Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 8 kayıt bulundu.

“Dinlerin evrimi” mi “Evrimin dini” mi?

Sık sık duyarsınız bu iki kelimeyi “Dinlerin Evrimi.” Öyle ki pekçok kaynakta neredeyse bilimsel bir gerçeklik gibi sunulur. Nedir bu “dinlerin evrimi” meselesi? 19.yüzyılıın sonundan itibaren darwinizm, büyük bir hızla kabul gördü ve biyolojiden başlayıp ekonomi, psikoloji, sosyoloji, antropoloji ve tarih gibi hemen her alanı yaygın bir biçimde etkiledi. Bu, “din” olgusuna da “dinlerin evrimi” olarak yansıdı. Böylelikle de insanlığın son derece kısa bir zamanını kapsayan yazılı tarihine ve eldeki kısıtlı arkeolojik bulgulara dayanarak, evrim fikrinin a priori kabul görüldüğü hakim materyalist bakışla “dinlerin evrimi” düşüncesi ortaya çıkmış oldu. Bu düşünceye göre insanlığın ilk dönemlerinde hiçbir dini inanç yoktu. İlk dinler ise ölülere tapınmayla başlamıştı. Bu konuda farklı görüşler de vardı, bunlardan bazılarına göre dinin kaynağı animizme (doğaya canlılık atfetme, onda ruh olduğuna inanma), bazılarına göre ise totemizme (sembol olarak seçilen bir insan, grup ya da eşyaya tapma) dayanıyordu. Bu evrim tarihi içinde de insanlık, inanç sistemleri olarak sırayla animizm, manizm, politeizm (çok tanrıcılık) aşamalarını geçmiş son olarak da monoteizme (tek tanrıcılık) demir atmıştı. Bu temelle ilişkili olarak, pozitivizmin fikir babası A. Comte’de insanlığın inanç tarihini kategorize ederken mitolojik çağ ve metafizik çağ olarak sınıflandırma yapmış, son aşama olarakta pozitivizmi öngörerek dinlerin bu yeni dönemde ortadan kalkacağını iddia etmişti. (Zaman, Comte’nin yanıldığını açıkça gösterdi, ama bu başka bir konu.) Dinlerin evrimi düşüncesini desteklemek için kullanılan bulgularla, biyolojik evrim için gösterilen bulguların kullanım mantığı arasında büyük bir benzerlik görüyoruz. Nasıl ki biyolojik evrimde canlıların yapıtaşlarındaki benzerlikler homoloji ve anoloji gibi kavramlarla “common descent”e (ortak ata) kanıt olarak gösteriliyorsa, dinlerin evrimi düşüncesinde de aradaki benzelikler evrimlerine kanıt olarak gösteriliyor. Özetle, tek tanrılı dinlerle önceki inanışların gerek bazı ritüelleri, gerek tarihsel hikayeleri, gerekse metafizik öğeleri arasındaki benzerliklerden hareketle, zaman içinde birbirlerinden evrimleştikleri öne sürülüyor. Peki bu sonuca varılmasını sağlayan nedir? Yani bu ortak noktalar birbirlerinden evrimleşmeye mi kanıttır yoksa İlahi mesajın sürekliliğine ve zamanla bozuldukça tekrarlandığına mı? Yoksa bu ortak noktalar her iki görüş için de bakılan yere göre değişen kanıt sunabilir mi? Tarih öncesi çağlara dair elimizde çok az bulgu olduğu gerçeğini de dikkate alarak şu söylenebilir; bu benzerlikler her iki düşünceyi de desteklemek için kullanılabilir. Elbetteki a priori kabullerle başlanarak. Hangi görüşü daha kuvvetli desteklediğini görmek için ise yetersiz de olsa elimizdeki bulgulara bakmalıyız. Dinlerin evrimi düşüncesi, “bilimsellik” bağlamında düşünürsek önkabullerden ve arkeolojik kanıtların bu önkabule uygun bir biçimde yorumlanmasından başka bir şey ifade etmiyor. Bu önkabul materyalizm elbette. Bu materyalist önkabulün olmadığı bir bakışla incelendiğinde ise yaklaşık bir yüzyıldır ele geçirilen antropolojik ve arkeolojik bulgular, tarih boyunca toplumlarda önce tek Tanrı inancının var olduğunu, ancak bunun zamanla bozulduğunu gösteriyor. Bazı dinler tarihi yorumcularına göre başlangıçta herşeyi yoktan var eden, herşeyi gören ve bilen, tüm alemlerin sahibi olan tek Yaratıcı’ya inanan toplumlar, zamanla Yaratıcı’nın sıfatlarını ayrı ayrı ilahlar olarak düşünme yanılgısına düşüyor ve birden fazla ilaha tapınmaya başlıyorlar. Birkaç alıntı ile eldeki bulguların ne ifade ettiğine bakalım. Stephen H. Langdon, The Scotsman adlı dergide şunları yazmış: Tüm deliller, kesinlikle başlangıçta bir “tek Tanrı” inancının bulunduğunu gösteriyor. Semitik kökenli halkların arkeolojik ve edebi kalıntıları da en eski zamanlarda bile bir “tek Tanrı” inancının var olduğunu gösteriyor. Yahudi dininin ve diğer Semitik kökenli dinlerin, totemistik, putlara dayanan bir kökeni olduğu teorisinin tamamen geçersiz olduğu bugün anlaşılmış durumda. Axel W. Persson da “Tarih Öncesi Yunan” isimli eserinde şöyle demiş: (1) İlk baştan beri var olan tek Tanrı inancı, daha sonra Yunan dinsel mitlerinde gördüğümüz sayısız önemli önemsiz tanrısal kişiliklere dönüşmüştür. Benim görüşüme göre bu birçok ilahın varlığı, tek ve bir olan bir Tanrı’yı tanımlayan değişik isimlerin zamanla değişik yorumlanmasına bağlıdır. Antropolog Sir Flinders Petrie de bu konuda şöyle diyor:(2) Eğer ruhlara tapmak tek bir İlah’a tapmaya uzanan bir evrim sürecinin ilk basamağı olsaydı, bu durumda çok tanrılılığın gittikçe tek tanrılılığa evrimleşmesinin kanıtlarını görmemiz gerekirdi… Bunun tam aksine tek görebildiğimiz, tek Tanrı inancının her zaman ilk basamak olduğudur…[….] Çok tanrı inancını ilk oluşumuna kadar izleyebildiğimiz her yerde, bunun tek Tanrı inancının bir çeşitlemesi olduğunu görüyoruz Alıntılar çoğaltılabilir. Yani bakışa göre değişir diyorum ama darwinist önkabulden sıyrılıp nesnel bir bakış yaptığımızda da “İlahi mesajın sürekliliği ve zamanla bozuldukça tekrarlandığı” yaklaşımının daha makul olduğu ve delillerle de desteklendiği görülüyor. Hele ki çıkışından 300 yıl sonra tanınamayacak hale getirilen Hristiyanlık örneği de elimizde iken bu bozulmanın mümkün olduğunu ve çeşitli öğretilerdeki sembolizmanın ifade ettiği anlamların benzerliği sebebiyle tek ilahi köken yaklaşımının çok daha makul olduğunu düşünüyorum. Tüm kadim medeniyetlerin ve toplulukların dini öğretilerinde ilahi bir öz vardır. Büyük İslam düşünürü Seyyid Hüseyin Nasr bunu “gelenek” olarak tanımlar. Bu, bizim bildiğimiz anlamda gelenek-görenek tanımlamasına giren adet, alışkanlık, düşünce ya da motiflrin kuşaktan kuşağa aktarımı değildir. Nasr bu “gelenek” ile, Vahy-i İlahi ile inen, kaynaklarında İlahi olanın özel bir tezahürü ile özdeşleşen ilkeler dizisini ve bu ilkelerin farklı zaman birimlerinde ve farklı koşullarda belli bir insan topluluğuna indirilmesini ve uygulanmasını kasteder. (3) Hulasa edersek; bu İlahi mesaj farklı zamanlarda farklı toplumlara farklı form ve sembolizma ile indirilmiş olabilir. Bir Hindunun dini ritueli, bir Brahmanın ahlakî yaklaşımı bu mesajın o toplum için sembolize edilmiş bir tezahürü olabilir. Bu konuda S.Hüseyin Nasr ve ünlü metafizikçi düşünürlerden Frithjof Schuon, Rene Guenon, A.K. Coomaraswamy gibi isimlerin eserlerine bakılabilir. Bu eserlerde İlahi mesajın insanlığın başlangıcından bu yana iletildiği zamana ve muhatap topluma göre nasıl bir sembolizmayı kullandığına, farklı farklı formlara büründüğüne ilişkin kıyaslamalara ve mesajın tekliğine ilişkin çok detaylı bilgiler var. (4) Bu yaklaşım her ne kadar bulgularla desteklense de nihayetinde a priori kabule dayanır; ve adı üstünde bu bir inançtır. Müslümanlar ya da diğer inanç sahipleri bunun bir “inanç” olduğunu kabul ederler. Bu teolojik olarak da kendi inanç sistemleri içinde tutarlı bir bakıştır. Fakat yukarıda da bahsettiğim nedenlerle dinlerin evrimi gibi bir düşünce de inançtır. Eldeki bulgular her ne kadar çoğunlukla aksini gösterse de, yine de bu düşünce lehine yorumlanabilir. Fakat bu yorum da -tıpkı İlahi köken yaklaşımında da olduğu gibi- önkabule dayanır, mevcut bilimsellik kriterlerine göre de bilimsel bir bakış değildir. O halde “dinlerin evrimi” gibi bir yaklaşımı, bilimsel gerçeklik gibi sunmaya çabalayan bazı materyalistlerin daha dikkatli konuşması gerekiyor. Notlar: (1) Tarihi Yalan:Kabataş Devri. Alıntı: Axel Persson, The Religion of Greece in Prehistoric Times, University of California Press (2) Age. Alıntı: Sir Flinders Petrie, The Religion of Ancient Egypt, Constable, London (3) İslam and The Plinght of Modern Man. S. Huseyn Nasr. (4) Bununla ilişkili bir yazım için bakınız: Kaynak: www.derindusunce.org

http://www.biyologlar.com/dinlerin-evrimi-mi-evrimin-dini-mi


İNSAN EN GELİŞMİŞ YADA EN ÜSTÜN YARATIK MIDIR?

Çoğumuzun buna cevabı "elbette biz en üstün yaratıklarız" olacaktır. "Çünkü bizim diğer canlılardan farklı olarak gelişmiş bir beynimiz ve üstün bir zekamız var. Ve bu özelliklerimizden dolayı çevreye çok iyi uyum sağladık, sayımız inanılmaz ölçülere ulaştı, tüm dünyayı kapladık, uzaya açıldık. Kısacası çok başarılı olduk." Bu görüş insanı tümüyle diğer canlılardan ayırmakta, onu ayrı bir yere koymaktadır ve özünde insan merkezli bir dünya görüşüdür. Tıpkı Tanrı'nın önce insanı yarattığı ve diğer canlı cansız her şeyi de sadece insan için ve o yararlansın diye yarattığını söyleyen dinler gibi. Evet bizler gerçekten başarılı olduk. Çünkü bulunduğumuz çevrelere, zekamız sayesinde, çok iyi uyum sağlayabiliyoruz. Ancak gerçekten en başarılı mıyız? Bu çok tartışmalıdır ve kanıtlanmamıştır. Başarılılık - bu bağlamda - değişen çevrelere en iyi uyum sağlamak demektir, bu da kuşaklar boyu hayatta kalma kavramıyla ifade edilebilir. Bizler, yani Homo Sapiens yaklaşık birkaç yüzbin yıldır, homo cinsi ise yaklaşık iki milyon yıldır var. Oysa hamam böcekleri, o iğrenç(!) yaratıklar, yüz milyon yıldan fazladır varlar ve muhtemelen bizler yok olduktan sonra da var olmaya devam edecekler. Diğer bir örnek de karıncalardan verilebilir. "Karıncalar yaklaşık yüz milyon yıldır, yani Mezozoik zamanın Kretase döneminin ortalarından beri varlar; son ellli milyon yıldır da nüfusu en kalabalık böceklar arasında yer alıyorlar." "Kaba bir tahminle dünyada verili herhangi bir anda 1015 (10 üzeri 15) yani milyon kere milyar karınca bulunuyor."* Örnekler çoğaltılabilir. Gelişmiş bir beyin ve zekaya sahip oluşumuz da bizi eşsiz yaratıklar yapmaya yetmiyor. Çünkü özel olarak tüm insansı maymunlar yani şempanzeler, goriller, orangutanlar vb. görece olarak diğer maymunlara göre daha gelişmiş beyinlere sahiptirler ve daha zekidirler. Genel olarak da tüm primatlar, kademeli olarak, gelişmiş beyinlere sahiptirler ve memeli hayvanlar içinde zekaca en gelişmiş grubu oluştururlar. Yani basit bir anlatımla en yakın akrabamız olan şempanzelerle aramızdaki farklılık sadece bir derece farklılığıdır. Yani farklılıklar nitel değil niceldir. İnsanlarla insansı maymunlar arasında evrimsel bir süreklilik olduğu konuyu bilen kişilerce kabul edilmektedir. Her yaratığın diğerleri arasında benzersiz bir konumu vardır. Homo sapiens'in de "bizim çok üstün olduğuna inandığımız" benzersiz bir konumu var. Ama benzersizliğimiz tıpkı ötekilerin benzersizlikleri gibi, tanrısal bir özellik değil, olağan evrimsel süreçlerin sonucudur. Nasıl ki astronomi dünyamızın evrenin merkezinde olmadığını, milyarlarca galaksiden birinde küçücük bir gezegen olduğunu ortaya çıkarmışsa, biyoloji de Tanrı'nın suretinin örnekleri olmadığımızı, jeoloji ise türümüzün sonsuz zaman içinde bir anlık bir yer aldığını göstermiştir. Yani insan merkezli görüşlerin yanlışlığını bilim, zaman içinde tüm şiddetli karşı çıkmalara karşın ortaya çıkarabilmiştir. Ve tüm bu gerçekler insanın kozmik kendini beğenmişliğine indirilen şiddetli darbelerdir. Tüm bunlar bilindiği halde hala insanın canlılığın içinde ayrı, özel ve üstün bir yeri olduğu inancı ile yetiştiriliyoruz. Kültürümüz bu görüşler üzerine kurulu. Hepimiz, gerçekleri bilen ve kabul edenlerimiz bile zaman zaman önyargılarına teslim olabiliyor. "Toplum bilimleri ve insan bilimleri de çoğu zaman, insanla bağlantısı olan türlere bile herhangibir gönderme yapmaksızın yalnızca insan türüne odaklanıyorlar. Böylesine insan merkezci olmak, insan doğasının sınırlarını, insan davranışının biyolojik süreçlerinin önemini ve uzun vadeli genetik evrimin anlamını bilmemek demektir."* Oysa ki alçak gönüllü(!) olabilsek ve doğanın, canlılığın bir parçası, evrimsel süreçlerin bir sonucu olduğumuzu kabul edebilsek; benzersizliğimizi kanıtlayacak ölçütler aramakla zaman ve enerji sarfetmekten kurtulur, her türlü güç ve uğraşlarımızı sorunlarımıza daha kolay ve daha doğru çözümler bulma yönünde çok daha hızlı ilerleyebiliriz. Bu aynı zamanda türümüze hem kendi içinde hem de diğer canlılarla uyum içinde yaşama kolaylığı getirebilecektir. Ayrıca şunu da belirtmekte yarar var: " İnsanın toplumsal gelişiminin (gelişim haznesinin) iki kaynağı vardır: Darwinci doğal seçilimle değişen geleneksel genetik aktarım Lamarkçı (bireyin uyumla edindiği özelliklerin doğrudan yavruya aktarımı) çok daha hızlı kültürel aktarım. İnsanın evrimde yeni bir evrim dilimine girmiş olması türün genetik kısıtlamaları üzerinden attığının kanıtı değildir. Ayrıca üstünlük de türü biyolojinin üzerine çıkaramaz. Üstünlük olarak kabul ettiğimiz bu özellik genetik programlara uygun olarak gelişmiş biyolojik uyumdan kaynaklanmış olmalıdır."*** Bu nedenle insan tarihini incelerken yalnızca kültürel dönemi değil buna zemin hazırlayan tüm HOMO tarihinin incelenmesi, öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekmektedir.

http://www.biyologlar.com/insan-en-gelismis-yada-en-ustun-yaratik-midir

Bakteriyel Konjugasyon

Bakteriyel konjugasyon hücre teması yoluyla bakteriler arasında genetik malzeme aktarımıdır. Transformasyon ve transdüksiyon gibi bu da bir yatay gen transferi mekanizmasıdır. Bakteriyel konjügasyona, çoğu zaman hatalı olarak cinsel birleşmenin veya üremenin bir benzeri olarak değinilir. Oysa bu süreç cinsel değildir, çünkü eşey hücrelerinin birleşip bir zigot oluşturmasıyla ilişkisi yoktur. Olay verici bir hücreden alıcı bir hücreye genetik malzeme aktarımından ibarettir. Konjügasyon olabilmesi için verici bakterinin konjugatif, yani hareket ettirilebilir bir genetik unsura sahip olması gerekir, bu çoğu zaman bir konjugatif plazmittir. Çoğu konjugatif plazmid, alıcı hücrede benzer bir plazmidin olmadığını ağlayacak bir sisteme sahiptir. Aktarılan genetik bilgi alıcı hücreye bir yarar sağlayabilir, örneğin ona antibiyotik direnci verebilir veya ortamda bulunan bir besin maddesini daha iyi sindirmesini sağlayacak bir enzim sentezlenmesini sağlayabilir. Ancak, bu genetik elemanlar bakterinin genetik parazitleri olarak, konjugasyon da bu elemanların kendini yeni konaklara aktarmak için evrimleştirmiş olduğu bir mekanizma olarak da görülebilirler.Mekanizma Bakteriyel birleşmenin şematik gösterimi. 1- Verici hücre pilus oluşturur. 2- Pilus alıcı hücreye bağlanır, iki hücreyibiraraya getirir. 3- Plazmid çentiklenir, iki sarmallı olan DNAnın bir sarmalı alıcı hücreye aktarılır. 4- Her iki hücre plazmidlerini çift sarmallı olacak şekilde tamir ederler, alıcı hücre kendi pilusunu oluşturur. Aktarılan plazmid bakteriye yeni yetenekler sağlayabilir. Artık her iki hücre de vericidirler. Konjugatif plazmidlerin prototipi F-plazmididir, F-faktörü olarak da bilinir. F-plazmidi 100 kilo baz çifti uzunluğunda bir epizomdur, yani bakteri kromozomuna entegre olabilen bir plazmittir. Kendi ikileşme merkezine (İng. origin of replication) sahiptir, bunun adı oriTdir. Bir bakterinin entegre olmuş veya serbest tek bir F plazmidi olabilir, bu durumda bakteriye F-pozitif denir. Başka genetik bilgilerin yanısıra F-plazmidi tra ve trb adlı konumlarına (locus) sahiptir. Bunlar toplam 33 kilo baz çifti uzunluğundadır ve 40 genden oluşurlar. Tra konumu pilin geni ve denetleyici genlerden oluşur, bunlar sayesinde F-negatif bakterilere bağlanabilen piluslar oluşur. Mekanizmanin ayrıntıları hâlâ tartışilmakla beraber, DNAnın pilu içinden geçmediği, tra ve trb konumlarında kodlanan başka proteinlerin hücreler arasında bir kanal açtığı zannedilmektedir. Konjugasyon başladığında relaksozom adı verilen bir protein kompleksi, transfer merkezi olan oriT de DNAya bir çentik atar. F-plazmid sisteminde relaksozom TraI, TraY, TraM ve konak faktörü IHFden oluşur. Transfer olan T sarmalı cift sarmaldan ayrışıp alıcı bakteriye 5 ucundan 3 ucuna doğru aktarılır. Kalan sarmal ikileşir, ya konjugasyondan bağımsız olarak (vejetatif ikileşme, oriV den başlar) ya da konjugasyonla birlikte (konjugatif ikileşme, lambda fajın döner çember (rolling circle) ikileşmesine benzer şekilde). Eğer F-plazmid konak genome entegre olursa vericinin kromozom DNAsı plazmid DNAsı ile beraber aktarılabilir. Kromozomla DNAnın ne kadarını aktarıldığı iki bakterinin ne süreyle temas halinde kaldıklarını bağlıdır. E. colinin laboratuvarda çalışılan suşları için bütün bakteri kromozomunun transferi yaklaşık 100 dakika tutar. Aktarılan DNA rekombinasyon yoluyla alıcı genoma entegre olabilir. Entegre olmamış F plazmidli bir hücre kültüründe genelde birkaç hücrede plazmid kromozoma entegre olmuştur, bunlar bu tür kültürlerde seyrek olarak gözlemlenen kromozomal gen transferlerinden sorumludur. Entegre F-plazmidi olan bakteri suşları izole edilip saf kültür olarak çoğaltılabilirler. Bu suşlar kromozomal genleri çok verimli bir şekilde aktarabildikleri için Hfr (İngilizce high frequency of recombination, yüksek rekombinasyon frekansı) olarak adlandırılırlar. E. coli genomunun haritalanması için ilk kullanılan yöntem "durdurulmuş çiftleşme" (interrupted mating) deneyleri olmuş, bunlarda konjugasyon yapmakta olan çeşitli Hfr hücreleri 100 dakika tamamlanmadan evvel alıcı hücrelerden kopartılmış, sonra da hangi genlerin aktarıldığına bakılmıştı.

http://www.biyologlar.com/bakteriyel-konjugasyon

Protein Kaynakları Ve Kalitesi

Dışardan aldığımız proteinleri hayvansal ve bitkisel kaynaklı yiyeceklerden elde ederiz. Bu besinlerdeki proteinlerin kalite, çeşit ve miktarları birbirlerinden farklıdır. Sindirilebilirlik açısından en uygun olanı yumurta, et, süt ve benzeri hayvansal kaynaklı yiyeceklerden elde ettiklerimizdir. Bu besinlerdeki proteinin % 91 - 100′ü, tahıl ürünlerindeki proteinin % 79 - 90′ı, kurubaklagillerden elde edilen proteinin ise % 69 - 90′ı sindirilir. Kullanılabilirlik açısından tavuk yumurtası örnek proteindir, % 98′i vücut tarafından kullanılır. Et, balık, süt ve bunların türevlerinden elde edilen protein ise iyi kalitede protein kabul edilir. % 75 - 80′i vücut proteinine dönüşür. Hayvansal kaynaklı proteinler elzem amino asitler açısından yeterli düzeydedir. Düşük kalite protein diye sınıflandırdığımız bitkisel kaynaklı proteinlerde bazı elzem amino asitler yetersiz bulunmakta ve sindirimleri de güç olmaktadır. Bitkisel kaynaklı proteinlerin % 40′ı kullanılabilmektedir. Yumurta albümini ve kazein gibi yüksek kaliteli protein alımı halinde, alınan amino asitler büyük oranda protein senaaainde kullanılmaktadır. Karışık bir Diyetle alınan proteinlerden elde edilen amino asitlerin büyük bir bölümü enerji temininde kullanılarak yıkıma uğramaktadır. Küçük bir bölüm ise protein senaaainde kullanılmaktadır. Hayvansal kaynaklı proteinler içerdikleri doymuş yağ ve kolesterol nedeni ile aşırı tüketildiğinde insanlarda kalp - damar hastalıklarına neden olabilirler. Bitkisel kaynaklı proteinlere göre ekonomik yönden de pahalıdırlar. Bitkisel kaynaklı yiyecekleri birbirleri ile karıştırarak yediğimizde besinlerin birinde sınırlı olan elzem amino asidi diğer besinden karşılayabiliriz. Tahıllarla kurubaklagillerin veya süt türevlerinin birlikte yenmesi, elzem amino asitlerin yeterince tüketilmesi açısından daha yararlıdır. Etin fazla tüketimi yüklenmelerde kan asidozunun artmasına, sonuçta yorgunluğa neden olmaktadır. Sütün alkalizan etkisi nedeniyle süt proteini kullanımında bu olasılık daha düşüktür. Elzem amino asitleri dengeli örnek karışımlar: - Mercimekli veya Nohutlu Bulgur Pilavı - Kurufasulyeli Pirinç Pilavı - Yayla Çorba - Peynirli Makarna - Sütlaç - Muhallebi ve diğer sütlü tatlılar. Yörelerin yemek çeşitlerine göre bu örnekler çoğaltılabilir. Bu yemek türleri eti sevmeyen yada yemek istemeyenler (vejeteryanlar) içinde uygun besinlerdir. Protein açısından en uygun ve sağlıklı beslenme şekli, diyetteki proteinin % 50’sinin hayvansal kaynaklı, % 50’sinin bitkisel kaynaklı besinlerden karşılandığı beslenme şeklidir.

http://www.biyologlar.com/protein-kaynaklari-ve-kalitesi

Neden Çok Fazla Dinozor Türü Vardı?

Neden Çok Fazla Dinozor Türü Vardı?

Ortalama her on günde bir, yeni bir dinozor türü tanımlanıyor. Yalnızca bu yıl 31 yeni dinozor türü tanımlaması yapıldı ve muhtemelen de 2016 yılı bitmeden bu sayı artacak1.

http://www.biyologlar.com/neden-cok-fazla-dinozor-turu-vardi

Programlanmış Hücre Ölümü Nedir?

Programlanmış Hücre Ölümü Nedir?

Çok hücreli canlılarda hücrenin hasar görerek ölmesi (nekroz) dışında, gereksiz veya canlıya zarar vermesi olası durumlarda programlanmış hücre ölümleri(PHÖ) gerçekleşebilir.

http://www.biyologlar.com/programlanmis-hucre-olumu-nedir


 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0