disk) olarak adlandırılan fibro-kartilagöz yapılar ve bağlarla birbirlerine bağlanmışlardır. Omur ve disklerin kalınlıkları boyundan sakruma doğru artarak gider. Yetişkin erkeklerde yaklaşık 71 cm olan omurga boyu. Yetişkin kadında 61 cm kadardır. Bu uzunluğun ¼’ü diskler, ¾’ü omurlar tarafından oluşturulur. 26 omurun sakrum üzerinde kalan 24’ü hareketli olup presakral omurlar olarak adlandırılır. Fetüs’te öne doğru konkavite gösteren bir yay şeklinde olan omurga, doğumdan sonr çocuğun başını tutması, emeklemesi, ayakta dik durması ve yürüme gibi gelişim periodlarında ilave eğrilikler kazanır. Normal olan ve sagittal planda ortaya çıkan bu eğrilikler şöyledir: Boyun bölümünde arkaya doğru konkavite (Servikal lordoz) Göğüs bölümünde arkaya doğnı k’onveksite (Kifoz) Bel bölgesinde arkaya doğru konkavite (Lumbal lordoz) Sakral bölgede arkaya doğru konveksite. Bu eğriliklerden, boyun ve sakral bölgedeki fetüs’de görüldüğünden primer eğrilik.göğüs ve bel bölgesindeki (Kifoz.lumbal lordoz) doğumdan sonra ortaya çıktığı için sekonder eğrilik olarak adlandırılır. TİPİK BİR OMURUN ANATOMİK YAPISI : Genel kemik bilgisi bölümünde, “düzensiz şekilli kemikler’ grubuna sokulan omurlar, birinci, ikinci servikal, sakrum ve koksiks dışında ortak bir anatomik yapıya sahiptir .Tipik bir omur, bir cisim (Corpus vertebrae).bu cisme bağlanan bir kemer (Arcus vertebrae) ile birçok çıkıntı (Processus) içerir. Omur cismi (Corpus vertebrae) : Omur cismi, herbir omurun ön bölümünü oluşturan,kısa-silindir şeklinde bir bölümdür. Vücut ağırlığını destekleyen omur cisimleri, ikinci boyun omurundan sakruım’a doğru kademeli bir şekilde büyür. Prevertebral omurlardan üçüncü seruikal omur en küçük.beşinci lumbal omur en büyük cisme sahiptir. Corpus uertebrae’lerin üst ve alt uçları orta bölüme nazaran daha geniştir. Pürtüklü ve geniş olan bu uçlar omurlar arasındaki fibro-kartilaginöz yapılar olan disklerle eklemleşir. Cismin ön yüzünde damarların geçtiği küçük bir delik görülür. Omur kemeri (Arcus vertebrae) : Omur kemeri, omurganın arka bölümünü oluşturan kavisli bir yapı olup korpusa sağ-sol iki pedikül (Pediculus arcus vertebrae) ile bağlanır. Omur kemerinin, çıkıntılar taşıyan özde levha şeklindeki kısmına lamina (Lamina arcus ver­tebrae) denir. Omur cismi ile omur kemeri arasında foramen vertebrale (Omur deliği) olarak adlandırılan bir açıklık oluşur. Omurgada, üst üste oturan omurlardaki foramen vertebrale’ler birleşerek canalis vertebralis (Vertebral kanal)’i meydana getirirler. Vertebral kanal içinde omurilik yer alır. Pediküllerde bulunan çentikler omurgada intervertebral delikler şeklinde organize olurlar. Bu deliklerden spinal sinirler ve ilgili damarlar geçer. Omur çıkıntıları (Processus vertebrales): Tipik bir omurda, laminadan çıkan 7 adet çıkıntı bulunur. Bunlardan kas ve bağların yapıştığı 3 tanesi ( 1 Proc.spinosus. 2 proc.transversus) bir manivela gibi rol oynadığı halde 4 tanesi (Sağ-soi proc.articularis superior et inferior’lar) omurların eklemleşmesinde rol oynarlar. Omurganın değişik bölümlerindeki omur sayıları ve özelliklerinde farklılıklar vardır. Bu nedenle, boyun, göğüs ve bel omurları ile sakrum ve koksiksi ayrı ayrı ele alacağız. Boyun omurları: Hareketli omurların (Vertebrae presacrales) en küçükleri olan boyun omurları 7 tanedir. Boyun iskeletini oluşturan vertebrae cervicales’lerin I.II ve VII.’si atipik, diğerleri tipik özelliklere sahiptir. Tipik bir boyun omuru, üst ve alt yüzleri quadranguler görünümde küçük bir corpus ile uzun-ince bir arcus’a ve delikli transvers çıkıntılara sahiptir. İçinden a.uertebralis’in geçtiği bu deliklere foramen processus transversarii (vertebar- teriale) denir. Processus spinosus’ları çatallıdır. Atipik omurlardan C1 atlas. CII axis, CVII vertebra prominens ola­rak adlandırılır. Atlas, atlanto-occipital eklemlerle kafatasına bağlanır. CVU’nin uzun proc.spinosus’u, deri üzerinden görülebilir ve palpe edilebilinir. Göğüs omurları: Kaburgalarla eklem yapan 12 omurdan ibarettir. Boyun omurlarına oranla daha büyük olup, boyutları birinciden on ikinciye doğru artarak ilerler. İlk dördü boyun, son dördü bel omurlarına benzer, ortada kalan dört tanesi ise tipik göğüs omuru olarak kabul edilir. Tipik bir göğüs omurunun korpusu, boyun omurlarının korpuslarından büyük­tür ve diskal yüzleri kalp şeklindedir. Cisimlerinin yan yüzlerinin arka bölümlerinde kostal fasetler (Fouea costalis sup.et inferior) vardır.Vertebra) delikleri küçük ve yuvarlağa yakındır. Proc.spmosusları uzun olup, oblik şekilde aşağıya doğru yönelmiştir. Bel omurları : Presakral omurların en sağlam ve en büyükleri olup 5 tanedir. Omur cisimleri üzerlerine düşen ağırlığın artmasına bağlı olarak çok kalındır ve diskal yüzleri böbrek şeklindedir.Omur delikleri geniş ve triangulerdir. Proc. spinosus’ları kısa,yassı ve quadranguler şekildedir.Proc.mamillaris ve proc.accessorius olarak adlandırılan ilave çıkıntılara sahiptir. Os sacrum (Kuyruk sokumu kemiği) : Os sacrum, 5 adet sakral omur ve bunlar arasındaki disklerin kemikleşip birleşmesiyle oluşmuş büyük,trianguler-kama şeklinde bir kemik olup, iskelette iki os coxae arasına sokularak pelvis boşluğunun posterosuperior duvarını yapar. Böylece omurgayı desteklemekle kalmaz, pelvis’in stabilitesi ve sağlam­laşmasını da sağlar. Konkav ön yüzüne facies pelvina, konveks arka yüzüne facies dorsalis.os coxae’lerle eklem yapan üst yan yüzüne facies auricularis denir. Tabam (Basis) beşinci bel omuru, tepesi (Apex) koksiks ile eklem yapar. Pelvik yüzünde görülen transversal çizgisel çıkıntılara lineae transversae deliklere ise foratnina sacralia pelvina denir. Bu deliklerden dört çift sakral spinal sinir geçer.Bu yüzün üst orta bölümünde görülen ve S 1 ‘in cismi tarafından oluşturulmuş çıkıntıya promontorium denir. Arka yüzde beş ibik çıkıntı ile dört çift delik görülür. Coccyx (Koksiks,kuyruk kemiği): Dört rudimenter koksigeal omurun birleşmesiyle oluşmuş küçük, trianguler bir kemiktir. Omurganın desteklenmesinde bir katkısı yoktur. GÖĞÜS KEMİKLERİ (Ossa thoracis) : “Göğüs kemikleri” başlığı altında göğüs kafesinin oluşumuna katılan kabur­galar, göğüs kemiği ile göğüs omurları incelenir. KABURGALAR (Costac ): Kaburgalar göğüs boşluğu içinde yer almış kalp akciğerler ve birçok büyük damarın en ideal şekilde çalışması ve korunması için oluşan göğüs kafesi nin (Compages thoracis) büyük bölümünü meydana getiren uzun ince çok az burulmuş eğri kemiklerdir. Arkada, omurganın göğüs bölümünü oluşturan omurlara bağlanan kaburgalar sağ-sol olarak 12 çifttir. Kaburgalar, sternum (Göğüs kemiği)’a bağlanma özelliklerine göre iki gruba ayrılırlar: *Kıkırdak bölümleri ile doğrudan sternum’a tutunan ilk 7 çift kaburga gerçek kaburga (Costae verae) olarak adlandırılır. Arka uçlan ile omurlara ön uçlar ile sternum’a tutunan bu kaburgalara vertebrosternal kabur­galar da denir. *Son 5 çift kaburga yalancı kaburga (Costae spuriae) olarak adlandırı­lır. Bunların indirekt olarak sternum’a ulaşan üç çiftine vertebrokostal (veya uertebrokondral) kaburga,sternum’a hiç ulaşamayan son iki çiftine de yüzen kaburga (Costa fluctuantes) denir. Canlıda ve kadavrada bir kaburganın iki bölümü vardır. Kostanın göğüs omur­larına bağlanan arka bölümü kemik (Os costale) , ön bölümü ise kıkırdak (Cartilago costalis) yapısındadır. III-X. kaburgaların kemik bölümleri genel özellikleriyle birbirlerine benzerler. Bu 8 çift kaburga için TİPİK KOSTA terimi kullanılır. I,II,XI ve XII. kaburgalar da farklı özellikleri nedeniyle ATİPİK KOSTA olarak bilinir. Bir tipik kaburganın özellikleri: Tipik bir kaburganın kemik bölümünün arka ucuna extremitas dorsalis,orta bölümüne gövde (Corpus costae), ön ucuna da extremitas ventralis denir. Extremitas dorsalis’te,omur cismi ve transvers çıkıntısı ile eklemleşecek caput ve tuberculum costae ile collum bulunur. Bir açılanmaya sahip olan corpus costae’nin alt kenarına yakın olarak uzanan oluğa sulcus costae denir. Canlıda ve kadavrada bu olukta V.A.N.intercostalis’ler bulunur. Ön uç, kıkırdak bölümle eklemleşir. Sternum (Göğüs kemiği): Sternum (Gr.stemon=göğüs), göğüs ön duvarının orta bölümünü oluşturan, hançer şeklinde, uzun bir spongiöz kemiktir. Sternum, önde orta hatta sadece deri, derialtı dokusu ve periost ile örtülmüştür. Yetişkinde 15-17 cm uzunluktadır. Kemik iliği incelemelerinde (Sternal ponksiyon) kullanılan sternum klinik öneme sahiptir. Stemum’un manubrium,corpus ve proc.xiphoideus olmak üzere üç bö­lümü vardır. Manubrium,stemum’un diğer bölümlerine oranla daha geniş ve daha kalın olan üst bölümüdür. Clavicula’nın ön ucu manubrium ile eklemleşir. Corpus sterni.sternum’un en uzun bölümü olup, manubrium’dan daha ince ve daha dardır. Manubrium ile corpus arasındaki birleşmeye manubriostemal eklem denir. Bu eklemleşmedeki hafif açılanma, angulus stemi (Louis açısı) olarak adlandırılır. İkinci kıkırdak kaburgalar bu düzeyde sternum’a bağlanır. Bu özellik kaburga sayımında önem taşır. Proc.xiphoideus .stemum’un en küçük, en ince, en variasyonlu bölümüdür. Korpusa xiphosternal eklemle bağlanır. KAFATASI (Cranium) İnsan vücudunun.en üst pozisyondaki beyin ve duyu organlarını taşıyan bölümü baş (Caput) olarak adlandırılır.İşitme kemikçikleri ve dil kemiği hariç toplam 22 kemikten oluşan baş iskeletine kafatası (Cranium) denir. Tüm omurgalılarda, kafatasının neurocranium ve splanchnocranium ol­mak üzere iki bölümü vardır. Neurocranium,beyinin yerleştiği cavum cranii’yi çevreleyen (kabaca saçlı deri altında kalan) kafatası bölümüdür. Baş’ta saçlı deri dışında kalan bölüm yüz (Facies) olarak adlandırılır. Splanchnocranium, yüz iskeletini oluşturan kafatası bölümüdür. İnsanlarda neurocranium,splanchnocranium’un 4 katı büyüklüktedir. Maymunlarda bu oran 1:1, at’ta 1:5′dir. Neurocranium / splanchnocranium oranının büyüklüğü beyinin gelişmişlik düzeyi ile doğru orantılıdır. Neurocranium , dört tanesi tek (Os occipitale.os sphenoidale,os frontale.os ethmoidale) iki tanesi çift (Os temporale.os parietale),SPİanchnocranİUtT) ise altı tanesi çift (Maxilla,concha nasalis inferior,os palatinum,os zygomaticum,os nasale. Os lacrimale). İki tanesi tek (Mandibula, vomer) oluşur. NEUROCRANIUM (8 adet) Os occipitale (1) Os parietale (2) Os frontale (1) Os temporale (2) Os sphenoidale (1) Os ethmoidale (1) YÜZ KEMİKLERİ (14 adet) Os nasale (2) Os zygomaticum (2) Maxilla (2) Os palatinum (2) Os lacrimale (2) Concha nasalis inferior (2) Vomer (1) Mandibula (1) (Nörokranium kemiklerinin çoğunluğunun fek, splanchnocranium kemiklerinin çoğunluğunun çift olduğuna dikkat ediniz ). 1 .Neurocranium kemikleri (Ossa cranii) : 8 kemikten ibarettir. a.Os frontale (Frontal kemik, alın kemiği) : Kafatasının ön üst bölümünde yer almış, göz yuvalan (Orbita)’nın üst bölümü ile alının şekillenmesini sağlayan, sığ bir şapkayı andıran bir kemiktir. Skuamoz, orbital ve naz al olmak üzere üç bölümü (Squama frontalis,pars orbitalis, pars nasalis) vardır. Squama frontalis, frontal kemiğin dikey konumda duran, dış yüzü konveks, en büyük bölümüdür. Squama frontalis’in dış yüzünde orta hattın iki yanında görülen kabartılara tuber frontale denir. Tuber frontale’lerin aşağısında açıklığı aşağıya bakan, kavisli kaş çıkıntılan (Arcus superciliaris) bulunur. Squama frontalis’i pars orbitalis’ten margo supraorbitalis ayırır. Os frontale içinde paranazal bir sinüs olan, mukoza ile kaplı havalı bir boşluk (Sinus frontalis) bulunur. Doğumda frontal kemik iki parça halindedir. îki parça sutura frontalis (veya sutura metopica) ile birbirine bağlanır. b.Os parietale (Parietal kemik,çeper kemik) :Neurocranium’un yan duvarlan ve tavanının büyük bir bölümünü oluşturan çift kemiktir. Tipik membranöz orijinli bir kemik olan os parietale koruma fonksiyonuna sahiptir. Dış yüzündeki kabarıklığa tuber parietale denir. Kemiğin arka üst bölümündeki delikten parietal emissar ven geçer. Parietal kemik,önde frontal kemikle sutura coronalis, arkada oksipital kemikle sutura lambdoidea aracılığı ile birleşir. c.Os occipitale (Oksipital kemik,ardkafa kemiği) : Kafatasının arka bölümünü oluşturan tek kemiktir. Tabanında kafatası boşluğu ile omurga kanalını birbirine bağlayan for.magnum adı verilen oval,büyük bir delik bulunur. Os occipitale,pars basilaris, 2 pars lateralis ve squama occipitalis olmak üzere 4 bölüme ayrılarak incelenir. For.magnum’un önünde kalan pars basilaris.os sphenoidale’nin cismi ile birleşir. For.magnum’un yanlarında yer alan pars lateralis’Ierin alt yüzlerinde atlas’la eklemleşen condylus occipitalis’ler bulunur. Squama occipitalis, oksipital kemiğin en büyük bölümü olup os parietale ve os temporale ile eklemleşir.Squama occipitalis’in dış yüzünün ortasındaki belirgin çıkıntıya protuberantia occipitalis externa (Antropolojik olarak İNİON noktasına uyar).denir. d.Os temporale (Temporal kemik,şakak kemiği) : Neurocranium’un tabanı-ve yan duvarlarının oluşumuna katılan çift kemiklerdendir. Os temporale kitlesi içinde işitme ve denge organını taşıması yanında, bazı damar ve sinirlerin geçişine imkan sağlaması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir. Os temporale, pars squamosa, pars tympanica, pars mastoidea ve pars petrosa olmak üzere 4 bölüme ayrılarak incelenir. .Pars squamosa, temporal kemiğin en büyük bölümü olup ince bir yaprak şeklindedir. Dış yüzünün alt bölümünden çıkarak öne doğru uzanan çıkıntıya proc.zygomaticus denir. Proc.zygomaticus.yanak kemiği ile birleşerek arcus zygomaticus’u oluşturur. Processus zygomaticus’un arka alt bölümünde,altçene kemiğinin kondili ile eklem yapacak olan fossa mandibularis bulunur. • Pars tympanica, temporal kemiğin en küçük bölümü olup porus acusticus externus (Dış işitme deliği)’u çevreler. • Pars mastoidea, temporal kemiğin arka bölümünü oluşturur. İçinde cellulae mastoideae (Mastoid havalı hücreler)’ler bulunur. Pars mastoideanın aşağıya doğru uzanan konik çıkıntısına proc.mastoideus denir. • Pars petrosa,kafatası tabanında.oksipital ve sifenoid kemikler arasına sokulan,kama şeklinde bir bölümdür. Oldukça sert, kompakt kemik yapısında olan pars petrosa içinde,işitme ve denge ile ilgili yapılar bulunur. Pars petrosa’nın bir tepesi, üç yüzü vardır. Alt yüzünden aşağıya-öne doğru uzanan ince çıkıntıya proc.styloideus denir. Arka yüzün ortasında porus acusticus internus (îç işitme deliği) yer alır. Pars petrosa içindeki orta kulağa ait boşluk cavitas tympanica (Timpanik boşluk) olarak adlandırılır, îşitme kemikçikleri (Malleus, incus, stapes) burada bulunur. • Os sphenoidale (Sifenoid kemik,temel kemik) :Kafatasını oluşturan kemiklerin birçoğu ile eklem yapan sifenoid kemik,basis cranii (Kafatası tabanı)’nin ortasında bulunur. izole olarak incelendiğinde kanatlarını açmış bir yabanarısı veya yarasaya benzer;basis cranii’de ise bağlantı kurduğu kemikler arasında bir kama gibi durur. Os sphenoidale’nin 4 bölümü vardır: .Sifenoid kemik cismi (Corpus ossis sphenoidalis) .Büyük kanatlar (Alae majores) .Küçük kanatlar (Alae minores) .Kanatsı çıkıntılar (Proc.pterygoidei) Kemiğin ortasındaki içi boş, kübik bir kutuya benzeyen bölüme corpus denir. Korpus içindeki boşluk sinus sphenoidalis olarak adlandırılır. Sinus sphenoidalis.paranazal sinüslerden biridir. Korpus’un üst yüzündeki.tüm üst yüz oluşumları (Tuberculum sellaejossa hypophysialis vb.) bir Türk eyerini andırdığı için sella turcica olarak adlandırılır. Küçük kanatlar.korpusun ön-üst bölümünden iki kökle başlayıp,öne ve yanlara doğru uzanan trianguler oluşumlardır.Herbir kanadın iki kökü arasında canalis opticus oluşur. Korpusun yan yüzlerinden çıkarak,dışyana ve kavis yaparak yukarıya doğru uzanan geniş,sağlam çıkıntılara alae majores (Büyük kanatlar) denir.Büyük kanatlar.fossa cranii media’nm büyük bir bölümünü oluşturur. Büyük kanatlar üzerinde damar ve sinirlerin geçişine olanak sağlayan önemli delikler (Foramen ovale,for.spinosum,for.rotundum) bulunur.Büyük ve küçük kanatlar arasında fissura orbitalis superior. büyük kanatın ön kenarı ile maxilla’nin orbital yüzü arasında da fissura orbitalis inferior oluşur. Kanatsı çıkıntılar,korpus ile büyük kanatların birleşme yerinden başlayıp aşağıya doğru uzanırlar.Çıkıntıların tabanı. canalis pterygoideus (Vidius kanalı) ile delinmiştir. .Os ethmoidale (Etmoid kemik,kalbursu kemik) :Etmoid kemik.neurocra-nium oluşumuna katılan tek kemiklerden biri olup, basis cranii’nin ön bölümünde incisura ethmoidalis’e sokulmuş olarak sifenoid kemiğin önünde yer alır. Os ethmoidale, burun boşluğunun tavanı. dışyan duvarları. burun bölmesi ile sağ-sol orbitaların içyan duvarlarının oluşumuna katılır. Etmoid kemik,dört bölüme ayrılarak incelenir. .Delikli bir levha tarzındaki horizontal bölümüne lamina cribrosa denir.Buradaki deliklerden koku sinirleri geçer. .Yassı,ince,dört köşe bir levha tarzındaki dikey bölümüne lamina perpen-dicularis denir. .Lamina cribrosa’nın iki yanına bağlanmış yan kitleler, labyrinthus eth-moidalis olarak adlandırılır.Labirintler içinde etmoidal havalı hücreler (Cellulae ethmoidales) bulunur. Burun .üst ve orta konkaları da etmoidal labirintlere aittir. 2.Splanchnocranium kemikleri (Yüz kemikleri) : a.Maxilla (Maksilla, üstçene kemiği): Neurocranium iskeletinde sifenoid kemiğin ”anahtartaş”(Keystone) rolünü üstlenmesi gibi, maxilla’da yüz kemikleri arasında anahtar rol üstlenmiş çift kemiktir.Herbir maxilla,diğer maxilla ile birleştiği gibi,os nasale.os zygomaticum, concha nasalis inferior ve os palatinum’la da eklemleşir. (Yüz kemiklerinden sadece mandibula, maxilla ile eklem-leşmez) Maksilla.ağız boşluğunun tavanını.orbita’nın tabanını, burun boşluğunun tabanı ve dışyan duvarının oluşumuna katılır.içinde,paranazal sinüslerin en büyüğü olan sinus maxillaris bulunur. Maxilla run bir cismi.dört çıkıntısı vardır. • Corpus maxillae (Üstçene kemiği cismi) : Maksilla’nın merkezi bölümü olup içinde sinus maxillaris bulunur. Korpusun ön,infratemporal. orbital ve nazal olmak üzere 4 yüzü vardır. Ön yüz ile orbital yüzü birbirinden ayıran margo infraorbitalisln aşağısında görülen deliğe for. infraorbitalis denir. Orbital yüzde. bu deliğe bağlanan sulcus-canalis infraorbitalis bulunur. • Proc.frontalis yukarıya doğru uzanarak os frontale ile eklemleşir. • Proc.zygomaticus.korpustan dışyana doğru uzanan irregüler piramidal bir çıkıntı olup os zygomaticum ile eklem yapar. • Proc.alveolaris. korpusun aşağıya doğru bir uzantısı olup karşı taraf maksilla ile eklemleşerek arcus alveolaris superior (Üst diş kemeri)’u oluşturur. • Proc.palatinus,maksilla cisminin içyan yüzünün en alt bölümünden çıkarak içyana doğru horizontal olarak uzanan kalın,sağlam bir çıkıntıdır.Karşı eşi ile birleşerek sert damak (Palatum durum) ve burun boşluğu tabanının ön 2/3 unü oluşturur. b.Os zygomaticum (Elmacık kemiği) :Kafatasının en güçlü kemiklerinden biri olup orbita’nın alt-dış bölümünde yer alır.Splanchnocranium ile neurocranium arasındaki bağlantıyı kuran bir köprü kemik olarak kabul edilir. Os zygomaticum.proc.frontalis’i ile frontal kemiğe,proc.temporalis’i ile temporal kemiğin proc.zygomaticus’una,gövdesi ile de maksillaya bağlanır. c.Os lacrimale (Gözyaşı kemiği) :Orbita’nın içyan duvarında,maxilla’nin proc.frontalis’inin arkasında yer alan ince bir kemiktir.Sağ-sol iki tanedir. d.Os nasale (Burun kemiği) :Çift,yassı,küçük kemikler olup.maksillaların proc.frontalis’lerinin arasında yer alır. e.Os palatinum (Damak kemiği) :Maksiljalar ve sifenoid kemiğin piterigoid çıkıntıları arasında yer alan L şeklinde çift kemiktir. Kemiğin yatay duran bölümüne lamina horisontalis, dik duran bölümüne ise lamina perpendicularis denir. Lamina horisontalis. sert damağın 1/3 arka bölümünü,lamina perpendicularis ise burun boşluğunun dışyan duvannın arka bölümünü oluşturur. Lamina horisontalis’in posterolateral açısına yakın olarak bulunan delikler foramina paiatinae majores et minores olarak adlandırılır.Bu deliklerden a.palatina descendens.n.palatinus major et minor’un dalları çıkar. f.Mandibula (Altçene kemiği) :Mandibula,yüz iskeletini oluşturan kemiklerin en büyüğü ve en sağlamı olup baş iskeletinin de tek hareketli (İşitme kemikçikleri ile dil kemiği hariç tutulmuştur) kemiğidir. Mandibula’nın sağ-sol yarımları gelişim esnasında symphysis menti’de birleşmişlerdir. Mandibula, corpus ve ramus mandibulae olmak üzere iki bölümden oluşur. Corpus ve ramus arasında oluşan açıya angulus mandibulae denir. (Antropolojik bir nokta olan gonion buraya tekabül eder). Herbir ramus’un üst ucunda, derince bir çentik olan incisura mandibulae ile birbirlerinden ayrılmış iki çıkıntı bulunur. Bunlardan, ince ve önde olanı proc.coronoideus, kalın ve arkada olanı proc.condylaris olarak adlandırılır. Os temporale’deki fossa mandibularis’le eklemleşen proc.condylaris’in yuvarlak ucuna caput mandibulae denir. Ramus mandibulae’nin iç yüzünde görülen for.mandibulae,canalis mandibulae ile uzanır.Bu kanal korpustaki for.mentale’ye açılır. Canalis mafıdibulae’den n.et vasa alveolaris inferiorlar geçer. Corpus’un pars alveolaris olarak adlandınlan üst bölümü, altçene dişlerinin yer aldığı arcus alveolaris’i oluşturur. Korpusun ön yüzünde‘ortada görülen çıkıntıya protuberantia mentalis denir. g.Os hyoideum (Dil kemiği) : Gırtlağın üst kısmında.dil kökünün aşağısında yer alan, U şeklinde,küçük bir kemiktir.Bir cismi,iki boynuzu (Comu majus et minus) vardır. BİR BÜTÜN OLARAK CRANİUM Kraniumu oluşturan kemikler, mandibula hariç aralarında fibröz eklemlerin sutura tipi ile birleşmişlerdir. İnsan craniumu yuvarlağa yakın bir şekildedir.Bunun 3 temel nedeni vardır: * Beyinin büyüklük ve şekli * Cranium’a yapışan kasların etkisi * İnsanın iki ayak üzerinde duruşu Kraniumun yuvarlağa yakın bir şekilde olması insanlara iki önemli avantaj sağlamıştır. 1. Omurga üzerine oturmuş olan başın, dengesini sağlaması kolaylaşmıştır. 2.Cranium’un yuvarlaklaşması nedeniyle insanlarda hayvanların aksine splanchnocranium.neurocranium’un altında yer almış,bu ise insanlara öne ve uzaklara bakabilme olanağı sağlamıştır, Kranium bütünü, calvaria,basis cranii ve cranium’un dıştan görünüşü başlıkları altında incelenir. a.CALVARIA (Kalvarya,Kubbe,norma verticalis) : Başın üstten görünüşü olarak tanımlıyabileceğimiz bu bölüm aslında önde arcus superciliaris ile arkada protuberantia occipitalis extema’dan geçirilen düzlemin üstünde kalan kranium parçasıdır.Bu şekilde calvaria. önde os frontale’nin squama frontalis’i,ortada os parietale,arkada os occipitale’nin squama occipitale’si ile yanlarda squama temporalis’ten oluşmuştur. Yetişkin bir kişinin kalvaryasında belli başlı şu suturalar görülür: • Sutura sagittalisrOrta hat üzerinde.iki os parietale’nin birleştiği eklemdir. • Sutura coronalis:(L.corona-taç).Os parietale’nin ön kenarı ile os frontale’nin squama frontalis’inin birleştiği eklem olup sağ-sol iki bölümü taç şeklindedir. • Sutura lambdoidea:(X şeklinde birleşme).İki os parietale’nin arka kenarları ile squama occipitalis’in yan kenarlan arasındaki eklemdir. • Sutura sphenofrontalis:Ala major ve squama frontalis arasında oluşmuş eklemdir. • Sutura sphenoparietale:Ala major ve os parietale arasında oluşmuş eklemdir. ÇOCUKLARDA KALVARYA: Çocuk kalvaryasını oluşturan kemik kenarlan,düzdür ve aralarındaki bağlantı gevşek bağ dokusu aracılığı ile gerçekleşir.Kemiklerin köşelerine doğru,kemikleşmesi tamamlanmamış alanlar vardır.Bu alanlara fontanella (Fonticulus=bm-gıldak) denir.Doğum esnasında,gerek tanı ve gerekse sabit pelvis çatısına başın uyumu yönünden fontaneller önem taşır. Çocuk kalvaryasında bulunan bıngıldaklar: 1.Fonticulus anterior (major): Sutura coronalis ile sutura sagittalis’in kesiştiği yerde bulunur.Antropolojik olarak BREGMA noktasına uyan bu fontikulus için BREGMA BINGILDAĞI da denir. 2.Fonticulus posterior (minor):Sutura sagittalis ile sutura lambdoidea’nm kesiştiği yerde bulunur.(LAMDA BINGILDAĞI). 3.Fonticulus anterolateralis:Os parietale.ala major ve os frontale’nin birleştiği yerde (Pterion) bulunur. 4.Fonticulus posterolateralisOs parietale,squama occipitalis ve pars mastoidea ossis temporalis’in birleşim yerinde (Asteıion) bulunur. b. BASİS CRANİİ (Kafa tabanı) : Kafa tabanı,calvaria’yı kaldırınca görüldüğü gibi BASİS CRANİÎ ÎNTERNA ve mandibula hariç diğer cranium kemiklerince oluşturulmuş hali ile alttan bakıldığında BASİS CRANİİ EXTERNA olarak incelenir. •Basis cranii interna: Çukur bir boşluk şeklinde olan basis cranii intema canlıda ve kadavrada beyin tarafından doldurulur.Bu nedenle,beyine ulaşan ve beyinden çıkan damar-sinirlerin geçişine olanak verecek şekilde delinmiştir. Üç bölüme ayrılarak incelenir. 1.Fossa cranii anterior (On boşluk) :Os sphenoidale’nin tuberculum sellae’si ile ala minor’[ann arka kenarlarının önünde kalan .diğer boşluklara göre daha yüksekçe duran bölümdür.Burada Jor.caecum,crista galli,lamina cribrosa,foramina cribrosae ve canalis opticus dikkati çeker. 2.Fossa cranii media (Orta boşluk):Önde ortada os sphenoidale’nin tuberculum sellaesı.yanlarda ala minor’un arka kenarı,arkada ortada dorsum sellae ve yanlarda os temporaie’nin pars petrosa’sının üst kenarı arasında kalan alandır. Burada bulunan önemli delikler: For. rotundum, for. ouale, for.spino-sum .for. lacerum .fissura orbitalis superior. 3.Fossa cranii posterior (Arka boşluk):Dorsum sellae ve sağ-sol pars petrosa’ların üst kenarlarının arkasında kalan çukur alandır. Burada bulunan önemli delikler : For.magnum,for.jugulare.canalis hypoglassi.porus acusticus internus. • Basis crani externa :Mandibula çıkarıldığında.baş iskeletinin tabanının alt yüzü (Basis cranii externa) 3′bölüme ayrılarak incelenir. .Ön kısım (Damak bölümü):Sert damağın arka kenarının önünde kalan bölümdür. .Orta kısım (Yutak kısmı):Proc.mastoideus’un tepesi ve for.magnum’un ön kenarından geçirilen çizgi ile sert damağın arka kenarı arasında kalan alandır. .Arka kısım (Oksipital bölüm):Orta bölümün arka sınırı ile protuberantia occipitalis externa arasındaki bölümdür. KRANİUMUN DIŞTAN GÖRÜNÜŞÜ: Yandan (Norma lateralis) ve önden görünüş (Norma facialis) olmak üzere iki şekilde incelenir.Her norma’da önemli boşluklar ve çukurluklar bulunur. Norma lateralis Yandan görünüşte üç önemli çukurluk bulunur. 1.Fossa temporalis:Arcus zygomaticus’un üzerinde kalan çukurluktur. 2.Fossa infratemporalis (Şakak altı çukuru):Fossa temporalis’in altında.ramus mandibulae’nin iç yanında yer alır. Önemli kas.damar ve sinirleri taşır. 3.Fossa pterygopalatina:Fossa infratemporalis’in iç yanında bulunan küçük fakat önemli bir boşluktur. Norma facialis :Önden görünüşte üç önemli boşluk bulunur. l.Orbita (Göz çukuru) ıGörme organına ait yapıları taşır.(Ayrıntıları duyu organları bölümünde anlatılmıştır), ön açıklığına aditus orbitae denir. 2.Cavitas nasi (Burun boşluğu) :ön açıklığına apertura piriformis,arka açıklığına choanae narium denir. Canlıda ve kadavrada koku organı ile solunum yolunun başlangıç bölümünü taşır. 3.Cavitas oris (Ağız boşluğu) :Alt duvarı yumuşak dokulardan yapılı olan bu boşluk sindirim kanalının başlangıcını taşır. (Ayrıntıları sindirim sistemi bölümünde anlatılmıştır).

http://www.biyologlar.com/insan-anatomisi-ve-iskelet

AYAK KEMİKLERİ

İnsan vücudunun ağırlığını taşıma ve destekli hareketlerimizi sağlama ödevini üstlenmiş olan ayaklarımız, bu fonksiyonlarını yerine getirebilecek biçimde kemik iskelete sahiptir. Toplam 26 kemikten ibaret olan ayak kemikleri (Ossa pedis) üç grupta ele alınır. 1.Ayak bilek kemikleri (Ossa tarsi) 7 adet 2.Ayak tarak kemikleri (Ossa metatarsi) 5 adet 3.Ayak parmak kemikleri (Ossa digitorum pedis, phalanges) 14 adet Ayak kemikleri transversal ve longitudial kemerler oluşturacak şekilde yerleşmişlerdir. Bu kemerlerin bozulması, çeşitli ayak şekil anomalilerine neden olur. Ayak bileği kemikleri (Ossa tarsi), el bileği kemiklerine benzer şekilde iki sıra halinde dizilmişlerdir. Arka sıra, iki büyük kemik olan talus (eklem kemiği) ve calcaneus (topuk kemiği)’tan, ön sıra ise os naviculare (sandal kemik), ossa cuneiformia (kamamsı kemikler, 3 adet) ve os cuboideum (Kübik kemik)’ten oluşur. Calcaneus ayak bileğinin en büyük yapılı kemiği olup topuk çıkıntısını oluşturur. Ayak tarak kemikleri: (Ossa metatarsi): tibial (iç yan) taraftan başlanarak I,II…V. Metatarsal kemik biçiminde numaralandırılır. Minyatür uzun kemik yapısındadırlar. Ayak parmak kemikleri (Ossa digitorum pedis) ayak baş parmağı (Hallux, digitus pedis) de 2, diğerlerinde 3’er adet olmak üzere toplam 14 adet kemikten ibarettir.

http://www.biyologlar.com/ayak-kemikleri

AYAK KEMİKLERİ

İnsan vücudunun ağırlığını taşıma ve destekli hareketlerimizi sağlama ödevini üstlenmiş olan ayaklarımız, bu fonksiyonlarını yerine getirebilecek biçimde kemik iskelete sahiptir. Toplam 26 kemikten ibaret olan ayak kemikleri (Ossa pedis) üç grupta ele alınır. 1.Ayak bilek kemikleri (Ossa tarsi) 7 adet 2.Ayak tarak kemikleri (Ossa metatarsi) 5 adet 3.Ayak parmak kemikleri (Ossa digitorum pedis, phalanges) 14 adet Ayak kemikleri transversal ve longitudial kemerler oluşturacak şekilde yerleşmişlerdir. Bu kemerlerin bozulması, çeşitli ayak şekil anomalilerine neden olur. Ayak bileği kemikleri (Ossa tarsi), el bileği kemiklerine benzer şekilde iki sıra halinde dizilmişlerdir. Arka sıra, iki büyük kemik olan talus (eklem kemiği) ve calcaneus (topuk kemiği)’tan, ön sıra ise os naviculare (sandal kemik), ossa cuneiformia (kamamsı kemikler, 3 adet) ve os cuboideum (Kübik kemik)’ten oluşur. Calcaneus ayak bileğinin en büyük yapılı kemiği olup topuk çıkıntısını oluşturur. Ayak tarak kemikleri: (Ossa metatarsi): tibial (iç yan) taraftan başlanarak I,II…V. Metatarsal kemik biçiminde numaralandırılır. Minyatür uzun kemik yapısındadırlar. Ayak parmak kemikleri (Ossa digitorum pedis) ayak baş parmağı (Hallux, digitus pedis) de 2, diğerlerinde 3’er adet olmak üzere toplam 14 adet kemikten ibarettir.      

http://www.biyologlar.com/ayak-kemikleri-1

SİNİR SİSTEMİNİN YAPISI

Sinir sistemi yapıları, sinir dokusundan yapılıdır. Sinir dokusu diğer dokular­da olduğu gibi kendine özgü hücreler ile bu özel hücrelere destek ödevi gören ara hücrelerden yapılıdır. Sinir dokusunun fonksiyonel ve morfolojik temel hücreleri nöronlardır. İnsan sinir sistemi kapsamında 10-15 milyar nöron vardır. Herbir nöron, impuls alma, impuls iletme ve impuls üretme yete­neğine sahip çok özel bir hücredir. Sinir dokusunda bulunan diğer hücreler nöroglia’lardır. Nöroglia’lar sinir dokusunun çok özel hücreleri olan nöronları, diğer dokulardaki bağ dokusuna benzer şekilde destekleyen, koruyan. nöral bes­lenme ve MSS’nin savunmasını sağlayan hücrelerdir. Nöroglial doku. bağ dokusunun sert matriksine göre oldukça yumuşak olup, sinir hücrelerini ‘kuş tüyü yatakta” yatar gibi destekler. Bu nedenle sinir doku yumuşaktır. Değişik şekil ve büyüklükteki nöronların hücre gövdesi (Perikaryon) ile dendrit ve akson olarak adlandırılan iki grup çıkıntısı vardır. Hücre gövdesi uyarı alan, uyarıya uygun cevap hazırlayan merkezi bölümdür. Dendrit’ler hücre gövdesinden sıklıkla çok sayıda çıkan kısa uzantılardır. Dendritler çevreden uyarıları alarak hücre gövdesine taşırlar. Akson, sinir hücre gövdesinden çıkan tek çıkıntı olup, sinir uyarısını diğer hücrelere (Sinir hücresi, kas ve bez hücresi) iletir. Nöronlar, morfolojik özelliklerine göre unipolar (Pseudounipolar), bipolar ve multipolar olmak üzere üç tipe ayrılır. Unipolar nöronlar tek uzantılı. bipolar nöronlar iki. multipoler nöronlar ise tek aksonlu fakat çok dendrit’li nöronlardır. Nöronlar, fonksiyonel rollerine göre de motor (Somatomotor, visseromotor- efferent). duysal (Afferent) ve aranöronlar (İnternunsial, interkalated) olmak üzere üç tipe ayrılır. Motor (Efferent) nöronlar merkezden aldıkları emirleri kas ve bezlere. duysa/ (Afferent) nöronlar. çevreden ve vücut içinden aldıkları duyumları MSS’ne iletir­ler. Aranöronlar diğer nöronlar arasında bağlantı sağlayan nöronlardır. Sinir hücre gövdeleri. MSS’deki gri madde (Sub.grisea) kitlesi ile çekirdek­lerde. PSS’de ise ganglionlar ve özel duyu bölgelerinde (Koku mukozası vb.) bulunurlar. Aksonlar ve dendritler, MSS’deki beyaz beyin dokusunda (Sub.alba) yer alırlar. Aksonlar. PSS kapsamında sinir lifleri/demetleri/sinirler şeklinde uzanırlar. Sinir lifleri. taşıdıkları fonksiyonel komponentlere göre 7 gruba ayrılırlar. 1.Genel somatik afferent (GSA) lifler: Deri. iskelet kasları, eklemler ve bağ dokudan aldıkları duyuları MSS’ne taşırlar. 2.Genel visseral afferent (GVA) lifler: İç organlardan aldıkları duyuları MSS’ne iletirler. 3.Spesial somatik afferent (SSA) lifler :Görme.işitme ve denge duyusunu taşıyan liflerdir. 4.Spesial visseral afferent (SVA) lifler: Koku ve tad duyusunu taşıyan lifler. 5.Genel somatik efferent (GSE) lifler: MSS’den aldıkları emirleri,istemli çalışan.miyotomlardan orijin almış kaslara ileten liflerdir. 6.Genel visseral efferent (GVE) lifler : MSS’nin ilgili yerlerinden aldıkları GVE emirleri kalp, düz kaslar ve ve bezlere ileten liflerdir. 7.Spesial visseral efferent (SVE) lifler :Embriyolojik olarak yutak arkusları mezenşiminden orijin almış yutak ve gırtlak kasları ile mimik kasları innerve eden liflerdir.

http://www.biyologlar.com/sinir-sisteminin-yapisi

MERKEZ SİNİR SİSTEMİ

Sinir sistemi. fonksiyonel ve morfolojik yönden bir bütün olmasına karşın. öğretim kolaylığı açısından topografik yerleşim ilkeleri çerçevesinde. merkez ve periferik sinir sistemi olarak iki büyük altsisteme ayrılarak incelenir. Sinir sisteminin kafatası içinde kalan beyin (Encephalon) bölümü ile omurga kanalı içinde kalan omurilik (Medulla spinalis) bölümü beraberce MERKEZ SİNİR SİSTEMİ (Systema nervosum centrale-MSS.CNS) olarak adlandırılır. Beyin ve omuriliği ayrı ayrı inceliyeceğiz. 1.BEYİN (Encephalon) : Merkez sinir sisteminin kafatası içinde kalan bölümü olan beyin (Gr.Encephalon. en=içinde. kephale=baş). 6-12 milyar sinir hücresi taşıyan, yaklaşık 1400 gr ağırlığında bir organımızdır. Beyin, cerebrum, diencephalon, truncus cerebri ve cerebellum olmak üzere 4 altbölüme ayrılarak incelenir. a.CEREBRUM (Beyin yarımküreleri) : Cerebrum, beyin kitlesinin en büyük, en gelişmiş ve en kompleks bölümü­dür. Cerebrum, hafıza, konuşma, bilinçlilik, motor aktiviteler ile duyu algılanımı-yorumu gibi tüm zihinsel fonksiyonların yöneticisidir. Bu fonksiyonların hepsi olmasa da birçoğu için cerebrum’da spesifik bölgeler mevcuttur. Cerebrum. iki beyin yarımküresi (Hemispherium) nden ibarettir. Fonksiyonel olarak bir bütünlük gösteren cerebrum. morfolojik olarak longitudinal seyirli derin bir yarık (Fissura longitudinalis cerebri) ile iki yarıma (Sağ ve sol hemisfer) ayrılır. Sağ ve sol hemisfer. bu yarığın derinliklerinde yer alan corpus callosum vb. kommisural demetlerle birbirlerine bağlanır. Herbir hemisfer içinde,- kadavrada ve canlıda içleri beyin-omurilik sıvısı ile dolu birer boşluk (Ventriculus lateralis) bulunur. Boşluğu çevreleyen beyin dokusu. nöronların gövde­leri, uzantıları. nöroglia ve kan damarlarından oluşmuş bir duvar şeklindedir. Duvarın dış bölümü esas olarak nöronların hücre gövdeleri tarafından yapılmış olup cortex cerebralis olarak adlandırılır. Duvarın ventrikül boşluğu tarafında kalan bölümü ise sinir lifleri tarafından yapılmıştır. Nöronların hücre gövdelerinin oluşturduğu doku gri renkte görüldüğünden substantia grisea (örneğin cortex cerebralis) .sinir lifleri tarafından yapılan doku beyaz görüldüğü için substantia alba (örneğin. hemisferlerin iç dokusu) terimi kullanılır. Bazı substantia alba bölgelerinde bulunan sinir hücre gövdesi topluluklarına çekirdek-nucleus (örneğin, nuc.caudatus.nuc.lentiformis) adı verilir. Hemisferlerin dış yüzleri ve lober yapıları : Herbir hemisfer, üç yüzlü ve üç kenarlıdır. Kafatasının iç yüzünün konkavitesine uyan, konveks şekilli dış yüze fades superolateralis (Fades conuexa), dik duran ve birbirlerinden fissura longitudinalis cerebri+falx cerebri ile ayrılmış düz iç yüze facies medialis. kafatası tabanı ve tentorium cerebelli üzerine oturan alt yüze ise facies inferior (Facies basalis) denir. Bu üç yüzün birleştikleri yerlerde üst.alt dış ve alt iç olarak üç kenar ortaya çıkar. Hemisferlerin yüzleri. intrauterin yaşamın 5.ayına kadar düzgün olduğu halde bundan sonraki gelişim süreci esnasında kafatası ve beyinin farklı gelişim hızları nedeni ile oluk ve şişkinlikler (Sulcus,gyrus) ortaya çıkar. Oluk ve şişkinlikler sayesinde kafatasının boyutu aşırı derecede artmadan, hemisfer yüzeyinin genişlemesi mümkün olmuştur. Herbir hemisferdeki oldukça derin olan bazı oyuklar (Sulcus centralis, sul­cus lateralis, sulcus parietoccipitalis) fonksiyon ve yapı farklılıkları gösteren, lobus olarak adlandırılan bölgeleri sınırlarlar. Sulcus lateralis (Sylvii) :Hemisferin alt yüzünün ön bölümünden başlayıp. arkaya ve yukarıya doğru bir seyirle facies convexa’ya ulaşan.burada da aynı yönelti ile uzanan bir oluktur. Sulcus lateralis’in derinliğinde. konveks yüzden görülemeyen insula (Adacık) adı verilen bir kortikal bölüm bulunur. Sulcus lateralis. frontal ve temporal loblar ile bir kısım parietal ve temporal lob bölümünü birbirinden ayırır. Sulcus centralis (Rolandi): Üst kenarın orta noktasına yakın olarak başlayıp. konveks yüzde oblik olarak aşağıya ve öne doğru seyreden bir oluktur. Sulcus centralis, frontal ve parietal lobları birbirinden ayırır. Sulcus parieto-occipitalis .-Üst kenara yakın olmak üzere. hemisferin arka ucunun 5 cm kadar ön-dış yüzünden başlayan bu oluk. üst kenarı çaprazladıktan sonra iç yüzde öne-aşağıya doğru seyreder. Sulcus parieto-occipitalis.parietal ve oksipital lobların ayırımında rol oynar. 1.Lobus frontalis : Sulcus centralisin önü ile sulcus lateralis’in üstünde kalan hemisfer bölümü olup. en büyük lob olarak bilinir. Lobus frontalis’in temel fonksiyonu.motor (Praxis) eylemlerle ilgilidir. 2.Lobus parietalis : Önde sulcus centralis. arkada sulcus parieto-occipitalis ile sınırlanmış bir lob olup. temel fonksiyonu duyu algılanımıdır (Gonosis,tanıma). 3.Lobus occipitalis : Sulcus parieto-occipitalis’in arkasında kalan hemisfer bölümü olup.temel fonksiyonu görme işlevidir. 4.Lobus temporalis : Sulcus lateralis’in aşağısında kalan hemisfer bölümü olup.temel fonksiyonu işitme algılanımıdır Şekil. Hemisferlerdeki temel oyuklar,loblar ve önemli giruslar 1.Lobus limbicus : Hemisferlerin içyan ve alt yüzlerinde görülen. diencephalon’un etrafını sarmış bazı kortikal yapılardan oluşur. Limbik sistem başlığı altında ele alınan bu yapılar. koku, psişik dünya. hafıza ve öğrenme ile igili bazı olayları idare ederler. Singulat ve hippokampal giruslar. hippokampus. bulbus ve traktus olfaktorius limbik lob kapsamına giren bazı oluşumlardır. Hemisferlerin iç yapısı : Herbir hemisfer içinde ventriculus lateralis olarak adlandırılan bir boşluk vardır. İçi beyin-omurilik sıvısı ile dolu olan bu boşluk. beyinin diğer bölümlerin­de bulunan ventriküler sistemle bağlantı halindedir. Boşluğu çevreleyen beyin dokusu, nöronların gövdeleri. uzantıları, nöroglia ve kan damarlarından oluş­muş kalın bir duvar şeklindedir. Duvarın dış bölümü. özellikle nöronların hücre gövdelerinden yapılı olup cortex cerebralis olarak adlandırılır. Duvarın ventrikül boşluğu tarafında kalan bölümü ise sinir lifleri (Sub.alba şeklinde organize) ve bunlar arasında grup oluşturmuş sinir hücre- gövdeleri (Nucleus şeklinde organize) tarafından yapılıdır. SEREBRAL KORTEKS (CORTEX CEREBRALİS) : Hemisferlerin. yüzeye yakın 1,3-4,5 mm kalınlıktaki gri doku (Substantia grisea) kitlesi olan cortex cerebralis analiz ve sentezin en yüksek merkezi olup. bircok motor, duyu ve psişik merkezleri içerir. Filogenetik olarak, serebral korteksin eski ve yeni bölümleri vardır. Eski bölümleri için archio- paleocortex. yeni bölümleri için neocortex terimleri kullanılır. Serebral korteksin % 90’ını işgal eden neocortex 6 tabakalı olduğu halde. eski korteks bölümleri 3-5 tabakalıdır. Bu tabakalarda piramidal, stellat, fusiform ve horizontal hücreler yer alır. Bu hücreler kendi aralarında birçok sinaptik bağlantılar kurdukları gibi birçok assosiasyon. kommisural ve projeksiyonlu life de orijin ve veya sonlanış yeri ödevi görür. Serebral kortekste. birçok fonksiyon için özel merkezler mevcuttur. Bu merkezlerin numaralanma ve gruplanmasında birçok bilim adamı çalışmışsa da. bugün Brodmann tarafından yapılmış 50 merkezlik gruplama (Areas Brodmann) geniş kabül görmektedir. Her lobdaki özel merkezleri. Brodmann’a göre numaralarını da belirterek ele alacağız. 1.Lobus frontalis -.Motor lob olarak ta adlandırılan frontal lob’da iki grup fonksiyonel merkez vardır. Bir grup merkez. konuşma ile ilgili hareketler de dahil olmak üzere istemli hareketleri idare eder. İkinci grup merkezler ise çeşitli emosyonel ifadeler ile moral ve töresel davranışlarla ilgili olup çok tipik merkezler şeklinde organize olmamışlardır. Motor merkezler : Frontal lobun. sulcus centralism hemen önünde kalan kortikal alanı Brodman’ın 4. alanı olup temel motor alan olarak adlandırılır. Vücut bölümlerinin ters olarak sembolize edildiği bu alanın piramidal hüc­relerinden kortikobulber ve kortikospinal lifler başlar. Dördüncü alanın önünde kalan Brodman’ın 6. alanı. premotor alan olarak bilinir. Çok kompleks motor hareketlerin idare edildiği. ekstrapiramidal sistem içinde ele alınan premotor alan. bazal ganglionlar. talamus ve beyin sapı yapıları ile sıkı ilişki halindedir. Altıncı alanın üst bölümünün önünde kalan Brodman’ın 8. alanı, frontal göz hareketleri merkezi olup gözün istemli scanning hareketlerini idare eder. Premotor alanın alt bölümünün önünde Broca’nın konuşma merke­zi (Ön konuşma merkezi) bulunur.Bu merkez.konuşma anında kelimelerin oluşumu ile ilgilidir. Prefrontal korteks :Motor merkezlerin önünde kalan frontal lob korteksi. prefıontal korteks olarak adlandırılır. Prefrontal korteksin. çeşitli emosyonel ifadeler ile moral ve töresel davranışlarla ilgili olduğu kabul edilir. Bunlar dışında. mantıklı düşünme. ileri görüş. olgun yorum ve nezaket vb. davranışların idare yerinin de prefrontal korteks olduğu düşünülmek­tedir. 1.Lobus parietalis : Parietal lob korteksi.genel duyu ve tad duyusunun değerlendirildiği yerdir.Burada temel duyu.duysal assosiasvon ve tad duyusu merkezleri vardır. Temel duyu merkezi: Sulcus centralism arkasında yer alan gyrus posteentralis korteksi Brodman’ın 3,1,2 alanları olup temel duyu alanı olarak bilinir. Vücudun karşı tarafındaki bölümlerden gelen deri ve derin duyu impulsları buraya ulaşır. Temel duyu merkezinde vücut bölümleri ters olarak sembolize edilir. Duysal assosiasyon merkezi : Temel duyu merkezinin üst bölümünün arkasında kalan korteks bölümleri (Brodman’ın 5-7. alanları) duysal assosiasyon merkezi olup farklı duysal modalitelerin integrasyonunu sağlar. Tad merkezi :Gyrus posteentralis’in en alt bölümü ile buraya yakın küçük bir alan (Brodman’ın 4.alanı) tad merkezi olarak bilinir. Arka konuşma merkezi (Wernicke alanı) : Parietal lobun. temporal ve oksipital loblardan kesin olarak ayrılamayan bazı alanları (Brodman’ın 39,40.22.alanları) arka konuşma merkezi olarak fonksiyon görür. Bu merkez. yazılan ve konuşulan kelimeleri anlamamızı sağlar. 1.Lobus temporalis Temporal lob korteksi.başta işitme (+denge) olmak üzere belli derecede emosyon ve hafıza fonksiyonları ile görevlidir. İşitme merkezleri : İşitme merkezleri (Brodman’ın 22,41,42 alanları),- temporal lobun üst girusunun korteksinde yer alan iki merkezdir. Bunlardan 41 ve 42.alanlar temel işitme merkezi. 22. alan sekonder işitme merkezi olarak adlandırılır.(Bazı yazarlar 22.alanı vestibüler korteks olarak kabul ederler.) Temporal lobun. işitme merkezleri dışında kalan kortikal alanları psişik korteks olarak bilinir. Bu alanların ruhsal dünyamız ve yakın hafıza fonksiyonları ile ilgili olduğu kabul edilir. Temporal lobların ön bölümlerinin bilateral çıkarılmaları, yakın hafıza (Birkaç dakikadan 1-2 haftaya kadar)’nın bozulmasına neden olduğu halde. uzun süreli hafıza. anlama ve zekayı etkilememektedir. 7.Lobus occipitalis : Oksipital lobda, görme merkezleri ile oksipital göz hareketleri merkezi bulunur. Görme merkezleri. temel görme merkezi (Brodman’ın 17.alanı) ve sekonder görme merkezi (Brodmanın 18.,19.alanları) şeklinde olup sulcus calcarinus’un iki yanı ile oksipital polus korteksinde yer alırlar. Primer görme merkezi objeyi görme. sekonder görme merkezi objeyi tanıma. oksipital göz hareketleri merkezi ise refleks ve objeyi takip esnasındaki hareketlerle ilgilidir.

http://www.biyologlar.com/merkez-sinir-sistemi

GÖRME ORGANI (Organum visuale) GÖZ

Görme organı, sağ-sol göz çukurlarına (Orbita) yerleşmiş iki adet göz olup, görsel bir dünya ile bütünleşmemizi sağlar. Kameralı göz yapısındaki insan gözü (L.oculus, Gr.ophtalmus) , tüm vücuttaki reseptörlerin % 70’ini içeren özel bir görme tabakasına sahiptir. Bu tabaka (retina) daki nöronlar-görme reseptörleri nin algıladığı görüntüler, sinir impulsları halinde vücuttaki tüm afferent liflerin 1/3 u kadar sayıdaki lifin oluşturduğu n.opticus yolu ile MSS’ne iletilir. Gözümüze dış dünyadan birçok vizüal uyanlar gelmesine karşın, elektro manyetik spektrumun 1/70 ‘ine duyarlı olduğumuzdan ancak bir kısmını görebiliriz. Buna karşın böcekler daha kısa dalgalı UV (Ultraviyole) ve daha uzun dalgalı İR (infrared) ışık spektrumunu da görebilirler. Göz anatomisi, göz küresi (Bulbus oculi) ve gözün yardımcı organları (Organa oculi jaccessoria) olmak üzere iki ana başlık altında incelenir. 1.Göz küresi (Bulbus oculi) : Göz küresi.orbita içinde yer alan, yaklaşık 2,5 cm çapında 10 gr ağırlığın­da .yuvarlak bir biyokameradır. İç boşluğu üç odacığa ayrılmış olan göz küresi üç tabakalı bir- duvar yapısına sahiptir. GÖZ KÜRESİNİN DUVAR YAPISI : Dıştan içe doğm fibröz,vasküler ve sensorial olmak üzere üç tabakadan yapılıdır. 1.Fibröz tabaka (Tunica fibrosa) :Bazı anatomistler tarafından destek tabaka olarak ta adlandırılmış olan dış tabaka, kalın Jibröz bağ dokusun­dan yapılıdır. Göz küresinin şeklinin korunmasını sağlayan fibröz taba­ka, ekstraokuler kaslar için de yapışma yeri ödevi görür. Fibröz tabakanın 5/6 arka bölümü opak beyaz olup sdera (Gr. skleı os=sert) ,1/6 ön bölümü ise şeffaf-saydam olup cornea (L.corneum-=boynuzumsu) olarak adlandırılır. Göze ışık kornea yolu ile girer. Korneanın kan ve lenf damarları yoktur, kırıcılığı 40 diyoptridir. 2.Vasküler tabaka (Tunica vasculosa) : Kan damarlarından ve pigment­ten zengin bir tabakadır. Yoğun pigment içeriği nedeniyle koyu kahve renginde olup, kendine ulaşan ışınları yansıtmayıp absorbe eder. Vasküler tabakanın, arkadan öne doğru choroidea, corpus ciliare ve iris olmak üzere üç bölümü vardır. Corpus ciliare, vasküler tabakanın öndeki, kalınca bölümü olup, yapısında otonom sinirlerin innerve ettiği düz kaslar vardır. Aynı zamanda göz merceği (Lens) ’de aşıcı bağlarla corpus ciliare’ye tutunur. İris ise, göz merceğinin önünde, kasılıp gevşeyen bir diyafragma gibi yer almış bir bölüm olup,yapısında m.sphincter et m.dilator pupillae olarak adlandırılan düz kaslar vardır. İris’in ortasındaki açıklığa pupilla (L.göz bebeği) denir. 3.Sensorial tabaka (Tunica sensoria) : Göz küresinin en iç tabakası olup retinal (L.rete=ağ) veya sinirsel tabaka olarak ta adlandırılır. Sensorial tabaka, çok nazik bir tabaka olup 130 milyon kadar fotoreseptör (Rod ve koni) ile çok sayıda nöron içerir. Sensorial tabakanın arkadaki en iyi gören alanına san leke (Macula lutea) denir. N.opticus’un retinayı terkett’ıği bölüm (Discus nervi optici) ışığa duyarsız olup kör nokta olarak adlandırılır. Lens : Pupilla’nın arkasında yer alan lens (Göz merceği) oldukça elastik, yaklaşık 1 cm çapında, bikonveks bir mercektir.Lens.asıcı bağlarla (Zona ciliaris, Lig.suspensoriun lentis) corpus ciliare’ye bağlanır. Corpus ciliare’nin yapısındaki düz kas liflerinin kasılıp gevşemeleri sonucu lensin kalınlığı-kırıcılığı değişir. Göz boşlukları (Camera oculi) :Gözün iç boşluğu, üç kameraya ayrılmıştır. Bunlardan iki tanesi (Camera anterior ve camera posterior) önde olup, corpus ciliaredeki bezler tarafından salgılanan humour aqueous ile doludur. Humour aqueous, ön ka­meradaki cornea ile iris arasında yer alan Schlemm kanalları yolu ile genel dolaşıma geçer. Göz içindeki üçüncü boşluk, en büyük kamera olup camera vitrea olarak adlandırılır. Göz içinin % 80’ini kapsayan camera vitrea, lensin arkasında olup, jelatinöz bir madde olan corpus vitreum ile doludur. 1.Gözün yardımcı organları (Organa oculi accessoria) : Kaşlar.göz kapakları,kirpikler,konjunktiva,gözyaşı aparatı ile orbita içindeki ekstraokuler göz kaslan, gözün yardımcı organları olarak adlandınlırlar. 1.Kaş (Superciliurh) : Frontal kemikteki herbir arcus superciliaris’in üzerin­deki deride yer alan, kısa, yatık seyirli kıllara topluca supercilium (Kaş) denir. Açıklığı aşağıya bakan bir kavis şeklinde duran kaş, gözü yoğun güneş ışınlarından, alın tarafından gelen ter salgısı ve yabancı maddelerden korur. 2.Göz kapaklan (Palpebrae) : Herbir göz için alt ve üst iki tane olan göz kapakları, birer deri kıvrımı olup, açık olduklarında göz küresi etrafında önde badem şeklinde bir açıklık ortaya çıkarırlar. Kapatıldıklarında, alt ve üst göz kapaklan arasında horizontal bir yarık (Rima palpebrarum) meydana gelir. Göz kapakları, orbita’nın iç ve dış yanında birer açı ile birleşirler. Bu birleşme yer­lerine canthus (L.göz kapaklarının birleşme noktalan) veya commissura pal­pebrarum denir. Göz kapaklarının ön yüzü deri ile örtülü olduğu halde göz küresine temas eden arka yüzleri müköz bir örtü olan conjunctiva (Konjunktiva) ile kaplanmıştır. Göz kapaklarının iç dokusu, m.orbicularis oculi,tarsus olarak adlandırılan fibröz bağ dokusu.bunlar içindeki Meibom bezleri (Gll.tarsales) ile Moll ve Zeiss bezlerinden yapılıdır.Modifiye yağ bezleri olan Meibom bezleri, sebum olarak adlandırılan salgıları ile göz kapaklarının birbirine yapışmasını engellediği gibi konjunktival yüzden gözyaşının buharlaşmasını da engeller. Göz kapakları, göz yuvarlağının tozlar ve diğer zararlı dış objelere karşı korur. Ayrıca periodik açılıp-kapanma hareketleri ile glanduler salgıların göz küresi üzerinde dağılmasına, dolayısı ile konjunktival yüzlerin sürekli ıslak kalmasına neden olur. Uyku esnasında kapanan göz kapakları konjunktival yüzdeki salgıların buharlaşmasını önler. Göz kapaklarının serbest kenarlarında cilium-kirpikler bulunur. Üst göz kapağında 100-150, alt göz kapağında 75 kadar kirpik vardır. Üst göz kapağındaki kirpikler daha uzundur. 3.Konjunktiva (Conjunctiva) :Göz kapaklarının arka göz küresinin ön yüzünü örten konjunktiva, ince, şeffaf mukoz bir örtüdür. Konjunktiva.gll conjunctivales’leri içerir. Konjunktivanın göz kapaklarındaki bölümüne palpebral konjunktiva, göz küresini saran bölümüne bulber konjunktiva denir. Göz kapaklan kapatıldığından İt ve üst iki çıkmaz şeklindeki konjunktival aralık, konjunktival kese (Saccus conjunctivalis) haline gelir. 4.Gözyaşı aparatı (Apparatus lacrimalis) : Gözyaşının üretildiği, iletildiği ve dağıtıldığı sistem gözyaşı aparatı olarak adlandırılır. Bu aparat, gözyaşı bezi, gözyaşı kanalcıktan, gözyaşı kesesi ve nazolakrimal kanal dan oluşur. Gözyaşı bezi (Gl.lacrimalis) : Gözyaşı bezi, orbita’nın superolateral bölümünde yerleşmiş, badem içi büyüklüğünde bir bezdir. Gözyaşı (L. lacrima, Gr.dacryos) olarak adlandırılan salgısı 5-12 adet boşaltma kanal­cığı ile üst konjunktival keseciğe akıtılır. Gözyaşı buradan, hareket halindeki gözkapakları sayesinde tüm saccus conjunctivalis’e dağıtılır. Bir kısmı buharlaşır; diğer bir kısmı ise iç kantus yakınında bulunan gözyaşı pınarı ‘na (Lacus lacrimalis), oradan da atılım kanallarına (Gözyaşı kanalcıkları, gözyaşı kesesi, nazolakrimal kanal) geçer. Atılım kanalları :Göz kapaklarının iç kantusa yakın kenarında,- punçtum lacrimale olarak adlandırılan küçük delikler bulunur. Bu delik­ler atılım kanallarının başlangıcıdır. Buradan başlayan ve göz kapakları içinde ilerleyerek gözyaşı kesesine ulaşan kanalcıklara canaliculus lacrimalis superior/inferior (Alt ve üst gözyaşı kanalcıkları) denir. Gözyaşı kesesi (Saccus lacrimalis) ,burun boşluğunun alt meatusuna ulaşan nazolakrimal kanal ile uzanır. Gözyaşı, göz küresinin konjunktival yüzünü sürekli olarak nemlendirir ve temizler. Gözyaşı, taşıdığı antibakterial ve lizozimal enzimlerle, saccus conjunctivalis’e ulaşan bakterileri öldürür. Gözyaşı içeriğindeki besinleri ve suyu korneaya ulaştırır. 5.Ekstraokuler kaslar : Göz küresinin tüm yönlere hareketini sağlayan, çizgili kas yapısındaki 6 kas bu başlık altında incelenir. Ekstraokuler kasların 4’ü düz. 2’si oblik şehirlidir. Düz seyirli kaslar : .M.rectus superior, M.rectus inferior, M.rectus medialis, M.rectus lateralis Oblik seyirli kaslar : M.obliquus superior, M.obliquus inferior Bu altı kas dışında, üst göz kapağını yukarıya kaldıran bir kas daha vardır M.levator palpebrae s uperioris olarak adlandırılan bu kasın somatik ve otonom sinirlerle innerve edilen iki bölümü vardır.

http://www.biyologlar.com/gorme-organi-organum-visuale-goz

İDRAR SİSTEMİ

İdrar sistemi (Systema renale, Organa urinaria)’nin asıl görevi, kanda erimiş halde bulunan mineraller (Na.K vb.) ile suyun atılım veya biriktirilmesinin selektif kontrolünü sağlayarak vücut iç ortamının dengesini (Homeostasis) korumaktır. Su ve mineral dengesine ilaveten, bir kısmı toksik olan (Örneğin üre vb.) metabolik artıklar da böbrekler yolu ile idrara geçirilerek vücut dışına atılır. Böbrekler, homeostatik ödevini filtrasyon (süzme), resorpsiyon (geri em­me) ve eksekresyon (salgılama, dışarı atma) fonksiyonları ile gerçekleştirir. İdrar sistemi, idrar üreten bir çift böbrek ile ureterler, idrar kesesi ve üretra’dan oluşan iletici yollardan ibarettir.

http://www.biyologlar.com/idrar-sistemi

DNA’nın FONKSİYONLARI

Hücre içinde meydana gelen bütün biyolojik olayların tek yöneticisi DNA’dır. DNA bu temel görevleri, kendisinde kodlanan ve türe özgü spesifik genetik (Bilgiler) yardımıyla gerçekleştirir. Diğer bir ifadeyle esas fonksiyonlarını tam ve eksiksiz olarak yürütebilmesi, birçok özel yardımcı moleküller ve proteinlerin(enzim) aracılığıyla olur. Özellikle, olayların gelişmesi, hızlanması ve doğru yönde ilerlemesi için enzimlerin rolleri oldukça önemlidir. Hücre içinde DNA’nın 5 tip temel görevi vardır. Bunlar: 1-) DNA Replikasyonu 2-) Transkripsiyon (mRNA sentezi) 3-) Revers transkripsiyon 4-) DNA tamir mekanizması 5-) DNA rekombinasyonları REVERS TRANSKRİPSİYON Transkripsiyonda RNA polimeraz-I, DNA ipliklerinden birini kalıp olarak kullanarak, buradaki genetik bilgileri aynen mRNA’ya aktarır. Bu işlemi ise DNA’ya bağımlı olarak sürdürür (DNA - mRNA). Hücrelerde diğer bir mekanizma daha vardır ki, o da RNA veya mRNA kalıp olarak kullanılarak buna komplementeri olan DNA yani cDNA sentezlenmesidir. Tersine bir transkripsiyon (RNA - DNA) olduğu için buna REVERS TRANSKRİPSİYON denir. Bu tür transkripsiyonda, mRNA önemli bir kalıp fonksiyon yapar. cDNA sentezinde Revers transkriptaz enzimi etkin rol oynar. Revers transkripsiyona genellikle, RNA’ya sahip virüslerin(retrovirüs) genetik materyali, mRNA olarak kalıp ödevi görür. Revers transkriptaz yardımıyla cDNA sentezlenir. Burada bir RNA-DNA hibriti oluşur. Sonra bu cDNA’da kalıp olarak görev yaparak DNA Polimeraz III yardımıyla ikinci DNA iplikciği sentezlenir. Oluşan bu çift iplikcikli DNA hücre DNA’sına integre olur. Bu şekil transkripsiyonda, RNA özelliğinde genom taşıyan virüslerde rekombinant aşılar yapmak ve yabancı genleri hücre DNA’sına integre etmek mümkün olabilmektedir. DNA TAMİR MEKANİZMASI DNA’da meydana gelen değişik tür ve düzeydeki bozukluklar ve hatalar, çeşitli mekanizmalar tarafından düzeltilir ve DNA’nın fonksiyonlarının aksamasına engel olunur. Ancak bu nadir de olsa(10-9 -10 -10 ) DNA spontan mutasyonlar sonu veya replikasyon sırasında bazı değişiklikler meydana gelmekte veya yanlış bazlar sıraya girmektedir. Bazı mutajenik ve karsinojenik maddeler de DNA’da değişik derecede bozukluklar oluşturabilmektedir. Replikasyon sırasında oluşan ve sıraya giren yanlış bazlar, hücredeki düzeltme mekanizmaları tamir edilebilir. Diğer şekilde meydana gelen bozuklukların düzeltilmesi, oluşan zedelenmelerin derecesine göre değişir. Zarar büyük ise, bozukluk düzeltilemez ve hücre ölebilir. Buna karşılık küçük bozukluklar bazı özel mekanizmalarca hemen tamir edilir. GENETİK MADDE AKTARIMI Mikroorganizmalarda doğal olarak başlıca üç şekilde genetik materyal (gen) aktarılmaktadır. Bunlar:   -Transformasyon  -Konjugasyon  -Transdüksiyon Bu üç aktarım mekanizması, genetik maddenin aktarım yolundan başka, aktarılan DNA segmentlerinin büyüklüğü ve yapısı bakımından da farklılık gösterirler. Yüksek canlılardaki cinsel çoğalmaya benzedikleri için bazen Paraseksüel Üreme adı ile de anılan bu olaylarda DNA segmenti alıcı bakterinin içine girdikten sonra oluşan olaylar dizisi hemen hemen aynı sırayı izlemekte ve aktarılan DNA segmentinin alıcı kromozomunun yapısına girerek ona yeni bazı özellikleri kazandırması ile sonuçlanmaktadır. 1- TRANSFORMASYON: Alıcı bakterilerin ortamdan çözülmüş DNA moleküllerini içlerine almalardır. Bir bakterinin genetik maddelerini bir başka bakteriye geçerek ona yeni özellikler kazandırabileceğini düşündüren ilk bulgular Griffith’in 1928’de yaptığı ilginç deneylerden elde edilmiştir. Griffith deneylerinde canlı, kapsülsüz, farelerde hastalık oluşturmayan (avirülan), R formunda Tip II pneumokoklar ile, ısıyla öldürülmüş kapsüllü, canlı iken hastalık oluşturabilen (virulan) S formundaki Tip I pneumokokları kullanılmıştır. Bu iki bakteri suşu ayrı ayrı olarak farelere deri altı yoluyla enjekte edilmeleri halinde hayvanlarda hastalık ve ölüm görülmez. Çünkü virülan olan bakteriler öldürürler. Canlı olanlar ise avirülan olanlardır. Bu iki suşun (ırk) birbirleriyle karıştırılarak farelere şırınga edilmesi halinde de hayvanların hastalanmaması ve canlı kalmaları beklenirken Griffith yaptığı deneylerde bu halde farelerin tipik septisemi belirtiler ile öldüklerini görmüştür. Üstelik ölen farelerin kanlarında canlı, virulan, kapsüllü (S formunda) Tip II pneumokoklar izole edilebilmekteydi. Bu deneyler şu şekilde özetlenebilir. 1-) Canlı (avirulan) - Farelere - Hastalık ve ölüm pneumokoklar Şırınga görülmez. 2-) Ölü virulan - Farelere - Hastalık ve ölüm pneumokoklar şırınga görülmez. 3-) Canlı avirulan + ölü - Farelere - Hastalık ve ölüm. virulan pneumokok Şırınga karışımı Bu olayın en akla yakın açıklaması, ölü virulan suşlarda bulunan bir maddenin canlı virulan maddelere geçerek bu dönüşümü yani transformasyonu sağladığı şeklinde olabilirdi. Griffith, bu transformasyonu yapan maddenin ya kapsül polisakkaridinin kendisi ya da kapsül sentezini aktive edebilen bir protein olabileceğini düşünmüştü. 1931’de Dawson ve Sia, aynı transformasyonun tüp içinde de yapılabileceğini gösterdiler. 1932’de Alloway sadece virülan bakterilerin değil bunlardan elde edilen ekstrelerin de transformasyon yapabildiğini ispatladı. Nihayet 1944’te Avery, McLeod ve McCarty transformasyondan sorumlu maddenin DNA olduğunu ve virulan pneumokoklardan elde edilip saflaştırılan DNA moleküllerinin aynı dönüşümü meydana getirebildiğini ispatlamışlardır . . Transformasyondan sorumlu olan kimyasal maddenin DNA olduğunu ispatlayan en önemli deliller şunlardır. 1-)Transformaston yapabilen bakteri ekstrelerinin bu yetenekleri ortama DNA’se enzimi eklenmesi halinde tamamen kaybolur. Bu enzim DNA’yı hidrolize ederken protein ve RNA moleküllerine hiçbir etkisi yoktur. 2-) Aynı ekstrelere proteinleri etkileyen enzimlerle ya da sadece RNA’yı etkileyen RNA’se enzimi ile muamele edilmesi transformasyon olayına hiçbir etki yapmaz. Bakterilerde görülen transaformasyon olayının yüksek canlıların hücrelelerinde de araştırılmıştır.Yapılan araştırmalarda bazı virüslerin normal hücreleri kanser hücreleri haline transforme edişleri dışında bugüne kadar olumlu bir sonuç alınamamıştır. Kaynak: ForumPaylas.net [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] TRANSFEKSİYON Transformasyonda alıcı bakterilere verici bakterilerden elde edilen DNA segmentlerinin girişi söz konusudur.Bir bakteri hücresi o bakteriye özgü fajlardan ve bazı virüslerden elde edilen DNA preparatlarıyla enfekte edilebilir.ve bu gibi bakteriler DNA replikasyonu ve faj olgunlaşması sonucu olgun fajları salgılayabilirler.Transformasyonla Trandüksiyon olaylarının karışımı olan bu olaylara TRANSFEKSİYON denir. 2-) KONJUGASYON Bakteriler arasında direk temas ve köprü oluşması suretiyle verici DNA segmentlerinin alıcı hücrelere geçmesine Konjugasyon denir. Bakterilerdeki konjugasyon,yüksek canlılardaki cinsel birleşmeye çok benzer. Bu olayda birbirlerine değen iki bakteri hücresinden birinin genomunun bir bölümü aralarında oluşan bir kanaldan diğer bakteriye geçmektedir.Diğer bir tanımla konjugasyon: Bir Bakteriye ait genetik madde (DNA), aynı cins içinde bulunan veya aynı türden diğer mikroorganizmaya direk temas veya sex pilusları aracılığı ile transfer edilmesidir. Bu olayda birbirlerine değen iki bakteri hücresinden birinin genomunun bir bölümü aralarında oluşan bir kanaldan diğer balteriye geçmektedir. Bu olayın keşfinde Beadle ve Tatum’un 1941’ de Neurospora crassa ve N.sitophila dan röntgen ışınlarıyla elde ettikleri biyokimyasal mutantlarla yaptıkları çalışmalar ve Gray ile Tatum’un 1946’ da bu tip deneylerde kullanılabilecek bakteri mutantlarını elde edişlerinin büyük katkısı olmuştur. 1946’da Lederberg ve Tatum E.coli Kız olarak işaretlemiş oldukları bir suştan elde ettikleri Oksotrofik mutantlarla (üreyip çoğalabilmesi için gerekli olanmaddeleri çevreden alma zorunluluğu olan ) ilk kez konjugasyon olayının varlığını ispatladılar.Bu araştırıcılar,şu düşüncelerden hareket etmişlerdi: a-) Eğer bakterilerde genetik yeni bileşim oluşuyorsa herhalde bu seyrek bir olaydır.Oluşan seyrek yeni bileşen hücreleri saptayabilmek için bir özek seçme işlemi uygulaması gerekecektir. b-) Genetik yeni bileşenlerin seçilmelerinde,iki ya da daha fazla özellik bakımından birbirinden farklı olan atasal bakteri hücrelerinin kullanılması özellikle uygundur.Bakterilerde aynı hücrede iki ayrı geni birden ilgilendiren kendiliğinden ikili mutasyonlar olağanüstü seyrek, yaklaşık 10 -14 olguda bir oluşabilir.Halbuki röntgen ışını gibi mutajenlerle tekli, ikili yada üçlü mutantlar laboratuvarda kolayca elde edilebilirler. E.coli Kız suşu prototrof (Sentez işlemleri için bütün işlemleri içeren ) bir bakteridir.Üremesi için hiçbir üreme faktörüne ihtiyaç duymaz. Sadece su,mineraller ve bir KH içeren besiyerlerinde (Minimal besiyeri) bütün enzimlerini,vitaminlerinive proteinlerini sentezleyerek üreyebilir. Lederberg ve Tatum deneylerinde bu bakterilerden elde ettikleri çift mutant bakteri kulandılar. Bu oksotrafik (üreyebilmesi için gerekli enzimleri içermeyen ) mutantlardan birisi Treonin ve Lözih’i sentezlyemeyen ve üremesi için aa’lere kesinlikle ihtiyaç duyan bir mutanttı. Genomunda iki ayrı bölgede mutasyon vardı. Bu aa’ler içermeyen minimal besiyerlerinde üreyemiyordu. Diğer ikili mutant ise Biotin ve metionin’i sentezleyemiyordu. Bu iki mutant suş , diğerinin mutant olduğu özellik bakımından Her iki mutant suş farklı üreme faktörlerine ihtiyaç duyduklarından bu maddeleri içermeyen minimal ayar plaslarına ayrı ayrı ekildiklerinde üreyemezler. Lederberg ve Tatum her iki mutanttan yaklaşık olarak 108 bakteriyi birbirine karıştırdıktan sonra bu üreme faktöründen hiçbirisini içermeyen minimal ağar plaklarına ektikleri zaman, enkübasyon süresinin sonunda plaklarda bir kaç yüz koloninin oluştuğunu gördüler.Bu kolonilerden alınan bakterilerin fenotiplerinin thr+-Leu+-bio+-met+ olduğu bu dört üreme faktörünü sentezleyebildiklerini ve yapılan pasajlarda (ekim,geçme)bu özelliklerin bunlardan oluşan yeni kuşak bireylerinde de devam ettiği gösterildi. PROTOTROF: Normal bakteriler su, KH kaynağı, değişik yapıda N, S ve P kaynağı bulunan besiyerlerinde, kendileri için gerekli olan bütün maddeleri sentezleyerek üreyebilirler.Sentez işlemleri için bütün enzim sistemleri kusursuz olarak çalışan böyle bakterilere PROTOTROF bu duruma ise PROTOTROFLUK denir. OKSOTROF: Eğer bir mutasyon, hücrenin canlılığı için kesinlikle gerekli olmayan, son ürünü çevreden alınabilecek olan bir biyosentez yolunda iş gören bir enzimin kaybedilmesi ya da fonksiyonunun bozulması sonucunu vermişse, mutant birey bu maddeyi(veya maddeleri) çevresinden sağlamak zorunda kalır. Böyle bir madde artık o madde için bir üreme faktörü haline gelmiş demektir. Mutant birey, bir veya birkaç madde bakımından çevresine bağımlı duruma gelmiş olur. Bu maddeleri ortamda bulamazsa üreyip çoğalmaz. İşte bu fenotipik duruma OKSOTROF’luk denir bu gibi mutantlara ise Oksotrof mutant denir. 3-)TRANSDÜKSİYON Bir bakterinin DNA segmentlerinin ılımlı bir faj tarafından diğer bir bakteri hücresine taşınmasına TRANSDÜKSİYON denir. Gram negatif (Salmonella, E.coli, shigella, proteus) ve gram pozitif mikroorganizmalarda (stafilokok, basiller) bu şekilde gen aktarımı olmaktadır. İkiye ayrılır: a-) Genaralize Transdüksiyon Bir bakteri hücresi içinde faj gelişirken, parçalanan konakçı DNA’sının herhangi bir segmentinin, aynı yerde sentezlenen faj başlığı içinde kalabilir. Böyle faj olgunlaştığında faj başlığı içinde, kendi genomu yanısıra içinde ürediği bakterinin de genetik materyaline sahip olmuş ve bunu diğer bir bakteriyi infekte ettiğinde de ona aktarmış olur. b-) Özel Transdüksiyon Transdüksiyon yapan faj, içinde bulunduğu konakçı DNA’sının belli bir yerine yerleşir. Örneğin Lambda fajı E.coli’de galaktoz geni ile Biotin geni arasındaki bölgeye girer ve profaj haline gelir. Böyle bakteriler UV ışınlarına maruz bırakılırsa faj buradan ayrılır, bağlandığı yerden E.coli’ye ait bazı DNA sekanslarını da (bölme) beraber olarak dışarıya çıkar ve başka bir hücreyi infekte ettiğinde bu DNA sekanslarını alıcı bakteriye aktarabilir.

http://www.biyologlar.com/dnanin-fonksiyonlari

Hayvansal Dokular

Hayvansal dokular, embriyonik dönemde köken aldığı tabakalara göre ; -Ektoderm Kökenli Dokular:Epitel doku ve Sinir Doku -Mezoderm Kökenli Dokular:Bağ, Kan,Yağ, Kıkırdak, Kemik, Kas Doku -Endoderm Kökenli Dokular:Tükrük Bezleri Tiroid bezi,...... olmak üzere üç kısımda incelenir. 1 EPİTEL DOKU: Vücudun dış yüzeyini ve iç yüzeyini örten hücrelerden ve salgı yapabilen bezlerden oluşur.Hücreler arası boşlukları az ,kandamarları ve sinir bulunmaz.Beslenmesini bazal membran denilen kılcal damar ağı sağlar. -Epitel Dokunun Görevleri: *-Deri ve iç organları korumak *-Besinlerin emilimini yapmak *-Salgı yapmak *-Duyuları almak....................şeklinde sıralanabilir. A-ÖRTÜ EPİTELİ: Vücudun dış ve iç yüzeyini örter.Bulundukları yere göre Yassı, Kübik, ve Silindirik Olabilir. a-)Tek Katlı Epitel :Yassı,Kübik ve Silindir olarak üçe ayrılır. *-Tek Katlı Yassı Epitel Doku:Yassı ve enine uzun hücrelerdir.Bazal membran üzerinde sıralıdır.Ara madde az olarak bulunur .Organizmada ;Alveol,kan ve lenf damarlarının iç yüzeyinde(endotel)ve eklem kapsüllerinde bulunur. *-Tek Katlı Kübik Epitel Doku:Küp şeklindeki hücreleri bazal membran üzerinde sıralıdır.Hücrelerin serbest yüzeyleri farklılaşmış olabilir.Örneğin;Döl yatağında silli,Nefronda mikrovilluslu olabilmektedir. Ayrıca organizmada Tiroit bezi , küçük safra kanallar ve dış salgı yapan bez dokusunda bulunur. *-Tek Katlı Silindirik Epitel Doku:Boyları enlerinden uzun silindirik hücrelerden oluşur.Bazal membran üzerine sıralanmış hücreleri silli ve silsiz olup Silliler;Yumurta kanaları erkek genital boşaltım yolları ve safra kesesi yollarında görülür.Mikrovilluslular ise İnce bağırsak duvarında bulunur.Yine organizmalarda, Mide mukozası ,erkek üreme kanalarında bulunur. b-)Çok Katlı Epitel:Birden fazla sayıda hücrenin biraraya gelmesiyle oluşur. *-Çok Katlı Yassı Epitel:Genellikle omurgalı hayvanların derisinin epidermis tabakasını oluşturur.Üst yüzeydekiler yassı, alttakiler büyük çekirdeklidir.Üstte bulunan hücreler ölü ve keratinile doludur.Bazıları ise canlıdır.Damarlar bulunmaz, difuzyonla beslenirler.Organizmada;Deri,Ağız, Yutak veYemek borusu ile Gözün rkornea tabakasında bulunur. *-Çok Katlı Kübik Epitel:En üst tabaka hücreleri kübiktir.Bunlar alt tabakadaki hücrelere göre daha büyüktür.Salgı yapmakala görevlidir.Organizmada;Deride,Ter ve Yağ salgısı yapılan boşlukların yüzeyinde,Ovaryum ve testisin iç yüzeyinde bulunur. *-Çok Katlı Silindirik Epitel:En üst tabakadaki hücreleri silindirirktir.Az rastlanan epitel doku olup organizmada;Tükrük bezi,Boşaltım kanalları,idrar yolları ve anüs mukoza zarında bulunur. c-)Çok Katlı Değişken Sıralı Epitel:En alttaki bazal membran üzerindeki hücreler, silindirik hücreler birkaç sıralıdır.Yüzeyde tek sıra halinde iç yüzeyinin iç yüzeyinin bulunduğu organın fonksiyonuna göre şekil değiştiren büyük hücreler oluşturur. Örneğin;İdrar kesesi. B-SALGI(BEZ)EPİTEL DOKU: Bu dokunun hücreleri;üzerinde bulundukları bazal membrandan aldıkları çeşitli maddeleri kendi bünyelerinde , organizmanın başka hücrelerinin yaralanabilecegi hale dönüştürerek hücre dışına boşaltırlar.Buna Sekresyon denir.Örtü epitelinin zamanla bağ doku içerisine gömülmesiyle ve farklılaşmasıyla oluşurlar.Oluşan Salgı doku Örtü epiteline bağlı kalırsa ekzokrin bez örtü epiteli ile bağlantıları kaybolur kesilirse, endokrin bez oluşur. -Salgı Doku Salgısını Döktüğü Yere Göre 1-Ekzokrin Bez:Bu bezler kanallı bezler olup salgılarını bu kanala veya doğrudan vücut boşluğuna bırakırlar.Örn:Tükrük, Ter, Pankreas ve Mide bezleri. 2-Endokrin Bez:Kanalsız bezler olup salgılarını doğrudan kana verirler.Bu bezlerin salgıları genellikle Hormanlardır.Örn:Hipofiz bezi,Tiroit bezi,Böbreküstü bezleri.. -Hücre Sayısına Göre 1-Tek Hücreli Bezler:Tek hücrede salgı maddesi,apikal uç ile çekirdek arasında olup hücreler Kadeh şeklindedir.Örn:Goblet Hücreleri verilebilir.Goblet hücreleri bağırakta,solunum yolarında rastlanır. 2-Çok Hücreli Bezler:Gruplar halindeki hücrelerden oluşurlar. *-Boru(Tübüler)Şeklindeki Bezler *-Basit ve Bileşik Asinoz (Alveol) Şeklindeki Bezler *-Tübülo-Alveoler Bezler C-DUYU EPİTELİ: Dış ortamdan gelen Fiziksel, Kimyasal,Mekaniksel ve Optik uyaranları alan ve özel bir enerji şekline çeviren hücre gruplarıdır.Üçe ayrılırlar. a-)Primer Duyu Epiteli:Epitel hücrelerinin farklılaşmasıyla oluşurlar.Uyarıları sinirlerin dendritlerini iletirler.Örnek:Koku alma b-)Sekonder Duyu Epiteli: Duyu sinirleri bu hücrelere kadar uzanırlar.Örnek: Tat alma c-)Serbest Sinir Uçları:Bazı sinir uzantıları almaçlar(reseptör) epitel içerisine kadar uzanır. 2 BAĞ VE DESTEK DOKU: En önemli özelliği; Hücrelerinin aralarında boşlukların bulunmasıdır.Bu doku diğer doku ve organların arasını doldurur.Embriyonun Mezenşimal hücrelerinden köken alır. -Görevleri: *-Mekanik desteklik sağlar. *-Kan ile Hücreler arasında madde alışverişini sağlar. *-Vücut savunmasında etkilidir. *-Dokuların tamiri ve yenilenmesinde etkilidir. *-Kan damarları ve sinirlerin vücudun heryerine yayılmasına sağlar. Bağ Dokusu Hücreler ve Hücrelerarası maddelerden oluşur -Bağ Dokusunun Hücreleri: 1-Fibrobastlar:Bağ dokusu iplikleri ve ara maddeyi sentezler.Bağ dokusu esas hücresidir. 2-Makrofajlar:Vücuda giren mikroorganizma ve yabancı cisimleri fagosite eder. Ölmüş hücreler vücutta temizlenir. 3-Pigment Hücreleri:Sitoplazmalarında melanin pigmenti bulunur.Renk vericidir. 4-Plazma Hücreleri:Organizmanın antikorlarını sentezler.Dolayısıyla bağışıklıkta etkendir. 5-Mast Hücreleri:Heparin salgılayarak kanın damar içerisinde pıhtılaşmasını önler. -Hücreler Arası Madeleri: Kollagen Lifler:Çekilmelere karşı dayanıklı olup en çok %5 oranında uzayabilirler. Elastik Lifler:Lastik gibi %100-140 oranında uzayabilir.Vücutta yay ödevi görebilir, esas maddesini elastin denilen protein oluşturur. Retiküler Fibriller:Retiküler bağ dokuda bulunurlar.Dokunun çeşitli yerlerinde ince ağsı yapılar oluştururlar. *-Bağ Doku Hücrelerarası Madde Özelliğine Göre -1-Temel Bağ Doku *-Sıkı Bağ Doku *-Elastik Bağ Doku *-Yağ Doku *-Retiküler Bağ Doku -2-Kan Doku -3-Kıkırdak Doku -4-Kemik Doku 2.1 Temel Bağ Doku ve Çeşitleri a-Temel Bağ Doku:İnsan organizmasında geniş bir alana yayılır.Hücreler ve fibrillerden yapılmıştır.Organların korunması ve beslenmesinde aktif rol oynar. b-Sıkı Bağ Dokusu:Lifler hücrelere göre daha sık bulunur.Basınc ve çekilmeye karşı dayanıklılık sağlar. c-Elastik DokuElastik fibriller bol bulunur.Gerilme ve esnek bir yapı gösterir. d-Yağ Doku:Yağ sentezi yapana hücrelere lipoblast adı verilir.Yağ dokusunun şu görevleri vardır. *-Besin depo etmek. *-Organ ve vucut parçalarının birbirine karşı kayganlaştırmak. *-Mekanik etkilerden canlıyı korumak. *-Derinin kurumasını önlemek. *-Vücut sıcaklığının korunmasında etkilidir. *-Kış uykusuna yatan hayvanlarda metabolik su kaynağıdır. e-Retiküler Bağ Doku:Retiküler hücrelerden oluşur.Bunlar karacigerde bulunan yıldız şeklindeki kupfer hücreleri ile birleşerek retikulo-endoteliyal sistem i oluştururlar.Bu sistem; depo etmek, antikor oluşumu ve fagosite yaparak savunma yapar. 2.2 Kıkırdak Doku: Embriyonun mezoderm tabakasından meydana gelmiştir.Yalnız omurgalılarda bulunur.Vücudun esnek-destek dokusunu oluşturur.Bu dokuda aynı epitel dokuda olduğu gibi kan damarı bulunmaz. Hücrelerarası madde; kollagen ve elastik fibriller ve dokuya desteklik sağlayan kondrin maddesinden ibarettir.Kıkırdak doku hücrelerine kondrosit adı verilir.Kondrositler bol miktarda su içerirler. Kıkırdak doku ; içerisindeki liflerin diziliş ve miktarına göre üç çeşittir. Hiyalin Kıkırdak:Kollagen fibrillerden dolayı dayanıklıdır.Kemikleşme ve yıkım çok sık rastlanılır.Kıkırdak hücrelerinin oluşturdukları gruplara kondron adı verilir. Elastik Kıkırdak :Bükülebilme özelliğine sahiptir.Kondron teşkil etmez.Fakat bol miktarda fibriller bulunur.Kulak bronş ve gırtlak kapağında bulunur. Fibröz Kıkırdak:Kollagen lifler bulunur.Kıkırdak hücreleri ve kondron seyrek olarak bulunur.Basınç ve çekmeye karşı çok dayanıklıdır. 2.3Kemik Doku: Doku ;Kemik hücreleri ve bunların salgıladığı ara madden oluşur.Hücreleri yassı ve oval olup, sitoplazmik uzantıları vardır.Hücreler dokuda bulunan lakün adı verilen boşluklarda bulunur. A-Kemik Hücreleri 1-Osteoblastlar:Kemik yapıcı hücrelerdir. 2-Osteositler:Lakünde bulunur ve kemik boşluklarını birbirlerine bağlayarak komşu osteositlerle teması sağlar. 3-Osteoklastlar:Kemiklere şekil vererek boşlukların oluşmasını sağlar. **Kökenleri aynı olan bu hücreler , fonksiyonlarına göre birbirilerine dönüşebilirler. B-Hücreler Arası Maddeler Fibriller , çeşitli organik ve inorganik maddelerden oluşmuştur.Ara maddedeki organik yapıya osein adı verilir ve protein tabiatında bir maddedir. **Hücrelerarası esas maddenin gösterdiği tertiplenmeye göre , kemik doku ikiye ayrılır. 1-Lamelsiz(süngerimsi)Kemik Doku: Uzun kemiklerin uç kısmındaki epifizde , kısa ve yassı kemiklerin yapısında (kafatası kemikleri) bulunur. 2-Lamelli (sert) Kemik Doku:Sinir ve damarların kemik içerisine girip çıktığı havers ve wolkman kanalları bulunur. Havers kanalları:Uzun kemiklerin eksenine paralel uzanan atar ve toplardamar ile sinirlerin bulunduğu kanaldır.Osteositler besinlerini bu kanaldan alır. Volkman Kanalı:Havers kanallarını birbirlerine bağlar. Kemik Zarı (Periost) :Kemik doku üzerinde bağ doku yapısında sarı , beyazımsı fibröz bir zar bulunur.Kemiklerin kırık ve harabiyetleri buradaki osteoblastlarla yeniden tamir edilir. 2.4 KAN DOKU: Kan ; plazma(%55) ve hücrelerden (%45) oluşan mezoderm kökenli bir dokudur. Kan santrifuj edilirse ; tüpün alt kısmında hücreler alt kısmında ise plazma birikir.Plazmadan fibrinogen çıkartılırsa geriye serum kalır. Hücrelerde ise en altta Alyuvar (%44) Akyuvar ortada (%1) en üstte ise Trombositler ince tabaka olarak görülür.Plazmanın %90-92’si su, geriye kalan kısmını ise proteinler, Aminoasitler, Karbohidratlar,Yağlar vb.madensel tuzlar v.b. bulunur. Kanın görevleri: Taşıma:Glikoz, Aminoasit , vitamin , m.tuzlar , su , O2 ve Co2 vb. Hormonların Taşınması:Endokrin bezden salgılanan hormonları hedef organları taşımak. Düzenleme Ph, su ve sıcaklık ..(homeostasi) Savunma Görevi:Antikor ve Lökositlerle. Kanamayı Durdurma:Pıhtılaşma 1-ALYUVARLAR:1mm3’te Erkekte;5-5,5milyon Kadında ; 4,5-5 milyon civarındadır.Memelilerde (deve hariç) yuvarlaktır ve çekirdeksizdir.Alyuvarın esas yapısını Hemoglobin oluşturur.Hemoglobinin yapısında iki grup vardır. Hem Grubu:Fe bulundurur.Bu grup O2 ve Co2 bağlar. Globin grubu: Alyuvar kırmızı ve sarı kemik iliğinde yapılırlar.128gün yaşarlar. 2-AKYUVARLAR:Vücudu yabancı maddelerden savunmakla görevlidir.Özelliği dokulara yayılabilmesidir.Kan akış yönün tersi yönünde hareket edebilirler. a-)Granülositler:Sitoplazmalarında lizozomlar granüllüdür. Nötrofil:Fagositoz yapar. Eozinofil:Fagositoz yeteneği azdır.Ürettiği madde ile savunucu görevi il ön plana çıkmaktadır. Bazofil:Heparin ve histamin salgılayarak savunma görevi yapar. b-)Agranülositler:Granülositlerden farklı olarak bölünebilir olmalarıdır. Monosit:Fagositoz yapar. Lenfosit:En küçük akyuvar çeşididir.Fagositoz yapamazlar.Aktif hale geldiklerinde T ve B olarak ikiye ayrılırlar 3-TROMBOSİTLER:Kanın pıhtılaşmasında önemlidir. 3 KAS DOKUSU: Düz, çizgili ve kalp kası olmak üzere kas dokusu üç çeşittir. 1-DÜZ KASLAR:İsteğimiz dışında ,otonom sinir sistemi etkisiyle çalışırlar.Çalışmaları yavaş olup düzensizdir.Hücre zarlarına sarkolemma . sitoplazmalarına da sarkoplazma adı verilir.Bu kas doku çeşidi iç organların hareketini sağlar.(*omurgasızlarda eklembacaklılar hariç harekette düz kasların etkisindedir) 2-ÇİZGİLİ KASLAR:İskelet kaslarıda denir.Hücreleri ince uzun,silindirik ve çok çekirdeklidir. 3-KALP KASI:Çizgili yapısı gösterir, istemsiz ve hızlı kasılıp yorulmayan kastır.Otonom sinirlerce kontrol edilir.Özelleşmiş hücreleri bölünemez yerine bağ doku oluşturur. 4 SİNİR DOKU: Embriyonun ektoderm tabakasından meydana gelmiştir.Sentrozomları kaybolduğu için bölünemezler.Nöron ve nöroglia olmak üzere iki yapıdan oluşur. 1-NÖRON:Nöron adı verilen sinir hücrelerinden oluşur.Dendrit , Hücre gövdesi , Akson olmak üzere üç yapıdan oluşur. a-)Dendrit:Hücre gövdesinden çıkan ince , kısa ve çok sayıda uzantılardır. b-)Hücre Gövdesi: Dendrit ve aksonun çıktığı ve çekirdeğin bulunduğu yapıdır. Mitakondri ,Golgi, nissl granülleri , nörofibriller içerir.(Nissl cisimcikleri ER ye benzer.) c-)Akson: Dendritten farklı tarafı kalın , uzun , ve tek olmasıdır.İki tip akson vardır. Bazı aksonlarda Miyelin kılıf adı verilen kalın yağ tabiatında bir örtü vardır.Miyelin kılıfın kesintiye uğradığı bölgelere Ranvier Boğumu adı verilir. Miyelin kılıfın üzeri ise nörolemma adı verilen bir zarla çevrilidir. Nörolemma şıvan hücrelerinden meydana gelmiştir.Miyelinli bölgede impulsun hızı 120m/s , miyelinsiz bölgede ise 12m/s dir. -*-Şekillerine Göre Nöronlar: 1-Tek Kutuplu (unipolar) 2-İki Kutuplu(Bipolar) 3-Çok Kutuplu(Multipolaar) -*-Görevlerine Göre Nöronlar: a-)Duyu Nöronları: Duyu reseptörlerinden ( göz, kulak v.b) aldıkları uyartılaarı MSS ne iletirler. b-)Ara Nöronlar:Merkezi sinir sisteminde bulunur.Ve buraya gelen bilgileri değerlendirir. c-)Motor Nöronlar:MSS (beyin , omurilik) inden gelen uyartıya kas ve salgı bezi gibi organları iletir. 2-NÖROGLİA:Merkezi sinir sistemi organlarında sinir hücrelerinin aralarını dolduran , onlara desteklik sağlayan ve beslenmelerine sağlayan hücrelerdir. Bunu iyon konsantrasyonunu düzenleyerek gerçekleştirirler. Dört çeşit hücre vardır. a-)Astrositler:Nöronları sıvı haldeki kanın etkisinden korurlar. b-)Mikroglia Hücreleri:Merkezi sinir sisteminin Makrofajlarıdır. c-)Oligodendrositler: MSS de akson ve dendrit boyunca dizili bulunurlar. d-)Ependim :Beyin ve Omurilik sıvısını salgılarlar.

http://www.biyologlar.com/hayvansal-dokular

Hayvansal dokular

Doku, bitki, hayvan ve insan organlarını meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğu. İlkel canlılar bütün hayatları boyunca bir tek hücre olarak kaldıkları halde yüksek organizmalar çok sayıda hücrelerin biraraya gelmesi ile meydana gelmiştir. Bitkisel organizmaları meydana getiren çok sayıdaki hücrelerin protoplastları birbirinden cansız hücre çeperleriyle ayrılmış olmakla beraber aralarında sıkı bir ilişki göstermektedir. Böyle hücre çeperi içinde bulunan, birbiriyle sıkı ilişki gösteren, aynı kökenden gelmiş protoplast topluluklarına doku, dokuların özelliklerini konu eden morfoloji biliminin dalına da histoloji (doku bilimi) denir. Dokuyu meydana getiren hücreler genellikle aynı ödevi görmekteyseler de doku tarifinde ön görülen temel düşünce fizyolojik olmaktan çok morfolojikseldir. Eğer fizyolojiksel bakımdan dokunun tarifi yapılacak olursa, kökenleri ayrı olsa bile aynı ödevi gören hücre toplulukları olarak yapılabilir ki, böyle daha geniş anlamda hücre topluluklarına doku sistemi denilmektedir. Labaratuvar-6Genel Biyoloji Labaratuvarı Web Sitesi (c) 2009 Utku GünerGENEL BİYOLOJİ LABORATUVARI-VIGENEL BİLGİ:Hayvansal dokularDoku, bitki, hayvan ve insan organlarını meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğu. İlkel canlılar bütün hayatları boyunca bir tek hücre olarak kaldıkları halde yüksek organizmalar çok sayıda hücrelerin biraraya gelmesi ile meydana gelmiştir. Bitkisel organizmaları meydana getiren çok sayıdaki hücrelerin protoplastları birbirinden cansız hücre çeperleriyle ayrılmış olmakla beraber aralarında sıkı bir ilişki göstermektedir. Böyle hücre çeperi içinde bulunan, birbiriyle sıkı ilişki gösteren, aynı kökenden gelmiş protoplast topluluklarına doku, dokuların özelliklerini konu eden morfoloji biliminin dalına da histoloji (doku bilimi) denir.Dokuyu meydana getiren hücreler genellikle aynı ödevi görmekteyseler de doku tarifinde ön görülen temel düşünce fizyolojik olmaktan çok morfolojikseldir. Eğer fizyolojiksel bakımdan dokunun tarifi yapılacak olursa, kökenleri ayrı olsa bile aynı ödevi gören hücre toplulukları olarak yapılabilir ki, böyle daha geniş anlamda hücre topluluklarına doku sistemi denilmektedir.Doku hücre bölünmesi sonucu meydana gelir. Tek hücreli organizmalarda bölünen hücreler birbirinden ayrılarak yeni birer birey vücuda getirdikleri halde, çok hücreli organizmalarda bölünen hücrelerden meydana gelen hücrelerin birbirinden ayrılmaması, geçit ve plasmodesma (plasmatik köprüler) gibi madde ve uyartı iletimini kolaylaştıran yapılar ile proplastları arasında sıkı ilişki kurulan hücre toplulukları bireyi meydana getirmektedir. Epitel DokuEpitel doku (kısaca epitel), çok az bir ara madde ile hücrelerin bir araya gelmesi sonunda oluşur. Bu doku iç ve dış yüzeyleri örter ve aynı zamanda bütün salgı bezlerinin önemli fonksiyonel kısımlarını da meydana getirir (sinir dokusunda da hücreler arası madde çok azdır ve bu bakımdan sinir dokusunun da epitel kaynaklı olduğu ileri sürülmektedir). Epitel, kan damarlarından diffüzyon yolu ile beslenir (iç kulağın stria vascularis epiteli hariç). Sinir lifleri ise çok az miktarda epitel içine kadar ilerler. Fonksiyonel olarak düşünüldüğünde epitel şu şekilde ayrılabilir : ¦ Örtü epiteli,¦ Bez epiteli,¦ Neuro-epitel (Duyu epiteli),¦ MyoepitelHalbuki, hücre tabakalarının sayısına ve üst yüzeydeki hücrelerin formlarına göre ele alınırsa, aşağıdaki şekilde bir sınıflama yapmak mümkündür : ¦ Yassı epitel (tek sıralı ve çok sıralı= tek katlı ve çok katlı), ¦ Kübik epitel Prizmatik epitel (silindirik epitel) ¦ Titrek tüylü epitel ¦ Geçiş epitelyumi Yassı Epitel Bulundukları yer ve fonksiyonlarına uygun olarak, tek katlı (sıralı) ve çok katlı (sıralı) olmak üzere ayrılırlar, Örneğin, akciğerlerin en son hava odacıkları ile, böbreklerin filtrasyon boşluklarında tek katlı yassı epitel türüne rastlanır. Aynı şekilde linfa ve kan damarlarının endoteli de tek katlı yassı epitelden meydana gelmiştir. Buna karşılık; ağız boşluğu, yutak ve yemek borusu yapısında çok katlı yassı epitel yer almıştır. Kübik Epitel Bu yapının hücreleri, kaldırım taşları gibi yüksek ve geniş bir oluşum gösterirler. Bunlar da yine kendi içinde tek katlı kübik epitel (birçok salgı bezi yapısında rastlanır) ve çok katlı kübik epitel (bunlar insanda sadece ter bezlerinin açılma kanalları duvarlarında görülür) olmak üzere ayrılırlar. Prizmatik Epitel Bu epitel türü zaman zaman "Silindirik epitel" olarak da belirtilir. Tek katlı prizmatik epitel mide ve barsakda, uterusda ve bazı diğer organlarda görülür. Çok katlı epitel türü ise, büyük bezlerin açılma kanallarında (tükrük bezleri ve gözyaşı bezinin kanalları gibi) görülebilir. Titrek Tüylü Epitel Hücrelerin serbest üst yüzlerinde ince ve hassas tüyler bulunur. Bu yapının tek katlı çeşiti tuba ve küçük bronşlarda, çok katlı olanı da burunda ve büyük hava yollarında görülür. Geçiş Epiteli Yassı epitele benzer görünümde ve çok katlı yapısal özelliktedir. Bu tür epitel yapıya idrar kesesi ve idrar yollarında rastlanabilir. Boş durumdaki idrar kesesinde çok katlı epitel yapısı tarzını ortaya koyarken, dolu kesede basık bir durum gösterirler. Bu türde yüzeysel hücreler büyük olup, yer yer iki hücre çekirdeği ihtiva ederler. Epitel yapının çok değişik ve önemli fonksiyonları vardır. Özet olarak bu fonksiyonlar aşağıdaki başlıklar altında toplanabilir. Koruma görevi : Vücudun dış yüzeyini ve vücut içindeki boşlukların yüzeyini örterek (döşeyerek) görevini yerine getirir. Derinin epidermisi gibi. Sekresyon görevi : Vücut için gerekli ve faydalı sekresyonu yapan salgı bezleri, epitel hücrelerin veya epitelial organların biraraya gelmesi ile oluşur. Salgı bezleri iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılırlar. Canlı organizma için fevkalade önemi olan "hormanlar" iç salgı bezi ürünüdürler ve doğrudan dolaşım sistemine verilirler. Resorpsiyon görevi : Barsakta görülen çıkıntıların (villus) epiteli buna güzel bir örnektir. Vücut için faydalı gıdaların buradan emilime tabi tutulması, yapıların önemini ortaya koyar. Uyarı alabilme görevi : Duyu epitelindeki duyu hücreleri buna güzel bir örnektir. Bu tür fonksiyonel oluşum, en güzel örneği ile gözün yapısında ortaya çıkar. Buradaki hücreler görme duyusu ile görevlidirler.

http://www.biyologlar.com/hayvansal-dokular-1

Genetik Bilgi Taşıyan Moleküller

DNA: Nucleik asitlerin hücre hayatı için önemi A-Oswgld Avery’nin yaptığı çalışmalar ve sonuçları Kapsülsüz pneumococlar farelerde hastalık oluşturmaz. Kapsüllü pneumococlar farelerde hasalık oluşturur. Kapsüllü pneumococlar ısıtılıp öldürülürse hastalık oluşturmaz. Isıtılıp öldürülmüş kapsüllü pneumococlarla canlı kapsülsüz pneumococlar birlikte farelerde hastalık oluşturur. Ölmüş kapsüllü pneumococların özütü ile canlı kapsülsüz pneumococlar birlikte farelerde hastalık oluşur. Açıklama: 5. çalışma sonunda ölen farelerin kanında kapsüllü pneumococlara rastlanması öldürülen kapsüllü pneumococların özütündeki DNA’ların kapsülsüz pneumococlara geçerek onları kalıtsal değişime uğratmış ve kapsül oluşturup hastalık meydana getirmelerine neden olmuştur. Sonuç:DNA Kalıtsal karerkterlerin oluşumunu belirler B-Bakteriofajlar üzerine yapılan çalışmalar: Not: Virüsler; yönetici molekül (DNA veya RNA) ve protein kılıftan oluşmuş canlılardır.Sitoplazma , organel ve enzim sistemleri yoktur. Obligat endoparazitler dir. Canlılıklarını, konukçu hücre içinde özel üreme gerçekleştirerek gösterirler. Bakteriofaj ın hayat devri: Virüs bakteri hücresi zarına tutunur ve protein kılıfta bulunan proteinler ile tanımlanır. Bakteri zarıdan virüs DNA’sı bakteri sitoplazmasına enjekte edilir. Protein kılıf dışarıda kalır. Virüs DNA’sı bakteri sitoplazmasında kendini eşleyerek sayısının artırır. Transkripsiyon ve translasyondan oluşan proteinler kılıflar oluşarak yeni virüsler meydana gelir. Bakteri hücresi parçalanır virüsler etrafa yayılarak yeni hücreleri enfekte ederler. Açıklama:Virüsten bakteri sitoplazmasına giren sadece DNA’dır. Bakteri sitoplazmasında Virüs DNA’sı hem kendini eşler hem de virüse özgü olan protein kılıfların oluşumunu sağlar. Sonuç: a) DNA uygun koşullarda kendine benzer yeni DNA’ların oluşumunu sağlar. b) DNA özgün karakterlerin oluşumunu sağlayan proteinlerin sentezlenmesini sağlar DNA’nın Moleküler yapısı 1-Fiziksel yapı: Wilkins; X-ışınım kırınım deseninden DNA molekülünün çift zincirli ve sarmal yapıda olduğunu belirtmiştir. 2-Kimyasal özellikleri: Chargaf DNA’nın hidrolizi sonunda molekülün ;Adenin,Timin,Guanin , Sitozin nucleotidlerden oluştuğu ve bunlar arasında değişmez oranların bulunduğunu belirtmiştir. Buna göre: a) A=T b)G=C c)A+G=T+C 3-Molekül modeli: Watson ve Crick DNA molekülümün fiziksel ve kimyasal özelliklerinden faydalanarak molekül modeli öne sürmüşlerdir. Modele göre: DNA molekülü çift zincirden oluşmuştur. İki zincir zayıf hidrojen bağları ile bir arada tutulurlar. İki zincirde karşılıklı olarak A-T ve G-C bulunur. Adenin ile Timin arasında ikili Guanın ile Sitozinin arasında ise üçlü zayıf hidrojen bağları bulunur. Molekül ip merdivene benzer. Basamakları organik bazlardan bağlantıları ise deoksiriboz ve fosforik asitlerden meydana gelir. İki zincir birbirine ters olarak bulunur. Molekül sarmal yapıdadır. Açıklama:Molekülün model yapısının iki önemli DNA işlevini açıklaması gerekmektedir. Bunlar: 1-Kendini doğrulukla eşlemesi 2-Protein sentezinin gerçekleşmesi DNA’nın kendini eşlemesi Meselson ve sthal bakterilerde yaptığı çalışmalarda DNA molekülünün kendini yarı korunumlu olarak eşlediğini belirtmişler ve Watson-Crick molekül modeli geniş geçerlilik kazanmıştır. Çalışmalar: 1-Bakteriler N15 içeren ortamda ard arda üretilerek DNA’larının N15 içermesi sağlanmış. Ağır azot (N15) içeren bakterilerin DNA’sı normal azot (N14) içeren DNA’lara göre %1 oranında artmıştır. Normal azotlarla ağır azotlar ultrasantrufüje tabii tutulurlarsa ağır azot içeren DNA’lar deney tüpünde daha altlarda bantlaşma meydana getirirler. 2-Ağır azotlu DNA’lara sahip bakteriler normal azotlu ortamda bir kez mitozla çoğaldıktan sonra oluşan yeni bakterilerin DNA’ları analiz edildiğinde bantlaşmanın normal DNA ile ağır DNA moleküllerinin arasında görülür. Bu DNA’ların melezdir. Zincirlerinden biri ağır azot içerirken diğerinin normal azot içerdiği görülür. 3-Melez DNA içeren bakteriler normal azot içeren ortamda bir kez daha mitozla üretilip DNA’ları incelendiğinde bakterilerden %50 sinin melez DNA, %50 sinin ise normal azot içeren DNA taşıdığı görülür. Normal azotlu ortamda ağır azot içeren DNA’ların kendini yarı korunumlu eşlemesi. 1.mitoz bölünme ile %100 melez DNA’lar oluşur 2.mitozda %50 melez %50 normal DNA’lar meydana gelir 3.Mitozda %75 normal % 25 melez DNA lar meydana gelir. DNA molekülünün kendini eşlemesi ile ilgili bağıntılar a)Her mitoz bölünmede DNA miktarı 2n kadar artar. (n=Bölünme sayısı) Örnek: 3 bölünme sonucu 23 = 8 DNA molekülü meydana gelir.( Bir DNA molekülünde iki DNA zinciri vardır. 3 bölünme sonunda toplam 16 DNA zinciri oluşur.). 2n . 2 = Bölünmeler sonunda oluşan DNA zincir sayısıdır.3 bölünme sonunda oluşan toplam DNA zinciri = 2 3 . 2 =16 bulunur. b)Farklı Besi ortam ortamlarında mitoz geçiren hücreden oluşacak yeni hücrelerdeki hibrid DNA molekülü sayısı bölünme sayısı ne olursa olsun her zaman 2 dir. (Hibrid=)Melez DNA sayısı = Farklı besi ortamında bölünmeye başlayan hücre sayısı . 2 bağıntısı ile bulunur. Örnek1: Bir hücreden 3 bölünme sonunda oluşacak melez DNA sayısı nedir: Yanıt 2 dir Örnek1: Bir hücreden 5 bölünme sonunda oluşacak melez DNA sayısı nedir: Yanıt 2 dir Örnek1: 5 hücreden 3 bölünme sonunda oluşacak melez DNA sayısı nedir: Yanıt 2.5=10 bulunur Soru: Ağır azot içeren 2 bakterinin normal azot içeren ortamda 3 kez mitoz geçirdiği varsayılırsa . 1-Oluşan DNA moleküllerinde melez sayısı nedir? 2-Oluşan DNA moleküllerinde Melez/Normal= ve Normal/Toplam DNA = oranları nedir. Yanıt: 1-Melez DNA sayısı bir hücre için 2 iki hücre için 2.2= 4 bulunur. 2-Bir hücre için toplam DNA 23 = 8 bulunur.İki hücre için toplam DNA= 2.8=16 bulunur. 16 DNA nın 4 Tanesi melez olduğuna göre. 16-4=12 normal azotlu DNA vardır. Melez/Normal=4/12=1/3 bulunur. Normal/Toplam DNA=12/16=3/4 bulunur DNA molekülü ile ilgili bazı önemli genellemeler Bir türün hücrelerindeki DNA miktarı aynıdır. DNA miktarı türlerde farklılık gösterir. Eşeyli üreyen canlılarda mayozla oluşan gametler türe özgü DNA nın ½ sini taşır. -Hayvanlarda somatik hücreler 2n, üreme hücreleri n kromozom taşırlar. -Bitkilerde somatik hücreler 2n, endosperm 3n, üreme hücreleri n kromozom taşırlar Eşeyli üreyen canlılarda tür DNA’sının sabit kalması Mayoz ve Döllenme ile gerçekleşir. Bölünen hücrelerin değişik evrelerinde DNA miktarı değişir. Her türün DNA niteliği ve niceliği özgündür. DNA molekülünün farklılığı Nucleotid sayısı Çeşit oranı Nucleotid dizilişi Tekrarlanma şekli Kendini eşler ve RNA sentezlenmesine kalıplık eder. DNA’ daki protein sentezinde rol oynayan anlamlı bölgelere gen denir Suda çözünmez. Tek çeşittir.( Yapı ve görev olarak ) Genetik bilgi nucleus DNA’ sı ile taşınır. Eukaryot hücrelerde kalıtsal DNA histamin ve protamin molekülleriyle çevrilidir. Prokaryotik hücrelerin DNA’sı ve eukaryot hücrelerde Mitokondri ve kloroplast DNA’ ları çıplaktır. Yapısında C , H , O , N , P bulunur. DNA’ nın en küçük işlev birimine kod (Triple) denir. Kromozom DNA molekülü DNA zinciri Gen Kod DNA’ nın eşlenmesini r3 / r2 hacim / yüzey ) oranının büyümesi uyarır. DNA ‘ nın Görevleri Hücrede hayatsal olayları kontrol eder. Kalıtsal bilgiyi yeni nesillere aktarır. Genlerin yapısını oluşturur. Yaşamın ( Enzim , Protein sentez bilgisi ) sırrını taşır. DNA İle İlgili Bağlantılar A = T ve G= C Purin = Primidin Toplam nucleotid = A+T+G+C 2’li hidrojen bağı = A=T 3’lü hidrojen bağı = G=C Toplam nucleotid . ½ = Purin veya primidin Nucleotid sayısı = Pentoz (deoksiriboz) = (Fosforik asit) n+4 Toplam H bağı sayısı = 2’li H bağı x 2 + 3’lü hidrojen bağı x 3 Toplam H bağı sayısı = Toplam nucleotid + Guanin RNA: Eukoryatik hücrelerde nukleus , mitekondri , kloroplast , ribozom , sitoplazmada bulunur. Prokaryotik hücrelerde ise ribozom ve sitoplazmada bulunur.. Yapıtaşları Adenin ,Guanin ,Urasil ve Sitozin’ dir. Hücrelerde yapı ve özellik bakımından 3 tip RNA vardır 1-m-RNA ‘nın Özellikleri DNA üzerinde sentezlenir. Sentezine kalıp ödevi sadece tek zincir yapar diğeri tamamlayıcıdır. Tek zincirdir. Düz zincir halindedir. Anlamlı üçlü nucleotid dizisine kodon denir. Yapısındaki kodon sayısı en az sentezlenecek proteindeki aminoasit sayısı kadardır. NOT : Alyuvarlarda DNA olmadığından yönetici molekül rolünü sentezlenmiş RNA’ lar yürütür. Ayrıca bazı yönetici molekül ve kalıtsal bilgileri taşıyıcı molekül RNA’ dır. NOT : m-RNA’ nın okunması evrenseldir. Hayvansal protein sentezinde görev alan bir m-RNA bitki hücresine konursa yine hayvansal protein sentezler. m-RNA belirli bir protein sentezi için özelleşmiştir. m-RNA aynı tip proteinin sentezinde defalarca kullanılır. İhtiyaç bitince nucleotidlerde yıkılır. RNA çeşitleri içinde oran olarak en az olanıdır. %5 Yapı özellikleri evrenseldir. Okunması da evrenseldir. (Transkripsiyon ve Translasyon) Nucleotid dizilimi genin tersi tamamlayıcı dizinin aynısıdır. (Timin yerine Urasil bulunur.) Sentezlenen m-RNA da gen bölgesinin ½ kadar nucleotit bulunur. Okunması AUG veya GUG ile başlar UAA , UAG , UGA kodon ları ile sonlanır . Bazı virüslerde kalıtsal bilginin saklanması ve yeni nesillere taşınmasını sağlar . Hücrelerde o an için var olan m-RNA çeşit sayısı Hücre Karakteri Aktif Gen Sayısı Sentezlenecek Protein Çeşit Sayısı na bağlıdır. Bir türün farklı hücrelerinde var olan m-RNA çeşit sayısı farklıdır. Kalıtsal bilgi (Sentezlenecek proteindeki a .a . sayısı , çeşidi , yeri , sıralanışı) m-RNA’ da ki nucleotit dizilişine göre belirlenir. Kalıtsal bilginin hücrede kullanılması m-RNA aracılığıyla gerçekleşir.DNA ‘nın anlamlı nucleotit dizisi (Gen) den aldığı şifreye uygun olarak protein sentezine kalıplık eder. Yapısında zayıf H bağları bulunmaz. 2-r-RAN’ nın Özellikleri Ribozom ların yapısında bulunur. Nucleusta sentezlenir. Sitoplazmada toplam RNA nın %80 ‘i kadardır. Her çeşit proteinin sentezinde rol oynarlar. Defalarca kullanılırlar. Yapısında zayıf hidrojen bağları vardır. Protein sentez bilgisinin adım adım okunmasında rol oynarlar. m-RNA ve t-RNA nın ribozom lara bağlanmasını sağlar. 3-t-RNA’ nın Özellikleri En küçük (en az nucleotit içeren) RNA dır. Çözünür RNA dır. Belirli bir amino aside özelleşmiştir. Protein çeşidine özelleşme göstermez. Değişik protein sentezinde defalarca kullanılır. Amino aside özelleşme anti kodonla bağlantılıdır. Hücrede en az 20 çeşit t-RNA vardır. En çok 61 olması beklenir. Toplam RNA’ nın % 15’ ini oluşturur. Toplam 70 nucleotitden oluşmuştur. Yapısında zayıf H bağları bulunur. RNA’ nın DNA ya Benzer Özellikleri DNA üzerinde sentezlenmesi. Organik baz olarak Adenin , Guanin , Sitozin in bulunması. Fosfodiester bağlarına sahip oluşu. m-RNA hariç zayıf hidrojen bağları bulunuşu. İnterfazda sentezlenmesi. Kalıtsal özelliklerinin oluşması ve yaşamsal olayların gerçekleştirilmesi. Nukleus kloroplast ve mitekondri de bulunuşu. RNA’ nın DNA dan farklı Yönleri Tek zincir oluşu. Timin yerine urasil bulundurması. Sitoplazma ve ribozomlarda bulunması. İşlevi bitirdikten sonra yıkılması. (Hidrolizle) Daha küçük molekül yapıda olması. Kendini eşleyememesi. Yapı ve görev olarak 3 çeşit olması. Bölünme hariç her zaman sentezlenirler. Nucleik Asitlerin Yaşam İçin Önemi En ilkelden (virüs) en gelişmiş canlıya kadar hapsinde vardır. Hücrenin en önemli ve en büyük organik molekülleridir. Hücredeki hayatsal olayları ( sentez , yıkım , hücre bölünmesi vb.) kontrol eder. Kalıtsal özelliklerin yeni hücrelere (nesillere) taşınmasından ve saklanmasından görevlidir. Yapı ,işlev ve fonksiyonları evrenseldir. (Bütün hücrelerde aynıdır.)

http://www.biyologlar.com/genetik-bilgi-tasiyan-molekuller

AKCİĞER DİSEKSİYONU

LABARATUVAR ÖDEVİM İÇİN BU KONU HAKKINDA BİLGİ SAHİBİ OLMAM GEREKİYOR. FAKAT BEN HALA KAYDA DEĞER BİR BİLGİYE ULAŞAMADIM YARDIMCI OLURSANIZ SEVİNİRİM.

http://www.biyologlar.com/akciger-diseksiyonu

ORGANİK MADDELER - ORGANIK BİLEŞİKLER

Organik madde bilgisi biyoloji eğitiminin temelini oluşturmaktır.Bütün biyoloji konuları ile ilişkili olan ve onlar için bağlayıcı rol üstlenen bu konunun iyi anlaşılması; biyolojide bilgi birikimi için esastır. Bu nedenle organik madde çeşitlerini, özelliklerinin, görevlerini, benzerlik ve farklılıklarını kavramak ders ve ÖSS için yeterli olacaktır. ORGANIK BİLEŞİKLER KARBONHİDRATLAR: A-Monosakkaritler: Genel Özellikleri 1-Hücre zarından geçerler 2-Hidrolize uğramazlar 3-Kan ve doku sıvısında bulunurlar 4-Karbonhidratların yapıtaşlarıdır 5-Fotosentezin ilk ürünleridir 6-Hücrede depolanmazlar 7-Riboz ve deoksiriboz nukleik asitlerin yapısına katılırlar 8-Suda çözünürler 9-Protein ve yağlarla bileşik oluşturabilirler 10-Enerji verici olarak kullanılırlar 11-Yapılarında glikozit bağı bulunmaz 12-Benedikt çözeltisiyle ısıtılırsa kiremit kırmızısı renk verirler Örn:Glikoz,Galaktoz,Fruktoz,Mannoz,Ksiloz,Arabinoz B- Disakkaritler: Genel özellikleri : 1-Hücre zarından geçemezler 2-Sindirim enzimlerinden etkilenirler 3-Bitki ve memelilerde depolanabilir-memelilerde laktoz bitkilerde sukroz 4-Suda çözünürler 5-Kanda bulunmazlar.Sütte bulunurlar 6-Yapısında glikozit bağı vardır Örn:Maltoz,Laktoz,Sukroz Glikoz + GlikozMal toz + Su Glikoz + FrüktozSukroz + Su Glikoz + GalaktozLaktoz + Su C- Polisakkaritler Genel özellikleri: 1-Hücre zarından geçemezler 2-(n)kadar glikozun birleşmesinden oluşurlar. 3-Sindirim enzimleriyle hidrolize edilirler. 4-(n-1)kadar su harcanır. 5-Kanda bulunmazlar. 6-Hayvanlarda ve bakterilerde glikojen bitkilerde nişasta olarak depolanır 7-Selüloz bitkilerde çeper maddesi olarak kullanılır. 8-Bitki ve hayvanlarda sentezlenebilir. 9-Selüloz bazı tek hücreliler hariç diğer canlılar tarafından sindirilemez. Çeşitleri: 1- Nişasta: Lügolle mavi renk verir. 2- Glikojen : lügolle kahve rengi verirler. 3- Selüloz: lügolle boyanmazlar. 4- Pektin 5- Kitin a-Nişasta Genel Özellikleri 1-N kadar glikozun dehidrasyon undan oluşur. 2-Olayda n-1 kadar H2O oluşur. 3-Olayda n-1 kadar glikoz bağı kurulur. 4-Bitkilerde depo karbonhidrattır. 5-Suda çözünmez. 6-Hücre zarından geçemez. 7-Sentezleri hücre içinde olur. 8-Hidrolizlerinde n-1 kadar su harcanır. 9-Hidrolizleri hücre içinde ve hücre dışında olabilir. 10-Lu gol ile mavi , mor rengi verir. 11-Amilaz enzimi ile maltoz a yıkılırlar. 12-Kanda görülmez. b-Glikojen Genel Özellikleri 1-N kadar glikozun dehidrasyon ile birlaşmesinden oluşur. 2-Olayda n-1 kadar H2O açığa çıkar. 3-Olayda n-1 kadar glikozit bağı kurulur. 4-Sentezleri karaciğer ve çizgili kas hücrelerin de gerçekleşir. 5-Hayvansal depo karbonhidrattır. 6-Suda çözünür. 7-Hücre zarından geçemez. 8-Sentezleri Hücre içinde gerçekleşir. 9-Hidrolizinde n-1 kadar su harcanır. Olay hücre içinde ve hücre dışında gerçekleşebilir. 10-Lu gol ile kahverengi rengini verir. 11-Kanda görülmez. c-Selüloz Genel Özellikler. 1-n kadar glikoz dehidrasyonu ile birleşmesinden oluşur. 2-Olayda n-1 kadar ters glikoz bağı oluşur. 3-Olayda n-1 kadar H2O açığa çıkar. 4-Sentezleri hücre içinde gerçekleşir. 5-Hayvanlarda bazı bakteriler ve birkaç omurgasız hariç hidroliz enzimleri bulunmaz. 6-Bitkilerde yapı karbonhidrattır. Hücre çeperini oluşturur. 7-Suda çözünmezler. 8-Lugol ile boyanmazlar. Karbonhidratların görevleri 1) Canlılarda enerji verici madde olarak kullanılır. 2) Bitki , mantar ve bazı bakterilerin hücre çeperi esas maddesini oluşturur. 3) Hücre zarlarında protein ve yağlarla bileşikler oluşturarak tanımlayıcı ve tanıyıcı maddeler olarak görev yaparlar. 4) DNA , RNA , ATP , FAD , NAD gibi önemli organik maddelerin yapılarına katılırlar. NOT : Hücrelerde kloroplast , levkoplast ,golgi aygıtı gibi organellerde sentezlenirler. Reaksiyona göre : HidrolizHidrolaz OksidasyonOksidaz YAĞLAR: Genel Özellikleri 1-Suda erimezler. 2-Eter , alkol , aseton gibi organik çözücülerde erirler. 3-C ve O oranından fazla olduğundan enerji verimide fazladır. 4-Hücre zarından geçemezler. 5-1 mol gliserol 3 mol yağ asidin dehidrasyon ile birleşmesinden oluşur. 6-Sentezlerinde 3 ester bağı kurulur. 7-Sentezlerinde 3 mol H2O açığa çıkar. 8-3 mol H2O ile hidrolize edilirler. 9-Yağların hidrolizi lipaz ile gerçekleşir. 10-Sudan III ile kırmızı renk verirler. 11-Bitki ve hayvan hücrelerinde depolanabilirler. 12-Hücre zarlarının esas yapısını oluştururlar. Çeşitleri : a-Nötral yağlar : Depo ve enerji verici olarak görev alır. b-Fosfolipid : Hücre zarının temel maddesidir. c-Glikolipit : Hücre zarı ve sinir hücrelerinde bulunur. d-Steroidler : Vit-D , bazı hormonlar , safra tuzları , kolesterol , eterik yağ , kauçuk vb.. maddelerin oluşumunu gerçekleştirerek canlılar düzenleyici görev alırlar. e-Kolesterol:Hayvanlarda hücre zarında ve derinin yapısında bulunur. Diğer steroid lerin oluşumunda rol alır. Yağların görevleri : 1-Enerji kaynağı olarak kullanılırlar. 2-Hücre zarı yapısına katılırlar. 3-Bazı hormonların yapısını oluştururlar. 4-A,D,E,K vitaminlerinin emilimini sağlarlar. 5-Isı kaybını önlerler. 6-Organ ve vücudu mekanik etkilerden korur. 7-Göç eden ve kış uykusuna yatan canlıların besin ve su (metabolik su ) kaynağıdır. Vitaminler: Özellikleri 1-Hücre zarından geçebilirler 2-Sindirim enzimlerinden etkilenmezler 3-Kanda görülürler 4-Vücudumuzdaki yaşamsal olayları denetlerler 5-Karaciğerde A ve Deride D vitaminleri (öncül maddelerden) üretilebilir 6-A-D-E-K vitaminleri yağda çözünür ve vücudumuzda biriktirilir 7-B-C vitaminleri suda çözünür vücudumuzda biriktirilmez. Vücudumuzda en çok eksikliği görülen vitaminlerdir. 8-Bazıları Işık bazıları ısıdan etkilenebilir. 9-İnsan A ve D vitamini hariç diğer vitaminleri dışarıdan hazır olarak almak zorundadır 10-Yeterli gün ışığı almayan bölgelerde D vitamini yetersizliği görülür PROTEİNLER: Genel Özellikleri 1-N(Aminoasit)’in dehidrasyonu ile birleşmeleri ile oluşur. 2-Yapımında en az 1 çeşit aminoasit bulunur. 3-Yapımında en çok 20 çeşit aminoasit bulunur. 4-Sentezlerinde n-1 kadar H2O açığa çıkar. 5-Hücrede ribozom larda sentezlenir. 6-Hücrelerde kullanılan karakter çeşidi kadar protein bulunur. 7-Hidrolizinde n-1 kadar H2O açığa çıkar. 8-Yapısında n-1 kadar peptid bağı bulunur. 9-Globülar (küresel) proteinler enzimler ve hormonlar suda çözünür. Lifli proteinler hücre zarı kes ve derideki yapısal proteinler suda çözünmez. 10-Biuret çözeltisi ile mor renk , nitrik asit ile sari renk verirler. 11-Hücre zarından geçemezler. 12-Kan ve doku sıvısında bulunurlar. 13-Her canlının proteini kendine özgüdür. Ancak canlılarda kullanılan ortak proteinlerde vardır. ÖRN : Solunum enzimleri 14-Benzer proteinlerde amino asitlerin sayısı , dizilişi , sırası ve tekrarlanışı aynıdır. Farklı proteinlerde farklıdır. 15-Yapısında peptid , hidrojen bağı ve disülfit bağları vardır. Amino asitler Genel Özellikleri 1-Suda çözünürler. 2-Hücre zarından geçerler. 3-Sindirim enzimlerinden etkilenmezler. 4-Molekül er yapıları: H | H2N-- C--COOH | R 5-Bütün amino asitlerde değişen sadece radikal gruptur. 6-A.asitlerin amino grubu asit, karboksil grubu baz özelliktedir. Bu nedenle 7-Kuvvetli asitler karşısında baz, kuvvetli bazlar karşısında asit gibi davranır. 8-Kanda ve doku sıvısında bulunurlar. 9-Peptid bağları :A.asitlarin amino grubu ile karboksil grupları arasında kurulur. Protein çeşitliliğinin nedenlerini belirleyen etkenler : a) Amino asit sayısı. b) Amino asitlerin çeşidi . c) Amino asitlerin dizilişi. d) Amino asitlerin tekrarlanışı. e) Amino asitlerin birbirlerine oranı. Proteinler DNA’daki kalıtsal şifreye göre sentezlenir. Bu şifre proteinin amino asitlerinin sayısı , sıralanışı dizilişi ve tekrarlanışını belirler. Amino asitlerin birinin sayısı sırası değişirse farklı proteinler ortaya çıkar. Kalıtsal bilgideki değişmeler proteinlerde de değişmeye yol açar. ler proteinlerde de değişmeye yol açar. Proteinlerin ilk sentezlendiklerinde sahip oldukları primer yapı fonksiyonel değildir. Primer yapıda oluşan zayıf hidrojen bağları ile protein boyut kazanarak fonksiyonel olan sekonder , tersiyer ve kuaterner yapılar oluşur. Zayıf hidrojen bağlarının yüksek ısı , asit , yüksek basınç gibi etkilerle bozulmasına dolayısı ile fonksiyonun kaybedilmesine neden olur. Bu yapının bozulması olayına denaturasyon adı verilir. Proteinlerin Görevi 1-Yapısal görevi : Hücre zarı , organel , kas hücrelerinde aktin miyozin flamentleri gibi yapıları oluşturur. 2-Enzim görevi : Biyokimyasal reaksiyonları katalizler. 3-Taşıma görevi : Hemoglobin vücutta O2 ve CO taşır. 4-Tanıma görevi : Hücre zarındaki özel proteinler moleküllerin tanınıp hücreye alınmasında rol oynar. 5-Hormonal görev : Hormonların yapısını oluşturarak vücutta yaşamsal olayların düzenlenmesinde rol oynar. 6-Savunma görevi : Antikorlar halinde vücudun savunmasında rol alır. 7-Enerji kaynağı : Gereksinim duyulduğunda enerji kaynağı olarakta kullanılır. 8-Osmotik basıncın korunmasında : Kanda bulunan proteinler kan ile doku sıvısı arasında osmotik basıncın ayarlanmasını sağlayarak madde alış verişinde rol oynar. 9-Dokularda fonksiyonel yapı olarak : Kaslarda aktin ve miyozin , bağ dokusunda fibroblastların oluşturduğu lifler , sinir dokusunda nöronlar. 10-Akseptör olarak : Klorofil ve ışık akseptörleri . 11-Koruma : Yılan zehiri gibi. ENZİMLER : Canlılarda Hücrede gerçekleşen biyokimyasal reaksiyonlar dış ortamdaki reaksiyonlara göre a) Daha hızlı b) Düşük ısıda c) Dar PH derecesinde gerçekleşir. Hücredeki biyokimyasal reaksiyonların gerçekleşmesini sağlayan biyolojik katalizör olan enzimlerdir. Enzimlerin görevleri 1) Reaksiyon hızının canlı için yeterli olması 2) Reaksiyonun başlaması için gerekli aktivasyon enerjisinin düşürülmesi 3) Reaksiyon oluşurken açığa çıkan enerjinin canlıya zarar vermeyecek düzeyde tutulması Enzim çeşitleri : a) Basit enzimler : Sadece proteinden oluşmuş enzimler . ÖRN: Bütün sindirim enzimleri , üreaz b) Bileşik enzimler : Protein olan esas kısım ve protein olmayan organik veya inorganik yardımcı kısımlardan meydana gelir. Protein kısım = Apoenzim Yardımcı kısım = Organik ise koenzim(vitaminler) İnorganik ise kofaktör(Ca,K,Na) Apoenzimle koenzim (kofaktör) ‘in oluşturduğu yapıya holo enzim denir. Enzimlerin genel özellikleri: 1-Her enzim özel bir substratı etkiler. 2-Substratın yüzey artışı enzim etkinliğini artırır. 3-Her enzim özel bir kofaktör (koenzim) le çalışır. 4-Bir kofaktör (koenzim) birden çok enzimin yardımcı kısmı olabilir. 5-Her hücre kendi enzimini kendi üretir. 6-Her hücrede kimyasal reaksiyon çeşidi kadar enzim çeşidi vardır. 7-Enzimler reaksiyonları hızlandırırlar veya yavaşlatırlar. 8-Enzimler tepkimeden değişmeden çıkarlar. (harcanmazlar) ve tekrar tekrar kullanılırlar. 9-Enzimler hücre dışında da etkendirler. 10-Enzimler protein yapıdadırlar. Proteinlerin yapısını bozan her şey (PH, Isı vb.) enzimin yapısını da bozar. 11-Enzimatik reaksiyonlar çift yönlüdür. 12-Enzimler belirli bir PH değerinde aktifleşirler. ÖRN: Pepsin , PH=2 , Tripsin PH=8,5 13-Her enzim bir gen tarafından kontrol edilir. 14-Enzimler tek veya takımlar halinde çalışırlar. 15-Bazı enzimler inaktif olarak üretilir. Aktivatörlerle aktif hale getirilir. HCI ÖRN : PepsinojenPepsin (inaktif) (aktif) 16-Bazı maddeler (metal iyonları ve zehirler) enzimlerin aktif bölgeleri ile birleşip onları etkisiz hale getirir. 17-Birleşik enzimlerde substratı tanıyan protein kısmıdır. Bağlanma ve etkinlik ise kofaktör (koenzim) ile gerçekleşir. Enzimlerin Çalışmasına Etki Eden Faktörler : 1- Ortam Isısı : a) Düşük Isı : Kinetik enerji azalır. Reaksiyon yavaşlar.Dönüşümlüdür. b) Yüksek Isı : Enzimlerin protein olan yapısını bozar.Dönüşümsüzdür. 2- Ortam PH ‘ ı : Asitler ve bazlar enzimlerin hızını yavaşlatır. Enzimlerin en etkin olduğu PH değeri 7 dir. a) Enzimin yapısını bozarlar. b) Substratın yapısını bozarlar. c) Enzim koenzimin (kofaktör) ayrışmasına neden olurlar. d) Enzimle substrat arasına girerek birleşmeye engel olurlar. Ancak bazı enzimler farklı PH derecesinde aktif olurlar. ÖRN : PepsinPH = 2 TripsinPH = 8,5 gibi 3- Enzim miktarı:Belli oranda substrat bulunan ortama enzim ilave edildikçe reaksiyon hızlanır ve en hızlı noktada substrat bitince reaksiyon durur. 4- Substrat miktarı : Enzim miktarı sabit tutulup substrat miktarı arttırıldıkça reaksiyon hızlanır. Enzimlerin doygunluk anından sonra belirli hızla devam eder ve biter. 5- Substrat yüzeyi : Enzimler substrata dış yüzeyden etki ederler yüzey arttıkça enzim etkinliği artar. Not:Enzim miktarıda artarsa 6- Ortamdaki diğer maddeler a) Aktivatörler:(Vitamin,hormon,safra tuzu vb) b) İnhibitörler:(Ağır iyonlar,toksinler,zehir vb) Enzimlerin Adlandırılması Etkilendikleri substratın veya reaksiyonun sonuna –az eki getirilerek adlandırılırlar. Substrata göre : LipidLipaz MaltozMaltaz ProteinProteinaz Reaksiyona göre : HidrolizHidrolaz OksidasyonOksidaz Nucleik asitlerin hücre hayatı için önemi A-Oswgld Avery’nin yaptığı çalışmalar ve sonuçları: 1-Kapsülsüz pneumococlar farelerde hastalık oluşturmaz. 2-Kapsüllü pneumococlar farelerde hasalık oluşturur. 3-Kapsüllü pneumococlar ısıtılıp öldürülürse hastalık oluşturmaz. 4-Isıtılıp öldürülmüş kapsüllü pneumococlarla canlı kapsülsüz pneumococlar birlikte farelerde hastalık oluşturur. 5-Ölmüş kapsüllü pneumococların özütü ile canlı kapsülsüz pneumococlar birlikte farelerde hastalık oluşur. Açıklama: 5. çalışma sonunda ölen farelerin kanında kapsüllü pneumococlara rastlanması öldürülen kapsüllü pneumococların özütündeki DNA’ların kapsülsüz pneumococlara geçerek onları kalıtsal değişime uğratmış ve kapsül oluşturup hastalık meydana getirmelerine neden olmuştur. Sonuç:DNA Kalıtsal karerkterlerin oluşumunu belirler B-Bakteriofaglar üzerine yapılan çalışmalar: Not: Virüsler; yönetici molekül (DNA veya RNA) ve protein kılıftan oluşmuş canlılardır.Sitoplazma , organel ve enzim sistemleri yoktur. Obligat endoparazitler dir. Canlılıklarını, konukçu hücre içinde özel üreme gerçekleştirerek gösterirler. Bakteriofagın hayat devri: 1-Virüs bakteri hücresi zarına tutunur ve protein kılıfta bulunan enzimleri ile zarı eritir. 2-Eriyen zardan virüs DNA’sı bakteri sitoplazmasına geçer. Protein kılıf dışarıda kalır. 3-Virüs DNA’sı bakteri sitoplazmasında kendini eşleyerek sayısının artırır. 4-Oluşan her DNA’nın etrafında protein kılıflar oluşarak yeni virüsler meydana gelir. 5-Bakteri hücresi parçalanır virüsler etrafa yayılarak yeni hücreleri enfekte ederler. Açıklama:Virüsten bakteri sitoplazmasına giren sadece DNA’dır. Bakteri sitoplazmasında Virüs DNA’sı hem kendini eşler hemde virüse özgü olan protein kılıfların oluşumunu sağlar. Sonuç: a) DNA uygun koşullarda kendine benzer yeni DNA’ların oluşumunu sağlar. b) DNA özgün karakterlerin oluşumunu sağlayan proteinlerin sentezlenmesini sağlar. DNA’nın Moleküler yapısı: 1-Fiziksel yapı: Wilkins; X-ışınım kırınım deseninden DNA molekülünün çift zincirli ve sarmal yapıda olduğunu belirtmiştir. 2-Kimyasal özellikleri: Chargaf DNA’nın hidrolizi sonunda molekülün ;Adenin,Timin,Guanin , Sitozin nucleotidlerden oluştuğu ve bunlar arasında değişmez oranların bulunduğunu belirtmiştir. Buna göre: a) A=T b)G=C c)A+G=T+C 3-Molekül modeli: Watson ve Crick DNA molekülümün fiziksel ve kimyasal özelliklerinden faydalanarak molekül modeli öne sürmüşlerdir. Modele göre: 1-DNA molekülü çift zincirden oluşmuştur. 2-İki zincir zayıf hidrojen bağları ile bir arada tutulurlar. 3-İki zincirde karşılıklı olarak A-T ve G-C bulunur. 4-Adenin ile Timin arasında ikili Guanın ile Sitozinin arasında ise üçlü zayıf hidrojen bağları bulunur. 5-Molekül ip merdivene benzer. Basamakları organik bazlardan bağlantıları ise deoksiriboz ve fosforik asitlerden meydana gelir. 6-İki zincir birbirine ters olarak bulunur. 7-Molekül sarmal yapıdadır. Açıklama:Molekülün model yapısının iki önemli DNA işlevini açıklaması gerekmektedir. Bunlar: 1-Kendini doğrulukla eşlemesi 2-Protein sentezini gerçekleştirmesi DNA’nın kendini eşlemesi Meselson ve sthal bakterilerde yaptığı çalışmalarda DNA molekülünün kendini yarı korunumlu olarak eşlediğini belirtmişler ve Watson-Crick molekül modeli geniş geçerlilik kazanmıştır. Çalışmalar: 1-Bakteriler N15 içeren ortamda ard arda üretilerek DNA’larının N15 içermesi sağlanmış. Ağır azot (N15) içeren bakterilerin DNA’sı normal azot (N14) içeren DNA’lara göre %1 oranında artmıştır. Normal azotlarla ağır azotlar ultrasantrufüje tabii tutulurlarsa ağır azot içeren DNA’lar deney tüpünde daha altlarda bantlaşma meydana getirirler. 2-Ağır azotlu DNA’lara sahip bakteriler normal azotlu ortamda bir kez mitozla çoğaldıktan sonra oluşan yeni bakterilerin DNA’ları analiz edildiğinde bantlaşmanın normal DNA ile ağır DNA moleküllerinin arasında görülür. Bu DNA’ların melezdir. Zincirlerinden biri ağır azot içerirken diğerinin normal azot içerdiği görülür. 3-Melez DNA içeren bakteriler normal azot içeren ortamda bir kez daha mitozla üretilip DNA’ları incelendiğinde bakterilerden %50 sinin melez DNA, %50 sinin ise normal azot içeren DNA taşıdığı görülür. Normal azotlu ortamda ağır azot içeren DNA’ların kendini yarı korunumlu eşlemesi. 1.mitoz bölünme ile %100 melez DNA’lar oluşur 2.mitozda %50 melez %50 normal DNA’lar meydana gelir 3.Mitozda %75 normal % 25 melez DNA lar meydana gelir. Önemli notlar:( DNA molekülünün kendini eşlemesi ile ilgili bağıntılar.) a)Her mitoz bölünmede DNA miktarı 2n kadar artar. (n=Bölünme sayısı) Örnek: 3 bölünme sonucu 23 = 8 DNA molekülü meydana gelir.( Bir DNA molekülünde iki DNA zinciri vardır. 3 bölünme sonunda toplam 16 DNA zinciri oluşur.). 2n . 2 = Bölünmeler sonunda oluşan DNA zincir sayısıdır. 3 bölünme sonunda oluşan toplam DNA zinciri = 2 3 . 2 =16 bulunur. b)Farklı Besi ortam ortamlarında mitoz geçiren hücreden oluşacak yeni hücrelerdeki hibrid DNA molekülü sayısı bölünme sayısı ne olursa olsun her zaman 2 dir. (Hibrid=)Melez DNA sayısı = Farklı besi ortamında bölünmeye başlayan hücre sayısı . 2 bağıntısı ile bulunur. Örnek1: Bir hücreden 3 bölünme sonunda oluşacak melez DNA sayısı nedir: Yanıt 2 dir Örnek1: Bir hücreden 5 bölünme sonunda oluşacak melez DNA sayısı nedir: Yanıt 2 dir Örnek1: 5 hücreden 3 bölünme sonunda oluşacak melez DNA sayısı nedir: Yanıt 2.5=10 bulunur Soru: Ağır azot içeren 2 bakterinin normal azot içeren ortamda 3 kez mitoz geçirdiği varsayılırsa . 1-Oluşan DNA moleküllerinde melez sayısı nedir? 2-Oluşan DNA moleküllerinde Melez/Normal= ve Normal/Toplam DNA = oranları nedir. Yanıt: 1-Melez DNA sayısı bir hücre için 2 iki hücre için 2.2= 4 bulunur. 2-Bir hücre için toplam DNA 23 = 8 bulunur.İki hücre için toplam DNA= 2.8=16 bulunur. 16 DNA nın 4 Tanesi melez olduğuna göre. 16-4=12 normal azotlu DNA vardır. Melez/Normal=4/12=1/3 bulunur. Normal/Toplam DNA=12/16=3/4 bulunur DNA molekülü ile ilgili bazı önemli genellemeler: 1-Bir türün hücrelerindeki DNA miktarı aynıdır. 2-DNA miktarı türlerde farklılık gösterir. 3-Eşeyli üreyen canlılarda mayozla oluşan gametler türe özgü DNA nın ½ sini taşır. -Hayvanlarda somatik hücreler 2n, üreme hücreleri n kromozom taşırlar. -Bitkilerde somatik hücreler 2n, endosperm 3n, üreme hücreleri n kromozom taşırlar. 4-Eşeyli üreyen canlılarda tür DNA’sının sabit kalması Mayoz ve Döllenme ile gerçekleşir. 5-Bölünen hücrelerin değişik evrelerinde DNA miktarı değişir. 6-Her türün DNA niteliği ve niceliği özgündür. 7-DNA molekülünün farklılığı a) Nucleotid sayısı b) Çeşit oranı c) Nucleotid dizilişi d) Tekrarlanma şekli 8-Kendini eşler ve RNA sentezlenmesine kalıplık eder. 9-DNA’ daki protein sentezinde rol oynayan anlamlı bölgelere gen denir 10-Suda çözünmez. 11-Tek çeşittir.( Yapı ve görev olarak ) 12-Genetik bilgi nucleus DNA’ sı ile taşınır. 13-Eukaryot hücrelerde kalıtsal DNA histamin ve protamin molekülleriyle çevrilidir. 14-Prokaryotik hücrelerin DNA’sı ve eukaryot hücrelerde Mitokondri ve kloroplast DNA’ ları çıplaktır. 15-Yapısında C , H , O , N , P bulunur. 16-DNA’ nın en küçük işlev birimine kod (Triple) denir. Kromozom DNA molekülü DNA zinciri Gen Kod 17-DNA’ nın eşlenmesini r3 / r2 hacim / yüzey ) oranının büyümesi uyarır. DNA ‘ nın Görevleri: 1-Hücrede hayatsal olayları kontrol eder. 2-Kalıtsal bilgiyi yeni nesillere aktarır. 3-Genlerin yapısını oluşturur. 4-Yaşamın ( Enzim , Protein sentez bilgisi ) sırrını taşır. DNA İle İlgili Bağlantılar 1) A = T ve G= C 2) Purin = Primidin 3) Toplam nucleotid = A+T+G+C 4) 2’li hidrojen bağı = A=T 5) 3’lü hidrojen bağı = G=C 6) Toplam nucleotid . ½ = Purin veya primidin 7) Nucleotid sayısı = Pentoz (deoksiriboz) = (Fosforik asit) n+4 8) Toplam H bağı sayısı = 2’li H bağı x 2 + 3’lü hidrojen bağı x 3 9) Toplam H bağı sayısı = Toplam nucleotid + Guanin RNA : eukoryatik hücrelerde nukleus , mitekondri , kloroplast , ribozom , sitoplazmada bulunur. Prokaryotik hücrelerde ise ribozom ve sitoplazmada bulunur.Hücrelerde yapı ve özellik bakımından 3 tip RNA vardır. Yapıtaşları Adenin ,Guanin ,Urasil ve Sitozin’ dir. m-RNA ‘nın Görevi : DNA ‘nın anlamlı nucleotit dizisi (Gen) den aldığı şifreye uygun olarak protein sentezine kalıplık eder. m-RNA ‘nın Özellikleri : 1-DNA üzerinde sentezlenir. Sentezine kalıp ödevi sadece tek zincir yapar diğeri tamamlayıcıdır. 2-Düz zincir halindedir. 3-Anlamlı üçlü nucleotit dizisine kodon denir. 4-Yapısındaki kodon sayısı en az sentezlenecek proteindeki aminoasit sayısı kadardır. NOT : Alyuvarlarda DNA olmadığından yönetici molekül rolünü sentezlenmiş RNA’ lar yürütür. Ayrıca bazı yönetici molekül ve kalıtsal bilgileri taşıyıcı molekül RNA’ dır. NOT : m-RNA’ nın okunması evrenseldir. Hayvansal protein sentezinde görev alan bir m-RNA bitki hücresine konursa yine hayvansal protein sentezler. 5-m-RNA belirli bir protein sentezi için özelleşmiştir. 6-m-RNA aynı tip proteinin sentezinde defalarca kullanılır. İhtiyaç bitince nucleotitlerde yıkılır. 7-RNA çeşitleri içinde oran olarak en az olanıdır. %5 8-Tek zincirdir. 9-Yapı özellikleri evrenseldir. Okunması da evrenseldir. (Transkripsiyon ve Translasyon) 10-Nucleotit dizilimi genin tersi tamamlayıcı dizinin aynısıdır. (Timin yerine Urasil bulunur.) 11-Sentezlenen m-RNA da gen bölgesinin ½ kadar nucleotit bulunur. 12-Okunması AUG veya GUG ile başlar UAA , UAG , UGA kodon ları ile sonlanır . 13-Bazı virüslerde kalıtsal bilginin saklanması ve yeni nesillere taşınmasını sağlar . 14-Hücrelerde o an için var olan m-RNA çeşit sayısı a-Hücre Karakteri b-Aktif Gen Sayısı c-Sentezlenecek Protein Çeşit Sayısı na bağlıdır. 15-Bir türün farklı hücrelerinde var olan m-RNA çeşit sayısı farklıdır. 16-Kalıtsal bilgi (Sentezlenecek proteindeki a .a . sayısı , çeşidi , yeri , sıralanışı) m-RNA’ da ki nucleotit dizilişine göre belirlenir. 17-Kalıtsal bilginin hücrede kullanılması m-RNA aracılığıyla gerçekleşir. 18-Yapısında zayıf H bağları bulunmaz. r-RAN’ nın Özellikleri: 1-Ribozom ların yapısında bulunur. 2-Nucleusta sentezlenir. 3-Sitoplazmada toplam RNA nın %80 ‘i kadardır. 4-Her çeşit proteinin sentezinde rol oynarlar. 5-Defalarca kullanılırlar. 6-Yapısında zayıf hidrojen bağları vardır. 7-Protein sentez bilgisinin adım adım okunmasında rol oynarlar. 8-m-RNA ve t-RNA nın ribozom lara bağlanmasını sağlar. t-RNA’ nın Özellikleri : 1-En küçük (en az nucleotit içeren) RNA dır. 2-Çözünür RNA dır. 3-Belirli bir amino aside özelleşmiştir. 4-Protein çeşidine özelleşme göstermez. 5-Değişik protein sentezinde defalarca kullanılır. 6-Amino aside özelleşme anti kodonla bağlantılıdır. 7-Hücrede en az 20 çeşit t-RNA vardır. En çok 61 olması beklenir. 8-Toplam RNA’ nın % 15’ ini oluşturur. 9-Toplam 70 nucleotitden oluşmuştur. 10-Yapısında zayıf H bağları bulunur. NOT : DNA da G-C çifti sayısının A-T çifti sayısından fazla oluşu denaturasyona dayanıklı olmasının nedenidir. Çünkü daha çok hidrojen bağı içerir. NOT : Organik bazlar (Örn : Adenin ) DNA , RNA’ nın yanı sıra ATP , NAD , FAD , NADP’ ninde yapısında yer alırlar. RNA’ nın DNA ya Benzer Özellikleri 1-DNA üzerinde sentezlenmesi. 2-Organik baz olarak Adenin , Guanin , Sitozin in bulunması. 3-Fosfodiester bağlarına sahip oluşu. 4-m-RNA hariç zayıf hidrojen bağları bulunuşu. 5-İnterfazda sentezlenmesi. 6-Kalıtsal özelliklerinin oluşması ve yaşamsal olayların gerçekleştirilmesi. 7-Nukleus kloroplast ve mitekondri de bulunuşu. RNA’ nın DNA dan farklı Yönleri 1-Tek zincir oluşu. 2-Timin yerine urasil bulundurması. 3-Sitoplazma ve ribozomlarda bulunması. 4-İşlevi bitirdikten sonra yıkılması. (Hidrolizle) 5-Daha küçük molekül yapıda olması. 6-Kendini eşleyememesi. 7-Yapı ve görev olarak 3 çeşit olması. 8-Bölünme hariç her zaman sentezlenirler. Nucleik Asitlerin Yaşam İçin Önemi 1-En ilkelden (virüs) en gelişmiş canlıya kadar hapsinde vardır. 2-Hücrenin en önemli ve en büyük organik molekülleridir. 3-Hücredeki hayatsal olayları ( sentez , yıkım , hücre bölünmesi vb.) kontrol eder. 4-Kalıtsal özelliklerin yeni hücrelere (nesillere) taşınmasından ve saklanmasından görevlidir. 5-Yapı ,işlev ve fonksiyonları evrenseldir. (Bütün hücrelerde aynıdır.)  

http://www.biyologlar.com/organik-maddeler-organik-bilesikler

DNA’nın FONKSİYONLARI

Hücre içinde meydana gelen bütün biyolojik olayların tek yöneticisi DNA’dır. DNA bu temel görevleri, kendisinde kodlanan ve türe özgü spesifik genetik (Bilgiler) yardımıyla gerçekleştirir. Diğer bir ifadeyle esas fonksiyonlarını tam ve eksiksiz olarak yürütebilmesi, birçok özel yardımcı moleküller ve proteinlerin(enzim) aracılığıyla olur. Özellikle, olayların gelişmesi, hızlanması ve doğru yönde ilerlemesi için enzimlerin rolleri oldukça önemlidir. Hücre içinde DNA’nın 5 tip temel görevi vardır. Bunlar: 1-) DNA Replikasyonu 2-) Transkripsiyon (mRNA sentezi) 3-) Revers transkripsiyon 4-) DNA tamir mekanizması 5-) DNA rekombinasyonları REVERS TRANSKRİPSİYON Transkripsiyonda RNA polimeraz-I, DNA ipliklerinden birini kalıp olarak kullanarak, buradaki genetik bilgileri aynen mRNA’ya aktarır. Bu işlemi ise DNA’ya bağımlı olarak sürdürür (DNAmRNA). Hücrelerde diğer bir mekanizma daha vardır ki, o da RNA veya mRNA kalıp olarak kullanılarak buna komplementeri olan DNA yani cDNA sentezlenmesidir. Tersine bir transkripsiyon (RNADNA) olduğu için buna REVERS TRANSKRİPSİYON denir. Bu tür transkripsiyonda, mRNA önemli bir kalıp fonksiyon yapar. cDNA sentezinde Revers transkriptaz enzimi etkin rol oynar. Revers transkripsiyona genellikle, RNA’ya sahip virüslerin(retrovirüs) genetik materyali, mRNA olarak kalıp ödevi görür. Revers transkriptaz yardımıyla cDNA sentezlenir. Burada bir RNA-DNA hibriti oluşur. Sonra bu cDNA’da kalıp olarak görev yaparak DNA Polimeraz III yardımıyla ikinci DNA iplikciği sentezlenir. Oluşan bu çift iplikcikli DNA hücre DNA’sına integre olur. Bu şekil transkripsiyonda, RNA özelliğinde genom taşıyan virüslerde rekombinant aşılar yapmak ve yabancı genleri hücre DNA’sına integre etmek mümkün olabilmektedir. DNA TAMİR MEKANİZMASI DNA’da meydana gelen değişik tür ve düzeydeki bozukluklar ve hatalar, çeşitli mekanizmalar tarafından düzeltilir ve DNA’nın fonksiyonlarının aksamasına engel olunur. Ancak bu nadir de olsa(10-9 -10 -10 ) DNA spontan mutasyonlar sonu veya replikasyon sırasında bazı değişiklikler meydana gelmekte veya yanlış bazlar sıraya girmektedir. Bazı mutajenik ve karsinojenik maddeler de DNA’da değişik derecede bozukluklar oluşturabilmektedir. Replikasyon sırasında oluşan ve sıraya giren yanlış bazlar, hücredeki düzeltme mekanizmaları tamir edilebilir. Diğer şekilde meydana gelen bozuklukların düzeltilmesi, oluşan zedelenmelerin derecesine göre değişir. Zarar büyük ise, bozukluk düzeltilemez ve hücre ölebilir. Buna karşılık küçük bozukluklar bazı özel mekanizmalarca hemen tamir edilir. GENETİK MADDE AKTARIMI Mikroorganizmalarda doğal olarak başlıca üç şekilde genetik materyal (gen) aktarılmaktadır. Bunlar:  Transformasyon  Konjugasyon  Transdüksiyon Bu üç aktarım mekanizması, genetik maddenin aktarım yolundan başka, aktarılan DNA segmentlerinin büyüklüğü ve yapısı bakımından da farklılık gösterirler. Yüksek canlılardaki cinsel çoğalmaya benzedikleri için bazen Paraseksüel Üreme adı ile de anılan bu olaylarda DNA segmenti alıcı bakterinin içine girdikten sonra oluşan olaylar dizisi hemen hemen aynı sırayı izlemekte ve aktarılan DNA segmentinin alıcı kromozomunun yapısına girerek ona yeni bazı özellikleri kazandırması ile sonuçlanmaktadır. 1- TRANSFORMASYON: Alıcı bakterilerin ortamdan çözülmüş DNA moleküllerini içlerine almalardır. Bir bakterinin genetik maddelerini bir başka bakteriye geçerek ona yeni özellikler kazandırabileceğini düşündüren ilk bulgular Griffith’in 1928’de yaptığı ilginç deneylerden elde edilmiştir. Griffith deneylerinde canlı, kapsülsüz, farelerde hastalık oluşturmayan (avirülan), R formunda Tip II pneumokoklar ile, ısıyla öldürülmüş kapsüllü, canlı iken hastalık oluşturabilen (virulan) S formundaki Tip I pneumokokları kullanılmıştır. Bu iki bakteri suşu ayrı ayrı olarak farelere deri altı yoluyla enjekte edilmeleri halinde hayvanlarda hastalık ve ölüm görülmez. Çünkü virülan olan bakteriler öldürürler. Canlı olanlar ise avirülan olanlardır. Bu iki suşun (ırk) birbirleriyle karıştırılarak farelere şırınga edilmesi halinde de hayvanların hastalanmaması ve canlı kalmaları beklenirken Griffith yaptığı deneylerde bu halde farelerin tipik septisemi belirtiler ile öldüklerini görmüştür. Üstelik ölen farelerin kanlarında canlı, virulan, kapsüllü (S formunda) Tip II pneumokoklar izole edilebilmekteydi. Bu deneyler şu şekilde özetlenebilir. 1-) Canlı (avirulan)  Farelere  Hastalık ve ölüm pneumokoklar Şırınga görülmez. 2-) Ölü virulan  Farelere  Hastalık ve ölüm pneumokoklar şırınga görülmez. 3-) Canlı avirulan + ölü  Farelere  Hastalık ve ölüm. virulan pneumokok Şırınga karışımı Bu olayın en akla yakın açıklaması, ölü virulan suşlarda bulunan bir maddenin canlı virulan maddelere geçerek bu dönüşümü yani transformasyonu sağladığı şeklinde olabilirdi. Griffith, bu transformasyonu yapan maddenin ya kapsül polisakkaridinin kendisi ya da kapsül sentezini aktive edebilen bir protein olabileceğini düşünmüştü. 1931’de Dawson ve Sia, aynı transformasyonun tüp içinde de yapılabileceğini gösterdiler. 1932’de Alloway sadece virülan bakterilerin değil bunlardan elde edilen ekstrelerin de transformasyon yapabildiğini ispatladı. Nihayet 1944’te Avery, McLeod ve McCarty transformasyondan sorumlu maddenin DNA olduğunu ve virulan pneumokoklardan elde edilip saflaştırılan DNA moleküllerinin aynı dönüşümü meydana getirebildiğini ispatlamışlardır . . Transformasyondan sorumlu olan kimyasal maddenin DNA olduğunu ispatlayan en önemli deliller şunlardır. 1-)Transformaston yapabilen bakteri ekstrelerinin bu yetenekleri ortama DNA’se enzimi eklenmesi halinde tamamen kaybolur. Bu enzim DNA’yı hidrolize ederken protein ve RNA moleküllerine hiçbir etkisi yoktur. 2-) Aynı ekstrelere proteinleri etkileyen enzimlerle ya da sadece RNA’yı etkileyen RNA’se enzimi ile muamele edilmesi transformasyon olayına hiçbir etki yapmaz. Bakterilerde görülen transaformasyon olayının yüksek canlıların hücrelelerinde de araştırılmıştır.Yapılan araştırmalarda bazı virüslerin normal hücreleri kanser hücreleri haline transforme edişleri dışında bugüne kadar olumlu bir sonuç alınamamıştır. TRANSFEKSİYON Transformasyonda alıcı bakterilere verici bakterilerden elde edilen DNA segmentlerinin girişi söz konusudur.Bir bakteri hücresi o bakteriye özgü fajlardan ve bazı virüslerden elde edilen DNA preparatlarıyla enfekte edilebilir.ve bu gibi bakteriler DNA replikasyonu ve faj olgunlaşması sonucu olgun fajları salgılayabilirler.Transformasyonla Trandüksiyon olaylarının karışımı olan bu olaylara TRANSFEKSİYON denir. 2-) KONJUGASYON Bakteriler arasında direk temas ve köprü oluşması suretiyle verici DNA segmentlerinin alıcı hücrelere geçmesine Konjugasyon denir. Bakterilerdeki konjugasyon,yüksek canlılardaki cinsel birleşmeye çok benzer. Bu olayda birbirlerine değen iki bakteri hücresinden birinin genomunun bir bölümü aralarında oluşan bir kanaldan diğer bakteriye geçmektedir.Diğer bir tanımla konjugasyon: Bir Bakteriye ait genetik madde (DNA), aynı cins içinde bulunan veya aynı türden diğer mikroorganizmaya direk temas veya *** pilusları aracılığı ile transfer edilmesidir. Bu olayda birbirlerine değen iki bakteri hücresinden birinin genomunun bir bölümü aralarında oluşan bir kanaldan diğer balteriye geçmektedir. Bu olayın keşfinde Beadle ve Tatum’un 1941’ de Neurospora crassa ve N.sitophila dan röntgen ışınlarıyla elde ettikleri biyokimyasal mutantlarla yaptıkları çalışmalar ve Gray ile Tatum’un 1946’ da bu tip deneylerde kullanılabilecek bakteri mutantlarını elde edişlerinin büyük katkısı olmuştur. 1946’da Lederberg ve Tatum E.coli Kız olarak işaretlemiş oldukları bir suştan elde ettikleri Oksotrofik mutantlarla (üreyip çoğalabilmesi için gerekli olanmaddeleri çevreden alma zorunluluğu olan ) ilk kez konjugasyon olayının varlığını ispatladılar.Bu araştırıcılar,şu düşüncelerden hareket etmişlerdi: a-) Eğer bakterilerde genetik yeni bileşim oluşuyorsa herhalde bu seyrek bir olaydır.Oluşan seyrek yeni bileşen hücreleri saptayabilmek için bir özek seçme işlemi uygulaması gerekecektir. b-) Genetik yeni bileşenlerin seçilmelerinde,iki ya da daha fazla özellik bakımından birbirinden farklı olan atasal bakteri hücrelerinin kullanılması özellikle uygundur.Bakterilerde aynı hücrede iki ayrı geni birden ilgilendiren kendiliğinden ikili mutasyonlar olağanüstü seyrek, yaklaşık 10 -14 olguda bir oluşabilir.Halbuki röntgen ışını gibi mutajenlerle tekli, ikili yada üçlü mutantlar laboratuvarda kolayca elde edilebilirler. E.coli Kız suşu prototrof (Sentez işlemleri için bütün işlemleri içeren ) bir bakteridir.Üremesi için hiçbir üreme faktörüne ihtiyaç duymaz. Sadece su,mineraller ve bir KH içeren besiyerlerinde (Minimal besiyeri) bütün enzimlerini,vitaminlerinive proteinlerini sentezleyerek üreyebilir. Lederberg ve Tatum deneylerinde bu bakterilerden elde ettikleri çift mutant bakteri kulandılar. Bu oksotrafik (üreyebilmesi için gerekli enzimleri içermeyen ) mutantlardan birisi Treonin ve Lözih’i sentezlyemeyen ve üremesi için aa’lere kesinlikle ihtiyaç duyan bir mutanttı. Genomunda iki ayrı bölgede mutasyon vardı. Bu aa’ler içermeyen minimal besiyerlerinde üreyemiyordu. Diğer ikili mutant ise Biotin ve metionin’i sentezleyemiyordu. Bu iki mutant suş , diğerinin mutant olduğu özellik bakımından Her iki mutant suş farklı üreme faktörlerine ihtiyaç duyduklarından bu maddeleri içermeyen minimal ayar plaslarına ayrı ayrı ekildiklerinde üreyemezler. Lederberg ve Tatum her iki mutanttan yaklaşık olarak 108 bakteriyi birbirine karıştırdıktan sonra bu üreme faktöründen hiçbirisini içermeyen minimal ağar plaklarına ektikleri zaman, enkübasyon süresinin sonunda plaklarda bir kaç yüz koloninin oluştuğunu gördüler.Bu kolonilerden alınan bakterilerin fenotiplerinin thr+-Leu+-bio+-met+ olduğu bu dört üreme faktörünü sentezleyebildiklerini ve yapılan pasajlarda (ekim,geçme)bu özelliklerin bunlardan oluşan yeni kuşak bireylerinde de devam ettiği gösterildi. PROTOTROF: Normal bakteriler su, KH kaynağı, değişik yapıda N, S ve P kaynağı bulunan besiyerlerinde, kendileri için gerekli olan bütün maddeleri sentezleyerek üreyebilirler.Sentez işlemleri için bütün enzim sistemleri kusursuz olarak çalışan böyle bakterilere PROTOTROF bu duruma ise PROTOTROFLUK denir. OKSOTROF: Eğer bir mutasyon, hücrenin canlılığı için kesinlikle gerekli olmayan, son ürünü çevreden alınabilecek olan bir biyosentez yolunda iş gören bir enzimin kaybedilmesi ya da fonksiyonunun bozulması sonucunu vermişse, mutant birey bu maddeyi(veya maddeleri) çevresinden sağlamak zorunda kalır. Böyle bir madde artık o madde için bir üreme faktörü haline gelmiş demektir. Mutant birey, bir veya birkaç madde bakımından çevresine bağımlı duruma gelmiş olur. Bu maddeleri ortamda bulamazsa üreyip çoğalmaz. İşte bu fenotipik duruma OKSOTROF’luk denir bu gibi mutantlara ise Oksotrof mutant denir. 3-)TRANSDÜKSİYON Bir bakterinin DNA segmentlerinin ılımlı bir faj tarafından diğer bir bakteri hücresine taşınmasına TRANSDÜKSİYON denir. Gram negatif (Salmonella, E.coli, shigella, proteus) ve gram pozitif mikroorganizmalarda (stafilokok, basiller) bu şekilde gen aktarımı olmaktadır. İkiye ayrılır: a-) Genaralize Transdüksiyon Bir bakteri hücresi içinde faj gelişirken, parçalanan konakçı DNA’sının herhangi bir segmentinin, aynı yerde sentezlenen faj başlığı içinde kalabilir. Böyle faj olgunlaştığında faj başlığı içinde, kendi genomu yanısıra içinde ürediği bakterinin de genetik materyaline sahip olmuş ve bunu diğer bir bakteriyi infekte ettiğinde de ona aktarmış olur. b-) Özel Transdüksiyon Transdüksiyon yapan faj, içinde bulunduğu konakçı DNA’sının belli bir yerine yerleşir. Örneğin Lambda fajı E.coli’de galaktoz geni ile Biotin geni arasındaki bölgeye girer ve profaj haline gelir. Böyle bakteriler UV ışınlarına maruz bırakılırsa faj buradan ayrılır, bağlandığı yerden E.coli’ye ait bazı DNA sekanslarını da (bölme) beraber olarak dışarıya çıkar ve başka bir hücreyi infekte ettiğinde bu DNA sekanslarını alıcı bakteriye aktarabilir.

http://www.biyologlar.com/dnanin-fonksiyonlari-1

Ateşrengi algler

Ateşrengi algler, Pyrrophyta ya da Dinoflagellates Protista aleminin kamçılı, tek hücreli veya koloni halinde yaşayan şubesidir. Fitoplanktonların önemli bir kısmını oluştururlar. Genellikle iki kamçılı, iri çekirdek taşıyan, stigmaya sahip hücreleri vardır. genellikle denizlerde, bazı türleri ise, tatlı ve acı sularda yaşarlar. Ototrof, saprotrof, parazit ya da holozoik beslenirler. Fotosentez ürünleri nişasta, poliglikoller ve katı yağlardır. Çoğalmaları Eşeysiz ve eşeyli olarak ürerler. Eşeysiz üremede, genellikle hücre boyuna ikiye bölünür. Bazen de ana hücre eğimli bölünerek selüloz çeper bölünme doğrultusunda açılır ve ana hücrenin zırhının aynı kalmasıyla yalnız yavru hücreler bu çeperin yarısı içinde yer alır. Açıkta kalan kısımlar eksik plaklarını tamamlayarak zırhı oluştururlar. Zırh içinde meydana gelen bölünmede ortaya çıkan iki çıplak yavru hücre, çeperi parçalayarak serbest hale geçtiğinde zoospor ödevini görür. Bunlar birer zırh oluşturarak ana hücre şeklini alırlar. Aplonospor ve kist oluşumu da görülmektedir. Eşeyli üremede, izogami ve anizogami görülür. İzogami görülenlerde ana hücre, selüloz çeper içinde bölünerek 4 çıplak izogamet verir. Bunlar, ana hücre çeperinin parçalanmasıyla serbest hale geçer. Bir süre serbest yüzdükten sonra diğer ana hücrelerden gelenlerle birleşip zigot oluştururlar. Mayoz ile 4 haploid hücre oluştururlar. Önceleri çıplak olan hücreler daha sonra kendilerine birer zırh yaparlar.

http://www.biyologlar.com/atesrengi-algler

Protein Senztezi

Santral Doğma DNA molekülü protein sentezinde amino asitlerle doğrudan temas etmez.Sentezde ana kalıp DNA modellik ederek oluşumunu sağladığı ikincil kalıplar ( RNA ) vasıtasıyla protein sentezine katılır. DNA bu görevi şu sırayla gerçekleşir. DNA dan protein sentezine doğru gerçekleşen olaylar tersinir değildir , yani DNA dan protein sentezlenir ancak proteinden DNA sentezlenmez bu nedenle bu olaya santral doğma denir. A- Replikasyon Hücre bölünmesi öncesi DNA molekülünün kendini eşlemesine denir. Bölünmede meydana gelen hücrelere eşit miktarda DNA verilmiş olur. Böylece kalıtsal özelliklerin nesiller boyu değişikliğe uğramadan aktarılması sağlanır. Replikasyon hücre döngüsünün sentez ( s ) evresinde gerçekleşir. Yarı korunumlu olarak gerçekleşir. Bir DNA molekülünün bir zinciri kalıp diğer zincir ise yeni sentez DNA’ dır. Replikasyon da DNA zincirlerinin görevi yeni moleküllere kalıp görevi görmektedir. Replikasyon eucaryotik hücrelerde nucleus ta, mitokondri ve Kloroplastta gerçekleşir. Prokaryotlarda sitoplazmada gerçekleşir. Replikasyonun gerçekleşmesinde görülecek hata yeni hücrelerde ortaya çıkar.Yeni nesillerde görülmesi için hatanın üreme hücrelerinde (Sperm, ovum, spor,makrospor,mikrospor) veya üreme ana hücrelerinde gerçekleşmesi gereklidir. Replikasyonun özellikleri Nucleotidler deoksiriboz içerir. Kalıp DNA bütün nucleotidleriyle senteze katılır. DNA polimeraz ve DNA az iş görür. Sadece hücre bölüneceği zaman İnterfazda (Sentez evresinde) gerçekleşir. kalıtsal bilgilerin yeni nesillere taşınımını amaçlar. DNA molekülünün iki zinciride kalıp ödevi görür. Sentezlenen yeni zincirler kalıp zincirle zayıf hidrojen bağları kurarak birlikte DNA molekülünü oluşturur. Kalıp DNA 3’ ucundan 5’ ucuna doğru okunur Yeni DNA sentezi 5’ ucundan 3’ ucuna doğru gerçekleşir DNA (ATP,GTP,CTP,TTP)n+n-2(H2O) DNA +2 n-4 Pi DNA Polimeraz B- Transkripsiyon Nucleusta, mitokondri ve kloroplastlarda gerçekleşir. Prokaryotlarda sitoplazmada gerçekleşir. DNA gen birimlerinden m-RNA nın belirli nucleotid dizilimiyle sentezlenmesidir. İnterfaz aşamasında gerçekleşen bu olay bölünme evresinde gerçekleşmez temel amaç hücredeki yaşamsal olayların kontrol edilmesidir. Amaç DNA daki nucleotid diziliminin şifre olarak m-RNA ya aktarılmasıdır. Transkripsiyon gerçekleşirken görülen hata sadece o m-RNA ile sentezlenecek proteinle ilgilidir. Normal transkripsiyonlar çoğunlukla bu hatayı örter. DNA n(ATP,GTP,UTP,CTP)+n-1(H2O) RNA +2n -2Pi RNA Polimeraz Transkripsiyonun temel özellikleri DNA nın anlamlı zincirinde gerçekleşir.(Kalıp ödevi görür) Belirli bir protein sentezi için gerçekleşir. DNA daki Timinin yerini sentezlenen m-RNA da Urasil alır. Sentezlenen m-RNA daki nucleotid sayısı anlamlı zincirdeki nucleotidle oranı 1/1 dir. Sentezlenen m-RNA daki nucleotid sayısı gen bölgesindeki nucleotidlere oranı 1/2 dir. Sadece interfazda gerçekleşen bir olaydır. DNA dan m-RNA ya aktarılan her anlamlı üçlü nucleotid dizisine kodon denir. Nucleotidlerde riboz bulunur. RNA polimeraz enzimi iş yapar. Aynı sentez hücrede defalarca gerçekleşebilir. DNA molekülünün tek zinciri ve gen bölgesi kalıp ödevi görevi görür. Sentezlenen RNA sentez bittikten sonra kalıp DNA dan ayrılarak sitoplazmaya geçer. m-RNA sentezinde DNA 3’ uçtan 5’ uca doğru okunur m-RNA 5’ uçtan 3’ uca doğru sentezlenir. RNA’ nın DNA ya Benzer Özellikleri DNA üzerinde sentezlenmesi. Organik baz olarak Adenin , Guanin , Sitozin in bulunması. Fosfodiester bağlarına sahip oluşu. m-RNA hariç zayıf hidrojen bağları bulunuşu. İnterfazda sentezlenmesi. Kalıtsal özelliklerinin oluşması ve yaşamsal olayların gerçekleştirilmesi. Nucleus kloroplast ve mitokondri de bulunuşu. RNA’ nın DNA dan farklı Yönleri Tek zincir oluşu. Timin yerine urasil bulundurması. Sitoplazma ve ribozomlarda bulunması. İşlevi bitirdikten sonra yıkılması. (Hidrolizle) Daha küçük molekül yapıda olması. Kendini eşleyememesi. Yapı ve görev olarak 3 çeşit olması. Bölünme hariç her zaman sentezlenirler. C- Translasyon Hücre sitoplazmasında (Mitokondri matriksinde ve Kloroplast stomasında ribozomlarda gerçekleştirilir. m-RNA ile taşınan şifre kodonlarlara uygun amino asit dizilimine sahip proteinlerin sentezlenmesidir. Hücre döngüsünün bütün evrelerinde gerçekleşen bu olaylarda amaç hücrenin ihtiyacı olan yapısal ve enzimatik proteinlerin kontrolü şeklinde sentezlenmesidir. Translasyon için gerekli koşullar : m-RNA , aktifleşmiş t-RNA , Ribozom , yeterli sayı ve çeşitte amino asit , ATP , Enzim Translasyon un temel özellikleri 4 çeşit nucleotid 64 çeşit triple (üçlü nucleotid dizisi) oluşturur. DNA’nın anlamlı triplelerine kod, m-RNA daki tripleye kodon, t-RNA daki tripleye antikodon denir. 64 şifreden 61 tanesi amino asitlere karşılık gelir. 3 tanesi ise boş şifre olarak adlandırılır. Boş olan 3 şifre UAA-UAG-UGA dır. Protein sentezinin bitişini belirler. Canlılarda protein sentezi AUG şifresi ile başlar. Başlatıcı kodondan önceki ve sonlandırıcı kodonlar ve sonraki kodonlar okunmaz. Protein sentezinde rol alan 20 çeşit amino asit 61.çeşit şifre ile şifrelenmiştir 9-m-RNA nın okunması 5’ uçtan 3’ uca doğru gerçekleşir 10-Amino asitlerin polipeptid dizisi oluşturmaları amino (–NH2) uçtan, karboksil (-COOH) uca doğru gerçekleşir Bazı amino asitleri şifreleyen triple (kodon) sayısı farklıdır Örnek: MetioninveTriptofan:1 Triozin,Sistein,Histidin,Lizin,Glutamin:İzolösin:3 Valin,Prolin,Alanin,Glisin:4 Lösin,Serin,Arjinin:6 Kısaca: Genetik şifrenin (kalıtsal bilginin)aktarım yönü DNA...............> m-RNA............>Protein şeklinde gerçekleşir Not: Bir proteinde aynı veya farklı birden çok polipeptid bulunur. Translasyon sonucu oluşan bu polipeptidler birleşerek proteinleri oluşturur. Protein sentezinde etkileşim A- Nucleolus ta sentezlenen r-RNA nucleoplazma da özel proteinlerle birleşerek ribozom alt birimlerini oluşturur. Bu alt birimler porlardan sitoplazmaya geçerler ve ayrı birimler olarak bulunurlar(!) B- DNA nın ilgili bölgelerinde (!) sentezlenen tRNA lar düz zincirler halinde sitoplazmaya geçerler. Sitoplazmada özel nucleotidler arasında kurulan zayıf hidrojen bağları ile boyut kazanır ve yonca yaprağına benzerler. Kendi anti kodonlarına uygun amino asitlerle Enzimler ve ATP nin varlığında birleşerek aktifleşirler. C-m-RNA lar DNA nın gen bölgelerinde anlamlı zincirlerinde sentezlenerek sitoplazmaya geçerler Protein sentezinde anlamlı etkileşim sırası DNA daki ilgili gen bölgesinde m-RNA sentezlenir m-RNA sitoplazmaya geçer Ribozom küçük alt birimi ile birleşir Büyük alt birim küçük alt birim ile birleşir Amino asit bağlayarak aktifleşen t-RNA ribozom büyük alt birimdeki 1. bölgeye bağlanır.t-RNA nın anti kodonu ile m-RNA nın kodonları arasında zayıf hidrojen bağları kurulur m-RNA 5’ ucuna doğru t-RNA ile beraber 2. bölgeye doğru bir kademe kayar Boş kalan 1. bölgeye uygun anti kodona sahip aktifleşmiş 2. t-RNA yerleşir m-RNA 5’ ucuna doğru bir kademe daha kayar boşta kalan 1. t-RNA nın amino asidinin COOH ucu ile 2. t-RNA nın taşıdığı amino asidin NH2 grubu arasında peptid bağı kurulur.Bağ kurulurken 1. t-RNA serbest kalır. Nucleolus ta r-RNA sentezlendikten sonra özel proteinlerle birleşerek ribozom alt birimlerini meydana getirirler.Alt birimler porlardan sitoplazmaya geçerler. Küçük alt birimde m-RNA nın bağlanmasını sağlayan bir aktif bölge bulunur.Büyük alt birimde ise iki tane t-RNA bağlanacağı aktif bölge bulunur. DNA nın ilgili bölgelerinde (!) t-RNA lar sentezlendikten sonra düz zincir olarak sitoplazmaya geçer. Burada aktif t-RNA haline gelir. t-RNA larda m-RNA lardaki kodonları tanıyan anti kodonlar bulunur. Sitoplazmadaki amino asitlerin protein sentezinde uygun yerlerine yerleşmesine yardımcı olur. Santral Doğma DNA molekülü protein sentezinde amino asitlerle doğrudan temas etmez.Sentezde ana kalıp DNA modellik ederek oluşumunu sağladığı ikincil kalıplar ( RNA ) vasıtasıyla protein sentezine katılır. DNA bu görevi şu sırayla gerçekleşir. DNA dan protein sentezine doğru gerçekleşen olaylar tersinir değildir , yani DNA dan protein sentezlenir ancak proteinden DNA sentezlenmez bu nedenle bu olaya santral doğma denir. A- Replikasyon Hücre bölünmesi öncesi DNA molekülünün kendini eşlemesine denir. Bölünmede meydana gelen hücrelere eşit miktarda DNA verilmiş olur. Böylece kalıtsal özelliklerin nesiller boyu değişikliğe uğramadan aktarılması sağlanır. Replikasyon hücre döngüsünün sentez ( s ) evresinde gerçekleşir. Yarı korunumlu olarak gerçekleşir. Bir DNA molekülünün bir zinciri kalıp diğer zincir ise yeni sentez DNA’ dır. Replikasyon da DNA zincirlerinin görevi yeni moleküllere kalıp görevi görmektedir. Replikasyon eucaryotik hücrelerde nucleus ta, mitokondri ve Kloroplastta gerçekleşir. Prokaryotlarda sitoplazmada gerçekleşir. Replikasyonun gerçekleşmesinde görülecek hata yeni hücrelerde ortaya çıkar.Yeni nesillerde görülmesi için hatanın üreme hücrelerinde (Sperm, ovum, spor,makrospor,mikrospor) veya üreme ana hücrelerinde gerçekleşmesi gereklidir. Replikasyonun özellikleri Nucleotidler deoksiriboz içerir. Kalıp DNA bütün nucleotidleriyle senteze katılır. DNA polimeraz ve DNA az iş görür. Sadece hücre bölüneceği zaman İnterfazda (Sentez evresinde) gerçekleşir. kalıtsal bilgilerin yeni nesillere taşınımını amaçlar. DNA molekülünün iki zinciride kalıp ödevi görür. Sentezlenen yeni zincirler kalıp zincirle zayıf hidrojen bağları kurarak birlikte DNA molekülünü oluşturur. Kalıp DNA 3’ ucundan 5’ ucuna doğru okunur Yeni DNA sentezi 5’ ucundan 3’ ucuna doğru gerçekleşir DNA (ATP,GTP,CTP,TTP)n+n-2(H2O) DNA +2 n-4 Pi DNA Polimeraz B- Transkripsiyon Nucleusta, mitokondri ve kloroplastlarda gerçekleşir. Prokaryotlarda sitoplazmada gerçekleşir. DNA gen birimlerinden m-RNA nın belirli nucleotid dizilimiyle sentezlenmesidir. İnterfaz aşamasında gerçekleşen bu olay bölünme evresinde gerçekleşmez temel amaç hücredeki yaşamsal olayların kontrol edilmesidir. Amaç DNA daki nucleotid diziliminin şifre olarak m-RNA ya aktarılmasıdır. Transkripsiyon gerçekleşirken görülen hata sadece o m-RNA ile sentezlenecek proteinle ilgilidir. Normal transkripsiyonlar çoğunlukla bu hatayı örter. DNA n(ATP,GTP,UTP,CTP)+n-1(H2O) RNA +2n -2Pi RNA Polimeraz Transkripsiyonun temel özellikleri DNA nın anlamlı zincirinde gerçekleşir.(Kalıp ödevi görür) Belirli bir protein sentezi için gerçekleşir. DNA daki Timinin yerini sentezlenen m-RNA da Urasil alır. Sentezlenen m-RNA daki nucleotid sayısı anlamlı zincirdeki nucleotidle oranı 1/1 dir. Sentezlenen m-RNA daki nucleotid sayısı gen bölgesindeki nucleotidlere oranı 1/2 dir. Sadece interfazda gerçekleşen bir olaydır. DNA dan m-RNA ya aktarılan her anlamlı üçlü nucleotid dizisine kodon denir. Nucleotidlerde riboz bulunur. RNA polimeraz enzimi iş yapar. Aynı sentez hücrede defalarca gerçekleşebilir. DNA molekülünün tek zinciri ve gen bölgesi kalıp ödevi görevi görür. Sentezlenen RNA sentez bittikten sonra kalıp DNA dan ayrılarak sitoplazmaya geçer. m-RNA sentezinde DNA 3’ uçtan 5’ uca doğru okunur m-RNA 5’ uçtan 3’ uca doğru sentezlenir. RNA’ nın DNA ya Benzer Özellikleri DNA üzerinde sentezlenmesi. Organik baz olarak Adenin , Guanin , Sitozin in bulunması. Fosfodiester bağlarına sahip oluşu. m-RNA hariç zayıf hidrojen bağları bulunuşu. İnterfazda sentezlenmesi. Kalıtsal özelliklerinin oluşması ve yaşamsal olayların gerçekleştirilmesi. Nucleus kloroplast ve mitokondri de bulunuşu. RNA’ nın DNA dan farklı Yönleri Tek zincir oluşu. Timin yerine urasil bulundurması. Sitoplazma ve ribozomlarda bulunması. İşlevi bitirdikten sonra yıkılması. (Hidrolizle) Daha küçük molekül yapıda olması. Kendini eşleyememesi. Yapı ve görev olarak 3 çeşit olması. Bölünme hariç her zaman sentezlenirler. C- Translasyon Hücre sitoplazmasında (Mitokondri matriksinde ve Kloroplast stomasında ribozomlarda gerçekleştirilir. m-RNA ile taşınan şifre kodonlarlara uygun amino asit dizilimine sahip proteinlerin sentezlenmesidir. Hücre döngüsünün bütün evrelerinde gerçekleşen bu olaylarda amaç hücrenin ihtiyacı olan yapısal ve enzimatik proteinlerin kontrolü şeklinde sentezlenmesidir. Translasyon için gerekli koşullar : m-RNA , aktifleşmiş t-RNA , Ribozom , yeterli sayı ve çeşitte amino asit , ATP , Enzim Translasyon un temel özellikleri 4 çeşit nucleotid 64 çeşit triple (üçlü nucleotid dizisi) oluşturur. DNA’nın anlamlı triplelerine kod, m-RNA daki tripleye kodon, t-RNA daki tripleye antikodon denir. 64 şifreden 61 tanesi amino asitlere karşılık gelir. 3 tanesi ise boş şifre olarak adlandırılır. Boş olan 3 şifre UAA-UAG-UGA dır. Protein sentezinin bitişini belirler. Canlılarda protein sentezi AUG şifresi ile başlar. Başlatıcı kodondan önceki ve sonlandırıcı kodonlar ve sonraki kodonlar okunmaz. Protein sentezinde rol alan 20 çeşit amino asit 61.çeşit şifre ile şifrelenmiştir 9-m-RNA nın okunması 5’ uçtan 3’ uca doğru gerçekleşir 10-Amino asitlerin polipeptid dizisi oluşturmaları amino (–NH2) uçtan, karboksil (-COOH) uca doğru gerçekleşir Bazı amino asitleri şifreleyen triple (kodon) sayısı farklıdır Örnek: MetioninveTriptofan:1 Triozin,Sistein,Histidin,Lizin,Glutamin:İzolösin:3 Valin,Prolin,Alanin,Glisin:4 Lösin,Serin,Arjinin:6 Kısaca: Genetik şifrenin (kalıtsal bilginin)aktarım yönü DNA...............> m-RNA............>Protein şeklinde gerçekleşir Not: Bir proteinde aynı veya farklı birden çok polipeptid bulunur. Translasyon sonucu oluşan bu polipeptidler birleşerek proteinleri oluşturur. Protein sentezinde etkileşim A- Nucleolus ta sentezlenen r-RNA nucleoplazma da özel proteinlerle birleşerek ribozom alt birimlerini oluşturur. Bu alt birimler porlardan sitoplazmaya geçerler ve ayrı birimler olarak bulunurlar(!) B- DNA nın ilgili bölgelerinde (!) sentezlenen tRNA lar düz zincirler halinde sitoplazmaya geçerler. Sitoplazmada özel nucleotidler arasında kurulan zayıf hidrojen bağları ile boyut kazanır ve yonca yaprağına benzerler. Kendi anti kodonlarına uygun amino asitlerle Enzimler ve ATP nin varlığında birleşerek aktifleşirler. C-m-RNA lar DNA nın gen bölgelerinde anlamlı zincirlerinde sentezlenerek sitoplazmaya geçerler Protein sentezinde anlamlı etkileşim sırası DNA daki ilgili gen bölgesinde m-RNA sentezlenir m-RNA sitoplazmaya geçer Ribozom küçük alt birimi ile birleşir Büyük alt birim küçük alt birim ile birleşir Amino asit bağlayarak aktifleşen t-RNA ribozom büyük alt birimdeki 1. bölgeye bağlanır.t-RNA nın anti kodonu ile m-RNA nın kodonları arasında zayıf hidrojen bağları kurulur m-RNA 5’ ucuna doğru t-RNA ile beraber 2. bölgeye doğru bir kademe kayar Boş kalan 1. bölgeye uygun anti kodona sahip aktifleşmiş 2. t-RNA yerleşir m-RNA 5’ ucuna doğru bir kademe daha kayar boşta kalan 1. t-RNA nın amino asidinin COOH ucu ile 2. t-RNA nın taşıdığı amino asidin NH2 grubu arasında peptid bağı kurulur.Bağ kurulurken 1. t-RNA serbest kalır. Nucleolus ta r-RNA sentezlendikten sonra özel proteinlerle birleşerek ribozom alt birimlerini meydana getirirler.Alt birimler porlardan sitoplazmaya geçerler. Küçük alt birimde m-RNA nın bağlanmasını sağlayan bir aktif bölge bulunur.Büyük alt birimde ise iki tane t-RNA bağlanacağı aktif bölge bulunur. DNA nın ilgili bölgelerinde (!) t-RNA lar sentezlendikten sonra düz zincir olarak sitoplazmaya geçer. Burada aktif t-RNA haline gelir. t-RNA larda m-RNA lardaki kodonları tanıyan anti kodonlar bulunur. Sitoplazmadaki amino asitlerin protein sentezinde uygun yerlerine yerleşmesine yardımcı olur.

http://www.biyologlar.com/protein-senztezi

Genetik Bilgi Taşıyan Moleküller

DNA:  Nucleik asitlerin hücre hayatı için önemi A-Oswgld Avery’nin yaptığı çalışmalar ve sonuçları Kapsülsüz pneumococlar farelerde hastalık oluşturmaz. Kapsüllü pneumococlar farelerde hasalık oluşturur. Kapsüllü pneumococlar ısıtılıp öldürülürse hastalık oluşturmaz. Isıtılıp öldürülmüş kapsüllü pneumococlarla canlı kapsülsüz pneumococlar birlikte farelerde hastalık oluşturur. Ölmüş kapsüllü pneumococların özütü ile canlı kapsülsüz pneumococlar birlikte farelerde hastalık oluşur. Açıklama: 5. çalışma sonunda ölen farelerin kanında kapsüllü pneumococlara rastlanması öldürülen kapsüllü pneumococların özütündeki DNA’ların kapsülsüz pneumococlara geçerek onları kalıtsal değişime uğratmış ve kapsül oluşturup hastalık meydana getirmelerine neden olmuştur. Sonuç:DNA Kalıtsal karerkterlerin oluşumunu belirler B-Bakteriofajlar üzerine yapılan çalışmalar: Not: Virüsler; yönetici molekül (DNA veya RNA) ve protein kılıftan oluşmuş canlılardır.Sitoplazma , organel ve enzim sistemleri yoktur. Obligat endoparazitler dir. Canlılıklarını, konukçu hücre içinde özel üreme gerçekleştirerek gösterirler. Bakteriofaj ın hayat devri: Virüs bakteri hücresi zarına tutunur ve protein kılıfta bulunan proteinler ile tanımlanır. Bakteri zarıdan virüs DNA’sı bakteri sitoplazmasına enjekte edilir. Protein kılıf dışarıda kalır. Virüs DNA’sı bakteri sitoplazmasında kendini eşleyerek sayısının artırır. Transkripsiyon ve translasyondan oluşan proteinler kılıflar oluşarak yeni virüsler meydana gelir. Bakteri hücresi parçalanır virüsler etrafa yayılarak yeni hücreleri enfekte ederler. Açıklama:Virüsten bakteri sitoplazmasına giren sadece DNA’dır. Bakteri sitoplazmasında Virüs DNA’sı hem kendini eşler hem de virüse özgü olan protein kılıfların oluşumunu sağlar. Sonuç: a) DNA uygun koşullarda kendine benzer yeni DNA’ların oluşumunu sağlar. b) DNA özgün karakterlerin oluşumunu sağlayan proteinlerin sentezlenmesini sağlar DNA’nın Moleküler yapısı 1-Fiziksel yapı: Wilkins; X-ışınım kırınım deseninden DNA molekülünün çift zincirli ve sarmal yapıda olduğunu belirtmiştir. 2-Kimyasal özellikleri: Chargaf DNA’nın hidrolizi sonunda molekülün ;Adenin,Timin,Guanin , Sitozin nucleotidlerden oluştuğu ve bunlar arasında değişmez oranların bulunduğunu belirtmiştir. Buna göre: a) A=T b)G=C c)A+G=T+C 3-Molekül modeli: Watson ve Crick DNA molekülümün fiziksel ve kimyasal özelliklerinden faydalanarak molekül modeli öne sürmüşlerdir. Modele göre: DNA molekülü çift zincirden oluşmuştur. İki zincir zayıf hidrojen bağları ile bir arada tutulurlar. İki zincirde karşılıklı olarak A-T ve G-C bulunur. Adenin ile Timin arasında ikili Guanın ile Sitozinin arasında ise üçlü zayıf hidrojen bağları bulunur. Molekül ip merdivene benzer. Basamakları organik bazlardan bağlantıları ise deoksiriboz ve fosforik asitlerden meydana gelir. İki zincir birbirine ters olarak bulunur. Molekül sarmal yapıdadır. Açıklama:Molekülün model yapısının iki önemli DNA işlevini açıklaması gerekmektedir. Bunlar: 1-Kendini doğrulukla eşlemesi 2-Protein sentezinin gerçekleşmesi DNA’nın kendini eşlemesi Meselson ve sthal bakterilerde yaptığı çalışmalarda DNA molekülünün kendini yarı korunumlu olarak eşlediğini belirtmişler ve Watson-Crick molekül modeli geniş geçerlilik kazanmıştır. Çalışmalar: 1-Bakteriler N15 içeren ortamda ard arda üretilerek DNA’larının N15 içermesi sağlanmış. Ağır azot (N15) içeren bakterilerin DNA’sı normal azot (N14) içeren DNA’lara göre %1 oranında artmıştır. Normal azotlarla ağır azotlar ultrasantrufüje tabii tutulurlarsa ağır azot içeren DNA’lar deney tüpünde daha altlarda bantlaşma meydana getirirler. 2-Ağır azotlu DNA’lara sahip bakteriler normal azotlu ortamda bir kez mitozla çoğaldıktan sonra oluşan yeni bakterilerin DNA’ları analiz edildiğinde bantlaşmanın normal DNA ile ağır DNA moleküllerinin arasında görülür. Bu DNA’ların melezdir. Zincirlerinden biri ağır azot içerirken diğerinin normal azot içerdiği görülür. 3-Melez DNA içeren bakteriler normal azot içeren ortamda bir kez daha mitozla üretilip DNA’ları incelendiğinde bakterilerden %50 sinin melez DNA, %50 sinin ise normal azot içeren DNA taşıdığı görülür. Normal azotlu ortamda ağır azot içeren DNA’ların kendini yarı korunumlu eşlemesi. 1.mitoz bölünme ile %100 melez DNA’lar oluşur 2.mitozda %50 melez %50 normal DNA’lar meydana gelir 3.Mitozda %75 normal % 25 melez DNA lar meydana gelir. DNA molekülünün kendini eşlemesi ile ilgili bağıntılar a)Her mitoz bölünmede DNA miktarı 2n kadar artar. (n=Bölünme sayısı) Örnek: 3 bölünme sonucu 23 = 8 DNA molekülü meydana gelir.( Bir DNA molekülünde iki DNA zinciri vardır. 3 bölünme sonunda toplam 16 DNA zinciri oluşur.). 2n . 2 = Bölünmeler sonunda oluşan DNA zincir sayısıdır.3 bölünme sonunda oluşan toplam DNA zinciri = 2 3 . 2 =16 bulunur. b)Farklı Besi ortam ortamlarında mitoz geçiren hücreden oluşacak yeni hücrelerdeki hibrid DNA molekülü sayısı bölünme sayısı ne olursa olsun her zaman 2 dir. (Hibrid=)Melez DNA sayısı = Farklı besi ortamında bölünmeye başlayan hücre sayısı . 2 bağıntısı ile bulunur. Örnek1: Bir hücreden 3 bölünme sonunda oluşacak melez DNA sayısı nedir: Yanıt 2 dir Örnek1: Bir hücreden 5 bölünme sonunda oluşacak melez DNA sayısı nedir: Yanıt 2 dir Örnek1: 5 hücreden 3 bölünme sonunda oluşacak melez DNA sayısı nedir: Yanıt 2.5=10 bulunur Soru: Ağır azot içeren 2 bakterinin normal azot içeren ortamda 3 kez mitoz geçirdiği varsayılırsa . 1-Oluşan DNA moleküllerinde melez sayısı nedir? 2-Oluşan DNA moleküllerinde Melez/Normal= ve Normal/Toplam DNA = oranları nedir. Yanıt: 1-Melez DNA sayısı bir hücre için 2 iki hücre için 2.2= 4 bulunur. 2-Bir hücre için toplam DNA 23 = 8 bulunur.İki hücre için toplam DNA= 2.8=16 bulunur. 16 DNA nın 4 Tanesi melez olduğuna göre. 16-4=12 normal azotlu DNA vardır. Melez/Normal=4/12=1/3 bulunur. Normal/Toplam DNA=12/16=3/4 bulunur DNA molekülü ile ilgili bazı önemli genellemeler Bir türün hücrelerindeki DNA miktarı aynıdır. DNA miktarı türlerde farklılık gösterir. Eşeyli üreyen canlılarda mayozla oluşan gametler türe özgü DNA nın ½ sini taşır. -Hayvanlarda somatik hücreler 2n, üreme hücreleri n kromozom taşırlar. -Bitkilerde somatik hücreler 2n, endosperm 3n, üreme hücreleri n kromozom taşırlar Eşeyli üreyen canlılarda tür DNA’sının sabit kalması Mayoz ve Döllenme ile gerçekleşir. Bölünen hücrelerin değişik evrelerinde DNA miktarı değişir. Her türün DNA niteliği ve niceliği özgündür. DNA molekülünün farklılığı Nucleotid sayısı Çeşit oranı Nucleotid dizilişi Tekrarlanma şekli Kendini eşler ve RNA sentezlenmesine kalıplık eder. DNA’ daki protein sentezinde rol oynayan anlamlı bölgelere gen denir Suda çözünmez. Tek çeşittir.( Yapı ve görev olarak ) Genetik bilgi nucleus DNA’ sı ile taşınır. Eukaryot hücrelerde kalıtsal DNA histamin ve protamin molekülleriyle çevrilidir. Prokaryotik hücrelerin DNA’sı ve eukaryot hücrelerde Mitokondri ve kloroplast DNA’ ları çıplaktır. Yapısında C , H , O , N , P bulunur. DNA’ nın en küçük işlev birimine kod (Triple) denir. Kromozom DNA molekülü DNA zinciri Gen Kod DNA’ nın eşlenmesini r3 / r2 hacim / yüzey ) oranının büyümesi uyarır. DNA ‘ nın Görevleri Hücrede hayatsal olayları kontrol eder. Kalıtsal bilgiyi yeni nesillere aktarır. Genlerin yapısını oluşturur. Yaşamın ( Enzim , Protein sentez bilgisi ) sırrını taşır. DNA İle İlgili Bağlantılar A = T ve G= C Purin = Primidin Toplam nucleotid = A+T+G+C 2’li hidrojen bağı = A=T 3’lü hidrojen bağı = G=C Toplam nucleotid . ½ = Purin veya primidin Nucleotid sayısı = Pentoz (deoksiriboz) = (Fosforik asit) n+4 Toplam H bağı sayısı = 2’li H bağı x 2 + 3’lü hidrojen bağı x 3 Toplam H bağı sayısı = Toplam nucleotid + Guanin RNA: Eukoryatik hücrelerde nukleus , mitekondri , kloroplast , ribozom , sitoplazmada bulunur. Prokaryotik hücrelerde ise ribozom ve sitoplazmada bulunur.. Yapıtaşları Adenin ,Guanin ,Urasil ve Sitozin’ dir. Hücrelerde yapı ve özellik bakımından 3 tip RNA vardır 1-m-RNA ‘nın Özellikleri DNA üzerinde sentezlenir. Sentezine kalıp ödevi sadece tek zincir yapar diğeri tamamlayıcıdır. Tek zincirdir. Düz zincir halindedir. Anlamlı üçlü nucleotid dizisine kodon denir. Yapısındaki kodon sayısı en az sentezlenecek proteindeki aminoasit sayısı kadardır. NOT : Alyuvarlarda DNA olmadığından yönetici molekül rolünü sentezlenmiş RNA’ lar yürütür. Ayrıca bazı yönetici molekül ve kalıtsal bilgileri taşıyıcı molekül RNA’ dır. NOT : m-RNA’ nın okunması evrenseldir. Hayvansal protein sentezinde görev alan bir m-RNA bitki hücresine konursa yine hayvansal protein sentezler. m-RNA belirli bir protein sentezi için özelleşmiştir. m-RNA aynı tip proteinin sentezinde defalarca kullanılır. İhtiyaç bitince nucleotidlerde yıkılır. RNA çeşitleri içinde oran olarak en az olanıdır. %5 Yapı özellikleri evrenseldir. Okunması da evrenseldir. (Transkripsiyon ve Translasyon) Nucleotid dizilimi genin tersi tamamlayıcı dizinin aynısıdır. (Timin yerine Urasil bulunur.) Sentezlenen m-RNA da gen bölgesinin ½ kadar nucleotit bulunur. Okunması AUG veya GUG ile başlar UAA , UAG , UGA kodon ları ile sonlanır . Bazı virüslerde kalıtsal bilginin saklanması ve yeni nesillere taşınmasını sağlar . Hücrelerde o an için var olan m-RNA çeşit sayısı Hücre Karakteri Aktif Gen Sayısı Sentezlenecek Protein Çeşit Sayısı na bağlıdır. Bir türün farklı hücrelerinde var olan m-RNA çeşit sayısı farklıdır. Kalıtsal bilgi (Sentezlenecek proteindeki a .a . sayısı , çeşidi , yeri , sıralanışı) m-RNA’ da ki nucleotit dizilişine göre belirlenir. Kalıtsal bilginin hücrede kullanılması m-RNA aracılığıyla gerçekleşir.DNA ‘nın anlamlı nucleotit dizisi (Gen) den aldığı şifreye uygun olarak protein sentezine kalıplık eder. Yapısında zayıf H bağları bulunmaz. 2-r-RAN’ nın Özellikleri Ribozom ların yapısında bulunur. Nucleusta sentezlenir. Sitoplazmada toplam RNA nın %80 ‘i kadardır. Her çeşit proteinin sentezinde rol oynarlar. Defalarca kullanılırlar. Yapısında zayıf hidrojen bağları vardır. Protein sentez bilgisinin adım adım okunmasında rol oynarlar. m-RNA ve t-RNA nın ribozom lara bağlanmasını sağlar. 3-t-RNA’ nın Özellikleri En küçük (en az nucleotit içeren) RNA dır. Çözünür RNA dır. Belirli bir amino aside özelleşmiştir. Protein çeşidine özelleşme göstermez. Değişik protein sentezinde defalarca kullanılır. Amino aside özelleşme anti kodonla bağlantılıdır. Hücrede en az 20 çeşit t-RNA vardır. En çok 61 olması beklenir. Toplam RNA’ nın % 15’ ini oluşturur. Toplam 70 nucleotitden oluşmuştur. Yapısında zayıf H bağları bulunur. RNA’ nın DNA ya Benzer Özellikleri DNA üzerinde sentezlenmesi. Organik baz olarak Adenin , Guanin , Sitozin in bulunması. Fosfodiester bağlarına sahip oluşu. m-RNA hariç zayıf hidrojen bağları bulunuşu. İnterfazda sentezlenmesi. Kalıtsal özelliklerinin oluşması ve yaşamsal olayların gerçekleştirilmesi. Nukleus kloroplast ve mitekondri de bulunuşu. RNA’ nın DNA dan farklı Yönleri Tek zincir oluşu. Timin yerine urasil bulundurması. Sitoplazma ve ribozomlarda bulunması. İşlevi bitirdikten sonra yıkılması. (Hidrolizle) Daha küçük molekül yapıda olması. Kendini eşleyememesi. Yapı ve görev olarak 3 çeşit olması. Bölünme hariç her zaman sentezlenirler. Nucleik Asitlerin Yaşam İçin Önemi En ilkelden (virüs) en gelişmiş canlıya kadar hapsinde vardır. Hücrenin en önemli ve en büyük organik molekülleridir. Hücredeki hayatsal olayları ( sentez , yıkım , hücre bölünmesi vb.) kontrol eder. Kalıtsal özelliklerin yeni hücrelere (nesillere) taşınmasından ve saklanmasından görevlidir. Yapı ,işlev ve fonksiyonları evrenseldir. (Bütün hücrelerde aynıdır.)

http://www.biyologlar.com/genetik-bilgi-tasiyan-molekuller-1

Fosil nedir? fosil cesitleri ve bitkisel fosiller (genel biyoloji - botanik odevi)

Fosilleri inceleyen bilim dalına paleontoloji, fosil toplayıp bunlar üzerinde çalışma yapan kişilere de paleontollog denir. Fosiller bir polen tanesi küçüklüğünde ya da dev bir dinazorun kemiği büyüklüğünde olabilir. Bir hayvan ya da bitkinin fosilleşmesi için milyonlarca yıl devam eden bir süreç gerekmektedir. Genellikle hayvan ya da bitkilerin sert kısımları bu uzun süreç boyunca dayanıklılık gösterebilir. Jeolojik zamanlarda yaşamış olan canlıların tortul kayaçlar içinde taşlaşmış olarak bulunan her çeşit kalıntı ve izine FOSİL adı verilir. Fosiller, bugün yaşayan bir çok grubu temsil ettikleri gibi, soyları tümüyle ortadan kalkmış grupları da tanımamıza yardımcı olurlar. Bilinen en eski fosiller günümüzden 3.6 milyar yıl önce yaşamış olan fotosentetik siyanobakterilerdir (mavi-yeşil algler). Fosiller Nerelerde Bulunur? Fosiller karasal ve denizel ortamlarda yaşamış hayvan ve bitkiler ile onların izlerine aittir. Daha çok kumtaşı, kireçtaşı, çamurtaşı ve şeyl gibi tortul kayaçlarda bulunurlar. Grönland'dan Antartika' ya, okyanus tabanlarından dağların en yüksek zirvelerine kadar dünyanın her tarafında dağılım gösterirler. Fosillerin dünya coğrafyası üzerindeki geniş dağılımı, yerküre yüzeyinin jeolojik zamanlar boyunca sürekli değiştiğini kanıtlar Fosiller Nasıl Oluşur? Canlılar öldükten sonra organik-yumuşak kısımları diğer hayvanlar tarafından tüketilir veya bakteriler tarafından tahrip edilir. Eğer ortam bakterilerin yaşamasına uygun oksijene sahip değilse ve ortam fosilleşmeye uygun taşlaşma süreci koşulları taşıyorsa, canlıdan arta kalan kemik, kabuk ve diş gibi sert ve dayanıklı kısımlar fosilleşerek günümüze ulaşabilir. Ayrıca hayvanların; kusmuk pelletleri, dışkı pelletleri (koprolit), yumurtaları ve izleri de fosil olarak korunabilir. 1. Karbonlaşma: Bitki fosilleri deniz, göl ya da bataklık gibi ortamlarda gömülerek fosilleşebilir. "Kömürleşme" denen karbonlaşma olayıyla bitkiler kısmen veya tamamen değişerek kömür haline gelebilirler. 2. Petrifikasyon: Organizma kalıntılarının kristalizasyonla mineralojik bileşimlerinin değişmesidir. En iyi bilinen petrifikasyon tipi silisçe zengin suların bitki hücreleri içine girerek kalıntıları silisleştirmesidir. Buna silisleşmiş ağaçlar örnek olarak verilebilir. Ayrıca hayvan kabukları veya kemikleri, içlerindeki boşluk veya gözeneklerin kalsit, silis ve demirce zengin sularla dolarak kristalleşmesiyle demirleşmiş, piritleşmiş, silisleşmiş veya kalsitleşmiş hale dönüşebilirler. 3. Yer Değiştirme: Yer değiştirme çamur içinde gömülü olan organizma kalıntılarının sülfid (pirit) veya fosfat (apatit) mineralleriyle yer değiştirmesi sonucu oluşur. Bu süreçte mineraller, organizmanın anatomisinin detaylarını gösteren yumuşak dokularla yer değiştirebilir. Örneğin Almanya'da bazı şeyller içinde Devoniyen'de yaşamış bir trilobitin antenleri ve sefalopodların tentakülleri, piritleşmiş fosiller olarak bulunmuştur. 4. Yeniden Kristalleşme: Yeniden kristalleşme olayı hayvanın kabuğunun mikroskobik ölçüde detaylarını bozar. Buna karşılık kabuğun dış şeklinde bir değişiklik olmaz. Hayvan kabuklarının bir çoğu kalsiyum karbonat bileşimli aragonit mineralinden yapılmıştır. Milyonlarca yıl boyunca fosilleşme sırasında kalsiyum karbonat yeniden kristalleşerek daha duraylı bir mineral olan kalsit haline dönüşür. 5. Yumuşak Dokuların Korunması Yoluyla Fosilleşme: Bazen olağanüstü koşullar altında, organizmaya ait deri, tüy, doku gibi bazı parçalar bozulmadan fosilleşebilir. Örneğin Sibirya'da buz kütlelerin içinde binlerce yıl boyunca bozulmadan kalmış bütün mamut fosilleri bulunmuştur. Hatta bu mamutların midelerindeki yiyecekler bile olduğu gibi korunmuştur. Olağanüstü koşullar sıcak ve kurak iklimlerde de oluşabilir. Mumyalaşma adı verilen bu süreçte yumuşak dokular, bakterilerce çürütülmeye fırsat kalmadan kısa sürede kurur. Paleontologlar Çin'de bu şekilde derileri ve tüyleriyle korunmuş dinozor fosilleri bulmuşlardır. 6. Organik Kapanlar: Bir organizmanın amber, doğal asfalt veya çürümüş organik madde içinde hapsolarak korunması sonucu oluşan fosilleşme şeklidir. Bunlardan amber, ağaç reçineleridir. Ağaçtan akan reçine bu sırada böcek, örümcek veya küçük kertenkeleleri yakalayabilir. Hemen katılaşarak sertleşen bu madde içindeki hayvan hiç bozulmadan ve tüm detayıyla milyonlarca yıl boyunca kalabilir. Doğal asfalt, petrol kalıntısıdır. Asfalt suyla örtüldüğü zaman, susamış hayvanlar sudan içmek için geldiklerinde içine düşebilirler. Böylece yapışkan zeminden kurtulamayan hayvan yine hiç bozulmadan korunur. Bu tip ortamda fosilleşmiş hayvanlara Amerika'da Kaliforniya'da rastlanmıştır. Bir başka ortam bataklıklardır. Her ne kadar asidik ortam organik malzemeyi bozsa da, daha sağlam olan kemikler bozulmadan kalabilir.Danimarka'da 2000 yıl öncesinden kalma bataklıklarda insan kalıntıları bulunmuştur. 7. Boşluk ve Kalıplar: Asidik koşullar kayaç içinde korunmuş fosil hayvan kalıntılarını bulundukları yerde yavaşça eritir. Bu etki kaya içinde bir kalıp bırakır. Bu süreç genellikle kolay çözülen kalsitik kabuklarda daha fazla görülür. Kabuğun dış kısmının etkilenmesiyle dış kalıp oluşur. Bazen kabuk çözülmeden önce içi çökelle dolarak iç kalıplar meydana gelir. 8. İzler (Omurgalı ve Omurgasız Hayvanlar): Hayvanlar çamur gibi yumuşak bir zeminde yürüdükleri zaman bıraktıkları çeşitli ayak, kuyruk veya gövde vb. izleri sertleşerek korunabilir. Bu izlere ait boşluklar farklı bir çökelle dolduğu zaman kalıp haline gelir. Buna dinozorların ve insanların ayak izleri örnek olarak gösterilebilir. Paleontologlar, dinozorların ayak izlerini yorumlayarak onların yürüme ve hareket etme özelliklerini ortaya koyabilirler. 9. Fosil Benzeri Yapılar: Bazen mineraller, kayaçlar içinde büyüyerek fosil benzeri şekiller oluşturabilirler. Bunlara yalancı fosiller denilir. Örneğin dendrit kristalleri sıklıkla fosil sanılmaktadır. Bunun dışında, bazen mumyalaşmış veya travertenle kaplanmış güncel hayvan veya bitkilere de rastlanabilir. Bu kalıntılar da gerçek fosil değildir. Zaman içinde fosilleşmeye aday örneklerdir. Karasal Fosilleşmeye Bir Örnek a) Omurgalı hayvanlar nehir, çay, dere ve göl gibi tatlı su kaynaklarının kenarında yaşamlarını sürdürüyorlar. b) Ölen hayvanların kemikleri çeşitli su taşkınlarının getirdikleri kırıntılı malzemeler altında kalarak örtülüyor. c) Su taşkınlarının getirileriyle oluşan çökeller kemiklerin üzerindeki kırıntılı kayaçları gittikçe kalınlaştırıyor. d) Akarsu taşkınlarının getirdiği tortullar istifi zaman içinde daha da kalınlaştırıyor. e) Çökel miktarının zamanla artması hayvan kemiklerinin daha da derinlerde kalmasına ve taşlaşarak fosilleşmesine neden oluyor. f) Göl ya da çökelme havzası çökellerle dolarak ortadan kalkıyor. Daha sonra tektonik bir yükselmeyle akarsular yeniden canlanıyor. Kalın bir istif oluşturan bu alan zamanla aşındırılarak yarılmaya başlıyor ve gömülü kalmış olan fosilli tabakalar açığa çıkıyor. Fosil bilimciler (paleontologlar) sanki bir avcı gibi bu fosil yatakları araştırıp bularak ve bilimsel kazılar yaparak bu fosilleri gün ışığına çıkarıp, bilim dünyasına sunuyorlar. Kaynak:MTA   Fosil ceşitleri Bitki Fosilleri: Genellikle sert tohumlar ve tahta kısımlar fosilleşmiş olarak bulunur. Çiçek ve yaprakların kendileri korunmazlar ancak karbon etkisi onların yapısındaki çok ince detayları dahi korumaktadır. Hayvan Fosilleri: Dişler, kemikler ve kabuklar, deri, et, kürk, tüyden daha fazla rastlanan kalıntılardır. Genellikle kemikler bulunur ancak Alaska, Siberya gibi yerlerde nadiren tüm mamut fosiline rastlanmıştır. Bu bölgelerdeki donmuş hayvanlar fosil olarak tümüyle milyonlarca yıl korunmuştur. Kabuklu Deniz Canlıları: Milyonlarca yıl önce denizlerle kaplı olan bölgelerden su geri çekildiğinde kabuklu deniz canlıları çamur, kum ve balçığa gömülmüşlerdir. Bu şekilde fosil olarak milyonlarca yıl korunmuşlardır. Amberler: Ağaç reçinesi içinde sıkışıp kalan hayvan fosilleri.   Fosil Nedir ? En genel anlamıyla fosil, uzun zaman önce yaşamış canlıların yapılarının, doğal koşullar altında korunarak günümüze kadar ulaşan izidir. Fosiller, kimi zaman organizmanın bir parçasının kimi zaman da canlının hayattayken bıraktığı izlerin (bunlara iz fosil denir) günümüze kadar gelmesidir. Ölen hayvan ve bitkilerin, çürümeden korunarak, yer kabuğunun bir parçası haline gelmesiyle fosil oluşur. Fosilleşmenin meydana gelebilmesi için, hayvanın veya bitkinin -üzerini çoğunlukla bir çamur katmanının örtmesiyle- ani ve hızlı bir şekilde gömülmesi gerekir. Bu gömülmeyi genellikle kimyasal bir süreç takip eder. Bu süreçte yaşanan mineral değişimleriyle de koruma sağlanmış olur. Fosiller, canlılık tarihinin en önemli delilleridir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde elde edilmiş yüz milyonlarca fosil bulunmaktadır. Fosillerin sağladığı temel bilgi, canlılığın tarihi ve yapısı hakkındadır. Milyonlarca fosil, canlılığın aniden, kompleks yapısıyla, eksiksiz olarak ortaya çıktığını ve milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişikliğe uğramadığını göstermektedir. Bu da canlılığın yoktan var edildiğinin yani yaratıldığının önemli bir delilidir. Canlıların aşama aşama oluştuğunu, yani evrim geçirdiğini gösteren ise tek bir fosil dahi yoktur. Evrimcilerin ara fosil olduğunu iddia ettikleri fosil örnekleri yalnızca birkaç tanedir ve bunların geçersizliği de bilimsel olarak ispatlanmış durumdadır. Aynı zamanda yine Darwinistlerin ara fosil olarak dünyaya tanıttıkları bazı örneklerin sahte çıkması da, bu konuda sahtekarlık yapacak kadar çaresiz olduklarını gözler önüne sermektedir. 150 yılı aşkın süredir, dünyanın dört bir yanında yapılan kazılarda elde edilen fosil kayıtları, balıkların hep balık, böceklerin hep böcek, kuşların hep kuş, sürüngenlerin hep sürüngen olduğunu ispatlamıştır. Canlı türleri arasında bir geçiş olduğunu -yani balıkların sürüngenlere, sürüngenlerin kuşlara dönüştüğü gibi- gösteren tek bir tane bile fosil görülmemiştir. Kısaca, fosil kayıtları, evrim teorisinin temel iddiası olan, türlerin uzun süreçler içinde değişimlere uğrayarak birbirinden türediği iddiasını kesin olarak çürütmüştür. Fosiller canlılık hakkında verdikleri bilginin yanı sıra, kıta tabakalarının hareketlerinin yeryüzü yüzeyini nasıl değiştirdiği, Dünya tarihinde yaşanan iklimsel değişikliklerin neler olduğu gibi yeryüzünün geçmişiyle ilgili de önemli bilgiler sunarlar. Fosiller, antik Yunan döneminden beri araştırmacıların ilgisini çekmiş, ancak 17. yüzyıl ortalarından itibaren fosillerin incelenmesi bir bilim dalı olarak gelişmeye başlamıştır. Araştırmacı Robert Hooke'un eserlerini (Micrographia (Mikrografi), 1665; Discourse of Earthquakes (Deprem Konuşmaları), 1668), Niels Stensen'in (Nicolai Steno ismiyle bilinir) çalışmaları takip etmiştir. Hooke ve Steno'nun fosiller üzerinde çalışma yaptıkları dönemlerde, düşünürlerin büyük bir kısmı fosillerin gerçekten yaşamış canlıların izleri olduğuna inanmıyorlar, doğanın bir şekilde canlıları taklit ettiğini iddia ediyorlardı. Fosillerin gerçek canlıların izi olup olmadığı yönündeki tartışmanın temelinde, fosillerin bulunduğu yerlerin dönemin jeolojik bilgileriyle açıklanamaması vardı. Fosiller genelde dağlık bölgelerde bulunuyor, ancak örneğin bir balığın nasıl olup da su seviyesinden bu kadar yüksek bir mekanda fosilleşmiş olabileceği teknik olarak açıklanamıyordu. Steno, tıpkı geçmişte Leonardo Da Vinci'nin öne sürdüğü gibi, tarih boyunca su seviyesinde geri çekilmeler olduğunu iddia ediyordu. Hooke ise, dağların okyanus tabanlarındaki depremler ve iç ısınma nedeniyle oluştuğunu söylüyordu. Hooke ve Steno'nun, fosillerin geçmişte yaşamış canlıların izleri olduğunu ortaya koyan açıklamalarının ardından, 18. ve 19. yüzyılda jeolojinin de gelişmesiyle, fosil toplama ve araştırma sistemli bir bilim dalına dönüşmeye başladı. Fosillerin sınıflandırılması ve yorumlanmasında, Steno'nun belirlediği prensipler izlendi. Özellikle 18. yüzyıl itibariyle madenciliğin gelişmesi ve demiryolları inşaatlarının artması, yer altının daha çok ve daha detaylı incelenmesine imkan tanıdı. Modern jeoloji, yeryüzü yüzeyinin "tabaka" adı verilen katmanlardan oluştuğunu, bu tabakaların, kıtaları ve okyanus tabanını taşıyarak Dünya üzerinde hareket ettiğini, tabakalar hareket ettikçe Dünya coğrafyasında değişiklikler olduğunu, dağların da büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda meydana geldiğini ortaya koydu. Dünya coğrafyasında uzun zaman dilimleri içinde meydana gelen değişimler, şimdi dağlık olan bazı bölgelerin bir zamanlar sularla kaplı olduğunu da gösteriyordu. Böylece kaya katmanlarında bulunan fosillerin, yeryüzünün farklı dönemleri hakkında bilgi edinmenin önemli yollarından biri olduğu ortaya çıktı. Jeolojik bilgiler, öldükten sonra çökeltiler içinde korunan canlı izlerinin yani fosillerin, çok uzun dönemler içinde, kayaların oluşumu sırasında yeryüzünün kabuğuna doğru yükseldiklerini gösteriyordu. Fosillerin bulunduğu kayaların bazıları, yüz milyonlarca yıl öncesine aitti. Yapılan araştırmalarda, belli fosil türlerinin yalnızca belli katmanlarda ve belli kaya tiplerinde bulunduğu gözlemlendi. Üst üste gelen kaya katmanlarının her birinde kendisine has, o katmanın bir tür imzası olarak nitelenebilecek fosil grupları olduğu görüldü. Bu "imza fosiller", hem zaman dilimlerine göre hem de mekana göre farklılık gösterebiliyordu. Örneğin, aynı döneme ait bir fosil yatağında, biri eski bir göl yatağı diğeri de mercan kayalığı olan iki farklı çevre koşulu ve tortuyla karşılaşılabiliyordu. Ya da bunun tam tersine, birbirinden kilometrelerce uzakta iki farklı kayalıkta, aynı fosil "imzasıyla" karşılaşmak mümkündü. Bu izlerin sağladığı bilgilerle, günümüzde halen kullanılmakta olan jeolojik zaman çizelgesi tespit edildi. Darwinistler, canlıların milyonlarca yıl içinde küçük değişimler geçirerek, birbirlerinden türediğini iddia ederler. Bilimsel bulguların çürüttüğü bu iddiaya göre, balıklar sürüngenlere, sürüngenler kuşlara dönüşmüştür. Bu durumda, milyonlarca yıl sürdüğü varsayılan söz konusu değişim sürecinin fosil kayıtlarında pek çok delili olması gerekir. Yani, yarı balık yarı kertenkele, yarı örümcek yarı sinek, yarı kertenkele yarı kuş olan pek çok garip varlığın fosillerinin yüzyılı aşkın bir süredir yoğun olarak devam eden araştırmalar sonucunda ortaya çıkması gerekir. Ancak, yeryüzünün neredeyse tümü kazılmış olmasına rağmen, Darwinistlerin, türler arasında sözde geçiş sürecini gösterebilecekleri bir tane bile fosil yoktur. Öte yandan örümceklerin hep örümcek, sineklerin hep sinek, balıkların hep balık, timsahların hep timsah, tavşanların hep tavşan, kuşların hep kuş olarak var olduklarını gösteren sayısız fosil örneği vardır. Yüz milyonlarca fosil, canlılığın evrim geçirmediğini, yaratıldığını ispatlamaktadır. www.evrimteorisi.com   Bitki Fosilleri Fosillerin ve fosilleşmenin süreci içinde, bitki fosillerinden hiç söz etmedik. Ne var ki, geçmişin bu kalıntıları, yeryüzünün paleontolojik tarihinde özel bir rol oynarlar. Kara ve denizlerdeki canlı bitkisel madde, her zaman hayvansal maddeden çok olmuştur. Geçmişte olduğu gibi, bugün de, bitkiler hiç değilse niceliksel bakımdan dünyaya egemendirler. Bu nedenle, kayalar arasında çok sayıda bitki fosiline rastlanacağı düşünülebilir. Oysa gerçekte böyle bir duruma rastlanmaz. Bitkiler, ayrışmaya karşı dayanıklı olan iskeletten yoksundurlar. Dolayısıyla, hayvanlara oranla çok az sayıda bitki korunmuştur. Kuraldışı durumlar vardır, kuşkusuz. Kömür, büyük bitki yığınlarından kalmış karbonlu maddenin korunmasına tanıklık eder. Ancak, tüm kömür oluşumları, ilk maddenin izlerini açığa vurmazlar. Bilim adamları, bir kömür parçasının gerçekten bir bitki fosili olup olmadığını ve kömürdeki maddenin kaynağının hangi cins bitki olduğunu saptamakta güçlük çekmektedirler. Başka durumlarda, bitki fosillerinin korunmasına farklı süreçler yol açar. Bir bitki fosilinin bulunması, ender rastlanan bir olay olduğundan ve fosilin oluştuğu çevre konusunda bilgimizi artırdığından, özel önem taşıyan bir olaydır. Böyle bir bulgu, bitkinin yetiştiği zamandaki genel görünümün kavranmasına bile yol açabilir. BİTKİ FOSİLLERİNİN ANLAMI Yeryüzündeki yaşamın tarihinde hayvanlar, son derece hızlı bir evrim geçirmişlerdir. Bu nedenle, fosilleri, jeolojik kronometreler olarak büyük önem taşır. Bazı türlerin ömrü öylesine kısa sürmüştür ki, fosillerinin tarihi nispeten yüksek bir doğruluk derecesiyle saptanabilir. Jeoloji standartlarına göre, birkaç milyon yıllık bir hatanın pek önemi yoktur. Buna karşılık bitkiler, çok yavaş bir evrim geçirmişlerdir. .Bu yüzden, bitki fosillerinin yaşı, hayvan fosillerinin yaşı gibi yüksek bir doğruluk derecesiyle saptanamaz. Günümüzde var olan bazı bitki türleri, onlarca yada yüzlerce milyon yıldan beri varlıklarını sürdürmektedirler. Aslında bunlar, yaşayan fosillerdir. 10, 50 ve 100 milyon yıl önce yaşamış örnekler, yaş farklarını belirlemede yararlı olacak derecede morfolojik farklılık göstermezler. Sonuçlarsak, tarih saptamada bitki fosillerinin ya hiç yararı olmaz yada çok az yararı olur. Bitki fosilleri, iklimler konusunda, hayvan fosillerinden daha çok bilgi sağlarlar. Bazı hayvanların yalnızca soğuk, bazılarının da yalnızca ılık iklimlerde yaşamalarına karşılık, kuraldışı durumlara her zaman rastlanmıştır. Bazen aynı türler, farklı zamanlarda farklı iklim bölgelerinde yaşamışlardır. Memeliler hem sıcak, hem soğuk iklimlerde yaşamıştır. Bedenleri, birçok fosilde görülmeyen dış değişikliklerle sözgelimi kürk ötekilerinkinden ayrılır. Günümüzde filler tropikal iklimde yaşamaktadırlar; oysa 20 000 yılı aşmayan bir süre önce, ataları (tüylü mamutlar) buzulsal iklimlerde yaşıyorlardı. Demek ki, hayvan fosilleri, iklim açısından kesin göstergeler oluşturmazlar. Buna karşılık, bir bitki fosili, hemen her zaman iyi bir iklim göstergesidir. özellikle bugün hâlâ var olan bir bitki tipiyse. Kozalaklılar hep ılıman yada soğuk iklimlerde yetişirken, palmiyeler her zaman sıcak bölgelerde büyümüşlerdir. Kuzey Kutbu bölgesinde palmiye fosillerinin, tropikal yada astropikal alanlarda da kozalaklıların bulunması, bu bitkilerin ölmesinden bu yana iklimde bir değişiklik olduğunun güvenilir bir belirtisidir. Tortul kayalarda sık sık çiçek tozu fosillerine de rastlanır. Çiçektozu tanecikleri, mikroskopta kolaylıkla tanınır ve paleontologlar, bu tanecikleri inceleyerek, çok uzun süre önceki dönemlerin biteylerini kavrayabilirler. İnce taneli tortulların yada volkanik küllerin altına hızla gömülme, yaprakların, tohumların bazen de bir çiçeğin izlerinin oluşmasına yardımcı olur. Yeraltı suyunun eriyik halinde mineraller taşıyarak dolaşımı da, bu minerallerin bitki dokularındaki organik maddelerin yerini alması sonucunu doğurabilir; böylece hücre yapısının ayrıntıları korunmuş olur. Çok derinlerde gömülü bitkiler, basınç ve sıcaklık etkisi altında kalabilirler; bunun sonucunda, uçucu öğeleri damıtılır; uçucu öğelerin damıtılmasından sonra, yapraklar bir karbon tabakasına, saplar karbonlaşmış kütüklere dönüşürler. Bakteri etkinliğinin engellendiği çok ender durumlarda, bitkilerin ayrıntıları kalıp olarak korunur. hitportal.org

http://www.biyologlar.com/fosil-nedir-fosil-cesitleri-ve-bitkisel-fosiller-genel-biyoloji-botanik-odevi

Ribozomun alt birimleri nelerdir?

01. Genel Giriş 02. Başlama 03. Zincir Uzaması 04. Terminasyon (Bitiş) 01.Genel Giriş Protein sentezinde başlıca 3 tür RNA'nın etkinliği vardır. Bunlar da mRNA (mesenger RNA), tRNA (transfer RNA) ve rRNA (ribosomal RNA)'dır. Bunların dışında, DNA'nın replikasyonunda geçici olarak görev yapan ve primase enziminin katalitik etkisi ile sentezlenen 15-20 nukleotid'den oluşan primer RNA (pRNA) da bulunmaktadır. Mesenger RNA (mRNA), DNA iplikçiliklerinin birinden (3' ¬ '5) yönünde olanından, kalıp DNA, sens DNA), RNA polimerase enziminin (transkriptase) katalitik etkisiyle sentezlenen (transkripsiyon) ve amino asit veya polipeptid sentezi için gerekli bilgileri kodlar halinde taşıyan, tek iplikçikli bir nukleotid sekansıdır. DNA'nın bir iplikçiğinde bulunan genetik bilgilerin şifreler (kodlar), halinde tek iplikçik RNA'ya transferine transkripsiyon ve bu bilgileri taşıyan RNA'ya da mesenger RNA adı verilir. Prokaryotik mRNA çok dayanıksızdır ve translasyon başladıktan hemen sonra 5' -ucundan metabolize olmaya başlar. Ortalama ömrü 1-3 dk. kadardır. Ökaryotik mRNA ise saatlerce dayanır. Prokaryotik mRNA, birden fazla genin (proteinin) kodlarına sahiptir (polisistronik mRNA veya poligenik mRNA). Buna karşın ökaryotiklerin mRNA'sı monosistronik (monogenik) bir özellik taşır. Transfer RNA (tRNA), protein sentezinde, sentetase enzimi tarafından aktive edilen amino asitlere bağlanarak bunları, ribosomlar üzerinde sıraya giren kodon'larına taşıyan adaptör bir moleküldür. Yaklaşık 75-95 nukleotidden oluşur ve fonksiyonuna göre 5 kollu bir sekonder yapıya sahiptir. Bakteri hücresinde yaklaşık 50 farklı tRNA bulunur. Her amino asit için bir veya birden fazla tRNA vardır ve spesifik sentetase enziminin katalitik etkisiyle, her amino asit, kendine ait tRNA'nın 3' -CCA ucuna bağlanır. Bu enzim kendine ait hem amino asiti ve hem de tRNA'yı tanır. Transfer RNA üç boyutlu (primer, sekonder, tersiyer) bir yapıya ve 5 kola (D-kolu, antikodon kolu, ekstrakol, T y C kolu Akseptör kol,) sahiptir. Ribosomal RNA (r RNA), ribosomun yapısal ve fonksiyonel bir komponentidir. Prokaryotiklerde 70 S ribosom 2 alt üniteden oluşur. Bunlardan biri 50 S alt ünite (23 S rRNA, 5S rRNA ve proteinler) ve 30 S alt ünite (16S rRNA ve proteinler) dir. Ribosomlar spontan olarak asamble olurlar. Bu 3 RNA için de, genetik bilgileri şifreler halinde taşıyan ve bu nedenle de, DNA gibi, genetik bir karakter gösteren mesenger RNA (mRNA)'dır. Prokaryotiklerde, transkripsiyon ve translasyon sitoplazmada gerçekleşmesine karşın, ökaryotiklerde gerek primer mRNA ve gerekse olgun mRNA'nın sentezi çekirdekte tamamlanır ve olgun mRNA buradan sitoplazmaya geçerek transle edilir. Primer mRNA'larda, ekzonlarla birlikte intronlarda bulunmasına karşın, olgun mRNA'da sadece ekzonlar vardır intronlar çıkarılmıştır. Bakterilerde, çift iplikçikli, sarmal ve sirküler olan DNA molekülünden, 3' ® 5' yönündeki tek iplikçiğinde bulunan genetik bilgilerin kodlar halinde, RNA polimerase enziminin katalitik etkisiyle, yeni sentezlenen tek iplikçik mRNA'ya (mesenger RNA) aktarılmasına transkripsiyon adı verilir. Mesenger RNA, protein zincirindeki amino asitlerin türlerini ve sıralarını, nukleotid sekansları halinde (genetik mesajlar halinde) taşır. Ancak, DNA'daki Timin yerine, mRNA'da Urasil bulunur. Sentezlenen mRNA 5' ® 3' yönünde olup kendisine kalıp ödevi gören DNA iplikçiğine (3' ® 5') de, anti paraleldir. Sentez işlemini gerçekleştiren RNA polimerase enzimi (transkriptase, DNA'ya bağımlı RNA polimerase) elektroforetik analizde 5 farklı alt üniteye ayrılmaktadır. Bunlar da; 2 molekül halinde a2 (36 500), iki ayrı b, b', (151 000 ve 155 000) ve bir de sigma faktörüdür (s, 70.000). Toplam enzim 480 000 M.A.'dadır. Alt proteinlerden ilk 4 üne ( a2, b, b') merkez enzim kompleksi adı verilir. Bunlardan a faktörleri mRNA zincirinin başlamasında, b-'faktörü başlama ve zincirin uzamasında, b' faktörü DNA'ya bağlanmada ve sigma faktörü de enzim tarafından promotorun tanınmasında etkin rollere sahiptirler. Sigma faktörü, sentez başladıktan sonra hemen ayrılarak sitosola döner ve sentezi merkez enzim kompleksi devam ettirir. E. coli 'de sigma faktörünün, tek olduğu bildirilmişse de(s70), bunun dışında d32, d54, d24 gibi varyantlarının da var olduğu sigma faktörü olmadan merkez enzimleri promotora sağlamca bağlanamazlar. Prokaryotiklerde (bakterilerde) transkripsiyon başlıca 3 aşamada gerçekleşmektedir. 1) Başlama 2) Zincir uzaması 3) Bitiş 02. Başlama Mesenger RNA'nın sentezinin başlangıcında, RNA polimerase enzimi, DNA'nın 5' -ucuna doğru, primidinlerden zengin ve promotor olarak adlandırılan bölgesine bağlanır. Bu bağlanma 77-80 bazlık bir bölgeyi (-55 ile +20 bazları arası) kapsar. Böylece, aynı zamanda, yaklaşık 60 bazlık bölge RNase'ların etkisinden de korunmuş olur (Burada (-) olarak ifade edilen bölge, mRNA'da başlangıç kodonunu (AUG) oluşturan sıfır noktasından (başlama noktası) 5' -ucuna doğru (sola doğru, upstream), (+) ise 3' -ucuna doğru (sağa doğru, downstream) olan bölgeleri ifade eder). Bu -55 bölgesine kadar olan bölge içinde çok korunmuş olan ve merkezleri -10 ile -35'e isabet eden, her biri yaklaşık 6 bazdan oluşan iki bölge bulunmaktadır. Bunlardan birincisine Pribnow box adı da verilmekte, burası -6 ile -13 bölgeleri arasında yer almakta ve TATAAT bazlarından oluşmaktadır. İkinci bölge ise -30. ile -37. bazlar arasında bulunmakta ve T T G A C A bazlarından meydana gelmiştir. Bu kısımlara başlama bölgeleri (start bölgeleri) adı da verilmektedir. Bu bölgelerden -10, DNA'da açılma sinyalini ve -35'de RNA polimerazın bölgeyi tanıma sinyalini taşırlar. Başlama noktası (start point) ile -10 bölgesi arasında bulunan ve yaklaşık 6-7 bazdan oluşan kısım Shine Dalgarno (SD) sekansları olarak tanımlanır ve burası da aynen mRNA ya aktarılır. Buna karşın, -10 ve -35'lik bölgeler (promotor bölgesi) sentezin başlamasında rol aldığı halde, mRNA'ya transfer edilmezler. mRNA'nın sentezinin gerçekleştiği DNA'nın 3' ® 5' yönündeki iplikçiğine kalıp sekans (anlamlı iplikçik) ve diğer iplikçiğe (5' ® 3') ise kodlayan sekans (kodlayan iplikçik) adı verilir. Sentezlenen mRNA'da 5' ® 3' yönünde olup, kendine kalıplık görevi yapan DNA iplikçiğine (3'®5'), anti paraleldir. Diğer bir deyimle mRNA, DNA'daki, kodlayan sekansa identik, kalıp DNA iplikçiğine de anti paraleldir. DNA'da -10 ile -35 bölgesinde oluşan mutasyonlar, RNA polimerase enziminin bağlanmasına ve polimerizasyona olumsuz yönde etkiler. Bazı promotorlarda, yukarda belirtilen ve çok korunan, -10 ve -35 bölgelerinin yerleri, promotorun kuvvetine göre değişebilir ve böylece promoterler etkinliklerine göre zayıf, orta ve kuvvetli promoterler olmak üzere gruplandırılabilirler (promotorun etkinliği, belli bir süre içinde sentezlenen proteinlerin miktarına göre, tanımlanmaktadır). Bazı promotorlar bir genin sentezini bir kaç saniyede başlatabilir ve bazıları da birkaç dakikada gerçekleştirebilecek durumdadır. Buna bağlı olarak da hücre içinde bazı proteinler az ve bazıları da fazla bulunmaktadırlar. RNA polimerazın bağlantısı, bu iki bölgede kuvvetlendikten (yaklaşık 10 saniyede) sonra, promotorda hemen açılma olmaz. Önce kısa bir süre için kapalı kalır ve bunun hemen arkasından, -9 ile -2 sekansları arasında yaklaşık 10 baz uzunlukta DNA'nın 5' ® 3' yönündeki iplikçiğinde, bir açılma meydana gelir. Bu bölgede, DNA'da karşılıklı bazlar arası bağlantılarda kopmalar oluşur. Bu açılmayı RNA polimerase enzimi gerçekleştirir. Açılma meydana geldikten hemen sonra da, DNA'nın 3' ® 5' yönündeki iplikçiğinden ve başlangıç noktasına yakın yerinden sentez başlar. Sentez başlayınca da sigma faktörü kompleksten ayrılır. Ayrılma olunca, merkez enzimleri (a2, b, b') polimerizasyona deva ederler. Ancak, RNA polimerazın DNA üzerindeki kapladığı bölge 77 bazdan 50 bazlık bir alana iner (-30 ile +20). Sigma faktörü, RNA polimerase enziminin DNA'nın 5' -ucuna bağlanmasını güvence altına alır. Sentezi, terminasyon bölgesine kadar merkez enzimleri (a2, b, b') sürdürür. Sigma faktörü, sentezin başlangıcından enzim promotora sağlam ve güvenle yerleştikten sonra (10 baz sentezlendikten sonra) ayrılmaktadır. Sigma faktörü olmazsa enzim başka yerlere de bağlanabilir. Bu nedenle sigma faktörü, enzimin promotora ve doğru yerlere bağlanmasını garanti altına alır. 03. Zincir Uzaması Polimeraz enzimi tarafından, promotor bölgesinde -9 ile +2 bazları arasında (yaklaşık 10-11 baz uzunlukta) bir açıklık meydana getirildikten hemen sonra da (2-10 saniye içinde) mRNA sentezi de başlar. Açılma ile birlikte RNA pol. enzimi, DNA üzerinde, 5' ® 3' yönünde ilerlemeye başlarken, açık olan kısmı da, DNA'nın 3' ® 5' yönündeki iplikçiğin üzerinde de aynı yönde mRNA sentezlemeye devam eder. Açılan DNA bölgesinin hemen arkasından da ilmek kısmında kapanma meydana gelir. Açılma veya açıklık aynen, enzimle birlikte ilerler. Böylece, DNA'nın dejenerasyonu önlenmiş olur. Yeni sentezlenen mRNA ancak geçici olarak (kısa bir süre için) üç bazla, DNA'ya bağlanmıştır (DNAxRNA hibrid dubleks molekül). Başlangıçta, önce 8-9 bazlık kısa bir sekans sentezlenerek hemen çıkarılırlar. Çıkan bu kısımlarla, RNA pol.un doğru yere bağlandığı ve sentezin doğru yönde olduğu güven altına alınır. Bundan sonra sentez 5' ® 3' yönünde aynen ve hızla devam eder. Sentez sırasında nukleotid trifosfatlar, mRNA'nın 3' -OH ucuna ilave edilerek tek iplikçik RNA'nın 5' ® 3' yönünde uzamasını sağlar. Ancak, DNA'da bulunan timin yerine, RNA'da urasil bulunur. RNA polimerase, DNA üzerinde, hızla, DNA'yı açarak ilerlerken, arkadan da kapatır ve bir taraftan da mRNA zinciri uzamaya devam eder. Bakterilerde RNA polimerase enziminin boyutları 90x95 x 160 A°, mayalarda 140x136x110 A° arasında olduğu belirtilmektedir. Enzimin yüzeyinde de 16 A° kadar bir kanalın bulunduğu ve bunun DNA boyunca ilerlediği de bildirilmektedir. RNA zinciri 5' ® 3' yönünde uzarken, 37°C'de her saniyede yaklaşık 40 nukleotid zincire katılır (DNA replikasyonunda ise saniyede 800 bp DNA'ya ilave edilir). Bu durum mRNA zincirine, saniyede, yaklaşık 13 amino asitin kodonunun katıldığını ifade eder. İnsektlerde bu hız 20 nukleotid/sn'dir. Bir bakteri içinde yaklaşık 7000 molekül kadar RNA pol. enzimi bulunduğu açıklanmıştır. Ancak, bunlardan 2000-3000 tanesi RNA sentezinde aktif olarak görev alır. Hücre içinde ilk mRNA sentezi 2.5 dakika da ve bundan 30 sn. sonra da translasyon ve ilk protein sentezi başlar. Translasyon da yaklaşık 3 dk. devam eder. Buna göre 10.000 bp.'lik bir DNA segmentinin transkripsiyonu için 4-5 dakika yeterli olmaktadır. Bakterilerde, mRNA sentezi devam ederken, ilk önce sentezlenen 5' -ucu, ribosomlar da transle olmaya başlar. Böylece, transkripsiyon devam ederken translasyon da başlamış olur. Mesenger RNA, translasyon tamamlanınca 5' -ucundan itibaren degradasyona başlar. Ancak, ayrışma hızı, translasyondan daha yavaştır. Ökaryotiklerde mRNA'nın hücre içindeki dayanma süresi, prokaryotiklerden daha uzundur (4-24 saat). Transkripsiyon, translasyon ve degradasyonun (mRNA'nın ayrışması) yönü, 5' ® 3'dür. 04. Terminasyon (Bitiş) RNA polimerase, mRNA sentezini başlattıktan sonra zincir uzaması terminatör sekansa gelinceye kadar devam eder ve durur. Artık, enzim, zincire herhangi bir nukleotid ilave etmez. Sonra, zincir serbest kalır ve DNA'dan ayrılır. İlmekteki DNA x RNA dubleks hibrid bağları kopar. DNA'daki açıklık kapanır ve eski kapalı formuna döner. Başlıca 2 tür terminasyon mekanizması bildirilmiştir. 1) Terminatör faktöre (rho faktörü) bağımsız sonlanma: Bu tür terminasyon da, RNA pol. enzimi (merkez enzimi) terminatör bölgeye ulaştığında sentez durur. Terminatör bölge iki yapısal karakter gösterir. Bunlardan biri G-C bazlarından zengin karşılıklı birleşmiş bir sap ve bunun ucunda tek iplikçik ilmek ile bu sapın tabanında 6 urudin bazından oluşan terminatör sekans bölgesi, diğeri ise a 6 adet A bazından (poli A) meydana gelmektedir. RNA pol., G-C'den zengin bölgeye gelince yavaşlar ve durur. Çünkü, bu bazlar arasındaki bağlar oldukça sağlam ve stabildir ve açılmaları zordur. DNA'nın bu yapısı, oluşan mRNA'ya saç tokası gibi bir şekil de verdirir (Rho faktörsüz). 2) Terminatör faktöre (rho) bağımlı sonlanma: Bu tarz terminasyonda rho faktörü (M.A.: 46.000, hekzamer) RNA üzerinde özel bir yere sıkıca bağlanarak ribonukleotid trifosfatları, nukleotid difosfat halinde hidrolize eder. Burada oluşan enerji, Rho faktörünü mRNA üzerinde, DNA'daki açıklığa doğru iter ve burada durur. Açıklık RNA pol.'un daha ileri gitmesini önler ve RNA'nın serbest kalmasına yardımcı olur. Bundan sonra RNA pol., mRNA ve rho faktörü serbest kalırlar. Diğer bir terminasyon faktörü olan nus A gen ürünü protein de (asidik, M.A. 55 000), zincirinin serbest kalmasına katkıda bulunur. Bazı durumlarda sentez terminasyon bölgesini de geçebilir, daha ileri gidebilir ve transkripsiyon bir süre daha devam edebilir. Başka bir terminasyon sekansına ulaşınca sentez durur. [1] Kaynak : Temel Mikrobiyoloji   Ribozom, ribozomal RNA (rRNA) ve proteinlerden oluşmuştur ve hücrenin protein sentez yerlerine verilen addır. Virüsler hariç tüm hücrelerde bulunur. Sitoplazmada serbest veya endoplazmik retikulum'a bağlı olarak bulunan 120-200 Å (angstrom) çapında yapılardır. Ribozomun yaklaşık %65 kadarı rRNA, geri kalan %35'lik bir kısmı ise ribozomal proteinlerden oluşur. Ribozom iki alt birimden oluşur. Ökaryotlarda büyük alt birim 60S, küçük alt birim ise 40S'tir.Bu alt birimlerin birleşimi 80 S'lik ökaryot ribozomunu oluşturur. Prokaryotlarda büyük alt birim 50S, küçük alt birim 30 S'tir. Bu alt birimlerin birleşimi ise 70S'lik prokaryot ribozomunu oluşturur. Prokaryot Ribozom Alt birim rRNA'lar Protein  70 S 50 S 23 S (2904 nt) 34  5 S (120 nt)  30 S 16 S (1542 nt) 21  Ökaryot  Ribozom Alt birim rRNA'lar Protein 80 S 60 S 28 S (4718 nt) 49 5,8 S (160 nt) 5 S (120 nt) 40 S 18 S (1874 nt) 33 Kloroplast=70S : 50S ( 23S, 4.5S, 5S rRNA’lar ve ~8 protein; 30S (16S rRNA ve ~11 protein). Mitokondri= 55S türlere göre değişebilir. İnsan Mitokondrisi: 16S ve 12S rRNA (2 tane). Bitki Mitokondrisi: 16S, 12S ve 5S rRNA (3 tane). (S = Svedberg birimi = Sedimantasyon (çökelme) katsayısı. 1X10 -13 sn’de sedimantasyon katsayısı 1S olarak kabul edilir.) Ribozomlar protein sentezlerinin yapıldığı merkezlerdir. Protein sentezleneceği zaman DNA'nın yarım dizisi karşısında sentezlenen mRNA zinciri ribozomun 40S'lik küçük alt birimine bağlanır. Ribozomlar tek yahut gruplar halinde bulunurlar. Tek bulunanlara monomer ribozom, gruplar halinde bulunanlara ise polizom veya poliribozom denir. Bunlar ayrıca hücrenin tipi, gelişmesi ve fonksiyonuna göre ya endoplazmik retikulum'a bağlı veya sitoplazmada serbest olarak bulunurlar. Endoplazmik retikulum'a bağlı olanlar hücre dışına verilecek proteinleri (pankreas, sindirim enzimleri v.b) serbest ribozomlar ise hücrenin ihtiyaç duyduğu yapısal proteinleri sentezler.

http://www.biyologlar.com/ribozomun-alt-birimleri-nelerdir

Azolla su teresi yada salvinia

Azolla su teresi yada salvinia bitkilerini nerden temin edebileceğimi bilen varsa bana yardımcı olabilir mi acaba tez ödevim uygulama ve bu bitkilerden birine ağır metal yüklemesi yapacağım. yardımcı olabilen olursa çok çok makbule geçer Cevap: 10 türün bulunduğu Salvinia cinsi, tek yıllık su bitkilerinden oluşur. Özellikle tropikal Afrika, Orta ve Güney Amerika’da olmak üzere, tropik ve subtropik alanlarda yayılım gösterirler. www.kardelenfidancilik.com.tr/bitki-detay.aspx?id=463

http://www.biyologlar.com/azolla-su-teresi-yada-salvinia

Etnobotanik ve orkide türleri üzerine bilgili olan arkadaşlar

Doğadaki tüm hayvanlar, bitkiler ve insanlar bir dengenin ürünüdürler. Mitolojide bitkiler tanrıların insana verdiği en değerli armağan olarak ele alınmıştır. Tüm bitkiler insanın hizmetindedir 1 ve insanın varoluşundan itibaren bitkilerle olan ilişkisi başlamıştır. İlk çağlardan kalan arkeolojik bulgulara göre insanlar, besin elde etmek ve sağlık sorunlarını gidermek için öncelikle bitkilerden faydalanmışlardır. Deneme yanılma yoluyla elde edilen bu bilgiler, çağlar boyunca kullanım şekillerindeki bazı değişiklik ve gelişmelerle günümüze kadar ulaşmıştır 2 . Kuzey Irak’ta Şanidar Mağarası’nda 1957 yılında yapılan kazılarda bulunan Neandertal adamı kalıntıları yanında mezarda bulunanlar, bitki-insan ilişkisinin başlangıcına ait ilk veri olarak kabul edilir. 60 bin yıl öncesinden günümüze gelen ve bir şamana ait olduğu düşünülen bu mezarda, civanperçemi, kanarya otu, mor sümbül, gül hatmi, peygamber çiçeği, ebegümeci ve efedra gibi bitki türlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Ölülerini gömmeye başlayan bir toplumda, ölen kişinin tekrar yaşama döndüğünde kullanacağı düşüncesiyle mezara konulduğu tahmin edilen bu bitkilerin, yenenler ve şifalı olanlar diye ayrılmaya başlandığının da bir göstergesi olabileceği düşünülmektedir. Çünkü bu bitki türleri günümüzde de özellikle tıbbi bitki olarak hala önemlidir 3,4 .Yüzyıllardan beri süregelen insan ve bitki arasındaki bağ sonucunda, günümüzde tüm dünyanın önemini kabul ettiği ve ciddi araştırmaların yapıldığı etnobotanik bilim dalı doğmuştur 2 . Etnobotanik araştırmalar, deneme yanılma yoluyla edinilmiş ve uzun bir zaman süreci sonucunda nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar ulaşan çok değerli bilgileri yansıtan içerikleri ile bitkilerin bilimsel olarak değerlendirilmelerine önemli katkıda bulunmaktadır. Zengin bir kültürel mirasa sahip olan ülkemizin de etnobotanik açıdan oldukça kapsamlı bir bilgi hazinesi mevcuttur. Ancak, kırsal kesimden kentlere olan göçlere ve gelişen teknolojiye paralel olarak, yeni nesiller bu hazinenin değerini bilmemekte ve bu bilgiler kullanılmadığı için kaybolma riski taşımaktadır. Bu nedenle çok değerli bu bilgilerimizin bir an önce yazılı hale getirilme zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Bu zorunluluk ülkemiz ekonomisi açısından da önemlidir. Hangi bölgelerde hangi bitkilerden yararlanılabileceğinin tespiti, ancak etnobotanik çalışmalar ışığında belirlenebilecektir ve böylece halktan alınan bilgiler halkın ekonomisine katkı sağlaması için geri dönecektir 5,6. Diğer taraftan ülkemizde mevcut etnobotanik yayınlar oldukça dağınıktır ve bu konuda başvurulabilecek bir merkez (merkezi kütüphane, veri tabanı, vb.) olmadığı için de yayınlar taranamamakta ve bulunan bilgiler yeterince değerlendirilememektedir 5 . Bu nedenle Sadıkoğlu yüksek lisans tezinde (1998) Cumhuriyet döneminde 1928–1997 yılları arasını kapsayan yayımlanmış ya da yayımlanmamış tüm etnobotanik çalışmaları bir arşiv haline getirmeye çalışmıştır 5 . Ayrıca “Türkiye’deki Etnobotanik Çalışmalar Hakkında Bir Bibliyografya” ve “Türkiye Etnobotanik Araştırmalar Veri Tabanı” hazırlanmasına yönelik çalışmalar da bulunmaktadır 7,8 . Hazırladığımız bu derleme makalesinde, 1997 yılından sonra yapılmış olan ve ulaşabildiğimiz bilimsel nitelikte etnobotanik yayınlara yer vermeyi hedefledik. Böylece ülkemizde günümüze kadar yapılmış etnobotanik çalışmaları içeren ve araştırmacılara kaynak oluşturabilecek ön derleme niteliğinde bir makale olmasını amaçladık. ETNOBOTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNOBOTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ Etnobotanik Terimi ve Tarihçesi Etnobotanik kelimesinin kökü olan etno insanların çalışılması, botanik de bitkilerin çalışılması ya da bitki bilimi anlamına gelir. Etnobotanik, geniş anlamda, farklı insan topluluklarındaki bitki-insan ilişkilerini ifade etmektedir 4,9,10. Etnobotanik terimi, ilk kez 1895 yılında, bir biyoloji profesörü olan John W. Harshberger tarafından kullanılmaya başlanmış olup, basitçe “bitkilerin yerel halk tarafından kullanımı” olarak tanımlanmıştır. Ayrıca etnobotanik teriminin ilk geçtiği yer olan, Harshberger’in "The Purposes of Etnobotany" adlı eseri bu konuda bilinen ilk yayındır. Bu terimin bilim dünyasına girmesiyle etnobotanik çalışmalarda yeni bir çığır açılmıştır ve konu, halk da dâhil olmak üzere artık çok geniş bir kesimin ilgisini çekmiştir. Konu hakkında çalışan her kesim bu bilim dalına yeni bir teknik ve bilgi katmıştır. Yapılan birçok çalışmadan sonra, 1993’te Yen, bu tanımı tekrar gözden geçirmiş ve tam olmasa da yeni bir etnobotanik tanımı ortaya koymuştur. Yen’e göre etnobotanik, “bitkiler ve yerli halk arasındaki her türlü karşılıklı ilişkidir”. Ancak biz bugün etnobotanik için geniş anlamda “evrim süreci içinde insan-bitki ilişkileri” diyebiliriz. Daha dar anlamdaysa “bir yörede yaşayan halkın, yakın çevresinde bulunan bitkilerden çeşitli gereksinimlerini karşılamak üzere yararlanma bilgisi ve bitkiler üzerine etkileri” olarak özetleyebiliriz. Günümüzde sadece bitkilerin niçin kullanıldığı değil, aynı zamanda bitkilerin yetiştiği ortam şartlarının belirlenmesi konularına da odaklanmış olan etnobotanik terimi, sürekli tanımlanmaktadır ve tanımı üzerinde kesin bir fikir birliği yoktur 4,11 .Etnobotaniğin ortaya çıkışında, çeşitli hastalıkların tedavi edilmesi amacıyla binlerce yıldan beri tıbbi bitkilerin kullanılması büyük rol oynamıştır. Eski çağlardan günümüze gelen etnobotanik kitapları veya belgeleri tıbbi bitkilerin kullanımı üzerinedir. Örneğin Hitit yazıtlarında, Mı- sır papirüslerinde, ilkçağlardan kalan kitaplarda hep tıbbi bitkilerin yerel adları ve kullanım şekilleri verilmiştir. Bitkilerden en çok gıda ve tedavi edici olarak yararlanılmakla beraber, yakıt, yapı malzemesi, süs eşyası yapımı, boyar madde ve büyü, nazar gibi inançsal amaçlı vb. kullanımlar da yaygındır 4,9,12 . Günümüzde etnobotanik araştırmalarda en ileri ülke Hindistan’dır. Çin’de geleneksel tıp bilgilerinin derlemesinin yanı sıra, Kunming Botanik Enstitüsü’nde yer alan etnobotanik laboratuvarında birçok araştırmacı çeşitli bölgelerde kullanılan bitkileri araştırmayı sürdürmektedir. Nijerya, Kenya gibi Afrika ülkelerinde ve Latin Amerika’da ekip çalışmalarına ve yeni laboratuvarların kurulmasına başlanmıştır. Uluslararası Etnobiyoloji Topluluğu (International Society of Ethnobiology) iki yılda bir kongre yaparak bilimsel çalışmalara tartışma olanağı sağlamaktadır11,13,14. Ayrıca uluslararası Etnobotanik Kongresi [The International Congress of Etnobotany (ICEB)] farklı yerel komitelerle birlikte uluslararası toplantılar düzenlemektedir. ICEB’in amacı farklı birimlerde etnobotanik çalı- şanları bir araya getirmektir. Bu amaçla ilk kongre 1992 yılında Cordoba (İspanya)’da düzenlenmiştir. Bu toplantıların 4. süne 2005 yılında İstanbul (Türkiye) ev sahipliği yapmış ve toplantıya 46 ülkeden 300’ün üzerinde araştırmacı katılmıştır 15 . Etnobotanik Çalışma Etnobotanik çalışmalar, yalnızca insanlarla bitkilerin yüzyıllardan beri devam eden karşılıklı etkileşimlerini kaydetmekle kalmaz aynı zamanda bu etkileşimden doğan sonuçların, kırsal kesimde yaşayan halkın gelişiminde kullanılmasına, biyolojik çeşitliliğin korunmasına, kullanılan, ihraç edilen ve tehlike altında olan türlerin belirlenmesi ile yasal düzenlemelerin yapılabilmesine de temel oluşturur. Ayrıca, hastalıklara dayanıklılık yönünden üstün olan bitkilerin kültüre alınmalarında, daha kalıcı renklere sahip solmayan boyaların elde edilebileceği yeni bitki türlerinin belirlenmesinde de kaynak oluşturabilmektedir 5,16. Etnobotanik çalışmalar farklı disiplinler tarafından yapıldığı için her disiplin farklı teknikler kullanarak çalışmalarını yönlendirir. Ancak amaç hepsinde yerel bitkileri tanımlamak olduğu için Sistematik Botanik bu çalışmalarda önemli bir yer tutar. Çünkü bitki isimlerinin botanik alanında geçerli bilimsel adları belirlendikten sonra bu bitkiler ve kullanılış amaçları değer bulur 10,11,17 .Bir etnobotanik çalışma, çalışmayı yapacak olan her farklı disiplin için (antropoloji, arkeoloji, ekoloji, farmasötik botanik, farmakognozi, halk bilimi, sanat tarihi vb.) ilginç bir sorunun belirlenmesi ile başlar. Yeni bulgular için öncelikle ve özellikle uygarlığın girmediği bölgelerde yaşayan halkın bitkilere verdiği isimler ve kullanım biçimlerinin saptanması önemlidir. Çünkü bitkilerin yerel isimleri ve kullanımlarının derlenmesi insanlık mirasının yeni kuşaklara aktarılması bakımından çok büyük önem taşımaktadır. T. Baytop (1994) tarafından hazırlanmış olan “Türkçe Bitki Adları Sözlüğü” halkın bitkilere verdiği isimlerin bilimsel karşılıklarının belirlenmesi açısından ülkemizde yazılmış önemli eserlerden birisidir 11,17 . Daha önce de belirtildiği gibi etnobotanik, bir yörede insanların kullandığı her türlü bitkinin araştırılması demek olduğuna göre, o yörede kullanılan tüm bitkilerin saptanması ve örneklenmesi gerekmektedir. Etnobotanik araştırmalar uzun vadeli ve masraflı çalışmalardır. Bu nedenle çalışmalar planlanırken hedef ve süre iyi belirlenmelidir. Örneğin, gıda amaçlı kullanılan bitkilerin saptanabileceği ve kaynak kişilerle en rahat söyleşilerin yapılabileceği dönem kış ve ilkbahar aylarıdır. Yaz ve sonbahar ise, bitki toplama, presleme ve tohum örnekleri almada, ayrıca ekin biçimi, harman ve sonrası işlemleri izlemek, kışlık yakacak ve kış aylarında kullanılmak üzere hayvan yemi olan bitkileri toplamak gibi değişik etkinliklerin sürdürüldüğü bir dönem olarak önemlidir. Çalışmalar, kısa dönemli ya da dar bütçeli olarak da tasarlanabilir ve bir araştırma bir tek çalışma grubu (örneğin tıbbi bitkiler, gıda olarak kullanılanlar, boyamada kullanılan bitkiler ya da sadece yerel adların tespiti gibi) ile sınırlandırılabilir. Ancak, çalışılan bölgeyi bir veya iki köy ile sınırlı tutup hazır o bölgeye ulaşım ve çalışma olanakları sağlanmışken bir ekip çalışması kapsamında diğer bilim alanlarındaki kullanımlarını da derlemek çok daha yararlı ve ekonomiktir 11,16–18 . Etnobotanik çalışmalar yapan araştırmacıları, botanikçilerden ayıran önemli fark, arazi çalışmaları sırasında yoğun kaynak kişi kullanmalarıdır, bilgi doğrudan kullanıcılardan ve karşılıklı konuşma yöntemleri ile elde edilir. Çünkü halk bitkileri gerektiği zaman ve ihtiyaç duyacağı kadar yetiştiği doğal ortamlarından toplar. Bu nedenle kaynak kişilerin seçimi ve onlarla söyleşi teknikleri çok önemlidir. Geçmiş kuşakların bilgilerini devralmış kişileri bulmak ve onlarla birlikte araziye çıkmak, onların bitkilere ilişkin gözlemlerini not etmek ve bu bilgileri başka deneklerle sınamak önerilebilecek etkili bir yoldur. Kırsal kesimde genellikle araştırmacılara rehberlik etmek erkeklerin işidir. oysa besin ve tıbbi amaçla kullanılacak olan bitkilerin toplanması, boyar madde taşıyan bitkilerden boya elde edip kullanılması ve bahçe tarımı Anadolu’da da, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, kadınların uzmanlık alanıdır. Kadınların gıda veya tıbbi bitkileri toplama ve hazırlamada, çeşitli el sanatlarında (dokuma, hasır gibi) çok önemli bilgi birikimlerinin olduğu unutulmamalıdır. Bununla birlikte mantar, çeşitli meyve ve bazı yumrulu bitkileri erkekler, çocuklar ve özellikle de çobanlar toplar. Yaşları nedeniyle çocukları kaynak kişi olarak önemsememek hatadır. Hayvanların yediği ya da yemediği zehirli otları en iyi bilenlerse çobanlardır. Tedavileri sırasında büyü, dua gibi yöntemler yanında genellikle çevrelerinde yetişen bitkileri kullanarak bir hastalığı iyi ettiğine inanılan “ocak” tabir edilen kişiler de araştırmacıların dikkat etmesi gereken kaynak kişilerdendir 11,17–19 . Etnobotanik araştırmalarda oldukça yeni bir teknik de kantitatif çalışmalardır ve bu araştırmaların katkısı giderek artmaktadır. Özellikle koruma ve sürdürülebilir kullanım ile sürdürülebilir kalkınmaya yönelik çalışmalarda kantitatif araştırmaların önemi büyüktür. Bu yöntemle, istatistiksel ve çok seçenekli uygulamalarla arazi çalışması sırasında elde edilen verilerin değerlendirilmesi ve ileriye dönük koruma projelerinin tasarlanması olası hale gelmektedir. Prance (1987) tarafından etnobotanik çalışmalarda kullanılması önerilen bu yöntem, bilgisayar teknolojisinin yardımı ve istatistik programlarının kolay uygulanabilir hale gelmesiyle giderek daha çok araştırmacının kullandığı etkin bir araştırma aracı olmuştur. Kantitatif etnobotanik, bitki kullanım bilgisinin istatistiksel yöntemlerle doğrudan analizi olarak tanımlanabilir. Hipotez testlerle birlikte miktarın belirtilmesi, bilginin niteliği ile kaynağın korunması ve gelişmesine katkı sağlamaktadır 18,20 . Arazi çalışmaları sırasında veya sonrasında bitki teşhisleri yapıldıktan (bitkinin türü ve varsa tür altı taksonu belirlendikten) sonra, bilimsel yayınlar taranarak yetişme alanı ve elde edilen tüm bulgularla karşılaştırılarak, bulguların önceki yayınlarda belirtilen kullanımlarıyla uyumlu olup olmadığı araştırılmalıdır. Elde edilen bulguların gerek çalışılan bölgede, gerekse tüm Türkiye’de her bir bitkinin farklı ya da benzer kullanımlarının varlığının ortaya çıkarılması açısından da önemi büyüktür. Yurtiçi kaynaklar ve yayınlar kadar özellikle komşu ülkelerdeki (Yakın Doğu ve Akdeniz bölgesi) etnobotanik çalışma verilerine erişim de gereklidir. Özellikle Yakın Doğu konusunda en iyi veri tabanı İngiltere’de KEW Botanical Garden’in Economic Botany bölümünde hazırlanmış ve bu alanda çalışanlara açık olan SEPASAL (Survey of Economic Plants for Arid and Semi Arid Lands) veri tabanıdır. MEDUSA (Mediterranean Network) gibi Akdeniz uluslarının bitki kullanımlarına ait veri tabanları da henüz tümüyle yeterli olmamakla birlikte taranmalıdır. Ayrıca özellikle Yunanistan, İtalya, Filistin gibi Akdeniz Bölgesi ülkelerinde gıda ve tedavi edici amaçlı olarak kullanılan bitkilerle ilgili giderek artan yayınlar da dikkate alınmalıdır 18,21,22 . Çok yönlü bir arazi çalışmasıyla elde edilen bilgiler, disiplinler arası bir anlayışla ve farklı uzmanların katkısıyla değerlendirildiğinde, bitki listelerinden oluşan alışılagelen etnobotanik raporlardan çok daha fazla katkı sağlayacak ve halkın bilgi birikiminin ülkemiz yararına kullanı- mı mümkün olacaktır. Eğitime ve yerel kalkınmaya yönelik olduğu kadar, halktan alınan bilgilerin tekrar halka derli-toplu bir biçimde sunulmasına yönelik güncel ve bilimsel yayınlar da etnobotanik alanında düşünülmesi gereken önemli çalışmalardandır. Bunun en güzel örneklerini yağmur ormanlarında belirlenen yeni tıbbi bitkiler ve kullanılışlarıyla ilgili yayınlar oluşturmaktadır 14,17,18 . Ülkemizin Floristik Yapısı ve Önemi Türkiye Florası΄na “Flora of Turkey and The East Aegean Islands” göre, Türkiye 174 familyaya ait 1251 cins ve 12.000’den fazla tür ve tü-raltı taksonu (alt tür ve varyete) ile oldukça zengin bir floraya sahiptir 23–25. Bu taksonların 234’ü yabancı kaynaklı ve kültür bitkisidir. Geriye kalan diğer türler ise yurdumuzda doğal yayılış gösteren bitkilerdir 26,27 . Tüm Avrupa kıtasının yaklaşık 12.000 kadar bitki taksonuna sahip olduğu düşünüldüğünde yurdumuzun bitki örtüsü bakımından nedenli zengin olduğu görülmektedir 28. Endemizm bakımından da yurdumuz oldukca zengindir. Tüm Avrupa ülkelerindeki toplam endemik takson sayısı yaklasık 2750 iken ülkemizdeki endemik tür sayısı 2891’ dir. Bu sayıya endemik olan 497 alt türü ve 390 varyeteyi dâhil ettiğimizde toplam endemik takson sayısı 3750’den fazladır 25. Ayrıca yurdumuz endemik tür oranı ve çeşitliliği açısından orta Doğu’nun da en zengin florasına sahiptir. Endemik bitki bakımından en zengin ülke olan Yunanistan’da bile bu değer 800–1000 arasındadır. Bu farklılıklar göz önüne alındığında ülkemizin bitki türleri açısından ne kadar zengin ve ilginç bir ülke olduğu anlaşılmaktadır 23–28. Ayrıca ülkemiz birçok cins ve seksiyonun farklılaşma merkezi olmasının yanı sıra çok sayıda bitkinin de gen merkezi konumundadır. Günümüzde tarımı yapılan birçok kültür bitkisinin yabani formları yurdumuzda doğal yayılış göstermekte olup Türkiye florasının zenginliğine etkileri oldukça büyüktür. Türkiye’de tıbbi olarak kullanılan bitkilerin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte, 500 civarında olduğu tahmin edilmekte; yaklaşık 200 tıbbi ve aromatik bitkinin ihraç potansiyelinin olduğu belirtilmektedir 12,28–30 . Dünyada tıbbi amaçla kullanılan bitki türlerinin sayısı hakkında kesin bilgi olmayıp, tahminler 20.000 ile 70.000 arasındadır 31. 1979 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHo) tarafından yapılan araştırma sonuçlarına göre, kullanılan ve ticareti yapılan bitkisel drogların sayısının 1.900 olduğu belirtilmektedir 32. WHo’nun tahminlerine göre dünya nüfusunun % 80’i, Afrika nüfusunun ise % 95’i tıbbi bitkilere dayalı tedavi yöntemlerinden yararlanmaktadır 33. WHo, modern tıbba destek olacak şekilde, gelişmekte olan ülkelerin geleneksel tedavi yöntemlerinin kullanımının yaygınlaşması ve standardizasyonu için “2001–2005 yılı Geleneksel Tıp Stratejileri” programı başlatmıştır 34. Yine WHo verilerine göre Japonya’da doktorların % 60-70’i hastalarına Kampo ilaçlarını tavsiye etmektedir 35. Çiçekli bitkilerden sadece % 15’i üzerinde kimyasal ve farmakolojik araştırmalar yapılmıştır 33. Yeryüzündeki tüm bitki türleri düşünüldüğünde son derece düşük olan bu oran, bitkilerin, farklı ilaç şekillerinde kullanılmaları için oldukça büyük bir kaynak oluşturduklarını bir kez daha vurgulamaktadır 36 . Bütün bu bilgiler göz önüne alındığı zaman, ülkemizin bu konuda büyük bir çalışma potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Ayrıca bilimsel verilerin halkla bütünleşebilmesi için yerel bitki adlarının da tespit edilerek güncelleştirilmesi gerekir. Bu konu da yine, etnobotanik çalışmaların önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Ülkemizde bitkilerin kullanım amaçları Gıda ve baharat Yurdumuzda beslenme amacıyla bitki toplamacılığının önemli bir geçmişi vardır. Halk ihtiyacını, civar dağ ve ormanlardan kendisi toplayarak karşılar. Bu gelenek kırsal kesimlerde hala sürmektedir. Birçok yabani bitkinin toprak üstü kısmı veya kökleri sebze olarak kullanılmaktadır. Bunlar çiğ veya pişmiş olarak yenildiği gibi kurutularak, salamura halinde veya turşu şeklinde de tüketilmektedir. Ülkemizde, Ege ve Karadeniz bölgelerindeki zengin bitki örtüsüne paralel olarak “ot kültürü” nün de varlığı bilinmekteyse de bu kültürün çok iyi araştırıldığı söylenemez 11,17,18,36,37 . Bununla beraber bazı bölgelerde (bilhassa Batı ve Güney Anadolu), sebze olarak kullanılan bitkiler, mevsimi geldiğinde, semt pazarlarına getirilerek satışa sunulmaktadır 37. Yabani bitkilerin koku ve tad verici olarak kullanılışı da oldukça yaygındır. Bazı bitkiler (Allium, Origanum, Mentha, Thymus cinslerine ait değişik türler) yemeklere tad ve koku vermek için kullanılır. Bazı türlerin (bilhassa Salvia ve Sideritis türleri) yaprakları veya çiçek durumları “adaçayı”, “dağçayı”, “yaylaçayı” gibi isimler altında tanınmakta ve bunlardan elde edilen infüzyon, sıcak içecek olarak tüketilmektedir. Bu şekildeki kullanılış Batı ve Güney Anadolu’nun dağ köylerinde olduğu gibi şehirlerde de oldukça yaygındır (16, 37). Boyar madde Eskiden kumaş veya dokumaların boyanmasında genellikle bitkisel kökenli boyar maddeler kullanılmakta idi. 100 sene kadar önce boyar maddelerin sentetik olarak yapılma olanaklarının bulunması ve bunların ucuz olarak piyasaya çıkartılması, bütün dünyada olduğu gibi memleketimizde de sentetik boyar maddelerin geniş bir oranda kullanılmasına neden olmuştur. Bununla beraber Anadolu’nun bazı bölgelerinde halen bazı bitkisel kökenli boyar maddeler kullanılmaktadır. Son yıllarda bitkisel boyar maddelere karşı ilgi yeniden artmıştır. Bunun başlıca nedeni birçok bitkisel boyar maddenin renklerini ve parlaklıklarını uzun zaman korumalarıdır. Anadolu’da iplik boyamasında kullanılan başlıca maddeler (boyar madde taşıyan bitkiler, mazı ve şap gibi), bol olarak bulunduğu için orta Asya’dan Türkler tarafından getirilen boyacılık sanatı Anadolu’da büyük bir gelişme göstermiştir 37,38 . Halk ilacı Anadolu halkının yabani bitkileri tıbbi amaçla kullanması çok eski devirlere kadar uzanmaktadır. Hitit dönemi tabletlerinde bulunan bazı reçete formüllerinde kayıtlı bitki adları bunun bir kanıtıdır. Bu dönemlerde yabani bitkilerden yararlanıldığı gibi, bazı önemli tıbbi bitkiler drog elde etmek için yetiştirilmekteydi. Ayrıca Hititler ve sonrasında Bizans döneminde Anadolu’dan elde edilen bazı drogların dış ülkelere satıldığı da bilinmektedir. Hitit döneminde kullanılan bazı bitki adları ile bugün Anadolu’da kullanılan bazı bitki adları arasında büyük bir benzerlik görülmektedir (haşşika= haşhaş; samama= susam; tarmus= tirmis; zertun= zeytin) 12,39,40. Selçuklular döneminde Anadolu’da kullanılan bitkisel droglar hakkında en ayrıntılı bilgiler İbn Baytar (1197–1248)’ın ElMüfredat isimli eserinde bulunmaktadır. Bu eser osmanlı İmparatorluğu döneminde yazılmış birçok kitap için kaynak olmuştur 12,37,41 . osmanlı İmparatorluğu döneminde Anadolu’daki tıbbi bitki kullanımıyla ilgili bilgileri özellikle İbn Batuta (1304–1369) ve Evliya Çelebi (1611–1681?)’nin eserlerinden öğreniyoruz 12. Ülkemizde kullanılan droglar üzerindeki ilk bilimsel araştırmalar 19. yüzyılın sonlarında başlamıştır. Bu konu ile daha çok eczacılar ilgilenmiştir. Yerli droglar üzerinde araştırmalar yaparak, sonuçlarını yayınlayanların başında Giorgio Della Sudda (Faik Paşa) (1831–1913) ve Pierre Apery (1852–1918) gelmektedir. Anadolu’yu her yönüyle konu alan çalışmalar ancak Cumhuriyet döneminde güncellik kazanarak öne çıkmış ve bu nedenle de doğa ile insan ilişkileri konuları üzerinde araştırmalar ve yayınlar başlamıştır. İstanbul Üniversitesi Farmasötik Botanik ve Genetik Kürsüsü Başkanı ord. Prof. Dr. A. Heilbronn (1885–1961), Türkiye’de tıbbi bitkiler alanında bugünkü anlamda, farmakognozik araştırmaları başlatmıştır 9,12,41. Sadıkoğlu (2004) tarafından hazırlanan Cumhuriyet dönemini (1928–1997) kapsayan bir makalede Türk etnobotaniği ile ilgili 765 yayın incelenmiştir. Bu yayınlardan 466’sının bitkilerin tıbbi kullanımları ile ilgili olduğu tespit edilmiştir 42 . Kırsal bölgelerde, hastalıkları tedavi etmek için, genellikle çevrede yetişen veya yetiştirilen bitkiler kullanılmaktadır. Şehirlerde ise droglar eczane veya aktarlardan sağlanmaktadır. Bunlar ekseriyetle çok tanınmış, yerli veya yabancı kökenli droglardır 37. Türkiye bugün de bitkisel drog elde edip kullanan ve ihraç eden bir ülkedir ancak henüz yeterli seviyede bu kaynağını kullandığını söylemek mümkün değildir. 2007 yılı Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre bugün haşhaş kellesi, ıhlamur, yabani güveyotu (Origanum vulgare) (sapları ve yaprakları), adaçayı (Salvia sp.) (yaprakları ve çiçekleri), meyan kökü, nane ihraç edilmektedir. Bunlardan ıhlamur 79.583, adaçayı 1.529.500, meyan kökü 248.587, nane 153.196 kg ihraç edilmiştir 43 . Diğer kullanım alanları Bu kullanım alanlarının dışında Anadolu’da bitkiler, süs ve ev eşyası hazırlamak, tütsü olarak ve nazara karşı korunmak, ayrıca sabun hazırlamak için de kullanılmaktadır. Örneğin Bartın’da ağaç işlerinde kullanılan bitki türleri vardır. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Amasra halkının, dağlardan kestiği mis kokulu ıhlamur ağaçlarını oyarak ve çeşitli eşyalar yaparak geçimlerini sürdürdüklerini yazmaktadır. Amasra’da, ıhlamur, şimşir, dişbudak, ceviz, kızılağaç, kayın, porsuk gibi ağaçlar kullanılarak havan, ceviz takımı, isimlik, anahtarlık, resimlik, vazo, tahta kaşık, kuş figürleri, güzel sözler yazılı levhalar, hasır işlemeleri ve kaşağı gibi eşyalar yapılmaktadır. Pinus pinea testa ve kozalaklarından, Taxus baccata odunundan kolye ve tespih yapılmaktadır. Mısırın kurutulmuş “koçan yaprakları” olarak adlandırılan brakteleri, hasır yapmada ve çanta yapımında kullanılmaktadır 44. Tütsü ve nazara karşı kullanılan bitkiler de vardır. Örneğin Peganum harmala (üzerlik otu) evlere nazar için asılır. Ölünün başında güzel koku versin diye yakılır 45. Akseki (Antalya) yöresinde Paliurus spina-christi (Çaltı) meyveleri nazar ve süs için kullanılır 46 . Ononis spinosa subsp. leiosperma (karayandırak) topraküstü kısmı Yalova’da nazara karşı kullanılır 2 . Juniperus excelsa, J. drupaceae, J. foetidissima, Abies cilicica gibi bitki türlerinin odun ve kerestesinden yararlanılmaktadır. Myrtus communis dalları bayramlarda mezarlara dikilir. Yine dalları sepet örülmesinde kullanılır. Cylamen cilicium, Nerium oleander, Viola odorata vs. süs bitkisi olarak Akseki’de kullanılan bitkilerdir 46. Kışlak (Yayladağı-Hatay) yöresinde Laurus nobilis (har) meyvaları sabun yapımında kullanılır. Yine bu yörede Teucrium polium (Yağmur otu) bitkisinin toplanmasının ardından okunan dualarla yağmur yağacağınainanılır 47 . Türkiye’de Yapılmış Etnobotanik Çalışmalar Etnobotanik çalışmalar tüm dünyada hızla ilerlemeye ve güncel olmaya başlamıştır 14. Daha önce de belirtildiği gibi çok zengin bir floraya sahip olmamıza ve yurdumuzda halen çok sayıda araştırıcı tarafından değişik yörelerde etnobotanik çalışmalar yürütülmesine rağmen henüz ülkemizde bitkilerin ne kadarının halkımız tarafından kullanıldığını bilmekten uzağız. Bununla birlikte, yapılan çalışmalarda en yaygın olarak halkın bilgisinin toplandığı alan, bitkilerin tıbbi kullanımıdır 11,48. Harf Devriminden (1928) başlayıp 1997’ye kadar 70 yıllık dönemde yurdumuzda yapılmış 765 adet etnobotanik çalışma Sadıkoğlu’nun “Cumhuriyet Dönemi Türk Etnobotanik Araştırmalar Arşivi” adlı tezinde saptanmış ve bir arşiv halinde, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Botanik Anabilim Dalı’nda, ilgilenen araştırıcılara sunulmuştur. Bu çalışma incelendiği zaman, bitkilerin kullanımıyla ilgili en fazla yayının Sivas, İstanbul ve Konya illerine ait olduğu; en sık olarak da insan sağlığı, inanç ve gıda alanında kullanıldığı saptanmıştır. Karadeniz ve İç Anadolu Bölgelerinin etnobotanik açıdan diğer bölgelerden daha fazla araştırıldığı görülmüştür (Şekil 1). Yine bu çalışmaya göre, Batman, Çankırı, Kırıkkale, Mardin, Nevşehir, Sakarya ve Şırnak illeri ile ilgili etnobotanik incelemenin yapılmadığı belirtilmiştir 5,42 . Şekil 1 1928–1997 yıllarında yapılan etnobotanik yayınların bölgelere göre dağılımı. Türkiye’de İstanbul Üniversitesi’ne bağlı, “Geleneksel İlaçlar Araştırma ve Uygulama Merkezi (GİLAM)” geleneksel tıpta kullanılan bitkilerle ilgili çalışmalar gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmektedir. Geleneksel tıp ve tıbbi bitkiler konusunda, kitaplar, raporlar ve çeşitli dergilerde etnobotanik çalışmalar yayımlamaktadır. ospankulova tarafından hazırlanan tez çalışması kapsamında da yurt içinde ve yurt dışındaki tüm etnobotanik araştırmacıların bu konudaki çalışmalara kolayca ulaşabilmesi amacıyla Türk Etnobotanik Veri Tabanı (TEBVET) hazırlanmıştır. Bu kapsamda 658 çalışma değerlendirilerek veri tabanına 7965 veri aktarılmıştır 8 . Veri tabanının seçmeli kaynakça kısmında etnobotanik açıdan iyi tanınan 12 il Sivas, Erzurum, İstanbul, Gaziantep, Balıkesir, Konya, Sinop, İçel, Afyonkarahisar, Bursa, Diyarbakır ve Tokat olarak belirlenmiştir. Hazırladığımız bu çalışmada, 1998’den günümüze kadar (2008 yılına kadar) ülkemizde yapılmış olan etnobotanik çalışmalar taranmış ve elde edilen bulgular Tablo 1’de verilmiştir. BÖLGE BULGULAR KAYNAK Akseki (Antalya) 195 bitki belirlenmiştir. 29’u gıda, 27’si tıbbi, 7’si baharat, 15’i de endüstriyel ve ekonomik amaçlı. Diğer bitkilerin ise hayvansal besin kaynağı ve yöre halkının günlük ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanıldığı tespit edilmiştir.4 Çubuk (Esenboğa, Ankara) Çubuk’ta yetişen ve kullanılan 37 tıbbi bitki türü belirlenmiş, kullanılış şekilleri ortaya koyulmuştur. 49 Tekirdağ 69 türün varlığı belirtilmiş. 63 bitki sadece tedavi amaçlı, 6 bitki gıda olarak, 2 türün de her iki amaç içinde kullanıldığı belirlenmiştir. 50 Babadağ (Denizli) 27 bitkiden 20’sinin tıbbi yönden önemli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. 51 Denizli 126 bitki belirlenmiş. Boya elde etmede 9, gıda maddesi olarak 18, tedavi amacıyla 92 ve değişik amaçlarla 7 bitkinin kullanıldığı saptanmıştır. 52 Eğirdir (Isparta) Halk tarafından kullanımı olan 66 tıbbi bitki kaydedilmiştir. 53 Kuzeybatı Anadolu(Zonguldak, Bartın, Karabük, Kocaeli, Sakarya) 67 bitki ve 8 hayvandan elde edilen 116 halk ilacı saptanmıştır. 54 Giresun Giresun ilinde yetişen 181 tıbbi bitki ve 52 zehirli bitki tespit edilmiştir. Yöreden sağlanan 17 materyal ve kaynaklardan saptanan 31 bitkinin kaynaklara göre kimyasal bileşimleri belirlenip yöresel kullanımları ile bilinen etkileri ve kullanımları karşılaştırılmıştır. 55 Şile (İstanbul) Halkın tedavide kullandığı 43 tıbbi bitki belirlenmiştir. 56 Elazığ Etnobotanik değeri olan 251 bitki saptanmıştır. Bunlardan 12 tanesinin tıbbi amaçlar dışında kullanıldığı görülmüştür. 57 Gediz (Kütahya) Halk arasında 9 bitki türünün tedavide kullanılışı belirtilmiştir. 58 Bartın 278 takson saptanmıştır. 115 bitki insan ve hayvanlar tarafından yenmekte, 97’si tedavide, 23’ü ağaç işlerinde ve 64’ünün de diğer alanlarda (süs bitkisi, böcek kaçırıcı ve öldürücü, boyar madde, dokuma vb.) kullanıldığı tespit edilmiştir. 44 TABLo I 1998-2008 yılları arasında yapılan etnobotanik çalışmalar62 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Ilıca (Erzurum) 52 bitki türünün halk tarafından tedavi amacıyla kullanıldığı saptanmıştır. 59 Kilis Halk arasında çok iyi bilinen ve aktarlarda satılan 21 bitkinin genel ve tıbbi özellikleri kapsamlı olarak verilmeye çalışılmıştır. Ayrıca yörede eskiden beri kullanılagelen 55 bitkinin yerel adları, kullanılan kısımları ve kullanım şekilleri verilmiştir. 60 Aladağlar (Yahyalı, Kayseri) 38 bitkinin yöresel isimleri ve kullanım alanları derlenerek verilmiştir. Kullanımları örtüşmekle birlikte 4 bitkinin boyamada, 17 bitkinin gıda olarak, 15 bitkinin tedavi amacıyla ve 6 bitkinin de diğer amaçlarla kullanıldığı belirtilmiştir. 45 Karaman 131 bitki saptanmış. 76’sının tıbbi, 45’inin yiyecek, 2’sinin gereç yapımında, 5’inin boya, 2’sinin nazarlık yapımında, 1’inin ise sabun yapımında kullanıldığı ortaya konmuştur. 61 Kızılkaya (Aksaray) 300’ü aşkın bitkinin köylülerce adlandırıldığı ve çoğunun çeşitli amaçlarla kullanıldığı saptanmıştır (hayvan yiyeceği, polen ya da nektar kaynağı, yiyecek, gen kaynağı, etken madde kaynağı, tıbbi ve zehirli bitkiler). 62 Pürenbeleni ve Yanıktepe köyleri (Mersin) 36 adet bitki saptanmış. 25’inin gıda, 8’inin tedavi ve 9’unun değişik amaçlarla kullanıldığı belirtilmiştir. 63 Balıkesir Doğal yayılış gösteren ve meyvelerinden yararlanılabilen bitki türleri ve bunların yöresel isimleri ile kullanım alanları belirlenmiştir. 37 tür ve 15 alttür olmak üzere 52 takson tespit edilmiştir. 64 Gönen (Balıkesir) 84 tane halk tarafından kullanılan tıbbi bitki kaydedilmiştir. 65 orta Anadolu (Ankara, Kayseri, Niğde illeri ve Karaman, Konya illerinin güneydoğu bölgesini kapsayan alan) 103 bitkiden ve 4 hayvandan elde edilen 291 halk ilacı belirlenmiştir. 66 Ermenek (Karaman) Yöreden toplanan ve tedavi amacıyla kullanılan 47 bitkisel materyal saptanmıştır. Kullanılan kısımları üzerinde kimyasal çalışmalar yapılarak bulunan maddeler belirlenmiş, kaynaklar taranarak sonuçlar, kimyasal bileşik ve tıbbi kullanışları açısından karşılaştırılmıştır. 67 Gölbaşı (Ankara) Anket çalışması sonucunda, halkın % 78.7’sinin gıda ve tedavi amacıyla halen yabani bitki tükettiği belirlenmiştir. Yabani bitki tüketen bireylerin % 68.6’sı yabani bitkileri gıda olarak, % 3’ü tedavi amacıyla, % 28.4’ü ise her iki amaçla da tükettikleri kaydedilmiştir. 68ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 63 Ege Bölgesi (İzmir, Aydın, Manisa, Uşak, Burdur ve Kütahya) 106 adet tıbbi bitki türü tayin edilmiş ve bu bitkiler hakkında halk tarafından verilen bilgiler bilimsel veriler ile karşılaştırılarak bir değerlendirme yapılmıştır. 69 Edirne 188 tür faydalı bitki saptanmıştır. 154 tanesi tıbbi, 60 tanesi zehirli, 55 tanesi besin, 44 tanesi süs bitkisi olarak tespit edilmiştir. 70 Köse Dağları (Gümüşhane) 195 tür ve tür altı kategoriye ait taksonun, tıbbi ve ekonomik kullanım amaçları belirtilmiştir. 71 Kışlak beldesi (Yayladağı-Hatay) Halk arasında kullanılan 105 bitkiye ait 94 yöresel ad ve 32 kullanılış şekli hakkında bilgiler verilmiştir. 47 Ayvacık (Çanakkale) 87 bitki taksonu saptanmıştır. 48’i yiyecek, 35’i tıbbi amaçlı, 5’i boya bitkisi, 4’ü yakacak, 3’ü süs bitkisi ve 8’inin de çeşitli amaçlarla kullanıldığı kaydedilmiştir. 9 Bodrum Yarımadası (Muğla) Gıda grubu 142 doğal, 36’sı da kültürü yapılan bitki tespit edilmiştir. Tıbbi bitki grubunun 92’si doğal, 24’ü kültür ya da bölgeye özgü olmayan, 60 bitkiden oluşan hayvan yemi grubu ve 40 tür de el sanatları grubu (sepet, hasır, kaşık gibi) olarak sınıflandırılmıştır. Bazı türlerin de çardak, çit yapımından, balık avlama ve sosyal kullanımlara değin uzanan geniş bir kullanım çeşitlemesi elde edilmiştir. 72 Düzce (Konuralp), Diyarbakır, Ankara (ortaköy, Keçiören, Çubuk, Kızılcahamam), Eskişehir, Kırşehir (AkpınarBüyükabdiuşağı köyü), Gaziantep, Nevşehir, Manisa (Yakaköy), Kocaeli (Uzunçiftlik), Tunceli (Pülümür), İzmir, Mersin (Arpaçsakarlar), Tokat (Turhal), Şanlıurfa (Siverek) "Enobotanik değeri olan" 247 bitki saptanmıştır. 101 tanesinin yalnız gıda olarak, 78 bitkinin tedavi, 65 bitkinin ise gıda ve tedavi, 3 bitkinin çeşitli amaçlar için (yün boyama, nazarlık, süs eşyası olarak) kullanıldığı belirlenmiştir. 73 Kütahya 57 bitkinin halk ilacı olarak değişik amaçlarla ve değişik şekillerde kullanıldığı ortaya konmuştur. 74 Datça (Muğla) 26 bitkiden çeşitli amaçlarla yararlanıldığı saptanmıştır. Bunların çoğu tedavide ve beslenmede yararlanılan bitkilerdir. 75 Baba Dağı (Muğla) ve Fethiye Yöresi Halkın, çoğunluğu tıbbi amaçlı olmakla birlikte çeşitli amaçlarla yararlandığı 11 bitki türü saptanmıştır. 7664 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Kayseri Toplanan 348 taksonun 43 tanesinin kültür bitkisi, 9 tanesinin zehirli bitki, 11 tanesinin de endemik bitki olduğu saptanmıştır. Ayrıca bunlardan 246’sı ilaç, 70’i gıda, 8’i boya, 24’ünün ise hem ilaç hem de gıda, birer tanesinin de süpürge, güzel koku verici ve temizlik maddesi olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 77 Kumalar dağı (Afyon) 70 bitki türü saptanmıştır. 44’ü tıbbi bitki, 15’i gıda, 5’i diğer kullanım amaçlı, 4’ü hayvan yemi ve 2’sinin ise süs bitkisi olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 78 Ezine (Çanakkale) 65 bitki türünden geleneksel halk ilacı olarak yararlanıldığı saptanmıştır. Bunlardan 49’unun yabani ve 16’sının yörede yetiştirilen bitki olduğu belirtilmiştir. 79 Koçarlı (Aydın) 68 taksona ait bitkiden yörede sağlık alanında yararlanıldığı saptanmıştır. 80 Elmalı (Antalya) 23 tane bitkiden 20 tanesinin tedavi amacıyla, 3 tanesinin ise diğer amaçlı kullanımı belirtilmiştir. 6 Akçakoca (Düzce) 1510 örneğin değerlendirilmesi sonucu 103 familya, 377 cins, 632 tür, 15 alttür, 10 varyete olmak üzere 657 takson saptanmıştır. Bitkilerin yerel adları ile kullanımları verilmiştir. 33 bitkinin tedavi amaçlı, 29 bitkinin yiyecek ve 18 bitkinin de çeşitli amaçlı kullanımı belirtilmiştir. 81 Çerkeş (Çankırı) 57 bitkisel, 6 hayvansal ve 8 inorganik kaynağın halk ilacı olarak kullanılışı tespit edilmiştir. 82 Bilecik 67 tıbbi bitki türü incelenmiştir. 83 Yenişarbademli yöresi (Isparta) 43 değişik doğal faydalı bitki taksonu tespit edilmiştir. Kullanım amaçları ve yöresel isimleri incelenmiştir. 84 Çatalca (İstanbul) 59 bitki türü toplanmıştır. Bu bitkilerden 15’inin sadece yöresel ismi belirtilmiş, 21 türün yiyecek olarak, 3 türün bitki çayı, 4 türün boya, 5 türün araç-gereç yapımında ve 10 türün farklı amaçlarla kullanıldığı saptanmıştır. 85 Batı ve orta Anadolu 121 yabani yenebilen bitkinin yiyecek olarak kullanılan kısımları belirlenmiş ve onların ayrıntılı bir şekilde hazırlanma yöntemleri incelenmiştir. 86 Ilıca (Erzurum) 60 bitki teşhis edilmiştir. 42 bitkinin yiyecek, 11 bitkinin yakacak, 2 bitkinin boyamada, 1 bitkinin inşaat malzemesi olarak ve 9 bitkinin de çok amaçlı kullanımı saptanmıştır. 87 Doğu Anadolu Bölgesi (Van, Hakkâri, Siirt, Batman, Bingöl, Tunceli, Erzurum, Erzincan, Elazığ, Malatya, Ağrı, Kars, Muş ve Bitlis) Bu araştırmada bölgede yetişen ve değişik amaçlarla kullanılan 71 faydalı bitki hakkında bilgi verilmiş, tıbbi kullanımları belirtilmiştir. 88ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 65 Beypazarı, Ayaş, Güdül (Ankara) İnceleme bölgesinde yetişen yabani bitkilerin yiyecek, tedavi ve diğer amaçlı kullanılışları üzerinde halkla röportaj yapılarak bilgi toplanmıştır. Halkın 115 bitkiyi tıbbi, 70 bitkiyi yiyecek ve 7 bitkiyi de çeşitli amaçlar için kullandığı belirlenmiştir. 89 Bergama (İzmir) 55 takson toplanıp teşhis edilmiştir. 45 tanesi tıbbi, 19 tanesi yiyecek ve besin, 7 tanesi endüstri bitkisi olarak saptanmıştır. 90 Sakarya 46 bitki türü ve 5 hayvan türünden elde edilen 139 tıbbi kullanılış tespit edilmiştir. Ve seçilen bazı bitki türleri üzerinde antimikrobiyal aktivite tayini yapılmıştır. 91 Niğde-Aladağlar’ın batısı 200 bitki örneği toplanmış ve 126 türün kullanışlarının olduğu saptanmıştır. 125 tür tıbbi, 39 tür gıda, 7 tür hayvan yemi, 5 tür bal yapımında, 14 tür malzeme yapımında kullanılmakta olup, 5 türün de çevresel kullanıma sahip olduğu belirlenmiştir. 92 Pınarbaşı (Kayseri) 25 familyaya ait 735 tür belirlenmiştir. 44 tıbbi bitki türünün kullanılış nedenleri, uygulanış şekilleri araştırılmış ve kaydedilmiştir. Ayrıca bu bitkilerin fitokimyasal tarama sonuçları (alkoloit, antrakinon, kumarin, flavonoit, saponin, tanen, kardiyoaktif glikozitler, antrasenozit ve uçucu yağ) ile taşıdıkları ana etken madde grupları belirlenmiştir. 93 Dereli (Giresun) 104 bitki örneğinden 69 taksonun tıbbi amaçla kullanıldığı kaydedilmiştir. 94 Mersin ve Adana Marketlerde satılan bitkisel ilaçlar üzerine bir çalışma yapılmıştır. 107 bitki türü bu çalışma ile ortaya konmuştur. 95 Geyve (Sakarya) 34 bitkinin besin maddesi, 41 bitkinin tıbbi amaçla, 8 bitkinin süs bitkisi, 23 bitkininde çeşitli eşyaların yapımında, yakacak ve kereste olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 48 Şuhut (Afyon) 104 bitkisel, 11 hayvansal ve 7 inorganik kaynağın değişik şekillerde halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 96 Narman (Erzurum) 28 familyaya ait 52 bitki türünün tedavi amacıyla kullanımı belirtilmiştir. Hakkında bilgi verilen ancak örneği bulunmayan 3 tane bitki örneğinin de tıbbi kullanımına yer verilmiştir. Ayrıca yabani olarak yetişen ve gıda olarak kullanılan 27 bitki, kültürü yapılan ve gıda olarak kullanılan 16 bitki, 6 tane kültürü yapılan yem bitkisi, 1 tane boyamada kullanılan bitki, 1 tane temizlikte, 1 tane diğer amaçlı kullanılan, 7 tane de dışarıdan temin edilen ve ilaç olarak kulanılan bitkilere yer verilmiştir. 3766 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Yalova 398 bitkiden halk arasında kullanışı olan 99 takson, kullanışı olmayıp sadece yöresel ismi olan 20 takson saptanmıştır. 99 bitkiden 53’ü halk ilacı, 40’ı gıda, 5’i baharat, 3’ü oyuncak olarak, 4’ü alet yapımında, 2’si samanların balyalanmasında, 2’si boyamada, 1’i dekoratif olarak, 1’i sabun yapımında, 2’si büyü yapımında, 1’i harç yapımında ve 2’sinin de saç bakımında kullanıldığı tespit edilmiştir. 2 Nizip Bölgesi (Aksaray) 74 bitki taksonunun yerel isimleri verilmiştir. Bu bitkilerin kullanımları örtüşmekle birlikte 67’si tedavi amaçlı, 23’ü yiyecek maddesi, 8’i boya eldesi için ve 3’nün de diğer amaçlı olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 97 Merzifon (Amasya) 35 bitki ve 4 hayvan türü ile 3 hayvansal ve 1 inorganik kaynağın çeşitli şekillerde halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 98 Konya ve Karaman Konya ve Karaman çevrelerindeki 9 cinse ait 21 yenilebilen yabani bitkinin halk tarafından geleneksel olarak kullanımları ortaya konmuştur. Böylece Neolitik ve Kalkolitik Çağlarda İç Anadolu’da yaşamış olan halklar için bu bitkilerin öneminin arkeolojik olarak saptanmasında etnoarkeolojik bir yaklaşım benimsenmiştir. 99 Beykoz (İstanbul) 451 bitki taksonu saptanmıştır. 99 bitkinin tıbbi amaçlarla kullanıldığı, bunlardan 23 tanesinin zehirli olduğu belirlenmiştir. 100 Bandırma (Balıkesir) Yörede 98 bitki taksonu saptanmıştır. Bunlardan 41 taksonun yiyecek ve baharat, 65 taksonun tıbbi amaçlı, 6 taksonun süs, 4 taksonun yakacak, 4 taksonun boya ve 15 taksonun da yöresel inanç, yapı malzemesi, arıcılık, ipek böcekçiliği ve kişisel bakım gibi diğer amaçlar için kullanıldıkları tespit edilmiştir. 13 Çatalca (İstanbul) Tıbbi amaçla kullanılan 68 çiçekli bitki türü saptanmıştır. Bunlardan 58’i doğal, geri kalanları ise kültür bitkileridir. 72’sinin (7 tane farklı bitki karışımı dâhil olmak üzere) farklı kullanımı saptanmıştır. 101 Çanakkale, Edirne, İstanbul, Kırklareli, Tekirdağ Halk ilacı olarak kullanılan 148 bitki taksonu belirlenmiş, bunlardan en yaygın kullanımı olan 20’sinin uygulama alanları verilmiştir. 102 Bozcada (Çanakkale) 64’ü yabani, 17’si ise kültür bitkisi olan 81 bitki taksonunun halk arasındaki kullanımları belirtilmiştir. Kullanımları örtüşmekle birlikte 35‘inin tıbbi, 27‘sinin yiyecek, 13’ünün süs, 7’sinin baharat, 6’sının yakacak olarak; 3’ünün kozmetik, 3’ünün bitki çayı, 2’sinin sepet yapımında, 2’sinin sigara hammaddesi olarak, 2’sinin çit yapımında, 2’sinin oyuncak olarak; 1’inin nazarlık, 1’inin süpürge yapımında, 1’inin boyamada, 1’inin de sakız olarak kullanıldıkları tespit edilmiştir. 103ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 67 Ödemiş, Tire, Kiraz (İzmir) 25 bitki taksonunun 22 farklı kullanımı ortaya konmuştur. 13 bitkinin günlük yaşamda eşya ve gereç olarak kullanımı, 8 bitkinin nazara karşı kullanımı ve 6 bitkinin de ziraatta ekipman olarak kullanımı belirtilmiştir. 104 Bahçe ve Hasanbeyli (osmaniye) 79 taksonun çeşitli amaçlar için (gıda, ilaç, ev eşyası, süs eşyası, kereste, boya, inançsal) kullanıldığı saptanmıştır. Çalışma alanında doğal bitkilerin en çok gıda (45 takson) ve ilaç (35 takson) amaçlı kullanıldığı bunlardan sonra sırasıyla ev eşyası (4 takson), kereste (3 takson), süs eşyası (3 takson), boya (1 takson) ve inançsal olarak (1 takson) kullanıldıkları belirlenmiştir. 105 ordu, Samsun 26 familyaya ait 52 tane yabani yenebilen bitkinin halk tarafından yiyecek olarak kullanımı ortaya konmuştur. 106 Güdül (Ankara) 23 bitkinin halk ilacı olarak, 11 bitkinin ise besin olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 107 Kozan (Adana) 33 tıbbi bitki saptanmış ve bu tıbbi bitkilerden özellikle çok ciddi olmayan sağlık sorunlarında yararlanıldığı ve bu yararlanmanın Anavarzalı hekim Dioskorides’in (MS I. Yüzyıl) reçeteleriyle kısmen uyumlu olduğu saptanmıştır. 9 tanesi Dioskorides ile benzer amaçla kullanılırken, 20 tanesinin farklı amaçlarla kullanıldığı belirlenmiş, 4 tanesinin ise Materia Medica’da hiçbir kaydına rastlanmamıştır. 108 Aşağıçerçi, Çerde, Aşağı Çamlı, Yukarıdere vb. köyler (Ulus- Bartın) Çalışmada, yörede tedavide kullanılan 33 tane doğal bitki, 12 tane kültür bitkisi ve 23 tane yenen bitkiye yer verilmiş, bunların kullanım biçimlerine ilişkin etnobotanik araştırma sonuçları yer almıştır. 109 Manavgat (Antalya) Boya elde etmede kullanılan 14 bitki taksonu, gıda maddesi olarak 40 bitki taksonu, tedavi amaçlı olarak kullanılan 66 bitki taksonu ve değişik amaçlarla kullanılan 75 faydalı bitki taksonu tespit edilmiştir. 110 Pozantı (Adana) Tıbbi amaçlı ve gıda olarak kullanılan 39 bitki tespit edilmiştir. 111 Zeytinbahçe ile Akarçay arasında kalan bölge (Birecik- Şanlıurfa) 434 tür, 5 alttür ve 6 varyete olmak üzere 445 takson tespit edilmiştir. 96’sı yem, 56’sı gıda, 25’i yakacak, 43’ü tıbbi amaçlı, 3’ü süpürge yapımında, 9’u süs bitkisi, 4’ü takı, 7’si çocuklar tarafından oyun amaçlı, 2’si nazar amaçlı, 9’u çay, 2’si tütüne katılan, 2’si boya, 2’si baharat, 5’i çardak, inşaat malzemesi, 2’si sepet, 5’i zehirli, 2’si temizlik, 2’si hasır, 3’ü at koşumu yapımı ve 3’ünün de maydanoz, nane, hardal bağı olarak kullanıldığı kaydedilmiştir. 11268 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Kırklareli Halkın yiyecek ve diğer amaçlarla (tıbbi kullanılışı hariç) kullandığı 100 tür belirlenmiştir. 55 tür gıda, 15 tür hayvan yemi, 11 tür boya bitkisi ve 17 türün çeşitli malzeme imalinde, 2 tür oyuncak olarak, 1 tür ekmek mayasına katkı olarak, 1 tür çatı izolasyonunda, 1 tür bereket getirmesi amacıyla, 1 tür arıları çekmek için, 1 tür sakız elde edilmesinde, 1 tür gölge eldesinde, 2 tür süs bitkisi olarak, 3 tür böcek kaçırıcı olarak, 1 tür hayvanların üşümelerine karşı, 1 tür meyve ve sebze tezgâhlarında, 2 türün de saç bakımında kullanıldığı görülmüştür. 113 ovabaşı, Akpınar, Güllüce ve Köseler Köyleri (Gümüşhacıköy/ Amasya) Arasında Kalan Bölge Çalışmada 10’u Türkiye için endemik olan 95’i doğal, 11’i kültür bitkisi 106 takson belirlenmiştir. Bazı örtüşen kullanımlarla birlikte 59 tane bitki türünün gıda, 14 ilaç, 6 yakacak, 7 yem ve 20 el sanatlarında kullanımın yanı sıra 18 bitki türünün de farklı alanlarda kullanımının olduğu belirlenmiştir. 114 Babaeski (Kırklareli) 202 adet örnek toplanmıştır. Bu örneklerin teşhisi sonucunda 46’sı yabani ve 16’sı yörede yetiştirilen 62 bitki türünün halk ilacı olarak kullanımı belirtilmiştir. 115 Ezine (Çanakkale) Yörede 49’u yabani ve 17’si kültür 66 bitki türünün halk ilacı olarak kullanımı ortaya konmuştur. 116 Koçarlı (Aydın) Halk ilacı olarak kullanılan 53’ü yabani ve 15’i ise yörede yetiştirilen 68 bitki türü tespit edilmiştir. 117 Ege Bölgesi 20 familyaya ait 42 bitki türünü içeren 106 adet tıbbi bitki örneği toplanarak tayin edilmiştir. Bunların yerel isimleri, kullanılan kısımları, hazırlanma şekilleri ve tedavideki kullanışı belirtilmiştir. 118 Kürecik (Akçadağ/ Malatya) Farklı kullanılışlara sahip 129 bitki taksonu (123 doğal, 6 kültür) tespit edilmiştir. 45’i bitkisel tedavi, 60’ı gıda, 13’ü baharat veya çay, 24’ü hayvan yemi, 16’sı boya, 16’sı yakacak olarak, 28’inin ise bunların dışında farklı kullanılışlara sahip olduğu saptanmıştır. 119 Ilgaz (Çankırı) 44 familyaya ait toplam 100 taksonun 62’ sinin yiyecek, 25’ inin tıbbi amaçlı, 12’ sinin çay, 4’ünün baharat, 4’ ünün süs bitkisi ve 20’ sinin çeşitli amaçlarla yöre halkı tarafından kullanıldığı belirlenmiş ve bu taksonların kullanılma şekilleri ortaya konmuştur. 120 Cizre (Şırnak) Toplanan bitkilerden 99’unun gıda, 45’inin yem, 44’ünün ilaç, 25’inin süs, 21’inin el sanatları, 20’sinin de yakacak olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 121 Konya 72 farklı bitki türünün halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 122ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 69 ortaca (Muğla) Etnobotanik özelliğe sahip 45 familyaya ait 80 bitki belirlenmiştir. Bunlardan 52’sinin tıbbi, 25’inin gıda amaçlı, 8’inin tat verici-baharat olarak, 8’inin eşya yapımında, 8’inin yakacak olarak ve 5’inin de süpürge yapımında kullanıldığı kaydedilmiştir. 123 Mityat (Mardin) Yörede yetişen 92 tane bitki türünün besin (yiyecek, baharat, çay), süs, yakacak, tarımsal, evsel araç- gereç (tarımsal, alet, süpürge), boya, kozmetik ve nazarlık gibi 106 tane kullanım amacı saptanmıştır. 124 İzmit Körfezi’nin Güney Kesimi 118 bitki taksonundan (104 doğal, 14 kültür) 77’sinin halk ilacı, 59’unun gıda, 13’ünün baharat ve çay olarak, 19’unun hayvan yemi, 5’inin hayvan hastalıklarında, 7’sinin yakacak olarak ve 37 tanesinin de farklı amaçlarla kullanıldığı tespit edilmiştir. 125 Yunt Dağı (Manisa) 32 familyaya ait 54 tıbbi bitki türü kaydedilmiştir. Bunlardan 41 tane türün yabani, 13 türün ise kültür bitkisi olduğu belirtilmiştir. 126 Afyonkarahisar (Sinanpaşa, Hocalar ve Dazkırı) 43 familyaya ait 93 bitki taksonunun 52 tıbbi, 37 yiyecek, 14 yem, 6 boya, 5 yakacak, 4 inşaat malzemesi ve 11 çeşitli amaçlarla kullanımı ortaya konmuştur. 127 Arat Dağı (Birecik, Şanlıurfa) 49 familya ve 193 cinse ait 170 taksonun etnobotanik özelliğinin olduğu tespit edilmiştir. Bunlardan 59’u yem, 33’ü yiyecek, 19’u yakacak, 17’si tıbbi amaçlı, 13’ü zararlı, 8’i süpürge yapımında, 5’i süs bitkisi, 5’i boya, 3’ü oyun amaçlı (çocuklar için) ve 11’inin de diğer amaçlarla kullanıldığı ortaya konmuştur. 128 Karpuzalan ve Adıgüzel (Van) 27 familyaya ait 79 bitki türü tanımlanmış. Kullanım alanları örtüşmekle birlikte 50 bitki türünün tıbbi, 40’ının gıda ve 3’ünün ise diğer amaçlar için kullanıldığı tespit edilmiştir. 129 Bu çalışmaların dışında XVI. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2006) bildirilerinde yer alan “Akçadağ (Malatya) İlçesinde Boya Amacıyla Kullanılan Bitkiler”, “Bursa ve Yakın İlçe Pazarlarında Satılan ve Halk Tarafından Kullanılan Bitkiler” adlı çalışmalar 130, XVII. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2007) bildirilerinde yer alan “İç Anadolu’nun Bazı Yerleşim Birimlerinde Etnobotanik Bir Çalışma”, “Ankara-Kızılcahamam Yöresi Halk İlaçları Araştırması”, “Ayvalık’ta İlaç ve Gıda olarak Kullanılan Doğal Bitkiler”, “Kürecik (Akçadağ/Malatya) Bucağında Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkiler” adlı çalışmalar 131, XVIII. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2008) bildirilerinde yer alan “Kozan’da (Adana) Halk ilacı olarak Kullanılan Bazı Bitkiler”, “Işık Dağı ve Çevresinin Florası ve Etnobotanik Araştırmalar”, “İncek (Ankara) Florası ve Etnobotanik Araştırmalar”, “Düzce İlinin Etnobotanik Özellikleri-I”, “Bayramiç (Çanakkale) Yöresinin Geleneksel Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkileri”, “Bilecik, Bursa ve Edirne Çevrelerinde Halk İlacı olarak Kullanılan Bazı Bitkiler”, “Afyon, Denizli ve Kütahya İllerinin Bazı Yerleşim Birimlerinde Etnobotanik Araştırmalar”, “Güney Marmara’nın Etnoflorası, Tefenni (Burdur) İlçesi’nde Kullanılan Halk İlaçları”, “Isparta, Hatay ve Mersin İllerinin Bazı Yerleşim Birimlerinde Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkiler”, “Iğdır Florasının Etnoflorası Hakkında Ön Bilgiler” 132 adlı çalışmalar da yer almaktadır. Ayrıca Ertan Tuzlacı’nın Şifa Niyetine 133 adlı kitabında bahsettiği Eczacılık Fakültesi son sınıf öğrenci ödevi şeklinde olan Bolu, Seydişehir (Konya), Anamur (İçel), Kumluca (Antalya)’da geleneksel halk ilacı olarak yararlanılan bazı bitkiler üzerine araştırmaları da vardır. Sonuç ve Tartışma Bitki insan ilişkileri insanlık tarihi kadar eskidir. Bitkilerle ilgili bilgiler nesiller boyu aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır. İnsan bitki ilişkilerini her boyutuyla inceleyen etnobotanik bilimi sayesinde, bitkilerin daha önceden bilinmeyen özellikleri de dâhil, birçok farklı kullanımıyla ilgili yeni bilgiler gün ışığına çıkmaktadır. Aynı zamanda bu bilim, halkın yerel kültürünün ve yaşam tarzının korunması yönünde de yardımcı olmaktadır. İnsanlar gıda ya da sağlık için kullanacakları bitkilerin potansiyel yarar ve zararlarını belirlemek için önce çok az bir miktarını denemekte, sonra da genel olarak kullanıp kullanmayacağı ile ilgili bir sonuca ulaşmak için miktarı arttırarak denemelerini tekrarlamaktadır. Geçmişten günümüze gelen bitkilerin farklı kullanım alanlarıyla ilgili bu süreç içinde, en yoğun ilgiyi insanların bitkileri hastalıkların tedavisinde kullanmaları çekmektedir. Çünkü insan, değişik toplumlarda ve kültürlerde farklılıklar göstermesine karşın, çoğunluğu bitkisel olan deği- şik doğal kaynaklardan şifa aramaktadır. Halk ilaçlarıyla tedavi geçmişte olduğu gibi günümüzde de geçerliliğini sürdürmekte ve dünya üzerinde özellikle modern sağlık hizmetlerinin yeterli olmadığı alanlarda halk sağlığı açısından önem taşımaktadır. Tıbbi bitkiler tedavi edici etkilerini, sentezledikleri biyolojik olarak aktif kimyasal bileşikler aracılığıyla gösterirler 4,5,10,33,134. Bitkilerden elde edilen saf etken maddelerin kullanımları oldukça yaygındır. Bu etkili bileşikler ilaç sanayi tarafından da modern ilaç formülasyonlarının hazırlanmasında kullanılmaktadır. Bu nedenle, öncelikle yüzlerce yıldan beri halkın yararlı olduğuna inanarak ısrarla kullandığı bitkiler üzerinde çalışmak sonuca ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Bu sayede hem eldeki veriler bilimsel olarak ispatlanacak, hem de zaman ve maddi bakımdan kısıtlı imkânlara sahip araştırıcıların bu tarz kayıpları önlenmiş olacaktır 5,33. Günümüzde tedavi alanında kullanılan efedrin, essin, digitoksin, kinin, kokain, reserpin, salisin, senne antrakinonları gibi ilaç etken maddelerinin keşfini, çeşitli toplumlarda yapılmış olan etnobotanik araştırmalara borçluyuz 4,33,135 . Etnobotanik çalışmaların bilimsel değerini ve önemini ortaya koymaya çalıştığımız bu derleme çalışmasında, etnobotanik çalışmaların dünyadaki ve özellikle ülkemizdeki durumu gözden geçirilmiştir. Bu alanda yapılan çalışmalarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yıldan yıla sürekli bir artış söz konusudur. Bu sonucu, 70 yıllık (1928-1997) Cumhuriyet dönemini kapsayan Sadıkoğlu’nun çalışmasında 42 ve sonrasında yapılan çalışmalarda da görmek mümkündür. Elde ettiğimiz bilgiler doğrultusunda ülkemizde en fazla etnobotanik araştırmanın İç Anadolu Bölgesi’nde, en az ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yapıldığını söyleyebiliriz. Son yıllarda özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde yapılan araştırmalarda artış olduğu görülmüştür. Yapılan etnobotanik çalışmaların içeriği incelendiği zaman, tıbbi bitkilerin kullanımının yoğunluk kazandığı tespit edilmiştir. İkinci sırayı gıda amacıyla kullanılan bitkiler almaktadır. Ancak, son yıllarda bitkilerin her türlü kullanımını ele alan geniş kapsamlı yapılan etnobotanik çalışmaların da önem kazandığı tespit edilmiştir. Sadıkoğlu’nun çalışmasında olduğu gibi, çalışma kapsamımızda olan yıllar arasında etnobotanik çalışma ve yayın sayısı yıldan yıla artmıştır. Bu dönemdeki belki de en önemli gözlem çalışmaların yurt dışı dergilerde de yayınlanmış olmasıdır. Sadıkoğlu, sekiz ilde (Batman, Çankırı, Kırıkkale, Mardin, Nevşehir, Sakarya, Şırnak ve Zonguldak) etnobotanik çalışma olmadığını kaydetmiştir 42. Sadıkoğlu tez çalışmasında 5Zonguldak ili için 3 araştırmanın varlığını kaydetmiştir, ancak yayınladı- ğı makalede bu il için çalışma göstermemiştir. Biz bu derlemede sonuçları değerlendirirken yayındaki verileri esas aldık. Buna göre, geçen 20 yıllık süre içinde yine Batman ve Kırıkkale illerinin etnobotanik açıdan incelenmediğini tespit ettik.Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Türkiye, kültürel zenginliği ve zengin floristik yapısı bakımından etnobotanik çalışmalar için oldukça zengin bir araştırma ortamı oluşturmaktadır. Yapılan ve yapılacak olan etnobotanik çalışmalar halkımız ile bitkiler arasındaki ilişkiyi gelecek kuşaklara aktarması bakımından önem taşımaktadır. Böylece geleneksel bilginin unutulup kaybolması önlenecektir. Özellikle geleneksel halk ilaçları üzerine bilimsel temele dayanan araştırmalar ile geniş halk kitlelerinin yararına sunulabilecek yeni ilaçların keşfedilebilmesi mümkün olacaktır. Bu bilinç, yayınlardan da gözlemlediğimiz gibi, ülkemizde de artık yerleşmiş ve olumlu sonuçlarını vermeye başlamıştır. Etnobotanik çalışmaların, şimdiye kadar pek çok araştırmacı tarafından da vurgulandığı gibi, bir merkezde toplanması kültürel değerlerimize, çok sayıda gen kaynağı bitkimiz ile endemik bitkilerimize sahip çıkmak ve şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da gelecek kuşaklara bu bilgilerin ve kültürel zenginliğin aktarımını sağlamak açısından önemli ve gerekli bir adım olarak görülmektedir. Özet Türkiye değişik iklimi ve taşıdığı farklı jeolojik özellikleri nedeniyle geniş bir bitki çeşitliliğine sahiptir. Aynı zamanda, Türkiye pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır ve insanları, zengin bir geleneksel botanik bilgi hazinesi taşımaktadır. Bu bilginin gelecek nesillere aktarılabilmesi için ülkemizde çok sayıda etnobotanik çalışma yapılmaktadır. Bu amaçla Sadıkoğlu 1928–1997 yılları arasında Türkiye’de yapılmış etnobotanik çalışmaları derlemiştir. Bu çalışmada ise 1998–2008 yılları arasında yapılmış 91 etnobotanik çalışma değerlendirilmiş ve özetlenmiştir. Çalışmalar incelendiği zaman, en fazla etnobotanik çalışmanın İç Anadolu Bölgesi’nde yapıldığı, Kırıkkale ve Batman illerinde yapılan etnobotanik çalışmanın henüz olmadığı görülmüştür. Yine bu çalışmalarda halkımızın bitkileri en çok tedavi amacıyla ve gıda olarak kullandığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Etnobotanik, Türkiye florası, Türkiye’deki etnobotanik çalışmalar.

http://www.biyologlar.com/etnobotanik-ve-orkide-turleri-uzerine-bilgili-olan-arkadaslar

11. Sınıf Biyoloji Dersi Proje ve Performans Ödev Konuları

Ödev konusunu seçmek öğrenciler için zordur. Aşağıdaki listede yer alan bazı ödev konularını araştırıp görsel öğelerle birlikte mükemmel bir performans ödevi çıkarabilirsiniz. Biyoloji sitemizde ödev konuları ile ilgili dokümanlara arama özelliğini kullanarak erişebilirsiniz. Tüm öğrencilerimize ödevlerinde ve çalışmalarında başarılar dileriz. 1. Bitki üretiminde kullanılan hormonların ve görevlerinin araştırılması.2. Fasulye tohumları üzerinde deterjan etkisi nedir? 3. Kimyasal gübre mi yoksa organik gübre mi tercih edilmeli. Detaylı rapor hazırlayınız. 4. Bitkilerde su ve mineral taşınma mekanizmasının açıklanmasıve konuyla ilgili bir deneyin tasarlanması.5. Dormansi olayının araştırılması.6. Kök, gövde, yaprak kesitlerinin alınarak mikroskopik incelemesinin yapılıp görevlerinin açıklanması.7. Parmak izi desenleri kalıtsal mıdır? Görsel materyaller ile detaylı bir sunum hazırlayınız. 8. Basınç akış teorisinin açıklanıp görsel sunum yapılması.9. Çiçek kısımlarının görsel sunum olarak gösterilip görevlerinin açıklanması.10. Enerji piramidi üzerinde ekosistemdeki enerji akışı ve madde birikimi etkilerinin araştırılması.11. Bilim tarihinde kalıtımla ilgili kavram,model ve teorilerin gelişimi hakkında sunum yapılması.12. Genetik varyasyonlar ve biyolojik çeşitlilik arasındaki ilişkiyi çaprazlama ile ispat ederek açıklayınız. 13. Eksik Baskınlık, eş Baskınlık, çok allellik kavramlarının örnekler ile açıklanması.14. Akraba evliliğinin olası risklerini açıklayınız. İstatiksel verilerle birlikte detaylı bir proje ödevi hazırlayınız. 15. Gen teknolojileri, DNA parmak izi analizi, kök hücre gibi teknolojilerin kullanım alanlarının araştırılması.16. Mendel ilkelerinin örneklerle açıklanması.17. Tohumlu Bitkilerde gamet oluşumu,tozlaşma ve döllenme olaylarının açıklanıp görsel olarak sunulması.18. GDO nedir, GDO’lu tarım nerelerde yapılıyor? 19. Dünyada ve ülkemizde bitki ve hayvan ıslahının araştırılması.20. Tohumlu Bitkilerde meyvanın oluşumuna göre sınıflandırılması ve görsel sunumunun yapılması.

http://www.biyologlar.com/11-sinif-biyoloji-dersi-proje-ve-performans-odev-konulari

Solüsyon hazırlanmasıyla ilgili örnek sorular

ÇÖZELTİLER (Solüsyonlar) Bir maddenin, bir solvent (çözücü) içerisinde çözünmesiyle oluşan maddeye solüsyon (çözelti) denir. Solüsyonlar kullanılırken, durumları hakkında çeşitli terimler kullanılır. Bu terimler solüsyonun yoğunluğunu belirtmektedir. Genelde Molar ve Normal solüsyonlar sık kullanılır. Çözelti hazırlama sırasında gözönünde bulundurulması gereken önemli bir konu, kullandığınız maddenin bünyesinde molekül halde su içerip içermediğidir. Eğer molekül suyu varsa, çözeltinizi hazırlarken, bu molekül haldeki su solventinize karışacaktır. Hesaplamalarınızda buna dikkat etmeniz gerekir. Örneğin molekül ağırlığı 40 g/mol olan bir madde 2 molekül su içeriyorsa, bu maddeden 0.5 mol tartmak için (20 g) su miktarını hesaba katarak, 2 molekül su 36 g, 1 mol madde 40 g, toplam 76 g hesabıyla 0.5 mol için 76 / 2 = 38 g tartmalısınız. Bu 38 g madde 20 g saf madde içermektedir. MOLARİTE Molar çözelti, litresinde bir moleküll gram madde içeren çözeltidir. Simgesi M'dir. 1 M çözeltinin 1 litresinde çözünen maddeden 1 mol vardır. Formülü M = m * V şeklindedir. (m=molekül ağırlığı, V=hacim=1 lt) Bir mol madde, maddenin molekül ağırlığı kadar gram anlamına gelmektedir. Örneklersek, NaOH'in 1 molü 40 g'dır. Hesaplanması maddenin moleküllerinde bulunan atomların ağırlıklarına göre yapılır. Atom ağırlıkları Na=23, O=16, H=1 olduğuna göre, NaOH=23+16+1=40 g/mol. 1 mol NaOH 40 gramdır. 1 M NaOH çözeltisinin 1 litresinde 40 gram NaOH vardır. M = 40 * 1 1 M NaOH = 40g/lt. Başka bir madde ile örnekleme yapalım. Potasyum klorür'den 0,1 M 300 ml çözelti hazırlayalım. K=39, Cl=35.5 olduğuna göre, KCl=74.5 g/mol dür. M = m * V ise 1 M için = 74.5 * 0.3 (Daima litre olarak yazmalısınız.) 1 M KCl = 22.35 g 0.1 M için 2.235 g KCl tartıp 300 ml saf suda eritmelisiniz.Sitemizde bu hesapları On-line yapabilirsiniz. Tıklayın... NORMALİTE Normal çözelti, litresinde 1 ekivalan gram madde içeren çözeltidir. Simgesi N'dir. Formülü N = e * V şeklindedir. (e=ekivalan gram) Ekivalan gram formülü; Katı maddeler için e = m / v 'dir. v harfini V ile karıştırmamalısınız. v = valans (değerlik) Saf sıvı maddeler için e = m / (v * d) 'dir. d = dansite (yoğunluk) Valans, Asitler için molekül başına ortama verilen H iyonu sayısı, Bazlar için molekül başına ortama verilen OH iyonu sayısı, Tuzlar için molekül başına ortama verilen + veya - iyon sayısıdır.Şimdi 1 N CaSO4 çözeltisi hazırlayalım.(Kalsiyum sülfat) CaSO4=136.14 g/mol (Bir molü 136.14 g) Ca, bileşiklerinde +2 değerliklidir. Molekülde 1 sülfat iyonu olduğuna göre dolayısıyla sülfat -2 değerliklidir. Bu molekülün valansı (değerliği) 2 dir. v = 2 e = m / v ise e = 136.14 / 2 = 68.07 bulunur. N = e * V ise 68.07 g tartıp 1 lt suda eritirseniz 1 N CaSO4 çözeltisi hazırlamış olursunuz. Saf sıvılar için e değerini hesaplarken v değerini sıvının yoğunluğu (d) ile çarpmalısınız. Örneğin H2SO4'ün molekül ağırlığı yaklaşık 98 g/mol, dansitesi (yoğunluk) 1.98 g/ml'dir. Dolayısı ile e değeri, e = 98 * 1.98 = 194.04 olarak bulunur. YÜZDE SOLÜSYONLAR Yüzde solüsyonlar herhangi bir maddenin ağırlıkça yüzde olarak solüsyondaki oranını işaret eder. Söz gelimi % 10'luk KOH solüsyonu 100 ml'sinde 10 g KOH içerir. Hazırlanışında bazı karışıklıklar yaşanmaktadır. 100 ml saf suda 10 g KOH çözüldüğünde bu % 10'luk KOH solüsyonu olmaz. %10'luk 100 ml KOH hazırlamak için 10 g KOH tartılarak bir miktar saf suda eritilir ve hacmi 100 ml'ye tamamlanır. Hazır bir solüsyonun yüzdesini değiştirerek kullanmak da mümkündür. Örneğin elimizde % 15'lik 150 ml NaOH solüsyonu olsun. Biz bunu kullanarak 70 ml % 8'lik NaOH solüsyonu hazırlayalım.İstediğimiz NaOH solüsyonu % 8'lik olacağına göre 100 ml'sinde 8 g NaOH var demektir. O halde 70 ml'sinde 70*8/100 = 5.6 g NaOH olmalıdır. Elimizde hazır bulunan % 15'lik NaOH solüsyonundan öyle bir miktar almalıyız ki içeriğinde 5.6 g NaOH olmalı.100 ml'de 15 g varsa X ml'de 5.6 g vardır orantısı ile, 5.6*100/15 = 37.33 ml'de 5.6 g vardır. Bu durumda hazır bulunan % 15'lik NaOH solüsyonumuzdan 37.33 ml alıp bunun hacmini saf su ile hedeflediğimiz miktar olan 70 ml'ye tamamlarsak % 8'lik 70 ml NaOH solüsyonu elde etmiş oluruz. Örnek: 250 ml % 10’luk (w/w) KCl çözeltisi nasıl hazırlanır? Eğer çözelti su ile hazırlanacaksa suyun yoğunluğu (d) 10 g/mL olduğundan ağırlıgı hacmine eşittir. % 10 = [x / (x +(250 –x)] x 100 x = 25 g çözünen O halde bu çözeltinin hazırlanmasında 25 gr KCl alınır az miktarda suda çözülerek hacim 250 mL'ye tamamlanır. 03.01.02. Hacimce Yüzde (v/v) Hacimce yüzde hacimce 100 parça çözeltide bulunan çözünenin hacimce kesridir. V mL çözünen ve V mL çözeltide bulunduğunda % (v/v) aşağıdaki gibi ifade edilir. %(v/v) = (Vçözünen / V çözelti) x 100 Örnek 150 mL % 28’lik (v/v) sulu etil alkol çözeltisi nasıl hazırlanır? Çözüm: % 28 = (x / 150 mL) x 100 x = 42 mL Sonuçta 42 mL etil alkol alınır ve hacim su ile 250 mL ye tamamlanır. 03.01.03. Hacimde Ağırlıkça Yüzde (w/v) Hacimce 100 parça çözeltide bulunan çözünenin ağırlıkça kesridir. Genel olarak w gram çözünen v mL çözeltide bulunuyorsa % (w/v) aşağıdaki gibi ifade edilir. %(w/v) = ( w1 /v).100 Örnek 500 ml % 50 (w/v) NaOH çözeltisi hazırlamak için kaç gram NaOH gerekir? %(w/v) = ( w1 /v).100 %50 = (w1/500) x 100 w1 = 250 g Öyleyse 250 g NaOH tartılır suda çözülerek hacim su ile 500 mL ye tamamlanır. Örnek 2 g sodyum hidroksit (NaOH ) 500 mL su içerisinde çözülüyor. Çözeltinin molaritesi nedir? Ma (NaOH) = 23+ 16+1 = 40 g/mol n (mol) = m (g) / Ma (g/mol) = 2 (g) / 40 (g/mol) n = 005 mol M = n / V M = 005 (mol) / 05 (L) Bazı analitik işlemlerde çözeltinin yoğunluğu verilir. Ve burada molarite hesaplamasına geçilir 03.03. ppt (binde bir) ppm (milyonda bir )ve ppb (milyarda bir) HesaplamalarıEser miktardaki çözeltilerin derişimini belirtmek amacıyla kullanılır. ppt = (g çözünen / g çözelti ) x 103 ppm = mg çözünen / L. ppb = ( gçözünen/ g. çözelti )x 109 şeklinde ifade edilir. ÖRNEK Bir su örneğinin analizi sonucunda bulunan Na2+ derişimi 200 ppm olarak bulunmuştur. Sudaki sodyum kaynağının NaCl olduğu düşünülmektedir. NaCl’ ün derişimi hesaplayız. Çözelti seyreltik olduğundan yoğunluk l g/mL alınabilir. Bu durumda çözeltinin litresinde 200 mg Na var demektir. n (mol) = m (g) / Ma (g/mol) formülünden önce mol sayısı bulunur. nNa2+ = ( 200 x10-3 g) / (23 g/mol) = 870 x 10-3 mol V = 1 lt olduğu için n = M [Na2+] = 870 x 10-3 M Bu aynı zamanda NaCl nin molaritesidir. 03.04. Mol Kesri ve Mol Yüzdesi Mol kesri çözeltideki bileşenlerden birinin mol sayısının toplam mol sayısına oranıdır. Genel olarak X ile gösterilir. Bazen X 100 ile çarpımı olarak da ifade edilir bu durumda mol yüzdesinden söz edilir. X çözünen = n çözünen / n toplam X çözücü = n çözücü / n toplam X çözünen + X çözücü = 1 dir. ÖRNEK 15 mol metanol 50 g suda çözülüyor. Elde edilen çözeltinin metanol ve su yönünden mol kesri ve mol yüzdeleri nedir? CH3OH (32 g/mol)H2O (18g/mol) . n (mol) = m (g) / Ma (g/mol) formülünden suyun mol sayısını bulalım. n (mol) = 50 / 18 = 278 mol X etil alkol= (15 / (15+278)) = 0.350 % X etil alkol = 100 x 0.350 = 350 X çözünen + X çözücü = 1 X çözücü = 1 - X çözünen X çözücü = 1 - 0.350 = 0650 % X su = 100 x 0.650 = 650 ÖRNEK:Kütlece % 20 lik 250 gram şerbette kaç gram şeker çözünmüştür? ÇÖZÜM: I. YOL 100 gram şerbette 20 g şeker ise 250 gram şerbette x x = = 50 gram şeker II. YOL % = 20 = a = = 50 gram şeker ÖRNEK: % 30 luk 400 gram NaOH çözeltisine kaç mol NaOH katılırsa % 80 lik olur?(NaOH = 40) ÇÖZÜM: Önce % 30 lukta kaç gram NaOH çözünmüş onu bulalım 30 =  a = 120 g NaOHŞimdi % 80 lik olması için kaç gram eklenmeli onu bulalım 80 = = 4 = 4(400 + x) = (120 + x) . 5 1600 + 4x = 600 + 5x 1000 = x 1000 gram NaOH eklenmeli Bunun molünü bulalım n = 25 mol NaOH ÖRNEK 10: ÖRNEK: Kütlece % 50 lik 200 gram tuzlu suya kaç gram su eklenirse % 10 luk olur? ÇÖZÜM: Önce % 50 lik te kaç gram tuz var onu bulalım. a = = 100 gram tuzŞimdi % 10 luk olması için gereken suyu ekleyelim. 10 = 200 + x = 1000 x = 800 gram su ÖRNEK: 112 gram KOH ile hacmi 400 ml olan sulu bir çözelti hazırlanmıştır. Çözeltinin molar derişimi nedir? (KOH= 56) ÇÖZÜM: M = ise M = M = = 05 M ÖRNEK 12: ÖRNEK: 02 M 200 ml lik X2O çözeltisinde toplam 576 gram X2O çözündüğüne göre X in atom ağırlığı kaçtır? (O= 16) A) 24 B ) 32 C) 40 D) 64 E) 128 ÇÖZÜM: M = 02 = (2x + 6) = 2x + 16 = 144 2x = 128 x = 64 Cevap (D) ÖRNEK 13: ÖRNE: Kütlece %245 luk H2SO4 çözeltisinin özkütlesi 09 g/ml olduğuna göre bu asidin molar derişimi nedir? (H2SO4 = 98) ÇÖZÜM: M = = 225 M ÖRNEK 14: ÖRNEK: 200 ml 5 M lık HNO3 çözeltisi hazırlamak için kaç mol HNO3 gerekir? ÇÖZÜM: M = ise n = M V V = 200 ml = 02 Litre n = 5 . 02 = 1 mol HNO3 gerekir ÖRNEK 15: ÖRNEK: 4 M şeker çözeltisinin kaç cm3 ne 100 cm3 su katılırsa 3 molarlık çözelti oluşur? ÇÖZÜM: Çözeltiye su katmakla çözünen şekerin mol sayısını değiştiremeyiz. Yani su katılmadan önceki mol = n1 su katıldıktan sonraki mol = n2 n1 = n2  son hacim = V2 V2 = x + 100 n = MV ise n1 = n2 M1 V1 = M2 V2 4 . x = 3 . (x + 100) 4x = 3x + 300 x = 300 cm3 olur NORMALİTE Çözeltinin bir litresinde çözünen maddenin eşdeğer-gram sayısına normalite denir. Normalite = N = E G: Eşdeğer gram Eşdeğer gram = E G = olur. . AYNI MADDENİN FARKLI DERİŞİMLER DEKİ ÇÖZELTİLERİNİN KARIŞTIRILMASI ÖRNEK 1: 2 M 200 ml NaOH çözeltisine 3 M 300 ml kendi çözeltisi ilave edildiğinde karışım çözeltisi kaç M olur? ÇÖZÜM: M1xV1 + M2xV2=Mson x Vson bağıntı kullanılacak. 2x200+3x300=Msonx500 olur. Mson=26 M olur. ÖRNEK 2: Kütlece %25 ve %55 `lik tuz çözeltileri eşit kütlelerde karıştırılıyor. Karışım çözeltisi: a)% kaç tuz içerir? b)% kaç su içerir? ÖRNEK 3: I.çözelti kütlece %24 II. si %40 şeker içermektedir.Karışım çözeltisinin %36 şeker içermesi için I.çözeltinin kütlesinin II.çözelti kütlesine oranı ne olması gerekir? ÖRNEK 4: 12 molar 600 ml. NaCl çözeltisine aynı maddenin 06 M çözeltisi ilave ediliyor.Karışım çözeltisi 10 M olduğuna göre II.çözeltinin hacmi kaç litredir? 2.SU İLAVE EDİLMESİ VEYA BUHARLAŞTIRILMASI Çözeltiye su ilave edildiğinde veya su buharlaştırıldığında çözünmüş olan katı miktarı değişmez. Bu nedenle problemlerde M1.V1=M2.V2bağıntısı kullanılır. Not oygun çözeltiden su buharlaştırılırsa derişim artmaz.Çünki su buharlaşırken madde çöker. Birim hacimde çözünmüş olan madde miktarı (derişim) değişmez. ÖRNEK: 2 M 500 ml tuz çözeltisinin derişimini 25 M yapabilmek için kaç ml. su buharlaştırılmalıdır? ÇÖZÜM: M1.V1=M2.V2 bağıntısı kullanılmalıdır.O halde: 2.500=25.Vson dur. Vson=400 ml. Buharlaşan su miktarı ise Vilk-Vson olacağına göre 100 ml. dir. ÖRNEK 6: 4 M 300 ml.NaCl çözeltisini 12 M yapabilmek için kaç ml.su ilave etmek gerekir? ÖRNEK 7: Kütlece %40 şeker içeren çözeltiye 50 g. su ilave edildiğinde %25 lik olmaktadır. Çözeltinin başlangıç kütlesi kaç g.dır? ÖRNEK 8: 200 g. çözeltiye 50. su ilave edildiğinde kütlece %20 lik olmaktadır. Çözeltinin başlangıç derişimi % kaçlıktır? 3.BİRBİRLERİYLE TEPKİME VERMEYEN FARKLI MADDELERİN ÇÖZELTİLERİNİN KARIŞTIRILMASI Birbirleriyle tepkime vermeyen maddelerin çözeltileri karıştırıldığında çözünmüş madde miktarlarında değişiklik olmaz.Bu nedenle I.bağıntı olanM1.V1=M2.V2 kullanılır. (Su ilavesi veya buharlaştırılmasın da olduğu gibi) ÖRNEK 9: 2 M 200 ml. HCl çözeltisiyle 3 M 300 ml. NaNO3 çözeltisi karıştırılıyor. Karışım çözeltisindeki: a) Cl-1 iyonu derişimi kaç M dır? b) Na+ iyonu derişimi kaç M dır? ÖRNEK 10: Eşit kütlelerde %20`lik tuz ve %30`luk şeker çözeltileri karıştırılıyor. Karışım çözeltisindeki: a)Kütlece tuz yüzdesi kaçtır? b)Kütlece su yüzdesi kaçtır? ÖRNEK 11: 15 M 200 ml.NaNO3 çözeltisiyle 2 M 300 ml. HCl çözeltisi karıştırılıyor. Karışım çözeltisindeki Na+ ve Cl-1 iyonları derişimi kaç molardır? ÖRNEK 12: 2 M 300 ml. Ba(NO3)2 çözeltisine 1 M 200 ml. HCl çözeltisi karıştırılıyor. Karışım çözeltisindeki NO3-1 ve H+ iyonları derişimi kaç molardır? ÖRNEK 13: 1M 2 litre Ba(OH)2 çözeltisine 1 M KNO3 çözeltisi ilave ediliyor. Karışım çözeltisinde OH-1 derişimi 08 M olduğuna göre: a)Karışım çözeltisi kaç litredir? b)Karışım çözeltisindeki NO3-1 derişimi kaç molardır? 4.ORTAK İYON İÇEREN ÇÖZELTİLERİN KARIŞTIRILMASI: Farklı cins iyonların her birini madde kabul edebiliriz.Ortak iyon içeren maddelerin çözeltileri karıştırıldığında: Ortak iyon için :M1.V1 + M2.V2=Mson.Vson Ortak olmayan iyon için:M1.V1=M2.V2 bağıntısı kullanılır. ÖRNEK 14: 01 M 200 ml.NaCl çözeltisine 04 M 300 ml. CaCl2 çözeltisi karıştırılıyor. Karışım çözeltisindeki Cl-1 ve Ca+2 iyonları derişimi kaç molardır? ÇÖZÜM: Cl-1son için : M1.V1 + M2.V2=Mson.Vson bağıntısı kullanılır. 01.200 + 08.300 = Cl-1son . 500 den 052 molar bulunur. Ca+2son için M1.V1=M2.V2 bağıntısı kullanılır. 04.300 = Ca+2son . 500den 024 molar bulunur. ÖRNEK 15: 01 M NaNO3 çözelsinin 200 ml.sine belirli bir miktar 02 M Ca(NO3)2 çözeltisi ilave ediliyor. Karışım çözeltisinde NO3-1 iyonu derişimi 03 M olduğuna göre: a)Karışım çözeltisi kaç ml. dir? b)Karışım çözeltisindeki Na+1 derişimi kaç M dır? ÖRNEK 16: Eşit hacimli H2SO4 ve HCl çözeltilerinin derişimleri sırasıyla x ve y molardır.Karışım çözeltisindeki: a) H+1 derişimi kaç molardır? b) SO4-2 derişimi kaç molardır? ÖRNEK 17: 02 M 400 ml. H2SO4 çözeltisine 04 M 100 ml. NaOH çözeltisi ilave ediliyor.Meydana gelen karışımdaki : a) H+1 derişimi kaç molardır? b) OH-1 derişimi kaç molardır? c) SO4-2 derişimi kaç molardır? CEVAP: H+1 iyonunun başlangıçtaki mol sayısı:M.V=n den04x04=016 mol OH-1 iyonunun başlangıçtaki mol sayısı: M.V=n den 04x01=004 mol H+1(**)+ OH-1(**)H2O(s)İlk:016 mol004 mol ----Değişme:-004 -004 +004 T.sonra :012 004 H+1son =012 mol/05 L =024 molar OH-1son =0 mol/05 L = 0 molar (kabul ediyoruz) SO4-2son için :M1xV1=M2xV2 bağıntısı kullanılır. 02x400 = M2 x500 den [SO4-2son]=016 M bulunur. ÖRNEK 18: 04 M 400 ml. Al(NO3)3 çözeltisiyle 01 M 600 ml. H2S çözeltisi daha büyük bir kapta karıştırılıyor. Al2S3 ün tamamı çöktüğüne göre karışım çözeltisindeki: a) Al+3 derişimi kaç molardır? b) S-2 derişimi kaç molardır? c) NO3-1 derişimi kaç molardır? CEVAP: Al2S3 çöktüğüne göre tepkimeye neden olan iyonlar Al+3 ve S-2 dir. Başlangıç çözeltisindeki Al+3 derişimi = 04 M mol sayısı = 04x04=016 mol S-2 derişimi = 01 M mol sayısı = 01x06=006 mol 2 Al+3(**) +3 S-2(**)……..Al2S3(k) ilk: 016 mol006 mol Değişme: -004 mol -006 mol +002 mol Çök.sonrası: 012 mol 002 mol [Al+3son ]=012 mol / 1 L= 012 M [S-2son ]=0 kabul edilecek [NO3-1son] için M1xV1=M2xV2bağıntısı kullanılır. [NO3-1son] =12 x 400 /1000 dir. ÖRNEK 19: 3 M 200 ml. Ba(NO3)2 çözeltisine 2M 200 ml. H2SO4 ilave ediliyor.BaSO4 çöktüğüne göre karışım çözeltisindeki: A)[Ba+2]=? B )[ SO4-2]=? C)[H+1]=? Asit-baz tepkimelerinde: nH+ > nOH- ise ortam asidik nH+< nOH- ise ortam bazik olur. Ortamın nötr olurması için: nH+ = nOH- nH+ = [H+].Va = [OH-].Vb= nOH- ea.Ma.Va = eb .Mb.Vb olması gerekir.Ancak asit ile baz denk kuvvetlerde olmalıdır.   ÇÖZELTİLER ÖDEVİN AMACI Amaç Çözeltiler deneyinde, çözünürlük ve çözünme hızını hangi faktörlerin nasıl etkilediği, ayrıca bir çözücünün içine buharlaşmayan bir çözünen eklendiğinde çözücünün kaynama noktasında ne gibi değişiklikler olduğu incelenecektir Teori Bir maddenin başka bir madde tanecikleri arasında, iyonlar ya da moleküller halinde, homojen olarak dağılmasına çözünme denir Bağıl miktarları çözünürlük sınırına kadar değişebilen iki ya da daha çok maddeden oluşan homojen karışıma çözelti denir Çözeltiler özellik olarak iki tür bileşen içerir; 1) Çözücü: Genellikle çözeltideki miktarı fazla olan bileşendir İçindeki maddeyi homojen olarak dağıtır 2) Çözünen (homojen dağılan): Çözücü dışındaki bileşendir ÖDEV ARAÇ-GEREÇLERİDeney tüpü Büret Beher % 75 KNO3 içeren Na(NO3)2 ve KNO3 karışımıSaf KNO3 tuzu Saf su Üç ayak Bunzen beki-GENEL KİMYA ÖDEV RAPORU-ÖDEVİN ADI çözeltiler ÇÖZELTİLERÖDEVİN AMACI Amaç Çözeltiler deneyinde, çözünürlük ve çözünme hızını hangi faktörlerin nasıl etkilediği, ayrıca bir çözücünün içine buharlaşmayan bir çözünen eklendiğinde çözücünün kaynama noktasında ne gibi değişiklikler olduğu incelenecektir Teori Bir maddenin başka bir madde tanecikleri arasında, iyonlar ya da moleküller halinde, homojen olarak dağılmasına çözünme denir Bağıl miktarları çözünürlük sınırına kadar değişebilen iki ya da daha çok maddeden oluşan homojen karışıma çözelti denir Çözeltiler özellik olarak iki tür bileşen içerir; 1) Çözücü: Genellikle çözeltideki miktarı fazla olan bileşendir İçindeki maddeyi homojen olarak dağıtır 2) Çözünen (homojen dağılan): Çözücü dışındaki bileşendir ÇÖZELTİLER Maddeler doğada element, bileşik ve karışım halinde bulunabilirler Karışımlar iki şekilde oluşmaktadır Karıştırılan maddeler birbirleri içersinde fiziksel bir değişikliğe uğramıyorlarsa; bu tip karışımlara heterojen karışımlar denir Karıştırılan maddeler fiziksel değişikliğe uğruyorlarsa; bu tip karışımlara homojen karışımlar denir Homojen karışımlar çözeltilerdir su tuz tuzlu su ÇÖZELTİLERİ SINIFLANDIRMA Çözücünün DurumunaGöre Sınıflandırma Katı çözeltiler, sıvı çözeltiler, gaz çözeltileri **Çözeltinin fiziksel halini belirleyen çözücüdür Çözücü ve Çözünene Göre Sınıflandırma 1- Katı-Sıvı Çözeltileri : Bir katının bir sıvıda çözünmesiyle hazırlanan çözeltilerdir ( Tuzlu su, şekerli su, bazlı su) 2- Sıvı-Sıvı Çözeltileri : Bir sıvının başka bir sıvıda çözünmesiyle oluşan homojen karışımlardır ( Kolonya, alkol+su) 3- Katı-Katı Çözeltileri : Bir katının başka bir katı içerisinde homojen dağılmasıyla oluşan karışımlardır Bütün alaşımlar katı-katı çözeltileridir ( Lehim, çelik, tunç, prinç) 4- Gaz-Gaz Çözeltileri : En az iki gaz karışımıdır Bütün gaz karışımları homojendir ve çözeltidir ( Hava, tüp gaz) 5- Gaz-Sıvı Çözeltileri : Bir gazın bir sıvıda çözünmesiyle oluşan karışımlardır ( Kola, gazoz) Derişime Göre Sınıflandırma 1- Seyreltik Çözeltiler: Çözücü çözebileceğinden az miktarda maddeyi çözmüşse doymamış ya da seyreltik çözeltidir 2- Doymuş Çözelti: Çözücü çözebileceği kadar maddeyi çözmüşse doymuş çözeltidir 3- Aşırı Doymuş Çözeltiler : Çözücü çözebileceğinden fazla maddeyi çözmüşse şırı doymuş çözeltidir DERİŞİM VE DERİŞİM ÇEŞİTLERİBir çözeltinin birim hacmine çözünen maddenin gram cinsinden miktarıdır Çözünenin kütlesi Derişim = Çözeltinin hacmi Kütlece % Derişim Bir çözeltinin 100 gramında çözünen maddenin gram cinsinden miktarıdır Çözünenin kütlesi Yüzde Derişim = x100 Çözeltinin kütles KARIŞIMLARIN % DERİŞİMİ İki veya daha fazla çözelti birbirine karıştırılırsa, karışımdaki toplam çözünen madde miktarı, karıştırılan çözeltilerdeki çözünen maddelerin kütleleri toplamına eşittir Bu durumda aşağıdaki bağıntıya göre hesap yapılır M1Y1 + M2Y2 += MkYk * Çözeltiye saf su eklenirse derişim 0/100 (% 0 lık çözelti), saf madde eklenirse derişim 100/100 alınır MOLAR DERİŞİM (MOLARİTE) Bir litre çözeltide çözünen maddenin mol sayısıdır Molaritenin birimi mol /litre yada molar ( M) dır Çözünenin mol sayısıMOLARİTE= Çözeltinin hacmi(litre)İki veya daha fazla çözelti birbirine karıştırılırsa, M1V1 + M2V2+=MkVk *Çözeltinin öz kütlesi verilirse, Çözünenin kütlesi=%dV ye eşittir Normalite Bir litre çözeltide çözünmüş olan maddenin eşdeğer gram sayısıdır Pratik olarak ; Normalite = molarite x etki değeri Etki değeri Asitlerde suya verilen H+ sayısı, bazlarda OH- sayısı, tuzlarda ise + yada - yük sayısıdır Örnek H2SO4 için etki değeri 2 dir HNO3 için 1, H3PO4 için 3 dür NaOH için 1, Ca(OH)2 için 2, Al(OH)3 için 3 dür CuSO4 için etki değeri 2 dir (SO4-2) ve Al2(SO4)3 de ise 6 dırİYONLARIN MOLAR DERİŞİMİAlCl3 --> Al+3 + 3Cl-1 M 1M 3M CaCl2 --> Ca+2 + 2Cl- 2 M 2 M 4 M Al2SO4 --> 2Al+3 + 3 SO4-2 2 M 4 M 6 M ÇÖZÜNME HIZINA ETKİ EDEN FAKTÖRLER 1- Sıcaklık Çözünürlüğü sıcaklıkla doğru orantılı olarak değişen maddelerin çözünme hızı sıcaklığın artmasıyla artar 2- Tanecik Büyüklüğü Çözünen maddenin tanecikleri ne kadar küçükse çözünme o kadar hızlı olur (Örneğin talaş ile kalasın yanmasını karşılaştırdığımızda talaşın yanma hızının daha fazla olduğunu söyleriz) 3- Karıştırma Çözeltinin karıştırılması katıyı küçük taneciklere ayırdığı için, çözcüyle temas eden yüzeyi artırır ve çözünme hızlanır ÇÖZÜNÜRLÜĞE ETKİ EDEN FAKTÖRLER 1- Çözücü ve çözünenin cinsi Her madde her maddede çözünmez Organik bileşikler organik çözücüde inorganik bileşikler inorganik çözücüde çözünürler Polar bileşikler polar çözücüde apolar bileşikler apolar çözücüde çözünürler Örneğin naftalin suda çözünmez fakat benzende çözünür “Benzer benzeri çözer”2- Sıcaklık Katıların çözünürlüğü genelde ısı alıcı (endotermik) olduğu halde gazların çözünürlüğü ekzotermiktir Sıcaklığın artırılması katıların çözünürlüğünü artırdığı halde gazların çözünürlüğünü azaltır 3- Basınç Basınç değişimi katıların çözünürlüğünü etkilemediği halde gazların çözünürlüğünü doğru orantılı olarak etkiler AYRIMSAL KRİSTALLENDİRME Birbiri içinde çözünmüş maddeleri ayırmak için bir çok yöntem kullanılabilir, bunlardan bir kaçı;damıtma,ekstraksiyon ,ayrımsal kristallendirme ,evoparasyondur İki katı maddeyi ayırabilmek için kullanılabilecek bir yöntem de ayrımsal kristallendirmedir Ayrımsal kristallendirme daha çok maddedeki safsızlıkları ayırmak için kullanılır Bu yöntem, bir katının belli bir çözücüde sıcakta çözünüp soğukta çözünmemesi temeline dayanır Bu yöntemi uygulamak için ayrılmak istenen iki maddeden birinin daha az ,diğerinin daha çözündüğü bir çözücü seçilmelidir Saflaştırılacak olan katı sıcak bir çözücüde çözülür ve daha sonra bu sıcak karışım süzülerek çözünmeyen safsızlıklar ayrıldıktan sonra, çözelti soğutularak kristallendirmeye bırakılır İdeal olarak istenen madde kristal halde ,çözünene safsızlıklar ise ana çözeltide çözünmüş halde ayrılarak elde edilir İşlemin sonunda kristaller bir süzgeç kağıdı yardımıyla toplanarak kurutulur Eğer tek bir kristallendirme işlemi saflaştırmayı sağlamıyorsa , başka bir çözücü kullanarak ikinci saflaştırma işlemi yapılır DENEYİN YAPILIŞI I KISIM Bu kısımda tüp içine 1g potasyum nitrat koyulur ve üzerine 2,5ml su eklendikten sonra, ısıtılarak tamamen çözülür, sonra soğumaya bırakılır ve kristallenmenin ilk göründüğü sıcaklık termometre ile ölçülür 2g, 3g ve 4g için tekrarlanır, potasyum nitrat’ın çözünürlük - sıcaklık grafiği çizilir II KISIMİlk kısımda çizilen grafikten potasyum nitratın 75ºC için gerekli olan miktar belirlenir Ve 5g potasyum nitrat bakır nitrat çözeltisi için gerekli su miktarı hesaplanır ve cam tüpün içine konulur Sonra ısıtılarak tamamen çözülür sonra soğutulur ve oluşan kristaller süzülürsonuçta süzülünce elde edilen madde potasyum nitrattır VERİLER VE HESAPLAMALAR Veriler;İlk kristallerin görüldüğü sıcaklık 1g KNO3 / 2,5 g su için 26°C 2 g KNO3 / 2,5 g su için 50°C 3 g KNO3 / 2,5 g su için 62 C 4 gKNO3 / 2,5 g su için 76°C Geri kazanılan KNO3’ün ağırlığı = 3,1 g Sonuçlar; Verilen örnekteki KNO3 miktarı 3,75 Geri kazanma yüzdesi: [ ( Geri kazanılan KNO3 ağırlığı ) ( 100 ) ] / [ Verilen KNO3 ağırlığı ] [ 3,75-3,1 ) ( 100 ) ] / [ 3,75 ] = % 17,33 Sorular; 1) Yaptığımız deneyde sıcaklık arttıkça KNO3 çözünürlüğünün arttığını gözlemledikSıcaklık artması endotermik tepkimelerde çözünürlüğü arttırdığı için KNO3 ‘ün çözünmesi endotermiktir 2) 20ºC’de KNO3’ün molal derişimi m = 1g (20ºC) n = 1/101 mol m = (1/101)/5 1000 = 2molal = [K+] = [NO3-] Kçç = [K+] [NO3-] = 22 = 4 80ºC ‘de KNO3’ün molal derişimi m = 9,4g (80ºC ) n = M/MA = 9,4/101 mol m = (9,4/101)/5 1000 = 19molal Kçç = [K+] [NO3-] = 19 19 = 361 KNO3 ‘ün çözünme ısısı:Log(Kçç1/Kçç2) = (ΔH/19,15) (1/T1 – 1/T2) Log(4/361) = (ΔH/19,15) (1/353 - 1/293) Log 4 - Log 361 = (ΔH/19,15) 60 / 103429ΔH = 64305,6 kJ/mol YORUM Deneyde yapılan başlıca hatalar şunlardır;- II Kısımda çözeltinin süzülmesi esnasında çok az da olsa tuz kaybı- Tuzun kurutulması için fırınlama esnasında süzme kağıdının yanması ile kağıt darasının azalması- Çizilen grafikten alınan verinin hata payı- Bize verilen tuzun (KNO3) nem tutucu olmasından dolayı kazanılan saf tuz aslında bir miktar nem içerir dolayısıyla verimli tartım ancak nemsiz ortamlarda mümkündür KONU İLE İLGİLİ SORULAR 1 Bir çözelti 40 mL 0060M AlCl3 ve 60 mL 0020M KCl karıştırılarak elde ediliyor Çözelti homojen olduğuna göre Cl- iyonünün çözeltideki molar derişimi nedir? 0036 0048 0054 0084 0096 Aşağıdakilerden hangisi YANLIŞTIR? Karışımı oluşturan bileşenler yalnızca kimyasal yöntemlerle birbirlerinden ayrılabilirler Aynı cinsten olmayan atomların kimyasl bağlarla birleşmelerine bileşik denir Kimyasal yöntemlerle bozunarak daha basit maddelere dönüşmeyen saf maddelere element denir Birden fazla bileşiğin karışımıyla elde edilen karışımda, birden fazla faz varsa karışım heterojendir Homejen karışımlara çözelti denir Bir çözelt, 50 mL 1000x10-7 M HCl ve 50 mL 1002x10-7 M NaOH karıştırılarak elde edilmiş Bu çözeltinin pH’ı nedir? 2 4 7 1 3 001M NH3 (Kb = 18x10-5) çözeltisinin pH’ı nedir? 1063 864 700 534 337 SrCO3 ün su çözeltisindeki çözünürlüğü 25 oC de 59x10-4 g/100mL dir Buna göre SrCO3 ün 25 oC deki çözünürlük çarpımı, Kçç nedir? 34x10-11 16x10-9 34x10-7 40x10-6 35x10-5 6 Su içerisindeki 01 molal HX zayıf asit çözeltisinin donma noktası –0189 oC dir Bu asitin iyonlaşma yüzdesi nedir? Su için donma noktası sabiti Kd = 186 K/molal dır 28 16 11 07 02 7Eğer 25 mL 002M Na3PO4 çözeltisi 40 mL 003M CaCl2 çözeltisine eklenirse kaç gram Ca3(PO4)2 çökelir? 0079 0158 0372 0017 0062 8Bir çözelti, 40 mL 0030M CH3COOH (Ka = 18x10-5) çözeltisi ile 60 mL 0020M NaOH çözeltisi karıştırılarak elde edilmiştir Bu çözeltinin pH’ı nedir? 559 841 333 1061 723 9İdeal bir çözelti 4 mol A ve 6 mol B sıvıları karıştırılarak elde ediliyor Bu sıvılardan saf A nın 20 oC deki buhar basıncı 112 mm Hg ve saf B nin ise 94 mm Hg dır Elde edilen sıvı karışımın 20 oC de üzerindeki buharında B nin mol kesri nedir? a044 b060 c040 d036 e056 9Mağnezyum hidroksitten, Mg(OH)2, hazırlanan doymuş sulu çözeltinin pH’ı kaçtır? (Kçç(Mg(OH)2 = 18x10-11) 378 700 1021 1052

http://www.biyologlar.com/solusyon-hazirlanmasiyla-ilgili-ornek-sorular

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0